Anasayfa > Birikim Arşiv > 91 - Kasım 1996 > Susurluk Olayı: Çözülme ve Çürüme

Susurluk Olayı: Çözülme ve Çürüme

Ömer Laçiner | (Sayı : 91 - Kasım 1996)

Can Kozanoğlu’nun pek çok şeyi özetleyen o tarifiyle “Cilalı İmaj Devri”ni yaşamakta olduğumuz için, başta büyük medya olmak üzere Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimi Susurluk’taki ünlü kazadan sonra ortaya çıkan korkunç gerçekle sanki ilk defa yüz yüze gelmiş gibi bir imaj takınıp, ardından da gerçekten sınırsız bir dehşet ve öfkeye kapılmış gibi yaparak bu imajı cilalamaya girişti.

Polis şefleri-siyasetçiler-ülkücü mafyalar-korucu ağaları arasında kurulmuş gayet kirli, kanlı ve karanlık üçgenleri, dörtgenleri su yüzüne çıkaran ilk olay mıydı bu? Engin Civan olayı ve ardından gelen kanlı hesaplaşmalarla devlet-ülkücü mafya ve siyasetçiler üçgeninin ta Çankaya tepelerinden itibaren çoktan kurulmuş olduğu tüm müstehcenliğiyle, dört başı mamur biçimde teşhir olmamış mıydı? Ve bunun tüm toplumu kıskacına alan bir mafya-devlet iç içeliği ağının en tepedeki uzantısı olduğunu hangi sıradan yurttaş bilmezden gelebilir? Gecekondu arsasını arazi mafyalarından alıp, şüpheli senetlerini çek-senet mafyalarına tahsil ettiren, aracını park ettiği sokak ve otoparkların, gözde eğlence ve tatil yerlerinin mafyalarca işletildiğini bile bile kullanan, orta çaplı ihalelerde ihale mafyalarıyla hemhal olan, büyük kumar, fuhuş ve uyuşturucu işleri için üst düzeyde devlet-polis ilişkisinin şart olduğu söylendiğinde şaşıranlara saf çocuk muamelesi yapanlar... bu ülkenin milyonlarca yurttaşı değil midir?

Galiba bu gerçeklikle yaşamaya zaten alışmıştık da, mafya-devlet-siyasetçi üçgeninin tek bir üçgen değil de birkaç üçgen olduğu ve bunlar birbiriyle tepişmeye başlayınca arada “biz” de gideriz korkusuyla mı telaşlandık, dehşete kapıldık? İkinci bir dehşet nedeni de herhalde milliyetçilik, vatanseverlik adına bizden evlatlarımızı feda etmemiz istenen ve şimdiye kadar da binlerce evladımızı uğruna kurban verdiğimiz pek yüksek devlet politikalarının –örneğin “PKK’nın kökünü kazıma” veya “Türk aleminin liderliği” için verilen mücadelenin– hem ülkücü mafya-devlet iç içeliğine yeni beslenme sahaları açtığını, hem de bu ürkütücü ilişkiler yumağına Bucak derebeyliği gibi yeni unsurlar eklediğinin ayan beyan görülmesi mi?

Korucu örgütlenmesinin “ora”da devlet güçleriyle uyum içinde her türlü melaneti işlediğini şu son zamanlara kadar duymamış olanlar varsa Yüksekova’daki rezilliğin yankıları onlara bile ulaşmış olmalıdır. Ama anlaşılan “ora”daki en güçlü korucu örgütünün başı, Bucak aşiretinin milletvekili de olan reisi, Siverek havalisinin derebeyi, gücünü oradaki kısır imkânlara tahsis edeceğine Batı’nın, metropollerin “kaymağını yiyen” üçgenlere dahil olmaya yönelmiş. Siverek’ten polis müdürüyken tanıdığı, –ünlü özel timdeki “hizmetleriyle temayüz” ettiğinden olacak– İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığına kadar yükselmiş ve dolayısıyla o “üçgen”in o ayağında tecrübeli bir polis şefi ve ülkücü mafyaların pek namlı bir mensubu –tesadüfe bakın Siverek’ten alınma kapı gibi bir kimlikle dolaşıp iş yapan- Abdullah Çatlı ile Kuşadası’nda, en güçlü kumarhane zincirinin patronu olan kişinin otelinde buluşup konuşmuş. Susturucular, cins cins silahlarla ve para dolu çantalarla yüklü kasa-cephanelik bileşimi gibi bir arabayla gayet mutlu dönerlerken...

Metropollere yerleşmiş Kürt mafyalarının varlığından çoğumuz zaten haberdardık da; koruculuğun “ora”daki üçgenlerde çeteleşmekle yetinmeyip metropollerdeki “büyük üçgenler”e bilfiil katılmaya başladığının ilk örneği ile karşılaştığımız için şaşırdık galiba. Oysa ülkenin batısında malûm üçgenlerimizle “millî birlik ve beraberlik” içinde yaşarken, “ora”da bu üçgenlere katılmak için her şart ve özelliğe fazlasıyla sahip Bucaklar gibi unsurların kenarda kalması bir eksiklik olarak görülmeliydi. Bucaklar türünden unsurların da katılımıyla malûm üçgenlerimiz o “millî birlik ve beraberliği” nihayet eksiksiz sağlamış olacaklardı.

Ne var ki, bunu diyemiyoruz. Susurluk’taki kaza ile Bucaklar’ın katılımı yarıda kaldığı ya da ertelendiği için değil. Daha kazanın aylarca öncesinde tüm medyaya ulaştırıldığı söylenen, ama sadece Aydınlık dergisinde yayımlanan bir rapor, meşhur üçgenimizin hiç de birlik ve beraberlik içinde çalışmadığını, tam aksine içinde kıran kırana bir mücadelenin sürüp gittiğini, deyim yerindeyse bir üçgenler savaşının cereyan ettiğini ortaya koyuyordu. MİT’in bir bölümü tarafından hazırlandığı gayet belli olan bu raporda onlarca cinayet, üçgenin ayakları konusunda yığınla ayrıntılı istihbarat ve Susurluk’taki kazanın en flaş ismi Çatlı’ya ilişkin inanılması güç netlikte bilgiler vardı. Taşıdığı sahte kimliğin numarasına, kaldığı yerlerin telefonlarına kadar her şeyi içeren bu rapor kazanın iki ay öncesinde yayımlandığı halde Çatlı bunları değiştirmek gereğini dahi duymamıştı. Devlet aygıtıyla kurulan üçgenlerin de ivmesiyle içine düştüğümüz batağın, çürümenin boyutlarını yıllar öncesinden teşhis edip her vesileyle vurgulamamıza rağmen, bizi dahi şaşırtan bir pervasızlıktı bu. Bir dizi katliamın azmettirici, planlayıcı sanığı olarak namlanan, İnterpol’ün kırmızı bültenle bir uyuşturucu trafiği suçlusu olarak aradığı ve raporda yığınla cinayet işlemiş bir üçgenin kilit isimlerinden biri olarak adı geçen Abdullah Çatlı, kendisini herhangi bir güvenlik gücünün yakalamayacağından o kadar emin olmalıdır ki; sahte kimlik ve adreslerini bile değiştirme gereğini duymamıştır. Şüphesiz kendisini deşifre eden o raporun MİT içindeki bir ekip tarafından hazırlandığını, kamuoyuna iletildiğini ve bu ekibin sürekli gözetiminde olduğunu biliyor da. Ama bildiği bir başka şey daha vardı: Kendisinin dahil olduğu “üçgen” ile o ekibin arasındaki “mücadele”de mevcut yasaların işletilmesi söz konusu değildi. Polise yakalattırmak, yargı önüne çıkarttırmak gibi yasal araçlara müracaat edilmeyen bir “mücadele” zemininde sürüyordu bu iş. Anlaşıldığı kadarıyla birinde polisin, ötekinde MİT’in yer aldığı üçgenler arasında değildi mücadele. Bir kısım polis şefleri ile bazı MİT bölümlerinin bir siyasetçi kadrosu ve mafyalar topluluğu ile kurduğu bir üçgenin, benzer bileşimli bir üçgenle, yer yer kanlı hesaplaşmalarla, geçici uzlaşmalarla ve taraf değiştirmelerle sürdürdüğü bir mücadele söz konusuydu. Her iki taraftan da öldürülenlerle ilgili yasal takibatların usulen yapılıp kapatılması, tesadüfen yakalananların bir biçimde serbest bırakılmaları gibi yazılı olmayan kuralları vardı bunun. Ve anlaşıldığı kadarıyla devletin özellikle güvenlik aygıtlarının tümüne dal budak sarmış olan bu üçgen mensupları, sayıları fazla olmasa dahi, hem tüm mekanizmayı istedikleri gibi –ve o yazılı olmayan kurallara itaat edecek biçimde– etkileyebilme gücüne sahip haldedirler, hem de bu üçgenlere dahil olmadıkça aygıt içinde etkin olmanın “yükselme”nin imkânı yoktur.

Durumun vehameti bununla da sınırlı değil. Malûm, üçgenin –korucu derebeylerini de katarsak dörtgenin– telaffuz edilmeyen, ama olmazsa olmaz bir bileşeni daha vardır. Tüm büyük sermaye değilse bile, özelleştirme vurgunlarının, devlet bankaları soygunlarının, büyük kredi yolsuzluklarının, anaforlarıyla dönen mevcut “iktisadî düzen”imizin bu “nimet”leri ile işlerini çeviren sermaye gruplarının bu üçgenlerin dışında kalması, “eşyanın tabiatına” şüphesiz aykırıdır. Bunlar da tıpkı üçgenin öteki bileşenleri gibi zaman zaman –”nimet”in özelliğine göre– yer değiştiriyor olsalar da, üçgenler arasındaki kanlı hesaplaşmalardan, mücadelenin fazlasıyla tahripkâr hale gelmesinden en fazla kaygılanan, “işlerin bu noktaya varmasını” istemeyen unsurlardır.

Bu hatırlatmanın ışığında, örneğin Sabah grubunun “amiral gemisi” olan Sabah’ın Susurluk’taki skandalın hemen ertesinde, önce olayın “bir süper savcıya havale edilmesi” talebiyle ortaya çıkıp, ardından tüm Türkiye üçgen havadisleriyle çalkalanırken “Evren’e suikast teşebbüsü”nü manşetlere yükseltmesi pek manidar değil midir?

Sabah’ın “savcıya havale” ve Evren’e suikast manşetleriyle gündemi yatıştırma ya da değiştirme girişimleri, sadece üçgenler tepişmesinin her iki tarafa da büyük zararlar verdireceği, Susurluk’takinden çok daha rezilce ilişkilerin ortaya çıkıp kurulmuş düzeni tam bir kaosa döndüreceği endişesiyle yapılmıyor elbette. Anlaşılan odur ki, Susurluk’ta, çok daha tehditkâr ve güçlü konumdaki üçgenin başına bir kaza gelmiştir. Önemli bir zayiat vermiş ama, yine de rakiplerini üzerine gelmekten caydıracak kadar güçlüdür.

Hattâ gücünden o denli emindir ve kendisiyle ancak el altından rapor dağıtarak mücadele eden tarafın hemen ikinci bir hamle yapamayacağını o kadar yakından bilmektedir ki; ismi aylar öncesinden üçgenin kilit adamı olarak lanse edilen Mehmet Ağar, tüm dikkatlerin kendisine yöneldiği sıralarda istifini bile pek bozmamıştır. Olaya “sıradan bir trafik kazası” derken, kendisiyle ilgili o müthiş ithamlara değinmek gereğini bile duymazken gösterdiği o küstahça rahatlık, bu ülkede yakasından tutmaya cesaret edecek bir devlet gücünün olmadığını bilmenin verdiği bir rahatlıktır.

Her ne kadar Mehmet Ağar, Erbakan’ın Afrika seyahati kararnamesini ısrarla imzalamayarak kendilerine açıkça cephe almışsa da, buna rağmen Erbakan ve partisi de o günlerde çareyi ortalıkta pek gözükmemekte buldu. Gerçi gerekçeleri “devlet sorumluluğu”nu taşıyor olmalarıydı ve o nedenle de sustuklarını iddia ediyorlardı, ama aslına bakılırsa bu beklenmedik olaydan kendilerine dönük bir siyasal yarar sağlamanın yolunu hemen keşfedememenin tereddüdünü yaşamışlardı.

Eğer RP yönetimi, taşıdığı “İslâmî” etikete ve bu sıfatla kullanageldikleri dürüstlük, temizlik çağrıştıran imaja uygun tavır alacak olsalardı, bu her yanı irinli olaydan duydukları tiksintiyi dile getirmekten çekinmezlerdi. Ama RP partidir, yani bu İslâmî etiketinden ziyade siyasetin özel mantığı, güç hesaplarının reel politik yaklaşımı egemendir ona. Yarı yarıya dahil edildiği siyasal düzenin merkezindeki yerini sağlamlaştırmak, burada tam kabul gören bir bileşen haline gelmektir hedefi. Üstelik bulunmaz bir fırsat vardır önünde. Çünkü merkez, özellikle merkez sağ darmadağınıktır ve RP bu alana yayılabilecekse -ki yönetiminin on yıllardır hayali budur- gün bugündür.

Merkezde ve merkez sağın yerinde düzenin en güçlü partisi olmak, eğer sadece DYP ve ANAP’ın işgal ettiği yerin büyük kısmını onların seçmenlerini kendine çekmekten ibaret olsaydı sorun kolaydı. Ama merkez aynı zamanda iktidarın “omurgası”nı oluşturan “devlet partileri”nin de mekânıydı. Devlet aygıtı refleks ve kurallarıyla değil, tıpkı bir parti gibi kendi “kitlesi”nin çıkarları ve hesabına göre davranan, merkezdeki partilerle bu zeminde ilişkilerini kuran güçlerdi bunlar. Örneğin Ağar, bir DYP milletvekili olmaktan çok, DYP ile ittifaka girmiş devlet partilerinden birinin bu parti içindeki temsilcisi idi. Bir merkez (sağ) partisi olarak iktidar olmak, iktidarı bu partilerle paylaşmak, onlara geleneksel iktidar paylarını, alanlarını terk etmek, oraya dokunmamak demekti. Üstelik RP, “devlet”ten oldum olası ürken ve devlet içinde bir hesaplaşma olurken kenara çekilmesi gerektiğini öğrenen Osmanlı ulema geleneğini de tevarüs ettiğinden, devletin kirli üçgenleri sürtüşürken bilhassa durup beklemesi gerektiğini bilir. Her ne kadar saf Müslüman Refahlı seçmen kitlesi ortalığa yayılan pis koku karşısında RP’li iktidar sahiplerinin yüzünde bir tiksinti ifadesi görmek isterse de, zihni öncelikle o reel politik gerçeklere uyarlanmış biçimde çalışan RP yöneticilerinin yüzünde sadece hesaplı bir donukluk görecektir.

Hesap herhalde devlet partilerine bu ardarda yayılan pis kokuları gül suyuyla örtmeyi hiç düşünüp düşünmediklerini sorup araştırmak üzerine kuruludur.

Meclis’in ittifakla kabul etmesi beklenen Araştırma Komisyonu’nun bir işlevi de bu olacaktır.

Şüphesiz olay en fazla DYP’yi, özellikle de Bayan Çiller’i güç durumda bıraktı. Ünlü rapor her ne kadar Ağar’la birlikte onu da sorumlu gösteriyor idiyse de; yakından bakıldığında onun kurulan çarkın yalnızca yararlanıcısı olduğu, malî kaynak ve vitrin malzemesi olma karşılığında şahsi çıkarı ve partisinin güç hesapları nedeniyle orada yer aldığı da görülebiliyordu. Toplumun durumuna, kendisini genel başkanlığa bile getirmiş partisinin haline ve yıllardır devlet ve siyaset alanı içinde gördüklerine bütün bu dönem boyunca bir değil, birkaç başbakanı yerinden edecek marifetlerine rağmen hâlâ konumunu muhafaza edişine, şimdi kendisine kirli üçgenlere yakınlığından dolayı ayıplıyormuş gibi bakan merkez partilerinin hemen tümünün devlet partileriyle ittifak için nasıl çabalamış olduklarına baktığında hiç de utanılacak bir iş yapmadığını pekâlâ düşünebilirdi. Bu duygusunun seviyesi de malûm zaten. O nedenle Çiller, “buyurun, ne yapacaksanız görelim bakalım” edasıyla bakanlıktan çekilen Ağar’ın yerine ünlü Suna Hanım’ının partideki muadili birini İçişleri Bakanı diye atayabildi. Onca çürümüşlüğüne rağmen, mevcut “siyasal sınıf” ve partisi bile bu atamanın küstahça bir meydan okuma olduğunu mırıldandı ve bu kadarını hak etmemiştik gibisinden sesler çıkardı, ama ne partisinden ne ortağı RP’den, ne de Cumhurbaşkanından engelleme gördüğüne göre, Tansu Çiller’in ortamın seviyesi hakkında hiç de yanılmadığı ortadadır.

DYP kurmayları, Ağar’ın “ben kendimi savunurum” üslûbu ve güveniyle bakanlıktan çekilmesinin DYP ile “polis partisi” arasındaki ittifakın sona erişi olacağından endişelidirler. Yalım Erez’in Özer Çiller’in de Ağar’a istifasını geri aldırmaktan yana olduğunu, uğraştıklarını, ama Bayan Çiller’in böyle yapmayıp en sadık bendesini İçişlerine bakan atamasını kaygıyla karşılayan sözleri, bunu yansıtmaktadır. Yalım Erez’in söyledikleri DYP’nin tepesinde, artık vitrin değeri bile kalmamış birinin canını (malını) kurtarma telaşının başgösterdiği anlamında da yorumlanabilir. Eğer bu doğruysa aralarındaki iplikler zaten dökülen DYP kadroları içinde ilginç savrulmalar, hızlı bir yaprak dökümü eli kulağında demektir.


Türkiye’de yasaları hukukun ruhuna göre uygulayan, bu uygulamanın rasyoneline uygun kurallarla işleyen bir devlet, zaten oturmamıştı. Ama bir dönem ağırlıkla dışarıdan gelen tehdit ve zorlamaların uyandırdığı bir “beka kaygısı” ile bir dönem yine o kaygıdan beslenerek üstlenilmiş bir misyon fikrinin düzenleyici gücüyle “her şeye rağmen yine de devlet” gibiydi. Özellikle 12 Eylül’le birlikte, bir yandan o –modernleştirici– misyonun tamamen terki, bir yandan devleti itaat ettiren ve bastıran bir güç haline getirmenin önceliği ile her türlü kirli aracı ve metodu kullanma hakkını kendinde gören bir anlayışın yerleşmesi ile diğer yandan devleti de neredeyse bir “işletme” gibi addeden neo-liberal mantığın topluma yaygın “köşe dönme” ruhunu devlete de taşıması ile ve nihayet özellikle “Kürt sorunu”nun ağırlaştırdığı ortamda siyasal sınıfın ve partilerin büsbütün açığa çıkan acziyle “serbestleşen” devlet aygıtının “dişli” her unsurunu birer zümre ve çıkar grubu haline gelmeye teşvik edişi ile kirli üçgenlerin, rüşvet ağlarının, yolsuzluk kanallarının birbirine dolandığı halihazır devlet durumuna gelindi.

Bu, hukuk ve siyaset felsefesinin diliyle “devletin dağılması”dır. Birikim’de yıllar öncesinden beri Türkiye toplumunun çözülüşü ile birlikte, bu devletin dağılması ve çökmesi olgusuna da işaret edegeldik. Tariften de anlaşılacağı üzre bu çöküş ve dağılma, güçsüzleşme değil, tam aksine fizik güç olarak kelimenin her iki anlamıyla da çok güçlü hale gelmektedir. Dolayısıyla şu anda hukuki ve moral anlamıyla bir devletimizin olduğundan söz edemeyiz ama fiziki güç olarak hayli çok güçlü “bir” “devlet” karşımızdadır.

Susurluk’taki olay bir kez daha gözler önüne sermiştir ki; bu güçlerin kendi aralarında kurduğu, arada bir birbiriyle de sürtüşen çemberler bir yandan Güneydoğu’daki savaş halini sabit bir rant kaynağına tahvil etmiş kesimleri, öte yandan toplumun giderek her alanına sızan mafyaları da kendine ekleyerek toplum hayatının tam içinden geçerek dönmekte; çarkların kirli suları, sürtüşmelerin bolca akıttığı kan, toplumun 1980’lerden beri başka faktörlerce koşulları hazırlanan çöküş ve çürümesinin başlıca nedeni olmaktadır.

Artık kendi kendini ıslah edecek hiçbir mekânizması kalmamış bu yapı, onunla toplumu yönetmeye talip partileri de ya kendi işleyişine ortak etmiş, ya da ortaklığa icbar edecek kadar “dişli” hale gelmiştir.

Dolayısıyla Türkiye toplumu ya bu dişlilerle yaşamaya, onu beslemeye ve dişlerinin gövdesine giderek daha keskinleşerek batmasına rıza gösterecek; ya da o kadim “devletten bekleme” anlayışını da yerle bir etmesi gereken bu durumda onurlu ve sağlıklı bir toplum olmanın asgari koşullarını yaratmaya azimli bir iradeyi bu çarka henüz kapılmamış her kesim ve çevreden gelen bir atılımla ortaya koyma cesaretini gösterecektir.

Kan, irin ve kirli para yumağının “kaza”lar ile görünen uçlarını bayrağa saranlara ve şimdiden çarkı bir sonraki kazaya kadar örtebilmenin “araştırma”sına koyulan -RP yönetimi de dahil- siyasal sınıfa rağmen Türkiye toplumunun gösterebileceği o irade, hâlâ var olup olmadığının da ölçüsü olacaktır.