Duvar Göçerken

Ahmet Çiğdem | (Sayı : 205-206 - Mayıs-Haziran 2006)

Geçtiğimiz ay Türkiye’de üç duvar göçtü; biri Diyarbakır’da, diğeri Van’da, öteki de, Reina’da.

Diyarbakır’da göçen duvar, Kürt meselesinde esas tarafın kim olduğunu göstermeye yönelik bir güç denemesiydi belki, belki gerçekten fiili tarafların, daha önce Şemdinli’de yaşananlar göz önüne alındığında silahların susmasından itibaren kendi konumlarını kaybetmelerinden duydukları endişenin bastırılmasına yönelik neredeyse danışıklı diyebileceğimiz bir kalkışmaydı, ama her halukârda çocukların ‘mevziie’ sürülmesinden daha trajik bir sonuç yaratacağı kesin. İlk elde, Ömer Laçiner’in isabetle belirttiği gibi, PKK meselesinin konuşulabileceği muhatapların değişen karakterinden bahsetmek gerekiyor. Bölünme dahil, her türlü fantazmayı bastırabilecek bir kara deliğe seslenmekten öteye gidemeyecek bir müzakere ortamının temelleri atılmış durumdadır. Birkaç istisna hariç tutulursa ne Kürt aydınlarından ne Kürt hareketinin kendisinden ne de devletten, artık aşılmış bulunan bu kritik eşiği geriletecek, hatta “önceki durumu” zorla yeniden te’sis edilebilecek bir sağduyu ve teenni beklemenin giderek anlamsız hâle geldiği yeni bir statükoya varmış durumdayız.

Van Cumhuriyet Savcısı’nın HSYK kararıyla kamu görevinden çıkartılması, bu yeni statükonun ilk, belki de en önemli göstergesidir. Savcı’nın Üniversite Rektörü ve Şemdinli olaylardaki hukukî performansını, Türkiye’de her gün yüzlercesi yaşanan olaylar karşısında ne hikmetse gereksiz sayılan bir legal pozitivizmle ve neredeyse kılı kırk yaran normatif bir sapmayla değerlendirenlerin, “evet, ama...” diye başlayan terennümleri, kendilerine uygun gördükleri isimle, beyaz Türk seçkinlerin artık insanî tahammül sınırlarını aşmış hegemonya gösterilerinin müstakbel statükonun eşliğinde daha da süreceğini gösteriyor. Buna göre, bir sözde-demokrasi korosu var ve bu koroya katılanlar, Savcı’nın tarafgirliğini ve hukuksal yetersizliğini görmek istemiyorlar. Mesele, tarafgirlik ve yetersizliğin sona erdirilmesinden ibaret olduğundan, savcıya yönelik cezalandırmanın bir demokrasi ayıbı olarak nitelendirilmesi, demek ki yersizdir. (Bu fikir bir açıdan doğru, çünkü, Türkiye’deki bela, kötülüklerin, ‘demokrasiye ayıp olsun’ diye yapılıyor olmayışından geliyor zaten.) Kendilerine akıl atfettiğimiz insanların da birer birer giderek yükselttikleri küfürlerin eşliğinde “demokrasi korosunun” sesini bastırmaya çalışmaları hiç şaşırtıcı değil. Burada şimdilik böyle söyleyelim, belki, tarafgir ve yetersiz bir demokrasi korosu var; ama karşısı daha vahim, ahlakî olarak insanlık durumunun dışına çıkmayı garanti eden bir “Alçağı Ezin!” kampanyası çoktan başlamış durumda çünkü. “Beslemek yerine asmak”, taptıkları normatif doğruluğun sınırlarında kalabilecek herhangi bir çözüm yerine, görevden çıkarmak. Trajik belki; ama ne yapılabilir ki? Çünkü en beyaz Türk’ün deyişiyle, “devletimiz de L’Oreal şirketi değil!” Devlet aklı gerekeni yapıyor, daha önce yapması gereken bir şeyi yapıyor üstelik. Savcı, “bu savcı” hakikaten buraya kadar nasıl gelebilmiştir? Üstelik, çıkardığı ses beğenilmeyen emniyet görevlisi, başka bir biçimde te’dib edilebilmiştir. Savcı’yla istihbaratçının büsbütün başka işlemlere tâbi tutulması bile, Savcı’nun konumu açısından farklı bir değerlendirmeyi mümkün kılmaz mı? Kahvaltı masalarında sormamız gereken soru budur. Eğer meslekî yetersizlik ve tarafgirliğin kamu görevinden çıkartılmakla sonuçlanacak bir vargısı olacaksa, bu durumda, Türkiye’de, hem kamunun hem de bütün resmî toplumun görevinden çıkartılması gerekir. Hukukun politizasyonu, başlı başına eleştirilebilir bir durumdur ama verili her hukuk, zaten politik bir kararı yansıtır. Bu Schmittyen görüş, politizasyonla elde edilen kârın, kurulu hukuku mümkün kılan ve toplumsal homojenliği sağlayan kararın ‘aşıldığı’ hakikatini ortadan kaldırmaz. Üstelik bu yol sık sık müracaat edilen bir yol hâline gelmişse, artık düpedüz bir krizden, bir anomiden yahut çözülmeden sözedebiliriz.

Bu manzarayı hazırlayan temel etken olarak, yetersizlik ve tarafgirliğin cezalandırılmasındaki mütekabiliyet mantığı (HSYK’nın kararı ‘keskin’ olsa bile, Savcı’da bunu haketmemiş midir? Polisler gösteri yapan insanlara ‘sert’ davranmıştır ama göstericilerin çiçeklere ve arabalara zarar verdiğini unutmak mı gerekir? Kamelaraların bir insanın mahremiyetini ihlâl etmesi kötü tabii ama tarikat şeyhinin, bir kadınla beraber olması doğru mudur? Linç elbette savunulamaz ama o dağıtılan bildirilerde ne ifade edilmektedir? Örnekleri çoğaltabiliriz. Bereketli topraklar üzerinde yaşıyoruz) Reina’nın çöken duvarının altında kalarak hayatlarını kaybeden ailenin varoluşunun imâr planına mahkum edilmesiyle de çıkmıştı karşımıza. Bu beyaz Türk mütekabiliyet mantığı, kendi mekanlarının legalliği konusunda eleştirel olsa bile, karşılığında en azından bir can almayı marifet sayan, kâr addeden bir mantık. Şöyle deniliyor: Evet, kaçak bir duvar inşa edilerek, ayıp edilmiştir ama ölenlerin de ayıp ettiği aşikârdır. Hatta orada olarak ölmeyi beklemişlerdir. Statükoyu tasviri sürdürelim: Bir müştemilatta, gecekonduda, Diyarbakır’da yaşıyor olmak, kaçak inşaat duvarıyla ölmeyi neredeyse haketmek demektir. Evet, daha fazla yer ve para kazanmak için sürdürülen bir inşaatın yokettiği aileden bahsetmeyelim artık, bundan vazgeçelim, bu ucuz popülizm! Peki neden bahsedersek, popülizm sayılmayacak? İstanbul’da neredeyse santim santim ranta çevrilen; paparazziler, televizyonlar, magazin programları ve gazetelerin magazin ekleri için vazgeçilmez olduklarından kamusal yararı tescilli ‘mekânlardan’ bahsedelim. Sadece yaydıkları gürültüyle sebep verdikleri kirlilik bile başlı başına bir ‘suç’ oluştururken, İstanbul’u ayrıcalıklı kılmak (çünkü ‘Şehir’, efendilere göre albenisini böyle yaratıyor; suç, kirlilik ve sömürü üreterek) adına görmezlikten gelelim. Bir ailenin, bu ‘albeni’ uğruna alenen bir cinayete kurban edilmesi, toplumun vicdanında herhangi bir ezilmeye yol açmıyorsa, başka ne açabilir?

DUVARIN ALTI

En son olaydan başlayalım. İstanbul’da yerel yönetimler yıllardır, şimdi AKP’nin temsil ettiği bir zihniyet tarafından yönetiliyor. Bütün gülsuyu ve laleyle bezeli neo-liberal söyleme rağmen, bu zihniyetin varoşlardaki insanlarla iletişimini kolaylaştıran, kendilerine oy ve tanınırlık kazandıran yarı-dinsel bir sosyal adalet iddiası da yok muydu? Diyelim, sadece bir söylemden, hatta bir retorikten başka elimizde bir şey yok. En azından bu söylemi kurtarmak için, bu retoriğe ‘görüntülü’ bir haklılık kazandırmak üzere zaman zaman polis ve jandarma destekli gecekondu yıkım ‘operasyonlarının’, tiksindirici rant ve kural tanımazlık ‘showlarına’ tanık olan ‘mekânlara’ yönelmesi gerekmez mi? Bütün AKP oyverenleri, başta mevcut maliye bakanı olmak üzere, aynı yerleşim biriminde ikamet ediyor olamayacağından, bunun her türlü ekonomizmi mübah kılan ahlakî bir tercih olduğunu söylemek gerekiyor. Fakat bu tercihtir ki AKP’yi retoriği bile kurtaramayacak kadar güçsüz kılan. Bu tercihtir, bir aileyi duvar altında bırakan. Bu tercihin sahipleridir. Ve açıktır ki bu tercihin sahipleri de, kaçınılmaz olarak duvarın altında kalacaklardır.

Öyle ilahî, kadersel bir gelecekten bahsetmiyorum, tam tersine, mevcut, sürdürülen, doğrusu giderek, neredeyse hakettikleri konusunda kamusal bir oydaşmayı arkasında bulacak politik bir operasyondan sözediyorum. Van Cumhuriyet Savcısı’nın “kamu görevinden çıkartılması” cezasına çarptırılması, bu cezanın talep edilmesi ve gerçekleştirilmesi, AKP’nin duvarın altına itilmesi sürecinin başladığını gösteriyor. Bu anlamda evet, AKP ‘iktidar’ oluyor; ‘iktidar’ olmayı öğreniyor. Tüm sonradan olma iktidarlar gibi, iktidarın nesnesi konumuna sokularak, hizaya getirilerek. Bu kez, iş işteyen işsize, ekmek isteyen aça, okumak isteyen mütesettir genç kıza diklenildiği gibi elbette diklenilmeyecek. İktidarı öğrenmenin bu biçimi, baştan diğer iktidarlar gibi, düşmek olacaktır. TBMM Başkanı’nın yarım yamalak demokrasi nutkunu yoksaymamızı gerektiren ve hemen her kritik eşikte Türkiye’nin önünü tıkamayı marifet sayan bir Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı var mesela. Kendisinin ‘dirayet’ göstermedeki titizliği ve kararlılığı o kadar keskindir ki, istenildiğinde soruşturmayı başlatır, istenildiğinde açıkca bir nasyonal sosyalist uygulamaya dönüşecek Terörle Mücadele Yasa Tasarısı ortaya çıkarır. Haksızlık etmeyelim, devletimiz de hakikaten L’Oreal devleti değildir. Nitekim Savcı’nın başına gelenler, sembolik olarak bize, ‘gücün kimde’ olduğunu tekrar tekrar hatırlatmaktadır- ‘hatırlatmak’ lafın gelişi, burada olsa olsa, ‘başa kakmak’ denilebilir. Çünkü aynı zamanda, efendiyi unutuştaki nankörlük de cezalandırılmaktadır. Süreci başından hatırlayıp, sonuca bakalım: Gerçekten hukuksal olarak yetersiz, kişisel olarak önyargılı bir hukuk kişisinin cezalandırıldığını söyleyebilir miyiz? Olay münhasıran böyle mi cereyan etmiştir? Durup, Savcı’nın başına gelenlerin Türkiye’deki egemenlerin kararı olduğunu söylemek, demokrasi savunusu yapmak değildir. Tamam, ‘demokrasi’ savunusu yapmak yerine, suçun kendisini öne çıkartmak, faili göstermek, krala çıplak demek gerekir. Böylece neredeyse hem kavram üzerinde gerçekçi bir mutabakatı bulunmayan kesimlerin demokrasi üzerinden kurdukları ittifakın her ân çatlamaya hazır olduğu görülebilir hem de kavramın üzerinden kurulan tahayyüllerin demokrasiyle bir alakâsının olmadığı ortaya çıkar. Ne teorik ne pratik olarak kimsenin demokrasi karşıtlığını üstlenmediği bir yerde, demokrasi savunusu yapmanın nesnel bir temeli yoktur.

Şemdinli ve Diyarbakır’da yaşananların tabii sonucu, siyasi iktidarın meseleyi ‘sahiplerine’ iade ettiğinin belgelenmesidir. Böylece, AB sürecinde atılan adımların reel politik vasatta sıfırlandığı da kabul edilmiş olmaktadır. Bu gerilemenin egemenler nezdinde AKP’ye bir itibar kazandırmadığı da ortadadır. Rejimin bütün kurumları AKP iktidarının karşısında güçlü bir blok oluşturmuşlardır. Bu bloğa çıkarlarının hâlâ statüko tarafından savunulacağına inanan burjuvazi de dahil olmuştur. AKP yüzü ve kulağı bu bloğa dönük itaat temrinlerine girmişken, dışardakilere “millî irade” edebiyatı yapmaktadır. “Millî irade” istatiksel bir üstünlük olmaktan çıktığında, AKP’nin bu konuda söyleyeceği hiçbir şey yoktur. AKP olmayan iradesini, millî iradeyle özdeşleştirmek kolaycılığına müracaat etmeye devam edebilir. Oysa hakikat tam tersidir; gerçekten ‘millî’ (yani popüler, kamusal, ‘millete ait’) bir irade varsa, AKP, kendi duruşu ve konumunun bu iradeyi hergün biraz daha zaafa uğrattığını kabul etmelidir. Buraya kadardı. Bu yüzden yanık sesli mevlidhanların “millî irade gazeli” Diyarbakır’da, Van’da ve Reina’da çöken duvarlar altında kalan insanlar tarafından duyulamıyor artık.

AHMET ÇİĞDEM