Anasayfa > Birikim Arşiv > 215 - Mart 2007 > 7. Dünya Sosyal Forumu: Afrika'nın Derdi Hepimizi Gerdi!

7. Dünya Sosyal Forumu: Afrika'nın Derdi Hepimizi Gerdi!

Tan Morgül | (Sayı : 215 - Mart 2007)

Bu seneki Dünya Sosyal Forumu 20 Aralık’ta başlamıştı. Biz de memleketten dokuz kişi bir gün önce, yani 19 Aralık’ta yola çıktık. Hani şu mendebur günde, Hrant Dink’in katledildiği tarihte...

Biz daha havaalanına gitmek için yola düştüğümüz sıralarda, Hrant hâlâ gazetesinin önünde, Osmanbey-Pangaltı kaldırımlarında boylu boyunca yatıyordu; bir ülkenin hali pür melalini yüzüne vurur gibi. Ve binlerce ‘vicdan’, İstanbul’un birçok yerinden Agos gazetesinin bulunduğu yere akarken, biz ise 7. Dünya Sosyal Forumu’na katılmak için Kenya yollarına düşmüştük. İşte, bu garip ve mazlum hal ‘dünya sosyal forumu nasıl geçti?’ sorusunun da cevabına yarenlik ediyordu. Velhasıl bizim nezdimizde bu seneki forumda bir şeyler eksikti, belki de şu ana kadar yapılanlarından en ‘yetim’iydi, sonuçta bir kişi eksiktik. Ki bu eksikliğin en başta ‘başka türlü bir memlekete’ dair edeceğimiz her kelamın üstüne gölgesinin düşeceği şimdiden aşikar. Ha bir de, unutmadan; asri zamanlarda, insanlığın bilinen en büyük ‘vicdan’ kabarışlarından biri olan sosyal forumun bu son seansında bir tek bizim boynumuzda taşıdığımız ‘sosyal forum kimlik kartı’nda kaldırımda boylu boyunca yatan ‘hepimiz’in gölgesi vardı. Yanlış anlaşılmasın; ‘Hepimiz Türküz!’ ya, o minvalde bir parantez açalım dedik.

Foruma dönelim: Kenya’nın Nairobi kentinde düzenlenen 7.Dünya Sosyal Forumu, geçen seneki çok merkezli forumu saymazsak (Venezuella- Caracas, Mali- Bamako, Pakistan- Karaçi) bu sene derli toplu olarak ilk defa Afrika kıtasına ziyareti. Bundan öncesinde, dört kez Brezilya-Porto Alegre, bir kez Hindistan-Mumbai, bir kez Caracas-Bamako-Karaçi’de düzenlenen forumları da sayarsak, sosyal forumun gitmediği kıtalar olarak geriye Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya kıtaları kaldığını da not düşmek gerekir. Lakin, hem pratik nedenlerden dolayı hem de tartışmalardan anladığımız kadarıyla bundan sonraki Dünya Sosyal Forumu’nun Avrupa kıtasında düzenlenme olasılığı yüksek (bir ihtimal İtalya). Bununla birlikte, uluslararası konseyin geçen sene aldığı karar doğrultusunda artık Dünya Sosyal Forumu, senelik rutinden iki senelik (bienal) bir rutine geçmiş bulunuyor. Yani bundan sonraki forum 2009’da yapılacak. Lakin, bu bir dahaki sene hiçbir şey yapılmayacağı anlamına gelmiyor: Ulusal ve bölgesel düzeyde örgütlü toplumsal hareketler, 2008’de ‘forum haftası’na denk gelen tarihlerde bulundukları yerlerde örgütleyecekleri eylemler, gösteriler ve açıklamalarla küresel melanetlere yerel düzeyde meydan okuyacaklar.

RAKAMLARLA DSF

Organizasyon komitesinin yaptığı açıklamaya göre, bu yılki küresel etkinliğe 110 ülkeden 1400’den fazla örgüt katılmış. Bunun karşılığı ise, bireysel katılımcıları da eklersek 66 bin delege. Tüm forum boyunca da düzenlenen seminer, panel ve atölye çalışmaları sayısı 1200. Tabii bunlar resmî rakamlar. ‘Gayriresmî’ toplantı ve katılımları da hesaba katarsak rakamlar biraz daha yükseliyor. Netice itibariyle forumu izleyenlerin sayısının yaklaşık 80-90 bin arasında olduğu söyleniyor ki, bu rakam yine organizasyon komitesinin ifadesine göre son elli-altmış yılda Afrika’da düzenlenen en kalabalık etkinliğin sayısal sonucu. Öncekilerle kıyaslarsak, kıtanın öznel koşullardan ötürü, katılımda azalma olduğunu söylemek gerekir. 2001 yılında Brezilya’nın Porto Alegre şehrinde ilki düzenlenen Sosyal Foruma 12 bin kişi katılmışken bu rakam beşincisinde (ki yine Porto Alegre’de düzenlenmişti) 155 bin kişiye çıkmıştı. Tabii bu artışın esvabı mucizesi sadece forumun yükselen ‘popülaritesi’ ile ilgili değil, Latin Amerika kıtasını bir uçtan bir uca siyasetin kızıl rengine boyayan siyasal ve toplumsal hareketlerin etkisiyle de oldukça ilgili. Keza, tüm DSF’nin katılımcı yapısına baktığımızda, son forumda bazı farklılıklar gördüğümüzü belirtmeliyiz ki buna yazının devamında değineceğiz.

‘OFF-RİKALI DERTLER

Sondan başlamakta fayda var; en azından Dünya Sosyal Forumu’nun ‘somut’ bazı sonuçlarını ifade ederek, forumun çözümlerle ilişkisi konusunda kafası karışık olanlar için nihai olmasa da, birkaç nispi örnek vermiş oluruz. Afrika kıtasının, -malum nedenlerle- her türlü iktisadi, sosyal, kültürel melanetlerle ilişkisi tüm gezegenle kıyas kabul etmeyecek düzeyde. Sanki, koskoca bir kıta, tüm kuzeyin ve tarihin kara bir çökeltisi gibi. Eğitimden sağlığa, ticaretten gıdaya, çatışmalardan kadın ve çocuk meselelerine kadar, sosyal forum başlığı altında sıralanan konularla ilgili hangi toplantıya girerseniz girin, karışılaştığınız gerçekler, bildiklerinizin ve dinlediklerinizin yanında pek yavan kalıyor. Sömürgeciliğin ve sonrasında iktidara gelen ve hızla kirlenen yerel hükümetlerin yerin altı ve üstü ile kurduğu ilişki, ceberrut bir yokoluşun en kaba izlerini taşır gibi. Sanki kara kıta, beyaz adamla tanıştığından ve tanımlandığından beri aslında Afrika’dan ziyade ‘Off-rika’...

Velhasıl, çok temel problemlerle ilgili atılacak ufacık adımlar bile bizatihi varoluşsal nedenlerden dolayı oldukça önemli. Bu vesileyle, uluslararası toplumsal haraketlerin Afrikalı hareketlere vereceği sürdürülebilir destek, kıtada bazı adımların atılmasını hızlandırıyor. Her dünya sosyal forumunun en önemli sonuçlarından biri olan bölgesel, kıtasal ve küresel kampanyalar, bu forumda da gündeme geldi ve nihayetinde bazıları kabul edildi. Neredeyse bütün Afrika ülkelerinden örgütlerin katıldığı forum günleri sonucunda ise, kıtanın geleceğine dair birçok irili ufaklı ortaklık, birliktelik ve kampanyaya karar verildi. Hepsinden bahsetmeye imkan yok, ama büyüklükleri ve Afrika’da yaşayan insanların gündelik hayatlarındaki hızlı etkileri açısından oldukça önemli olan iki ‘ağ’ı verelim: ‘Afrika İçin Vergi Adaleti Ağı’ ve kırk örgütten fazlasının katılımı ile oluşturulan ‘Afrika’nın Suyu Ağı’.

Bu arada, foruma ev sahipliği yapan Kenyalı toplumsal hareketler de bu haraketlilikten ziyadesiyle nasiplenmiş oldu. Kenya’da ulusal düzeyde çıkan az sayıdaki gazetenin (ki bu gazeteler İngilizce yayımlanıyor) ön sayfalarından inmeyen forum, bittiğinde, Kenyalı kamuoyu, sürecin iki önemli çıkarımından bahsediyordu: Gay ve Lezbiyen haklarının ülkenin gündemine taşınması ile Afrika’nın kuzey tarafından kontrolünün başka türlü hali olan (Economic Partnership Agreement -EPSs) Ekonomik Ortaklık Anlaşmasının tekrardan tartışmaya açılması idi.

Elbette kampanyalar bunlardan ibaret değil: Afrikalı örgütler ve onlara destek veren diğer uluslararası örgütler başta HIV/AIDS ve patent ‘terörü’ne karşı mücadeleden, çocuk işçiliğe/askerliğe, adil ticaretten kadın hakları ihlallerine, doğal kaynakların sömürülmesinden gıda güvenliğine kadar birçok konuda deneyimlerini ve mücadele birikimlerini birbirleri ile paylaşarak başta ulus-ötesi şirketler ve örgütler (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, G8, vb..) olmak üzere tüm ‘şer odakları’na karşı oluşturulacak inayet ittifaklarının yol haritasını belirlediler.

GEZEGENİN GÜNDEMİ

Öte yandan forum sadece Afrika kıtası ile ilgili sonuçlar da vermedi elbet. Ki bizim de ne enerjimiz ne de pozisyonumuz, dört günde bin küsür toplantının özetini çıkarmaya yetmez. Bu yüzden yine bazı kısa notlarla ilerleyerek, diğer bazı kampanyalardan bahsederek memleketteki toplumsal hareketlere ve siyasi örgütlere tüyolar vermiş olalım.

Malum makro siyasetin etekleri arasına saklanmış ve bu siyasetin doğal sonuçları olan o kadar mesele var ki, memleketin ‘kurtlu ve kabuklu’ siyasetine esir olduğumuzdan, bu gelişmelerle ilişkimiz de oldukça netameli. Örneğin, her türlü forumsal ortamların etkili gündem maddelerinden biri olan ‘yaşanılabilir konut ve çevre meselesi’ bizde öyle çok da fazla sol siyasetin hararetli gündem maddelerinden biri olmaz/olamaz. Hoş, konut sorunu çözümünü, emekli ikramiyesine, aileden kalana olmadı kamu arazisine adresleyen bir toplum içinden yetişen toplumsallığın da bu sorunu gündemin başına taşıması beklenemezdi. Velhasıl, ulus-ötesi şirketlerin dünya emlak piyasasını hareketlendirme biçimi, neo-liberal politikaların kamu konutlarına saldırıları, şehirlerin yeniden dizaynı ve tarım politikalarından kaynaklı kent nüfusunun kontrolsüz artışı bu sorunu tüm dünyada iyice harlamış vaziyette. Avrupa’da bile, artan sayıda evsizliğin yanında yıllardır oldukça uygun fiyatlarda ve sağlıklı konutlarda yaşayan ‘devletin kiracıları’, devletin bu konutları özelleştirme niyetine karşı (ve bunu da rahatlıkla dillendirebilme durumuna geçmesine karşı) mücadele halindeler. Latin Amerika’nın, Kuzey Amerika’nın, Asya ve Afrika’nın favela, slum, teneke evler, varoşlar ve gecekondularından yükselen talepler ise çok daha yakıcı elbet. Bizim de ileride ‘kentsel dönüşüm’, tarım nüfusunun azaltılması, ve yaygın kâr merkezli emlak politikaları nedeniyle, bu sorunla ciddi bir şekilde yüzleşeceğimiz herkesin malumudur herhalde. Ha bir de ‘Türk’ün Mortgage ile imtihanı’nın sonuçlarını görmekte de fayda var tabii. Netice itibariyle de iki kampanya da bu mevzu ile ilgili. Uluslararası Konut Sakinleri Koalisyonu’nun (HIC) Dünya ‘Sakin’leri Günü ile ‘Sakinlerin’ (Inhabitants) Uluslararası İttifakı (IAI) adlı örgütün ‘Sıfır Yerinden Etme’ kampanyası önerilen kampanyalardan ikisiydi.

Birkaç kampanya haberi daha verip, devamında ise bu seneki forumun röntgenini çekmeye çalışalım: Aralarında Daniella Mitterand, Federico Mayor (eski UNESCO başkanı), Samir Amin (Mısırlı akademisyen) ve Kumi Naidoo’nun (CIVICUS Genel Sekreteri) bulunduğu bir grup entellektüel ve eylemci ‘Küresel örgütler sisteminde ciddi reform talep eden küresel bir kampanya’ için yayımladıkları manifesto ile 2006’da başlayıp 2009’da sona erecek kampanyaya destek istediler. Şimdiden Noam Chomsky, Gabriel Garcia Marquez, Mary Robinson, Mario Soares ve Boutros Ghali gibi mühim isimlerin desteğini alan kampanya, ulus-ötesi şirketlerin ve ABD’nin eline geçmiş olan Birleşmiş Milletler bünyesinde radikal reform gerçekleştirme talebi kadar Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel ekonomi ‘dayı’larına karşı yapılanmayı da önceliyor.

BİR BARDAK SU GETİRENİN...

Kendimizce mühim bulduğumuz rotalardan devam ediyoruz. Bu sefer de güzergah, gezegenin ‘su’ derdi. Herkesi ziyadesiyle germeye başlaması gereken bu meselede, durum o ki ulus-ötesi şirketler birkaç adım önde.

Forum sırasında kulağımıza gelen bir anektodla başlayalım: Kenya’nın başkenti Nairobi şehri ismini, Maasai’de bulunan ve serin sular anlamına gelen Ewaso Nyirobi isimli gölcükten alıyormuş. Keza, forum boyunca gündemimizin önemli maddelerinden biri olan ‘su meselesine’ girdikçe, Afrika kıtasının Sub-Saharan denen (Sahra Altı) bölgesinin zengin su yatakları üzerine ne menem projeler ve planlar geliştirildiği öğreniyoruz. Ama şu trajikomik hadise bile işin vehametini anlatmak açısından yeterli. Nobel ödüllü Kenyalı çevreci-aktivist siyasetçi Wangari Maathari’den dinledik: ‘Kenya hükümetinin yaptığı ticari bir antlaşma neticesinde, suyu ‘kiralanan’ nehrin kenarında yerleşik olan bir kabileye (muhtemel hayatlarında ilk defa) kullandıkları su neticesinde ‘fatura’ gitti. Herhangi bir altyapı hizmeti de almayıp, bilinen en basit yöntemlerle kendileri ve hayvanları için su kullanan bu kabile üyelerine birileri faturanın para ödemek olduğunu anlatınca, olaya haliyle ‘sinirlenen’ ve buna karşı ayaklanan kabile üyeleri mücadelelerinden bir sonuç alamayınca paşa paşa bu parayı ödemek zorunda kaldılar. Bu hadiseyi dinleyince insanın aklına Bolivya’nın Cochabamba bölgesinde aynı yöntemle suları gaspa niyetlenen Aquas del Turani ve Bechtel şirketine karşı Evo Morales’in ve yerlilerin verdiği (ölü ve yaralılara mal olan) kıymetli mücadele geliyor. Bilinir, o mücadele neticesinde şirket ülkeyi terk etmiş, Morales de iktidara yürüyeceği yolda önemli bir mevzi kazanmıştı.

Su meselesine dair rakamlar ve gerçekler pek sevimsiz. ‘Ortak Yaşam İçin Temel İhtiyaçlar’ başlıklı toplantıda, konuşmacıların anlattıkları, ‘şer ittifakı’nın insanlık ve gezegen üzerine karanlık planlarını ifşa ediyor: Afrika nüfusunun yarısı on beş yıl içerisinde -Sahra Altı bölgesinde son derece zengin 60 su havzasına sahip olmasına rağmen- susuzlukla mücadele etmek zorunda kalacak. Çin ise, bu konuda en şanssız ülkelerden biri. Yaklaşık 350 milyon insanı yakın gelecekte susuzlukla karşı karşıya kalacak.

Bu vesileyle Çin’in kıtaya gittikçe artan ilgisinin de altını çizmekte fayda var. Keza biz çizmesek bile Afrikalı örgütler düzenledikleri toplantılar ile ziyadesiyle çizdiler. Sadece Kenya’da bile milyar dolarlık petrol-arama yatırımları yapan Çin’in Afrika sevdasından toplumsal hareketler oldukça kuşkulanıyor. ‘Üçüncü Dünya dayanışması mı yoksa yeni bir sömürge biçimi mi?’ başlıklı toplantının muhteviyatından da ortaya çıkan, Çin’in bu kıtaya kara kaşı, kara gözü için meyletmediği. Son derece eşitsiz bir ticari ilişkiden, herhangi bir dayanışma biçimi değil, olsa olsa yeni bir sömürü biçimi çıkacağını ve Afrika’nın Çin’in çöplüğü olmayacağını belirten konuşmacılar, özellikle Çin’den gelen genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO’lara) dikkat çektiler.

En ‘berbat’ notlar ise Kanadalı akademisyen Maude Below’un düştüğü notlar idi: “Geçen sene su kirliliğinden ölen çocuk sayısı 2. Dünya Savaşı’nda ölen insan sayısından fazla. Uzakdoğu’daki 100 milyona yakın artezyen kuyusu vesilesiyle yeraltı kaynakları dünyanın nasıl bir cevap vereceği bilinmeden kullanılırken, yer üstündeki kaynakların gerçek hakkı verilmiyor. Örneğin, tüm insanlığın günlük sıvı ihtiyacının %10’u Coca-Cola şirketi tarafından karşılanıyor. Ve şirketin alenen ifade ettiği hedefi ise, bunu %25’e çıkartmak. Aynı şirket -Hindistan’da hukuken ispatlanmış olmak üzere- özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde su kirliliğinin önemli faillerinden biri.”

Su meselesine dair söylenecek ve elbette yapılacak çok şey var. Ganalı akademisyen Charles Abugre’nin aynı toplantıdaki konuşması tablonun boyutları açısından ibret verici: ‘Afrika kıtasında bulunan 60 su havzasına ve nehirlerin kullanım hakkına sadece elektrik üretmek için değil, su dağıtımı ve şişelenmesi için talip olan şirketlerden bazılarının ismi, bundan sonra olacakların habercisi gibi; Exxon, Chevron, BP, Mobil, Shell vb. Ve bu ‘talip-kâr’lığın yıllık getirisi de 50 milyar dolar.

Bir haberle bitirelim: 2009’da İstanbul’da, su meselesi ile uğraşan şirketlerin içerisinde bulunduğu World Water Council (Dünya Su Konseyi) ‘su meselesine’ dair toplantı düzenleyecek. Meselenin mücadele tarafından bulunan Mediterracqua adlı örgütten Renato di Nicola ise bu toplantıyı ‘Aslanların bir araya gelip keçileri tartışmasına’ benzeterek, yasadışı ilan ediyor. Böylesi bir toplantının ancak ve ancak Birleşmiş Milletler çatısı altında yapılabileceğini belirten di Nicola, Türkiyeli örgütlerin meseleye dahil olmasını da pek önemsiyor. Lakin şu ana kadar pek ses alamamışlar.

AĞIZDA KALAN BURUK TAD

Afrika resmini şöyle bir elimize alıp baktığımızda gördüğüm resim, -hani bizdeki halk deyişiyle söyleyelim- pek bir ‘Arap’, yani negatif. En basitinden Nairobi’nin ‘dışarıya poz’ Batı mimarisi kopyalı merkezinden çok değil yarım saatlik uzaklıktaki Kibera varoşuna gittiğinizde, Afrika’nın şehirli sefaletini görüyorsunuz. Doğu Afrika’nın en büyük, tüm Afrika’nın da önemli slumlarından olan iki kilometre karelik Kibera’da 2 milyonluk Nariobi nüfusunun yarısından fazlası yaşıyor. Toplam iç hacmi altı yedi metrekareyi geçmeyen, duvarları çamur ve kartondan yapılmış, yanlarından ‘bok deresi’ akan, suyu ve elektriği olmayan evlerde yaşayan, %80’i işsizlerin diyarında, bir ‘baraka’ya konuk olup yarım saat 16 yaşındaki Romano’nun yaşamla olan imtihanını dinliyoruz; annesi hastalıktan ölen (ki bir şekilde hayatta kalmayı başaran birçok çocuk oldukça genç yaşta anne veya babasını kaybediyor), babasıyla böylesi koşullar içindeki eve bile kaç şilling kira verdiğini anlatıyor. Sadece 2003’ten sonra ilkokulun ücretsiz olduğu bir ülkenin 80 kişilik sınıfından çıkınca, ortaokula gidecek para bulamayan birçok gencin, vasıfsız iş gücü olarak kente nasıl yığıldığını ve son derece düşük ücretlere çalışarak hayatta kalma savaşı verdiğine ilk ağızdan tanık oluyoruz. Tabii tüm bu melanet sağanağı altında, iyiden iyiye çürümüş polis sistemi ve suç şebekelerinin terörüne maruz kalmak da diğer bir mesele. Velhasıl, kısa bir günün canlı bir hikayesi bile, sefalete oldukça net bir ayna tutuyor.

Bu arada binlerce ‘çamur baraka’nın olduğu mahallenin girişinde, sizi modern, devasa bir katedral karşılıyor. Hoş, sadece Kibera’nın girişinde değil, Nairobi’nin birçok yerinde, o ana kadar duymadığınız birçok Hıristiyan mezhebinin misyonunu görmek olası. Ki biz de forum sırasında Evangelistlerin sahip olduğu bir hostelde konakladık. Bu ‘ilahi atmosfer’ dünya sosyal forumunun en belirgin renklerden biri oldu. Önceki forumlarda da bir ‘renk olarak’ görmeye alışık olduğumuz, Hıristiyan inayet tugayları bu sefer oldukça geniş bir yer kapladılar. Onlardan sonra gelen diğer bir güç ise, büyük NGO’lardı. Normalde toplumsal hareketlerin ve siyasi grupların başat olduğu Sosyal Forumun Afrika seansında ‘dua sesleri’ ile ‘pansuman sesleri’nin yoğunluğu başta ziyadesiyle soru işaretleri oluşturuyor. Lakin, sonrasında burasının Afrika olduğu, buradaki resmin başka olduğu ve aslolanın bu ‘farklılığa’ kulakları tıkamaktan ziyade bununla nasıl bir ilişki kurulacağı üzerine kafa yormaya başladık. Özetle, Afrika’da oldukça ciddi bir ‘siyaset’ boşluğu var, hal böyle olunca da bu boşluk ‘inayet tugayları’ tarafından dolduruluyor. Tabii Güney Afrika ile Kuzey Afrika ülkelerini bu resmin dışında tutmak lazım. Kıtanın yukarısı ve aşağısı tarihleri vesilesiyle, siyasal hareketler üretmeye daha bir teşneler.

Tamam, bu yardım örgütlerinde peygamber sabrı ve emeği ile çalışanların yaptıklarını da yabana atacak değiliz. Lakin, konu Dünya Sosyal Forumu olunca da Afrika’daki bu muhabbete saygı gösterip, eleştiri yapmayı da ihmal edemeyiz ki ihmal da etmedik.

Malum, DSF, aslen ve prensipleri gereği toplumsal hareketlerin alanıdır. Ve yine bu hareketlerin mottosu olan ‘Başka Türlü Bir Dünya’nın da, devletlerin sorumluluk alanlarına pansuman yaparak veya ‘anasından emdiği sütü burnundan getirenlere’ dua edip, onları ‘sevgiye, mutluluğa’ çağırarak gerçekleşmeyecek kadar da ciddi bir şey değil mi? Bunca zamandır tüm gezegeni tokat manyağı yapanlara uzatacak fazla bir yanak kalmadığının da altını ehemmiyetle çizelim. Kara kıta HIV/AIDS’den ağlarken ve adı sanı belli ilaç şirketleri, bazılarında kişi başına düşen yıllık geliri 200 Amerikan dolarını zor bulan insanları, ‘patent cenderesi’ altında inim inim inletirken, yara sarmaktan ve yakarmaktan başka bir şeyler de olmalı diyor insan.

7. Dünya Sosyal Forumu’nun Afrika seansına dair ‘bireysel’ notlar böyle. Bireysel, çünkü, DSF üzerine yapılacak her türlü değerlendirme ve aktarım her daim eksik olmaya mahkumdur. Sırf tartışma konularının başlıklarını sıralamaya bile yetiştirecek yer bulmakta zorlanırız. Öte yandan, oldukça mühim bir konu olan DSF’nin akıbetine dair tartışmalara da hem forum sırasında hem de sonrasında hararetle devam edildi. Keza bu tartışmaların sonuçları, toplumsal hareketlerin ve DSF’nin bundan sonraki rotasının belirlenmesinde oldukça etkili olacaktır. İzlemekte ve dahil olmakta ziyadesiyle fayda var.