Anasayfa > Birikim Arşiv > 250 - Şubat 2010 > Müminin Celadetine Ne Oldu?

Müminin Celadetine Ne Oldu?

Sırrı Süreyya Önder | (Sayı : 250 - Şubat 2010)

“Evinde ekmek bulunmadığı halde kınından sıyrılmış kılıcıyla isyan etmeyen adama şaşarım ben.”

Ebu Zerr Ğıffari

Yukarıdaki sözlerin sahibi, İslama inanan ilk 10 kişiden birisi olan Cündüb ibnu Cünâne’dir. Gı-far’lı Ebu Zerr olarak bilinecektir.

Ali Şeriati tarafından dünyanın bütün yoksullarına ve mazlumlarına yeniden hatırlatılıp ihya edilmesiyle birlikte günümüz müslümanları arasında anti-kapitalist bilincin bayrağı ve ümmetin yitik vicdanı olmuştur.

EBU ZERR’İN İSYANI, EBU ZERR NİSYANI

Mekke’nin zenginleri ondan hiç hazzetmezlerdi. Kapı kapı dolaşıp onlara, “Altın ve gümüşü biriktiri gizleyerek, onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele” diyerek Tevbe Suresi’nin 34. ayetini hatırlatırdı. Muaviye’nin akıllara zarar servetini ve onları elde ediş biçimini eleştirdiğinde, Halife Osman’a şikayet edildi. Sözünü Halife’den ve onun yöntemlerinden de sakınmayınca Rebeze’ye, çölün en ücra ve ıssız yerine sürüldü. Oğlu ve kızı açlıktan ve bakımsızlıktan öldüler. Kendisi de hastalanmıştı. Karısı Ümmü Zerr, bir kefen bezleri bile olmadığını söyleyip ne yapması gerektiğini sorduğunda yoldan geçen kervancılardan yardım isteyebileceğini söyledi Ebu Zerr. Gelen kervancılara son nefesinde şöyle seslendi:

“Hanginiz Osman’ın hizbi ise, yardımcısı ise, subayı ise, bana karışmasın. Halifenin görevlisiyseniz, beni kefenlemeyin, toprağa gömmeyin.. Yalnız hanginizde bir parça kumaş varsa onu bana kefen yapmak için versin. Eğer benim veya karımın kumaşı olsaydı, size ihtiyacımız olmayacaktı. Ne çare ki yoktur.”

Kendisi için “O yalnız yaşayacak yalnız ölecek ve yalnız haşrolunacaktır” diyen sevgili dostu peygamberin ölümünden 22 yıl sonra Rebeze çölünde öldü...

Celadet bahsine Ebu Zerr’le başlamamın iki önemli gerekçesi var:

Birincisi, Türkiye’de bir makamı vardır ve memleketim Adıyaman’dadır. IV. Murat, Bağdat seferinden dönerken bir türbe yapılarak ihya edilmesini istemiştir. Kitabesindeki tarih 1136 yılında kurulduğunu göstermektedir. Adıyaman erkek nüfusunun yarısından fazlası Abuzer adını taşır. Yani Ebu Zerr, bu topraklara hiç uğramadığı halde, yoksul halkın gönlünde, Onun bezirgan düzenine karşı haykırışı yer bulmuş ve gönüllerindeki makama yerleşmiştir. Bugün türbesini ziyaret edenler, türbeyi restore (!) eden belediye başkanının kendi kendisine teşekkür ettiğini gösteren devasa bir tabela göreceklerdir.

İkincisi ve daha önemlisi, Ebu Zerr adı ve düşünceleri artık statükocu müslümanlar tarafından bir hor görme üslubuyla anılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’i referans alarak, İslam’da servet, biriktirme ve infak (dağıtma-paylaşma) bahislerinde yoksullardan yana sesini yükselten ve Ebu Zerr’in ülkemizdeki en önemli izleyicilerinden olan İhsan Eliaçık’a yapılan muamele bunun timsalidir. “Bir lokma, bir hırka felsefesine inanmam, esas burjuva da biziz” diyerek servet bahsinde hep mahçup davranan müslüman yeni zenginleri atağa kaldırmaya soyunan MÜSİAD kurucu başkanı Erol Yarar, bir televizyon programında İhsan Eliaçık’a “Komünist komünist konuşma!” diye çıkışmıştı.

İşte müslümanların yaşadığı kırılmayı ve gelinen yol ayrımını en iyi özetleyen durum budur. Peki niçin böyle olmuştur? Buna cevap verebilmek için kısaca, tarihsel olanı bilmek gerekiyor.

Kerbela’da yaşanan zulüm, İslamın yoksulların elinden alınıp, zenginin insafına terk edilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu terk ediş öncelikle “tefsir” eliyle tahkim edilmiştir.

İSLAMDA ÜÇ ARTI BİR DİN YORUMU

Genel hatlarıyla İslamda üç ayrı din yorumu vardır. Birincisi Haşimi Abbasi din yorumu: Dört ameli mezhep bu başlık altında anılabilir. Ehli Tasavvuf, Eş’arilik, Maturidilik ve Selefilik. Bunların hepsine birden Ehli Sünnet denir (Sünnilik). İkincisi İran Şia din yorumu: Caferiler, İsmaililer, Zeydiler. Bunların hepsi Şia olarak anılır. Haşimi, İmam Ali ve oğullarının taraftarlarıdırlar. Fıkıhta delilleri Kitap ve Sünnet’tir. Kelami itikadları, Mutezile itikadıdır. Üçüncüsü Endülüs Emevi ulemasının din yorumudur: Haşimi-Abbasi ve Hz. Ali ile evlatlarının aleyhtarlarıdırlar. Şam’da kurulan Emevi Devleti’nin ve kurucularının taraftarıdırlar. Arap Emevi milliyetçiliğini devam ettirirler. Yani bir nevi aşiretçi ve ırkçıdırlar. Kelam’î İtikadları; Mutezile ve Aristo mantığına dayanan aşırı akılcılıktır. Fıkıhda deliller, Kur’an’ın zahirine dayandırılır. Sünnete itibar etmedikleri gibi saygısızdırlar. Hadisleri referans kabul etmezler.

Yukarıda anılanların yanında mutlaka sayılması gereken bir yorum daha vardır ki bu da Osmanlı ulemasının din yorumudur. Haşimi-Abbasi din yorumu olan Eş’ari’lik ve Maturidilik, Endülüs Emevi din yorumu ile telbis edilerek (karıştırılarak), Osmanlı ulemasınca yeni bir din yorumu geliştirilmiş; adına da Ehl-i Sünnet itikadı denmişti. Hilafet Abbasilerden alındığı için Emevi etkisi ve argümanları Osmanlı uleması üzerine olanca ağırlığı ile çökmüştü. Bu o kadar böyleydi ki selatin camilerinde yıllarca Ali, Hasan ve Hüseyin adları anılmadı.

Dikkat edildiğinde görülecektir ki bilinen bu dört ana din yorumunun hepsinin arkasında da imparatorluklar, donanmalar, ordular ve müstekbirler vardır. Yaygın olarak bilinenler de bunlardır.

Buna mukabil bir de bilinmeyen, unutturulmaya mahkum edilen, arkasında şah, melik, saltanat bulunmayıp kendi vadisinde akan söylemiyle görkemli ama varlığıyla mütevazı bir ırmak vardır. Bunlardan geriye hanlar, kervansaraylar, büyük yapılar kalmamıştır. Geriye kalan sadece Ebu Zerr örneğinde görüldüğü gibi yoksulların gönlündeki makamlarıdır.

YOKSULLARIN MAKAMI VE ZENC HAREKETİ

Bu mütevazı ırmağın en önemli örneği Zenc Hareketidir. Bu yitik tarihi bize yeniden hatırlatan İhsan Eliaçık’ın anlattıklarından nakledeceğim.

Tarih, Hicri 250, miladi 863 civarıdır, yani Hz. Muhammed’den 250 yıl kadar sonra. Abbasi İmparatorluğu’nun zirve dönemi. Bu yıllara gelinceye kadar Emevilere ve ardından Abbasilere karşı yüzlerce isyan olmuştur, onlarca da köle isyanı. “Zenc hareketi” bunların en sonuncu ve kapsamlı olanıdır.

Zenc kelimesi Etiyopyalı ve Habeşistanlı anlamına gelen Zeng kelimesinin Farsça’ya Zenc olarak geçmesinden türetilmiş. Zengibar da buradan geliyor. Abbasi tarihçileri genellikle Zenc diye yazdıkları için Zenc hareketi olarak geçiyor. Hind kökenlilere Zutt, Pers asıllılara da Esavira demişler. Şehirlerde yaşadıkları varoşlara da Ahmas adını vermişler.

Abbasilere 14 yıl kök söktüren Zenc hareketinin ekonomi-politik arka planını anlatalım önce... İran-Irak savaşında çok anılan Şattu’l-Arap su yolu, Dicle ile Fırat nehirlerinin Basra körfezine dökülmeden önce birleşip 193 kilometre boyunca aktığı yere denir. Arap sahili, kıyısı anlamına gelir. Buralara daha önce Şatt-ı Osman (Osman’ın kıyıları) deniyordu. Çünkü bu topraklar Halife Osman zamanında Osman b. Ebi’l-As es-Sakafi’ye ikta olarak verilmişti.

Hz. Osman, kendinden önceki Hz. Ömer’in toprak politikasında iki önemli değişiklik yaptı: Kureyş’in Medine dışına çıkamayacakları ve toprak sahibi olamayacakları yasağını kaldırdı.Yasağın kalkması ile birlikte Emevî oğulları gözünü Basra körfezindeki bataklık arazilere diktiler. Buralar bataklık olduğu için ölü arazi (mevat) hükmündeydi. Bu nedenle de vergi olarak onda bir (öşür) alınıyordu. Bu bataklıkları kurutma ve ekilebilir hale getirmek için, önce savaş ganimetlerinden elde ettikleri gelirleri devletten takasla buralara yatırdılar. Yani ölü hazine arazilerini savaş ganimetleri karşılığı mülkiyetlerine geçirdiler. Hz. Osman’ın izin verdiği buydu.

Bu bataklıkları kurutmak yani ıslah ve ihya etmek için de Afrika’dan köle getirdiler. Köleleri yoğun emek isteyen bataklıklarda ağır şartlarda çalıştırarak oraları çiftlik arazisi haline getirmek istiyorlardı. Böylece büyük Bahçe sahiplerinden olacaklardı.

Böylece geniş toprak sahibi ailelerin ortaya çıkmasının önü açıldı. Sonraki iki asır boyunca feodalite İslam toprağında alabildiğine boy attı, onlarca, yüzlerce Kureyş kabile ağası büyük arazi, çiftlik ve bahçe sahibi haline geldi. Bataklıkları kurutup bahçe/çiftlik haline getirmek için binlerce köle çalıştırmaya başladılar. Klasik arazi fıkhında bile toprak köleliği olmamasına rağmen Roma toprak düzenine dönerek toprak köleliği (pleb/serf düzeni)) ihdas ettiler. Ve bunu büyük bir ihtirasla yaptılar.

Bataklığı kurutma işi tuzları temizleme ve süpürme şeklinde oluyordu. Bu nedenle buralarda çalışan kölelere “Şurciyyun” (tuzcular) ve “Kessâhun” (süpürücüler) deniyordu. Bu işten büyük tuz tüccarları ortaya çıkmıştı. Elde ettikleri tuzları dış pazarlara, hatta Doğu Afrika’ya satarak bunun karşılığında köle, abanoz ağacı ve altın alıyorlardı. Böylece tuzu temizlenerek ziraate elverişli hale getirilen araziler, kendi mülkleri oluyordu.

Bataklıkları böylece çiftlik ve bahçe hale getiren kölelerin işi burada bitmiyordu tabii. Kurulan büyük çiftliklerde şeker kamışı, pirinç ve pamuk başta olmak üzere imparatorluk şehirlerinin hububat, sebze ve meyve ihtiyacı karşılanıyordu. Özellikle şeker kamışının yetiştirilmesi; ekimi, büyümesi, sulaması, bakımı, hasadın toplanması, şekerin çıkarılması ve imal edilmesi, yılın oniki ayı süren ve yoğun emek isteyen oldukça nazlı tropikal bir bitkiydi. Bunun için yoğun bir köle emeği gerekiyordu.

İlginçtir Güney Amerika’ya Afrika’dan gemilerle götürülen köleler de örneğin tropikal bir iklime sahip Brezilya’daki şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmıştı. Buralarda da 400 yıl boyunca kölelik kaldırılana kadar yoğun bir şekilde köle istihdam edilmişti. “Kapitalizmin en sevilen çocuğu şeker kamışı tarlalarıdır” sözü boşuna söylenmemiş.

Ancak Şattu’l-Osmani’de çalıştırılan köleler o kadar şanslı olamadılar. Bölgede kısa sürede ortaya çıkan yeni Bahçe sahiplerinin tarlalarında ölesiye, gece gündüz çalışmak zorundaydılar.

İmparatorlukta köleliğin kaldırılmasına dair hiçbir işaret de yoktu. Kur’an’ın köleliği kınayan ayetlerini bayraklarına yazıp meçhule kılıç çekmekten başka yol görünmüyordu.

Nitekim öyle yaptılar. Bayraklarına “Fekku ragabe” (kölelere özgürlük!), “Allah müminlerin canını ve malını cennet karşılığında satın almıştır” yazılı ayetleri yazarak başkaldırdıklarında, modern kapitalizmin doğmasına daha bin yıl vardı...

Sahibuzzenc (Zenci dostu/ lideri) diye anılan Ali b. Muhammed, Abbasilerin başkent olarak kullandıkları zamanlarda Samarra’da yaşıyordu. Abbasi halifesi Musta’ın döneminde İslam dünyasında başta Şiîler olmak üzere muhalif dünya Mehdi gelecek, vahşet bitecek beklentisi içindeydi. İmparatorluğun dört bir yanında mehdi iddiasıyla ayaklanmalar birbiri ardınca patlak veriyordu.

Zenci lideri Ali b. Muhammed böylesi bir zamanda ortaya çıktı. Ali b. Muhammed, bataklıklarda çamur deryası içinde çalışan köleleri ziyaret ediyor, çoşkulu konuşmalar yapıyordu. Köleliğin sona ereceğini, efendilerinden kaçarak harekete katılanların özgür olacağını söylüyor ve Kur’an’dan ayetler okuyordu. En çok öne çıkardığı “Allah mu’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır” (Tevbe; 9/111) ayetiydi. Bu ayeti okuyarak Allah’ın kullarının insanlar tarafından alınıp satılamayacağını, yegane satın alanın Allah olduğunu söylüyordu. Keza Beled suresindeki “Fekku Ragabe” (kölelere özgürlük!) gibi ayetlere sık sık göndermede bulunuyordu.

Efendilerinden kaçarak harekete katılan kölelerin tekrar iade edilmesi için teklif edilen köle başına beş dinar tekliflerini reddediyor ve bu maceraya herhangi bir dünyevi gaye için girmediğini, amacının Allah rızası, özgürlük, adalet ve dindeki bozulmanın önüne geçme olduğunu söylüyordu.

Böylece giderek güçlenen hareket korsan eylemlere başladı. Abbasi kuvvetlerine baskınlar düzenliyor, gemilere el koyuyor, efendilerin konaklarını basıyor, ele geçirdikleri ganimetleri kölelere ve yoksullara dağıtıyorlardı. En şiddetli çarpışmalar zengin toprak sahibi efendilerinin yaşadığı Basra şehrinde oldu. Binlerce zenci köle şehre girerek her yanı yakıp yıktı. Zengin konakları, şatafatlı evler, lüks villalar ateşe veriliyor, kendilerine engel olmak isteyenler kılıçtan geçiriliyordu.

Öfkenin pimi çekilmişti. Siyah öfke dalga dalga büyüdü, büyüdü...

Bataklığın ortasında kendilerine bir şehir kurdular: El-Muhtare... ‘Özgürlük kenti’ anlamına gelen el-Muhtare aynı zamanda onların merkeziydi. İmparatorlukta efendilerinden kaçan ve özgürlük isteyen binlerce köle buraya geliyordu. Zenci lideri el-Muhtare’de oturuyor, hareketi oradan yönetiyordu. İsyan giderek yayılınca bölgedeki şehir, kasaba ve köyler teker teker onlara geçti. Basra, Ahvaz, Übulle, Abadan gibi şehirleri de hakimiyetleri altına aldılar.

Kısa sürede onbinlerce zenci kölelnin katılımı ile “Sahibuzzenc” (zenci kölelerin dostu/lideri/kurtarıcısı) haline gelen ancak kendisi bir beyaz olan Ali b. Muhammed liderliğindeki bu hareket bataklık ortasına kurdukları özgürlük şehri el-Muhtare’de 14 yıl hüküm sürdü. Vergi toplayıp civar şehir, kasaba ve köyleri kendilerine bağladılar. Efendilerinden kaçan binlerce köleden oluşan birlik ve orduları ile kurdukları şehirlerde ortaklaşacı bir üretim ve paylaşım düzeni yaratmaya çalıştılar. Büyük toprak sahipleri ve onların siyasi ve askeri koruyucusu merkezi imparatorluk (Abbasiler) ile defalarca üzerlerine kuvvet gönderilmesine rağmen ölesiye savaştılar.

Kendi kurdukları şehirlerde kısmî özgürlüklerine kavuşmuşlar ama düzenli bir programdan yoksun oldukları için tam bir yönetim de tesis edememişlerdi. El-Muhtare’de kurdukları düzen ortaçağ İslam dünyasının feodal geleneklerini tam aşamamıştı.

El-Muhtare’de kurulan yeni düzenin kısa sürede asıl amaçlarından uzaklaşarak, karşı çıktığına benzeme kadim hastalığına yakalandığını görüyoruz. Liderlerinin Abbasi sultanlarına özenerek şatafatlı hayat sürmeye başlaması üzerine bu sefer içlerinden çıkan efendilere öfke ve isyan sesleri yükselmeye başladı. Bir kez daha acılar içinde doğan dinler ve devrimler, iktidara gelince rahat ve konfora gömülür ve yozlaşır kuralı işlemekteydi... Sonra yine yeniden...

Zenc hareketinin devamı mahiyetindeki Karmatilerin el-Ah­sa’da kurdukları şehre baktığımızda ise daha gelişmiş bir proğram ve eşitlikçi, ortaklaşacı bir düzen çabası görüyoruz. Öyle ki Karmatilerin dini, siyasi ve felsefi programları İslam tarihinde İhvan-ı Safa adıyla tanınmıştır.

Gelelim Zenc hareketinin ve liderleri Ali b. Muhammed’in akibetine... Abbasiler, Saffari ve Tolunoğulları tehdidi ile uğraşmakta olduğundan, Zenc hareketine köklü bir çözüm üretememişlerdi. Nihayet el-Muvaffak komutasında düzenli bir ordu ile zencilerin eline geçen şehirleri bir bir kuşatmaya başladılar. Önce ambargo uyguluyor, aç ve susuz bırakıyor, iyice güçten düşürdükten sonra köyleri yakıyor, şehirleri tarumar ediyorlardı.

Böyle böyle Zenc şehirleri el-Mani’a, El-Mansura ve Ahvaz düştü. Abbasi kuşatması Zenc başkenti el-Muhtare’ye yöneldi. Şehre giriş çıkışları kestiler. Ambargo bütün şiddeti ile günlerce devam etti. Var gücüyle asılan Abbasi ordusu şehri yok etmek, köleleri tekrar efendilerine teslim etmek ve köle liderini idam etmeyi kafaya takmış ve bunu bir devlet gururu haline getirmişti.

Bataklığın ortasında kurulan hareketin başkenti el-Muhtare’de günlerce göğüs göğüse çarpışmalar oldu. Onbinlerce köle zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı için ölümüne çarpışıyor, vuruşuyor, ölüyorlardı. Abbasi orduları adeta öldüre öldüre bitiremediler. Dört bir koldan şehre son bir saldırı düzenlediler. Taş üstünde taş bırakmamacasına zenci köleleri kılıçtan geçirdiler. Liderleri Ali b. Muhammed’in etrafında vuruşa vuruşa ölüyorlardı. Nihayet Ali b. Muhammed, Ömer Muhtar’ın yalnız kalma sahnesi gibi tek başına kaldığı bir anda yakalandı.

Kendisine emân verilmesine, isyan boyunca çok cazip teklifler yapılmasına, mağlubiyetin ucu görününce yakın adamlarından kendisini terk edenler olmasına rağmen Ali b. Muhammed teslim olmadı ve vuruşarak ölmeyi tercih etti. Öldürüldüğünde 48 yaşındaydı. Kellesi kesilerek mızrağın ucuna takıldı. Bağdat’a getirilip meydanlarda günlerce teşhir edildi. Bağdat’ın ‘yeşil sarıklı olu hocaları’, kölelerin ve cariyelerin hizmet ettiği ‘yeşil saraylarda’ vatan, millet ve servet düşmanlarını kahreyle ya Rabbi! diye dualar etti.

Bahçe sahipleri huzura garkoldu.

Kölelerin kurduğu el-Muhtare’de ise gökyüzüne yükselen dumanlar akbabalara karıştı. Kan ve ceset kokusundan şehre girilemez oldu. Şehri baştan aşağı yıktılar. Cesetleriyle birlikte cayır cayır yaktılar. Geride hiçbir kalıntı kalmasını istemediler. 14 yıl süren isyanda İbnu’l-Esir’e göre 500 bin kişi öldü.

Bugün zenci kölelerin Dicle ile Fırat’ın birleşip Basra körfezine aktığı yerde, çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kurdukları ve adına ‘özgürlük kenti’ (el-Muhtare) adını verdikleri şehirden kalma hiçbir kalıntı yoktur.

Zenc hareketini takip eden bir diğer önemli eşitlikçi hareketi de Karmatiler’dir. Bunlar 930 yılında Kabe’yi fethedip orada bulunan Hacer-ül Esved’i kaçırmışlardır. Abbasiler 14 yıl boyunca başedemedikleri Karmatiler’i imha etmek için Selçuklu Sultanı Melikşah’tan yardım istemek durumunda kalmışlardır.

TEOLOJİ DEĞİL ANTROPOLOJİ

Bu hikâyatın ışığında şunları düşünmek mümkündür...

Sol ve din ilişkisinin ‘bozucu alanı’ sanıldığı gibi materyalist bakışla metafiziğin birbirine değmediği ve değemeyeceği alanları zorlamak değildir. Yol da bu değildir. Burada “sol” yaklaşım “kelam”ı red etmekle başlar. Tarih boyunca yaygınlaşabilen tefsirler, hep egemenlerin manipülasyonuyla “teolojik” alana hapsedilmiştir. Din hep göklerde gezdirilmiş, bir türlü yere indirilememiştir.

Mısırlı ilahiyatçı Hasan Hanefi, teoloji yerine antropoloji temel alındığında dinin egemenlerin boyunduruğundan kurtulacağını vazeder:

“Teolojinin antropolojiye çevrilmesi aslında dinin ideoIojiye çevrilmesinin bir girişi mahiyetindedir. Aslında bizim bir ideolojiye ihtiyacımız vardır. Bu terimin, belki değeri gittikçe azalan bir manası vardır. İlk anda ideoloji ilme karşı çıkabilir, fakat çağımızda, kalkınmakta olan ülkelerde bu terim, gerçeği yönetecek bir fikirler topluluğunu hatıra getirmektedir. İdeoloji, bilhassa sık sık teorik açıklığa kavuşamamanın sıkıntısına düştüğümüz için, bir teorinin araştırılmasını ve teorik bir metafizik ihtiyacını karşılayacaktır. TeoIojinin antropolojiye ve antropolojinin de ideolojiye çevrilmesi, günümüzün ihtiyacını karşılayabilir. Bu manada ideoloji, toprağın kurtarıIması ve ülkenin kalkındırıIması olacaktır.

O zaman müsIümanIar veya İslam ülkeleri olmayacak, fakat gelişmekte olan üIkeler, Afrika-Asya ülkeleri, yeni hürriyete kavuşmuş üIkeler, bağlantısız (bloksuz) ülkeler, fakir üIkeler, üçüncü blok, üçüncü dünya vs. olacaktır. Bunların hepsi eski gerçeklere işaret etmek için yeni terimlerdir. Günümüzde isIam dünyası bu terimIerle işaret ediIecek bir durumdadır. O, kolonize edilmiştir, kalkınma yoIundadır, bloksuzdur, Afrika ve Asya’da bulunur ve hüyük çoğunIuğu ile üçüncü dünyayı teşkil eder. Halbuki hıristiyan dünyası kalkınmış, zengin, sömürgeci, bağlantılı yani İslam ülkelerinin karşısında yer alan üIkelerden meydana gelmektedir. Biz müslüman değiI, sömürge ve fakiriz; buna karşılık Batılılar hıristiyan değil fakat sömürgeci ve zengindirler. Şu halde iki dünya arasındaki ilişki müslüman ve hıristiyanIar arası bir ilişki değil, fakat sömürgeci ve sömürülen, bağlantılı ve bağIantısız, fakir ve zengin, kalkınmakta olan ve kalkınmış ülkeler arası bir iliskidir. Onlar arasında mümkün oIan tek diaIog, tek tanrıcılık ve teslis (üçleme), İsa’nın gerçekten veya zahiren çarmıhlanması, manevi ile geçici arasındaki birlik veya ayrılık, sadece kitap veya kitapIa beraber gelenek, kitabi metnin doğruluğu veya tahrifi gibi dogmalar arası bir dialog değil fakat zengin ve fakir, sömürgeci ve sömürge ilişkisidir.

Bu manada antropoloji geleceğin teolojisidir zira insanın bilimi geleceğin bilimidir. Her teoloji dogmatik (kelam) basarısızlığa mahkum edilecektir. Şayet teoloji yasamını sürdürmek istiyorsa, klasik manası ile ortadan yok olup antropoloji olarak tekrar dogmak durumundadır.”

Meseleye Hanefi’nin baktığı yerden düşünülmeye başlandığında bu alanın zannedildiği gibi mayınlı olmadığı, tam tersine temel ittifaklar zaviyesinden bakmanın mümkünlüğü görülecektir.

Zira “Mümkün, gerçekten çok daha fazla gerçektir!”