Anasayfa > Birikim Arşiv > 227 - Mart 2008 > Kosova'nın Bağımsızlığı: Balkanlar'da 'Çember Yuvarlak Değildir'

Kosova'nın Bağımsızlığı: Balkanlar'da 'Çember Yuvarlak Değildir'

Hayati Geçici | (Sayı : 227 - Mart 2008)

Sırp milliyetçiliğinin ‘Ergenekon’u olan ‘Kosovo i Metohija’ 17 Şubat 2008’de ezici çoğunluğunu Arnavutların oluşturduğu Kosova parlamentosunun aldığı tek taraflı kararla bağımsızlığını ilan etti ve Kosova, Mayıs 2006’daki referandumu takip eden dönemde Sırbistan’dan ayrılan Karadağ’ın ardından, eski Yugoslavya’nın dağılması sonrasında ortaya çıkan 7. bağımsız siyasi birim oldu.

AB, ABD ve Rusya’dan müteşekkil troyka gözetiminde gerçekleştirilen uzun müzakerelere rağmen Priştina ve Belgrad’ın ortak bir çözüm bulamadan Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmiş olması başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere uluslararası platformda yeni bir kriz dalgasını tetikledi. Özellikle bu konuda BM Güvenlik Konseyi içinde oluşan çatlak, dünya siyasetinin Soğuk Savaş sonrasında uğradığı dönüşümü yeni bir boyuta taşımaya aday.

Kosova’nın bağımsızlık ilanı pek çokları için şaşırtıcı olmaktan uzaktı. 2007’de dönemin BM Kosova Özel Temsilcisi Marti Ahtisaari tarafından tarafların üzerinde mutabakata varmaları için hazırlanan planda Kosova için ‘kontrollü’ bir bağımsızlık zaten öngörülmekteydi. Herkesin merakla beklediği şey ise Sırbistan’ın ve Sırp tezini destekleyenlerin (özellikle Rusya’nın) böylesi bir durumda nasıl tepki göstereceğiydi. Beklendiği gibi Sırbistan ve destekçileri bağımsızlık ilanını kabul edilemez buldu. Hem Belgrad sokaklarında ve Sırbistan’ın genelinde gerçekleştirilen ateşli gösteriler, hem de Rusya’nın başını çektiği kimi uluslararası aktörlerce yapılan açıklamalar bu yöndeydi.

Sırbistan Kosova’nın tek taraflı bağımsızlık ilanını uluslararası hukukun ihlali olduğu kadar ‘Sırbistan’ın ruhunun şeytana teslim edilmesi’ olarak da görüyordu. Bu bağlamda uluslararası hukukla desteklenmiş bir milliyetçi mitolojinin Sırpların tavrını özetlediğini söyleyebiliriz.

Milliyetçi mitolojiler arasında yaşanan derin çatışmaların Yugoslav Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin (YFSC) sonunu getiren ana meselelerden biri olduğunu biliyoruz. 1389’un 600. yıldönümünde Miloseviç liderliğindeki Sırp yönetiminin bizdeki Milli Görüş’ün İstanbul’un Fethi ‘şölenlerine’ taş çıkartacak toplantılarıyla yaratılan atmosfer sonucunda Kosova’nın (Voyvodina ile birlikte) YFSC döneminde edindiği özerk statüyü kaybetmesi işin mitolojik yönünü gayet iyi ortaya koyuyor. Her ne kadar YFSC’yi oluşturan halklar arası eşitliği sağlama adına atılmış bir adım ve sosyalist projenin sağlamlaştırılması gibi sunulsa da, özerkliklerin ilgası Arnavut ve Macar kökenlilerin etnik kimliklerinin bastırılması anlamına geliyordu. Özellikle Kosovo i Metohija’nın ‘Sırp anayurdunun kalbi’ olarak tanımlandığı da düşünülecek olursa böylesi bir hareketin enternasyonalist tahayyülden beslenmediği kolaylıkla anlaşılacaktır.

İşin hukuki boyutuna dair tartışmalarsa temel olarak 24 Mart 1999’da Yugoslavya’ya karşı başlatılan NATO operasyonunu takip eden dönemde BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen 1244 sayılı kararı çerçevesinde vuku buluyor. Rusya’nın Konsey kararına karşı olası bir vetosunu engellemek için 1244 sayılı kararın başlangıç kısmına BM üyelerinin daha sonra Sırbistan ve Karadağ adını alacak olan Yugoslav Federal Cumhuriyeti’nin (YFC) toprak bütünlüğünü ve egemenliğini garanti ettiği ifadesi konulmuş, bunun temel BM prensiplerinin ve Helsinki Nihai Senedi’nin bir gereği olduğu vurgulanmıştı. Diğer taraftan, 1244 sayılı kararın 11. maddesiyle Kosova’nın idaresi YFC’den alınmış, bölgenin idaresi için bir BM misyonu olan UNMIK oluşturulmuş ve UNMIK yönetimi kontrolünde Kosova’nın nihai statüsünün belirleneceği sürecin başlatılacağı ifade edilmiştir. Yani 1244 sayılı karar bir yandan açık bir biçimde Kosova’nın YFC (ya da bugünkü anlamda Sırbistan’ın) toprağı olduğunu teslim ederken, nihai statü tartışmalarına da atıfta bulunarak bir nevi açık uçluluk getirmişti. Zaten Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan devletlerin dayandıkları temel argüman da bizzat yine kendileri tarafından karar metnine dercedilmiş olan bu muğlaklıktı.

Hukuki tartışmalar BM şartının köşe taşlarından biri olan devletlerin egemenliği prensibi ve Wilsoncı kendi kaderini tayin hakkı etrafında yoğunlaşmaktaysa da, konunun ‘hukukun anlamsızlaştığı’ bir noktaya kilitlendiği gerçek. Çünkü Kosova örneğindeki müdahaleden hareket edersek, Sırbistan’ın oluşturduğu öne sürülen tehdidin mevcut tek süper güç “ABD’nin küresel hegemonyasını zayıflatabilecek herhangi bir unsur” kümesine dâhil olduğu için muhatap alındığı ortada. 1999 yılında Yugoslavya’nın BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan bombalanmasının ABD hegemonyasının genişlemesinde bir dönüm noktası yarattığı ve 1999 sonrası dönemde dünya siyasetinin gitgide bu zemin üzerinde yol aldığı düşünülecek olursa 2000’lerdeki “terörizme karşı küresel savaş” olgusuna nasıl ulaşıldığı da daha rahat anlaşılacaktır.[1]

Elbette Yugoslavya’ya karşı gerçekleştirilen müdahaleyi mümkün kılan denklem karmaşık ve çok boyutludur. AB’nin 1990’ların başında yaşanan şiddet olaylarının benzerinin tekrar yaşanmasını uluslararası alandaki itibarı, Balkanlar’daki istikrarsızlığı ise (ki bu istikrarsızlık yasadışı göç, uyuşturucu ticareti ve kara para aklama gibi sorunların AB’nin tehdit tanımlarıyla da örtüşmektedir) bizzat kendi güvenliğini korumak açısından önlemek istemesi; ABD’nin küresel hegemonyasını olduğu kadar Rusya ile olan rekabetini de hesap etmesi ve benzer birçok sebep bahse konu denklemin birer parçasını oluşturmaktadır. Fakat esas olarak mesele ABD güdümlü ‘uluslararası toplum’un iradesine aykırı hareket eden bir aktörün cezasının kesilmesidir.

Kosova sorunu ve genel anlamda Yugoslavya’nın dağılmasının bu son aşamasında yaşananlar Tanıl Bora’nın ifadesini ödünç alacak olursak, Balkanlar’ın yeni dünya düzeninin av sahası olmayı sürdürdüğünü açık biçimde ortaya koyuyor. 1990’larda yaygınlaşan ve gitgide hegemonik hale gelen ‘insani müdahale’ söylemi ABD ve takipçilerinin BM tarafından sağlanacak şekli meşruiyete dahi ihtiyaç duymadan hareket edebilmelerini sağlayan bir araç olduğu gibi, ‘haydut devlet’ olarak ilan edilmede aranan kriterler de hep bu ‘insani’ boyutla ilişkilendirilmeye başlandı. Diğer taraftan insani müdahale tezgâhının uygulanabilir olmadığı senaryolarda ise kitle imha silahları, terörizmle mücadele ve benzeri unsurların devreye sokulduğunu biliyoruz.

Son dönemde Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine ‘Pandora’nın kutusu açıldı’ klişesine teslim olmuş birçok yorum yapıldı. En başta Rusya, KKTC’nin bağımsızlığının AB ülkelerince tanınmıyor oluşunun çifte standart oluşturduğunu ve Güney Osetya ile Abhazya’nın Gürcistan’dan ayrılmasının söz konusu olabileceğini ifade ederek Kosova’nın bağımsızlığını destekleyen Batılı ülkelerin hassas noktalarına dokundu. Ayrıca sınırları içinde yer aldıkları ulus-devletlerle benzer sorunlar yaşayan birçok bölge ve halkın (Basklar, Katalanlar, Tamiller, Kürtler vb.) beklenti içine girebileceğine yönelik iddialar da gündeme geldi.

Elbette Kosova’nın Sırbistan’dan bağımsızlığını kazanması ve bu hareketin çok sayıda devlet tarafından tanınması benzer sorunların yaşandığı bölge ve ülkeler açısından bir örnek teşkil edecektir. Bu bağlamda Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan Batılı ülkelerin, bağımsızlığın benzer diğer etnik sorunların çözümü açısından emsal teşkil etmeyeceğini özellikle üstüne basarak ifade etmeleri manidar olmakla birlikte gerçekçi değildir. Gelgelelim yukarıda anılan örneklerin Kosova’nın mazhar olduğu ilgiden nasibini alabilmesi için bu bölgelerdeki sorunların ABD önderliğindeki ‘uluslararası toplum’un dönemsel çıkarlarıyla kesişmesi ve onlara hizmet edebilir olması şarttır. Yani bu örneklerdeki insani durum ne olursa olsun dış müdahaleyi gerekli kılan dinamikler belirleyiciliklerini koruyacaktır.

Önümüzdeki dönemde ABD ve AB himayesindeki (Transperancy International tarafından hazırlanan yolsuzluk seviyesi listesinde Kamerun, Kamboçya ve Arnavutluktan sonra dördüncü sırada olan) Kosova’nın devlet yapısının ne ölçüde pekişeceği konusunun gündemde kalmaya devam edeceği kesin. Öte yandan AB ve Avrupa-Atlantik kurumlarının (yani NATO’nun) Balkan ülkelerini kendi sistemleri içine çekmek istedikleri düşünülecek olursa özellikle Sırbistan’ın bu kurumlara üyelik sürecinde yol alabilmek için tavizler vermeye zorlanacağı da aşikâr. Tam olarak kestirilemeyen husus ise Sırbistan’ın kendine biçilen rolü benimseyip benimsemeyeceği. Her ne kadar geçtiğimiz Şubat ayı başında yapılan seçimlerde Batı yanlısı reformist Boris Tadiç oyların %51’ini alarak Cumhurbaşkanlığına yeniden seçilmişse de, rakibi aşırı milliyetçi Radikal Parti lideri Tomislav Nikoliç’in %47 gibi bir oy alması ülkenin oldukça polarize bir siyasi atmosfere sahip olduğunun en taze kanıtı. 17 Şubat sonrasında yaşananların ibreyi aşırı milliyetçilerden yana çevirmiş olması şaşırtıcı değil. Bu bakımdan Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmiş olması bir dönemi kapatırken yeni bir dönemi de açmıştır. Milco Manchevski’nin 1994 tarihli erken başyapıtı ‘Before the Rain’in mottosu halen geçerli: Balkanlarda ‘çember yuvarlak değildir’.

HAYATİ GEÇİCİ

[1] Diana Johnstone, Ahmakların Seferi: Yugoslavya, NATO ve Batının Aldatmacaları, s.9, Bağlam Yayınları.