Anasayfa > Birikim Arşiv > 239 - Mart 2009 > Hamas'a Mecbur Olmak ya da Hamas'ın Vekalet Savaşı

Hamas'a Mecbur Olmak ya da Hamas'ın Vekalet Savaşı

Mete Çubukçu | (Sayı : 239 - Mart 2009)

22 günlük İsrail saldırısının ardından ilan edilen gayriresmî ateşkes sonrası sürdürülen görüşmelerde henüz bir sonuca varılmış değil. Kalıcı ateşkesin hayata geçirilebilmesi için hem Filistin hem de İsrail tarafında izlenecek politikaların netleşmesi, her iki tarafta da ateşkes şartlarını netleştirecek iradenin ortaya çıkması gerekiyor. İçinde bulunduğumuz ay en azından tarafların kendi pozisyonlarını belirlemesi açısından önemli.

İsrail’de hükümet kurma çabaları, Hamas’ın ateşkes konusunda öne sürdüğü şartlardan geri adım atmaması ve Filistin’deki bölünmüşlüğe kısa vadede pratik çözümün henüz bulunamaması uzun vadeli bir ateşkesi şu an için mümkün kılmıyor. Tüm bu bileşenlerin kendi içinde ve karşılıklı olarak belirleyeceği politikalar önümüzdeki döneme dair ipuçlarını ortaya koyacak.

İsrail saldırısının ardından “zafer” kazandığını ilan eden Hamas, Gazze’de meydana gelen yıkım göz önüne alındığında, bu zaferin ne kadar gerçekçi olduğu tartışmaları arasında, 2006’daki seçimden sonra topyekûn izolasyon ve ambargo koşullarını kırmayı zorladığı; bu koşulların bir kısmının değiştirilmesini başarabildiği oranda, kazanç hanesine artı puan yazabilecektir. Ki İsrail’le süre giden görüşmelerde bu koşuları elde edebilecek gibi görünmektedir. Ancak, gerçekçi bir yaklaşımla tüm yıkıma rağmen Hamas’ın geri adım atmayarak kaybetmediğini söylemek yanlış olmaz.

Gazze’nin dünyayla ilişkisini kuran tek geçiş olan Mısır sınırındaki Refah sınır kapısının konumu ile bu üç ayaklı pazarlıkta diğer detaylar öne çıkacaktır. Refah kapısının açılması karşılığında Mısır-Refah arasındaki tünellerin kontrol altına alınması, sınır kapısının güvenliğini Hamas’a mı El-Fetih’e bağlı güvenlik güçlerinin mi koruyacağı (hatta güvenlik güçlerinin Batı Şerialı Fetihcilerden mi Gazzeli Fetihciler’den mi oluşacağı bile tartışma konusudur), sınıra yerleştirilmesi planlanan uluslararası gözlem gücü niteliği benzeri başlıklardaki netleşme Hamas’ın kazanç/kayıp denklemindeki yerini daha net belirleyecek denebilir.

Çünkü İsrail açısından, saldırının gerekçesini oluşturan Hamas roketlerinin hâlâ varlığını koruduğu, Hamas’ın askerî olarak varlığını sürdürdüğü (Hamas’ın askerî gücünün Hizbullah ayarında değil, 2006 Lübnan ile 2009 Gazze saldırısı karşılaştırılması yapılırken, Hizbullah askerî olarak İsrail’i yenilgiye uğrattı, Hamas ise böyle bir depreme yol açmadı) Hamas liderliğinin tıpkı Hizbullah gibi bu süreçten kazançlı çıktığı ortadadır. İsrail’in Gazze’deki Filistin halkına “ders vermek”, yarattığı inanılmaz yıkımla Filistin halkının “geleceğini karartmak” ve “gerekirse yine geliriz” mesajı vermek dışında herhangi bir sonuca ulaştığı söylenemez. Çünkü, Hamas saldırısının İsrail’in iç politikasına, seçime yönelik bir mesaj olduğu aşikâr olmakla birlikte, bu yıkımın Hamas’ı iktidardan düşüreceği, El-Fetih’in tekrar kontrolü ele alacağı varsayımı hayata geçmemiş, tersine belli anlamda El-Fetih’e yönelik tepkileri arttırmıştır.

HAMAS’IN DEĞİŞEBİLMESİ

2006 yılında iktidara geldiğinden bu yana yönetme kapasitesi ve tecrübesinin olmaması, uzun yıllardır yürüttüğü silahlı direniş geleneği ile günlük siyaset arasında denge kuramaması, örgütün kendi içindeki kanatların yeni politik açılımlar konusunda farklı düşünmesi, Hamas’ın en büyük dezavantajlarını oluşturmuştur. Hamas’ın bir direniş örgütü olmasının yanı sıra 1987’den bu yana yatay örgütlenmeyi sosyal ilişkiler bazında yürütmesi, kurduğu sosyal dayanışma ağları ile toplumla olan bağlarını güçlendirmesi, bunun sonucunda toplumdaki güvenilirliğini arttırması bu 22 yıllık sürecin arkasındaki en önemli etki olmasına rağmen son 3 yıldır Gazze’de yaşanan dışlanma politikası örgütün yönünü çizememesinde önemli pay sahibidir.

El-Fetih’in yönetim olarak Gazze’den tamamen silinmiş olması, iktidarı kaybetmiş olmayı hâlâ kabullenememesi ve örgütün en kirli ismi eski güvenlik şefi Muhammed Dahlan aracılığı ile 2007 yılındaki darbe girişimi, El-Fetih’le iktidarın paylaşımı ve en önemlisi güvenlik birimlerini ortaklaşa yönetme ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Hamas’a açılım imkanı tanınması halinde manzaranın nasıl olacağı bilinmemekle birlikte, şans tanımamış olması Hamas’taki bu tıkanma ve intikam duygusunun arttırmıştır.

Bu süreç içinde Gazze’nin kontrolünün tamamen Hamas’ın eline geçmesi ile günlük hayattaki İslami tonun ve bu yöndeki baskıların da arttığı ortadadır. Yani Hamas’ın sıkıştırıldığı oranda askerî ve sosyal anlamda daha radikal uygulamalara gittiği Gazze’deki sosyal dokunun bundan olumsuz etkilendiği ve giderek daha İslami kimliğe büründüğü ortadadır. Bu uygulamaların bir kısmı ise örgütün programında yazılanlarla ters düşmemekte, İslami mücadelenin, ulusal mücadelenin önünü geçtiğini, günlük hayatta İslami kuralların giderek arttığını da bilmek gerekiyor. Yani, ortaya çıkan manzara bir kısmı ile dışlanmanın meydana getirdiği tepkisellikle açıklanabilirken, diğer kısmı örgütün normal koşullarda zaten hayata geçirmek istediği uygulamalardır.

Aslında bu gidişatı bütün bölgede son yıllarda uygulanan politikalar göz önüne alındığında, bölgenin tamamının İslami bir tepkiselliğe yönelmesinin doğal, sadece Gazze’ye ait olmadığı, realist bir bakışla bu İslamileşmenin kaçınılmaz olduğunu söylemek yanıltıcı olmaz. Hamas lideri İsmail Haniye’nin örgütün kuruluşunun 21. yılı nedeniyle yaptığı konuşma Hamas’ın Filistin’i nasıl algıladığı ve Filistin mücadelesinin ulusal çizgiden İslami çizgiye nasıl kaydığının da göstergelerinden birisi.

Bugün yeşil bayraklar (Hamas), bölgede karar sahibi olmuştur. Ambargo siyasetinin Filistin’in Yiğitlerine, çocuğuna, kadınına boyun eğdireceğini sandılar. Bu halka ambargo uygulayanlara yanıtımızdır. Bu, Filistin halkı üzerinde entrika tasarlayanlara yanıtımızdır. Bugün büyük bir ulusal ve İslami gündür. Hamas, bugün sadece kendisini temsil etmiyor. Hamas sadece Filistinlileri de temsil etmiyor. Hamas, tüm İslam ümmetini, direnişin safında duran onurluları ve hür insanları temsil etmektedir. Bu süreçte Ortadoğu’da yıllardır süren baskının nedeni totaliter ve baskıcı rejimler, krallıkların herhangi bir açılıma olanak tanımayan politikaları ve politikaları destekleyen emperyal destekler olduğu söylenebilir. Dolayısıyla 2006’daki Hizbullah’ın çıkışı, 2009’da Hamas’ın görece başarısını, Arap sokaklarındaki etkisini ‘direniş/uzlaşma” çizgisi içinde, direnenlerin kazanabileceği yargısını artırmıştır.”

Hamas bu değerlendirme ve inanç çizgisi ile İsrail’in tüm saldırısına karşı hâlâ ayakta kalabilme yeteneği ile Mısır’daki ateşkes görüşmelerinde şartları sonuna kadar zorlayacak gibi görünüyor. Hamas’ın Refah sınır kapısının açılması konusundaki ısrarına İsrail’in Gilad Şalid’in serbest bırakılması şartını koşmasının Hamas tarafından kabul edilmesi pazarlığın en çetin konusudur. Çünkü Hamas’ın planı Gilad Şalid karşılığında hapishanede bulunan Filistinlilerin serbest bırakılmasıdır. Hamas serbest bırakılmasını istediği mahkumları sadece Hamas üyeleri ile sınırlamamış, El-Fetih liderlerinden Mervan Barguti, ve FHKP’nin lideri Ahmed Saad’ı da dahil etmiştir. Hamas’ın sadece kendisini değil Filistin’deki diğer örgütlerin destek ve sempatisini kazanmayı, dolayısıyla direnişin meyvelerini paylaşarak haklılığı konusunda Filistin’deki tüm siyasi yelpazeyi ikna etmeyi planlayarak doğru bir politika izlediği söylenebilir. Bu yüzden Hamas’ın eleştirilecek birçok yönü olmasına, Gazze’deki yıkıma rağmen hem Gazze hem de Batı Şeria’da desteğini koruması hatta Batı Şeria’da bu desteği arttırmasının, bu kapsayıcı politikası ve İsrail karşısındaki kararlığına bağlı olduğu söylenebilir. Özellikle Filistin mücadelesinin ruhunda bulunan düşmana karşı direnişte örgüt kimliğinden çok direnişe atıfta bulunma, destekleme, Hamas’a yönelen bu ilgiyi daha iyi anlamayı sağlar.

KARŞILIKLI TAVİZ DÖNEMİ

Gazze saldırısı sonrası Filistin’deki iktidar mücadelesinde yeni bir aşamaya girilmesi, El-Fetih’in ortak bir hükümet için 2 yıl öncesine göre pozisyonunu yumuşatması Gazze saldırısı sonrası kendi dayattığı politikanın uygulanamayacağının da bir göstergesiydi. Mısır’da devam eden Fetih-Hamas görüşmelerinde birlik hükümetinin kurulması, başkanlık ve meclis seçimleri ile güvenlik güçlerinin koordinasyonu (çünkü Filistin’de iki hükümet gibi iki farklı güvenlik gücü söz konusu) ile ilgili bu ay içinde detaylı görüşmelere başlanacak. Taraflar dışında teknokrat bir hükümetin kurulması konusunda Hamas ve Fetih’in bu kez uzlaşacak gibi görünmesi en azından Filistin’deki günlük hayatın devamı açısından önem taşıyor. Ancak, Hamas’ın önerilerinin arasında bulunan, FKÖ’nün tasfiye edilerek yeni bir yapılandırmaya gidilmesi çok kabul görecek bir öneri olmamakla birlikte orta vadede Hamas’ı da içine almak zorunda kalan bir FKÖ’nün varlığı kimseyi şaşırtmamalıdır. Burada merak edilen FKÖ tüzüğünün ya da altına imza atılan taahhütlerle Hamas’ın şartlarının nasıl örtüşeceğidir. Çünkü Hamas hâlâ İsrail’i tanımamak ve İsrail’le yapılan anlaşmaları kabul etmemek konusunda ısrarlı görünüyor. Her ne kadar 1967 sınırlarını kabul edecek olma ihtimali İsrail’i de facto kabul anlamına geliyorsa da bundan sonraki görüşme süreçlerinin sadece İsrail’in dayattığı, El-Fetih Lideri Mahmud Abbas’ın da tartışmasız kabul ettiği şartları zorlayacak gibi görünmektedir. Yani bu süreç Hamas ve El-Fetih’ten farklı tavizler vermesi ile sonuçlanacak gibi görünmektedir.

Bu süreç Hamas içindeki ikiliği de ortaya çıkarmıştır. Bir dönem El-Fetih içindeki içeridekiler/dışarıdakiler ikilemi bu kez Hamas için de geçerlidir. Hamas’ın sürgündeki Siyasi Büro Şefi Halid Meşal’in başını çektiği içinde Ebu Mazruk ve Beyrut’taki Muhammed Hamdan’ın da bulunduğu “dışarıdakiler” grubu daha uzlaşmaz bir çizgi sergilerken, Gazze’deki İsmail Haniye ve Mahmud Zahar’dan oluşan “içeridekiler” belli konularda daha pragmatik davranabilmektedir. Nitekim Gazze saldırısı öncesi ateşkesin bozulmasında Şam kanadı önemli rol oynamıştır. Yine Kahire’deki görüşmelerde Gazze kanadının anlaşmaya yaklaştığı noktalarda Şam’dan detaylar bazında itiraz gelebilmiştir. Bu geniş fotoğraf sadece Hamas içi bir mücadele değil bölgedeki Suriye-Mısır çekişmesinin de Hamas üzerinden yürütüldüğü hatta Ortadoğu’da iki farklı ekseni temsil eden direnenler-mutediller ayrımını da ortaya koymaktadır.

EL-FETİH’İN GELECEĞİ

El-Fetih açısından zorunlu değişiklik ise önceki pozisyonun aksine bu kez alt düzeyde olsa da Hamas’la görüşmelere başlamış olmasıdır. Çünkü, Mahmud Abbas’ın Hamas karşıtı ısrarının, Fetih açısından da reel politikaya uygun olmadığı anlaşılmış olup, Fetih liderliği FKÖ’nün korunması şartıyla yeni tavizler vermeye hazırlanmaktadır. Ancak tüm bunlar kurulacak komitelerin belirleyeceği önümüzdeki yıl yapılacak başkanlık ve meclis seçimlerinden çıkacak sonuçlara bağlı olarak netleşecektir. Muhtemeldir ki, bu iki seçimde taraflar müthiş bir hesaplaşmaya girişerek son kozlarını oynayacaklardır. Bu seçimler her iki kesim açısından bundan sonraki pozisyonlarını hatta daha iddialı bir deyimle var oluşlarını belirleyecektir. Bu süreç içinde Hamas’ın Gazze’yi nasıl yöneteceği, Mısır’daki ulusal birlik görüşmelerindeki performansı ama en önemlisi İsrail ile görüşmelerde masadan kazanımlarla ayrılıp ayrılmayacağına bağlı olarak değişecektir. El-Fetih’in ise bu süreç içinde Abbas dolayısıyla tamamen İsrail’e tabi politikasını gözden geçirmesi, bu tabi olma pozisyonundan uzaklaşarak Filistin halkının haklarını da koruyabileceğini kanıtlaması önemlidir. Bu çok zor olmakla birlikte El-Fetih’in geleceği açısından çok önemlidir. Çünkü, El-Fetih’in önünde üç ihtimal bulunmaktadır. Her türlü yöntemi kullanarak seçimleri kazanmak ve eski yönetim tarzını devam ettirerek uzun vadede geri gelmemek üzere kaybetmek. Bu kısa sürede El-Fetih kadrolarında değişiklik yaparak, kadroları gençleştirmek, direniş/diplomasi dengesini iyi kurabilen isimleri getirmek. Ya da seçimi kaybederek yeni bir sürece girerek örgütü baştan aşağıya yeniden organize etmek. Tüm bu saydıklarımız Filistin tarihinin yapıcısı ve çatı örgütü FKÖ’nün geleceğini de belirleyecektir.

HAMAS’SIZ OLMAZ!

Ancak yaşanan bu süreçte Filistin’de Hamas faktörünün kaçınılmaz olarak devreye girdiği ve daha önce yazdığımız gibi Hamas’sız çözümün mümkün olmadığı bir aşamaya girildiği söylenebilir. Bu sadece Filistin içi dengeler değil uluslararası alanda da göze alınması gereken bir durumdur. Çünkü, var olan durum itibariyle uluslararası alanda Filistin’i temsil eden ve kabul gören organ FKÖ ve FKÖ’nün altına imza attığı antlaşmalardı. Bu antlaşmaların birçoğunun İsrail tarafından kadük bırakılmış, hayata geçirilmemiş olması Hamas’ın öne sürdüğü gibi “yeniden gözden geçirilmeyi” zorunlu kılıyorsa da mevcut durumda Filistin Yönetiminin dışlandığı herhangi bir gelişme ya da uzlaşma mümkün değildir. Hemen belirtmek gerekiyor: İsrail’in barış süreci olarak adlandırdığı ve sözcükteki barış dışında hiçbir gerçekliği olmayan görüşmeler Filistinliler açısından içi boş kavram ve süreçlerdir. Çünkü İsrail’in hemen hiçbir taahhütüne sadık kalmadığını söylemek abartılı olmaz. Kolonyalist mantık Güney Afrika benzeri bir ırk ayrımcılığı hâlâ sürmektedir. Çok konuşulan iki devletli çözüm formülü bile içi boşaltılmış, 1967 sınırlarından eser kalmamıştır.

Hamas Gazze saldırısı sonrası uluslararası alanda, resmî düzeyde üç yıl öncesine göre reddedilmesi zor bir noktaya gelmiştir. Her ne kadar ABD ve AB nezdinde terörist bir örgüt olarak kabul edilse dahi, saldırı sonrasındaki yaklaşımlar önümüzdeki dönemde Hamas’la görüşmenin zorunlu olunduğu ve Hamas’sız çözümün mümkün olmadığı yönündedir. Bu yöndeki yorumlar Batı basınında giderek artmaktadır. 25 Şubat’taki Times gazetesinde “Eğer her kriz aynı zamanda bir fırsatsa, şimdi Ortadoğu’da barış sağlamak için stratejiyi yeniden gözden geçirme zamanı... İsrail ve Hamas arasındaki son kanlı çatışma Hamas’ı izole etme politikasının istikrar getirmeyeceğini gösterdi. Biz eski barış müzakerecileri olarak başarısızlığa uğrayan izolasyon politikasının terk edilmesinin ve Hamas’ın siyasi sürece dahil edilmesinin hayatî önem taşıdığına inanıyoruz” denilmektedir.

YENİ DÖNEMİN DENGELERİ

Özellikle ABD’nin yeni başkanı Obama’nın Ortadoğu’ya yönelik, görüşme, dinleme ve diyalog içeren yeni politikasının (doğrudan olmasa bile) Hamas’la görüşüleceğinin işaretlerini vermektedir. Times gazetesindeki satırların devamında şöyle denmekte: “Yeni Amerikan Yönetimi ve Ortadoğu temsilcisi olarak atanan George Mitchell, ideolojiye değil gerçekçiliğe dayalı yeni bir strateji izleneceği umudu veriyor. Bu olmadan ne Filistinliler ne de İsrailler için barış ve güvenlik sağlanabilir, iki devletli çözüm olabilir. Hamas’la ilişki kurmanın terörizme veya sivillere saldırılara göz yummak anlamına gelmediğini kabul etmemiz gerekiyor. Hamas’la ilişkiye geçmek, gerçekte güvenlik ve işleyebilir bir anlaşma sağlamak için önkoşuldur.

Bu işaretler sadece Obama yönetimi ile sınırlı kalmayıp Avrupa’da birçok ülke tarafından da paylaşılmaktadır. Ancak, Hamas’a yönelik yaklaşımların bugünden yarına hemen değişeceğini beklemek safdillik olur. Çünkü Hamas sadece kendisini değil yukarıda da belirttiğimiz ekseni, hatta bölgedeki karşıt iki bloktan birini temsil etmektedir. Eğer bölgenin bir süre için görece sakin olması, yeni Amerikan yönetiminin önünü daha net görmesi isteniyorsa “direniş cephesi” ile de dolaylı kanalları kullanılması beklenebilir. Çünkü Obama yönetimi Suriye, İran ile kısa vadede en azından kontrollü, uzaktan bir ilişkiyi Bush dönemindeki saldırgan üsluba tercih edeceğinin ipuçlarını vermiştir. Ama bu durum Hamas/ Hizbullah cephesinde de yeni politikalar, yeni yaklaşımlar ve kırılmaları da zorlayacak gibi görünüyor. Çünkü Ortadoğu’da çekilen bir taşın tüm bölgenin zeminin kaydırdığı, sadece sorun olan bölge ile sınırlı kalmadığı ve tüm bölgeyi etkilediği görülmüştür.

Bu süreç her ne kadar bölgede giderek etkinliğini yitirmesine rağmen, Gazze’ye komşu ve eski toprağı olması hasebiyle Mısır’ı öne çıkarmış, hem Filistin içi sorunların çözümünde hem de İsrail ile görüşmelerde önemini arttırmıştır. Türkiye ise Hamas bağlantısı, Suriye ile ilişkileri açısından bu süreçte ikincil rolde olup İsrail ile ilişkilerinde zaman zaman sorun yaşacaktır.

İSRAİL’İN İNTİKAM SAVAŞI

Gazze saldırısının ardından İsrail’deki dengeler ise büyük oranda değişerek, saldırı sonrası gerçekleşen seçimlerde İsrail’deki seçmen tamamen sağa kaymıştır. Saldırı sırasındaki iddiaların başında gelen “operasyonun seçimlere yönelik bir manevra olduğu” iddiası doğru olmakla birlikte İsrail’in saldırısını açıklamakta yetersiz kalır. Bunun en önemli işareti 2006 yılındaki Hizbullah yenilgisinin rövanşını alma isteğidir. 2006 yenilgisi İsrail halkında büyük hayal kırıklığı yaratmış, Ortadoğu’nun “yenilmez armadası” sayılan orduya güven azalmış, yenilgi toplumda psikolojik ve moral anlamda negatif çarpan etkisi yaratmıştır. Hamas ya da Gazze’ye yönelik saldırı İsrail’in toplum ve askerî bazda psikolojik restorasyonu olmuştur. Tabii ki İsrail 2009, 2006 karşılaştırmasını yaparken karşısındaki gücün de farkındadır. Ama bu önemli değildir. Önemli olan Gazze’nin yerle bir edilmesi, ders verilmesi, ordunun neredeyse kayıp vermeden operasyonu tamamlamasıdır. Gazze’nin Lübnan, Hamas’ın da Hizbullah olmadığı, Hamas’ın hem coğrafi yerleşim hem askerî açıdan daha kolay bir “av” olarak görülmesi, ayrıca Hamas’ın askerî örgütlenmesinin daha zayıf, sadece roket atmak, çatışmadan kaçınarak ayakta kalma üzerine kurulduğu da bilinmektedir. Üstelik, Hamas’ın lojistik olarak geri beslenmesi Hizbullah’a oranla yok denecek kadar azdır. İsrail’in zafer naralarında askerî kaybının az olması da etkili olmuştur. Tek taraflı ateşkes ilan eden İsrail daha öte bir sonuç alamayacağını anlamış, kayıp verme konusunda kaygılanmıştır. Çünkü bu durumda kamuoyunda saldırıyı destekleme oranının azalacağı hesabını yapmıştır.

YENİ VEKALET SAVAŞI

Seçim önce tüm partilerin şahinlik ve sertlik konusunda birbirleriyle yarıştığı bu süreçten İsrail’in sağa kayarak çıkması, hatta aşırı sağın ilk kez büyük başarı kazanması İsrail kamuoyunun Filistinliler konusundaki niyetini de ortaya koymuştur. Ancak, özellikle Başbakan Erdoğan ve Olmert, arasında geçen görüşmelerde Erdoğan’ın “hayal kırıklığına uğradığını” açıklamasının altında “İsrail derin devletinin” Olmert’i nasıl alt ettiği İsrail başbakanının kendi açıklamaları ile ortadadır. İsrail Başbakanı Olmert başbakanlıktan giderayak İsrail TV’si Aroutz2’ye yaptığı açıklamada “siyasi gerçeklik başka karar verdi” diyerek derin İsrail politikasının sadece Hamas değil Suriye ile devam eden görüşme sürecinden de çok memnun olmadığını ortaya koymuştur. Olmert Suriye ile ilgili çok önemli bir adım atmak üzereyken Gazze saldırısının gerçekleşmesi İsrail’in önümüzdeki dönem bölgeye yönelik politikasını da ortaya koyar. Özellikle Netanyahu’nun başbakanlığındaki bir hükümetin, Liberman’la da destekleneceği düşünülürse bölgede kısa vadede bir savaş ortamı olmasa da herhangi bir adımın atabilme ihtimalini de azaltmaktadır. Nitekim, Netanyahu ne iki devletli Filistin ne Suriye ile görüşmelerde Golan tepelerinin geri verilmesine sıcak bakmamakta hatta Hamas’a daha sert bir yanıt vermekten yanadır.

Olmert Mısır’daki İsrail-Mısır-Hamas arasındaki görüşmelere Gilad Şalid’in serbest bırakılması şartını ekleyerek giderayak “bir iz bırakmak” isterken aslında süreci zora soktuğunun farkında değil gibidir. Böylece, Olmert hükümeti hem Gazze saldırısını durduramamış hem de ateşkes görüşmelerinde kendi kamuoyu açısından önemli bir adım atamamıştır. Bu sürecin en başarısız aktörünün İsrail olduğunu, bölgede klasik politikasından vazgeçmediğini ve ülkenin sağa kaymasıyla birlikte daha şahin politikaların beklenebileceği kehanet olmaz. Nitekim Netanyahu Suriye-İsrail görüşlerinin gereksiz olduğunu ve Hamas’ın daha sert ezilmesi gerektiğini defalarca söylemiştir. Olmert giderayak Obama yönetiminin kucağına böyle bir süreç bırakarak yeni İsrail hükümetinin elini güçlendirmiştir. Ancak, yeni Amerikan yönetiminin bu süreçte, en azından başlangıçta bir süre İsrail’i saldırgan söylemden (sadece Hamas değil İran ve Suriye) uzak tutması beklenebilir. Ancak bu durum İsrail’de hükümetin kurulduktan sonra söylem bazında saldırganlaşmayacağını göstermez.

22 günlük Gazze saldırısı sadece Hamas’ın değil bölgedeki saflaşmanın yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılacak ve önümüzdeki dönem Ortadoğu yine diken üstünde olacaktır. Çünkü 2006 yılında Lübnan’da Hizbullah üzerinden “direnenlere” yönelik cephe açma ya da vekalet savaşı olarak nitelendirebileceğimiz durum bu kez Hamas üzerinden yürütülmüştür. Yani Hamas’a yönelik saldırı sadece Filistin sorunu ile sınırlı değildir. Ancak şunu da bilmek gerekir ki Hamas sorunu, Filistin sorunu halledilmeden bölgedeki diğer girişimler beyhude çabalar olarak kalacaktır.