Sunuş

Birikim Dergisi | (Sayı : 229 - Mayıs 2008)

Dünya nüfusunun yaklaşık % 10’unu, diğer bir deyişle yeryüzünde 600 milyonluk bir kitleyi oluşturan “engelliler”i ele alan bu dosyada konu her ne kadar ağırlıkla Türkiye özelinde ele alınıyor ise de; gerek engellilerin bu durumu nasıl yaşadıkları noktasından gerekse “normal-sağlıklı insanlar toplumu” tarafından nasıl algılandığı ve davranıldığı üzerinden sorunlaştırılmasının, evrensel bir yaklaşım/bakış açısını zorunlu kıldığı apaçıktır. Çünkü, engelliliğin bizatihi yaşanması ve onlara karşı tutum ve imkânlar bahsinde, toplum ve kültürler arasında önemli farklılıklar olmakla birlikte, asıl canalıcı nokta olan “engelli” statüsünde, buna atfedilen değer ve anlamda, modern öncesi binyıllardan günümüzün postmodern-post-endüstriyel zamanlarına kadar değişen fazla bir şey yoktur.

“Engelliler” konusunu sorunlaştırmak, her şeyden önce bu değişmezliği sorgulamak, sorunlaştırmaktır.

Bu dosyada yer alan yazılar böylesi bir sorgulama ve -yeniden- sorunlaştırma ihtiyacına değinmekle birlikte; ağırlıklı olarak, “engelli haklar” bahsinde uluslararası standartları belirleyen Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği sözleşme-raporları ışığında Türkiye’deki durumu ele alıyor; bu düzeye varılması için yapılması gerekenlerin altını çiziyorlar.

Ancak, teslim etmek zorundayız ki; o standartlar tamamen erişilse bile, pek çok engellilik hallerinin eksik/alt insan durumunu, bu anlamda makus talih/kader olarak algılayan, bunu örtük bir aşağı görme/aşağılama sayan yerleşik zihniyet dünyamız fazlasıyla değişmiş olmayacaktır. Yani sorun, bu noktada bile ortadan kalkmış olmayacak ve hatta bu hafiflemiş görünüm altında, “engelli” olmayan normallerin oluşturduğu toplum, elinden gelenin azamisini yapmış olmanın “vicdanî rahatlığıyla” değiştirilemez kaderlerini o koza içinde sürdürmeye terk edebilir engellileri.

Dolayısıyla asıl üzerinde düşünmemiz gereken şey, engelliği değiştirilemez bir durum, giderilemez bir eksik/alt insan hali olmaktan çıkaracak imkânlara yoğunlaşmış bir bakıştır. Yani amaç, doğuştan veya sonradan olma engelliliği sadece geçici bir duruma indirgeyecek maddi şartların oluşturulmasıdır.

Engellilik sorunu artık bir amaç ve perspektif çerçevesinde ele alınabilir noktaya gelmiştir. Çünkü, genel olarak bilimin, özel olarak tıbbın ve insanın zihni-bedeni varoluşuyla ilgili bilimlerin çağımızda vardığı ve hatta aşmak üzere olduğu sınırların ötesinde bu amacın gerçekleştirilmesini sağlayacak pekçok imkân şimdiden belirmektedir. Genetik ve nörolojide son son yıllarda elde edilen bulguların, bunların ışığında yapılan başdöndürücü ufuklar açabilecek deneylerin verdiği güven ve umutla çok da uzak olmayan bir gelecekte, bedenî ve zihnî engelliliğin insan soyu için, kalıcı bir durum -sorun- olmayabileceğini söyleyebiliriz artık.

Ancak, bu böyle olmakla birlikte; bu dosyadaki bazı yazarlarımızın da ifade ettiği gibi, sorun toplumsaldır ve kökleri zihniyet yapımızın derinlerindedir. Bu zihniyet yapısı ve bunca değişmesine rağmen toplum olma hallerimizin, yani toplumsal düzenlerimizin değişmeyen omurgası, insanlar arasında şu veya bu biçimde, şu ya da bu kıstasa göre kurulmuş bir hiyerarşiye içkindir. Bu hiyerarşi olmaksızın ne toplumu tahayyül edebilir ne de somut insan(lar), bu hiyerarşideki yerlerinden bağımsız değerlendirebilir. Dolayısıyla bu zihniyet ve toplum yapısı içinde geniş insan yığınları bedenen ve zihnen “normal ve sağlam” olsalar bile, içinde yerleştirildikleri o içkin hiyerarşi piramidinin alt basamaklarında, tepesindekiler tarafından açıkça söylenmese bile, zihnî veya bedenî bir yoksunluk, eksiklikle malul imişlercesine muamele gördüklerini ve göreceklerini bilerek bulunurlar. Bu dosyada konumuz olan engellilerin durumlarını kadere bağlamaları ile bu yığınların durumlarına kader diye boyun eğmeler arasında aslında niteliksel bir farklılık yoktur.

Kaldı ki, bugün gelinen noktada, engellilerin “çalışan toplum”a ancak istisnai olarak dahil olabildikleri, buna mukabil öbürlerinin çalışan toplumun tüm bünyesini oluşturmaları nedeniyle itiraz edilebilecek bu farklılık da ciddi ölçekte kaybolmaktadır. Postmodern endüstriyel toplum yapılarının gerçek istihdamı sürekli daraltma yönünde işleyen çarkları, giderek büyüyen bir nüfusu çalışma-iş düzeninden dışlayarak onları fiilen zihni-bedeni yetersiz/eksik kategorisine itelemektedir.

Engelli(lik) sorununu azınlık bir insan grubuna özgü, onların maruz kaldığı, “biz”im de dışarıdan ilişki kurabileceğimiz bir sorun olmaktan çıktığı, bizatihi içinde olduğumuz, bizzat maruz kaldığımız bir sorun haline geldiği nokta da tam burasıdır işte.

Engelliler sorununun hepimizin içine dahil olduğu, olabileceği bir sorun haline “dönüştüren” sürecin aynı zamanda her tür “engelliliğin değiştirilemez bir kader olmayabileceğinin gayet zengin işaretlerinin de ard arda belirdiği bir süreç olduğunu mutlaka göz önünde tutmalıyız.

Bir giriş, başlangıç mahiyetinde olan bu dosyayı, ileride bu yaklaşım doğrultusunda geliştirmeyi umut ediyoruz.