Anasayfa > Birikim Arşiv > 110 - Haziran 1998 > Sol Politikanın Dili -Yeni Bir Kamusal Dil

Sol Politikanın Dili -Yeni Bir Kamusal Dil

Tanıl Bora | (Sayı : 110 - Haziran 1998)

“Politika kural olarak devletin dilini konuşur. O da yasanın ve idarenin dilini konuşur. Böyle bir dil normatiftir, ‘ilgilisi kimse ona’ hitap eder. Bu dilde ince ayarlar zordur, genellemeler kolaydır. Gündelik dile kıyasla bir deformasyonla karşı karşıyayızdır burada. Oysa gerçek ilişkilerin bilinçli bir şekilde etkilenmesi ancak ince ayarlarla mümkündür. Bunun için, hele münasebette olanlar büyük çaplı kollektiflerse, bir dizi ilâve dilsel zahmete girmeye gerek vardır.”

Oskar Negt/Alexander Kluge[1]

l

Kamusal alanla özel alan arasındaki kalın çizgi, hem teoride hem de fiiliyatta epeyce silinmiş bulunuyor. Geçtiğimiz onyıllarda bu ayrımı toplum bilimleri teorisinde herhalde en verimli işleyen, Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Teori’sinin son ‘üstâdı’ Jürgen Habermas idi.[2] Onun teorisine yönelik -hürmeti elden bırakmayan, bırakmaması da gereken!- eleştiriler, kamusal-özel ayrımının çelişkilerini ve mutlaklaştırılmaması gereğini ortaya koydu. Yoksa, teori zoruyla özel alanda ikâmete mecbur edilen sınıfsal, ırksal ve cinsiyetçi farklılıkların pekâlâ kamusal alanda da hüküm sürdüğü gözden kaçıyor; bununla da ilintili olarak, farklı kamusallıkların, dolayısıyla farklı özel-kamusal ayrımlarının mevcudiyeti ve çelişikliği hesaba katılmıyordu.[3] Kamusal-özel ayrımı, devlet-sivil toplum ayrımıyla da ilişkilidir. Demokratikleştirici bir siyasal stratejinin dayanağı olarak sivil toplumu yalıtan bir teorik mesainin ardından, devlet-sivil toplum ayrımının mutlaklaştırılmasına karşı uyaran bir literatürün sökün etmesiyle,[4] kamusal-özel ayrımının bir istinat duvarı daha yıkılmış oldu. Gramsci’yi hatırlatarak sivil toplumun da geniş anlamda iktidarın/devletin ve hegemonyanın bir parçası olduğuna dikkat çeken bu uyarılar, sivil toplum kavramına yapışan masumiyet varsayımını sarstı. Bu tartışma kamusal ile özel arasındaki münasebetin kavranışına, en azından bu alanların masumiyeti veya baskınlığıyla ve önem sıralarıyla ilgili varsayımlar bakımından yansımıştır.

Kamusal ile özel arasındaki sınırların gevşemesi fiiliyatta apaçık görülüyor. En açık ve çarpıcı olarak da, bu sürecin ana mecrası olduğunu iddia edebileceğimiz medyada... Medya, örneğin haber sunumlarında mahremi ‘pervasızca’ kamu önüne çıkartırken en ağır ve ciddi sayılan meseleleri de ‘özel’leştiriyor. Kamusal ile özel içiçe geçiyor, melezleşiyor.

Beri yandan hâlâ bu kavramları kullanmaya devam ediyoruz; çünkü kamusal-özel ayrımıyla kastedilen sınırın tamamen ortadan kalkması, insanî öznellik gerçekten bireyler üstü bir organizmaya dönüşmedikçe, mümkün değil. (Galiba bu da “insanlık”ın sonu olurdu; nitekim organik toplum inşâsına tevessül eden faşizmin tecrübelerinden biliyoruz ki, öyle oluyor.) Politika söz konusu olduğunda da, yine kamusal olanı esas almamız icap ediyor. Mamâfih kamusalın kolayca özel olanla kutuplaştırılamayacağını, sabit bir alan olmadığını biliyoruz. Zaten esnek -yani niyeti ciddi olan, gerçekten politik olan- bir siyasetin, neyin kamusal olup neyin olmadığının tanımında sürekli değişmelere açık durması gerektiğini teslim ediyoruz. Politika esasen budur; neyin kamusal bir mesele olduğunun tayinidir.[5]

Ne var ki, kamusal-özel trafiğinin bahsettiğimiz teorik ve fiilî karmaşıklaşması, politikanın işini ciddi biçimde zorlaştırmakta. Zira söz konusu olan, politikanın ‘icabının’ ve inisyatifinin ötesinde, kapitalist toplumsal sistemden kaynaklanan bünyesel bir karmaşıklaşmadır. Kapitalizmin şeyleştirici gücü, her şeyi ‘şey ediyor’; giderek her nevi insanî ilişkiyi, her insanî faaliyeti de... İnsani varoluşun, ‘yaşama’nın her türlü veçhesinin yerinden sökülüp hızlanan bir dolaşıma sokulduğu ve muhtelif eklemlenmelere müsait kılındığı bir ortamda, akışkanlaşan kamusal-özel nispetinin trafiğini düzenlemek kolay değil. İzlenmesi bile kolay değil, bilinçle, iradeyle belirlenmesi ve yönlendirilmesi ise hiç kolay değil. Bu dinamiğin son kertede piyasanın atomlaştırıcı gücünü, velhâsıl özel olanın erkini arttırması, kamusalın tayinini veya daha doğrusu inşâsını, dolayısıyla politikayı iyiden iyiye zorlaştırıyor.

Şeyleşerek araziye uymayacak, demokratikleştirici, özgürleştirici bir politika, açıkçası sol bir politika, bu açmazı nasıl aşabilir? Karmaşıklaşan kamusal-özel trafiğini nasıl idare edebilir, bu karambolde kamusalın inşâsını ve hep yeniden inşâsını nasıl yürütebilir?

Bu arayışta dilin çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Demokratik politikanın kalbi, konuşma kadar dinlemeyi, bilişsel olduğu kadar duygusal olanı ve düşünümselliğin eyleme bağlanmasını kapsayan tartışma ise,[6] bunun ‘hammaddesi’ ve koordinat sistemi dildir, bir kere. Öte yandan stratejik bir ideolojik mücadele alanı olarak dil, kamusal ile özelin melezleşme biçimlerinin temel bir veçhesidir. Kamusal dil kalıpları ile özel alan lisanları arasındaki eklemlenmelerin bu melezleşmedeki rolü için, çarpıcı bir örnek olarak, politika dilinin işletmecilik ve reklam diliyle aşılanması eğilimini anmak yeter herhalde. Kamusal dil, tıpkı neyin kamusal olduğu meselesi (=politika) gibi kayganlaşmakta ve her an yeniden inşâ edilmeyi gerektirmekte.

II

Kamusal dilden kastımız, özcesi, gündelik lisanda dendiği gibi “sözü ortaya” olan, ‘ortaya’ konuşan bir dildir. Tanışlarına değil üçüncü şahıslara, potansiyel olarak herkese hitap eder; alenidir. Dolayısıyla herkesçe erişilebilirliği ve anlaşılabilirliği gözetir. Şunu da unutmamalı: Bu kiplikle (modaliteyle) belirlenen, ama farklı herkeslere hitap eden muhtelif kamusal diller söz konusudur. Politik dili, belki kamusal dillere ‘nizam veren’ bir üst-dil, veya en sağlamı işte o kiplik olarak tanımlayabiliriz.

Demokratik, özgürleştirici bir kamusal dil kipliği olarak sol politika dili, öncelikle bu genel vasıfları taşımalı, edinmelidir. Maalesef bu aşamada bile katedilecek daha hayli mesafe bulunuyor. Daha önce de yakındığım gibi, sol politika dili, Türkiye’deki yerleşik ana akımı itibarıyla, resmî kamusal dilin kalıpçılığından ve hamasiliğinden yeterince ayrışmamış, nihâi bilgiye daima vâkıf, salt kendini duyurmakla (tebliğini yapmış olmakla) tatmin bulan, duygudaşlık ve sıcaklık iletme gücü düşük bir dildir. “Bilimsellik” ve “tarihsel haklılık” vahyiyle kaşarlanmış, tecessüs ve hayret hassalarını yitirmiştir.[7] Dahası, sol politika dilinin bu işlevi yerine getirirken asla ihmal etmemesi gereken hususî şartlar var. Hitap ettiği “herkes”i rakamsal bir varlık, bir kuru kalabalık, “tek bir kulak” olarak algılamamalıdır. Kamusal dilin muhatabının anonim niteliği, alımlayıcı kitlenin farklı durumları ve öznellikleri içerdiğini hiçbir zaman unutturmamalıdır. Hele ki, kapitalist şeyleşme ve atomizasyonun, insanların anonim varoluşunu (‘her kimse’leşmesini, bir bakıma ‘hiçkimse’leşmesini) alabildiğine büyüttüğü bir çığırın içindeyken. Anonimlik, öznellikleri şekilsizleştirişiyle ve indirgeyişiyle, kamusalın resmiyet tarafından tahrif ve tahrip edilmesi için -buna birazdan değineceğiz- mükemmel bir kaynaktır. Anonimliğin şekilsizliğini ve ‘ortaya’ konuşmanın soyutluğunu aşmak için, vicdanlara da hitap eden, empatisi fevkalâde güçlü, sahici bir karşılıklılığı, alışverişi kışkırtan bir sesli düşünme dili kurabilmek, politikanın farzı haline geliyor.

Sol politikanın ruhuna uygun bir kamusal dilin temel vasfını, her hitapta, her diyalogda muhatabıyla karşılıklılık gözeterek yeniden kurulmaya açık, böylelikle insanlara toplumu yeniden tasavvur etme ve yeniden kurma iradesini telkin eden ucu açık bir dil arayışıyla özetleyebiliriz. Yazının başında alıntıladığım Negt ile Kluge, “ince ayarlar” ve “ilâve dilsel zahmet” sözleriyle bence bu sancıyı dillendiriyorlar. Bu anlamıyla sol politika açısından özel ile kamusal arasında verimsiz bir karşıtlık yerine anlamlı bir gerilim kurulması da mümkündür. Sol bir kamusallık inşâ etme cehdinde aslî sorun, kamusallığı gaspeden resmiyet ile, özellikle de kamusal dili işgâl altında tutan resmiyet dili iledir. Kamu çıkarı etikini ve kamusallık telâkkisini resmî kurumsal varlığıyla tekeli altına alan modern kapitalist devlet, kamusal dilin kurulduğu zeminleri de (başta siyasal toplantılar) resmiyet dilinin cenderesiyle kuşatır.[8] Resmiyet dili, buyurganlığı, dikte etmeye yatkınlığı, biçimci törenselliği, muhayyileyi daraltan kalıpları ile, kamusal iletişimi kurutan bir dildir. Demokratik bir müzakere süreci içinde bir ortak çıkar üreterek (ve yeniden üreterek) kollektifin ‘bileşik’ selâmetini arama anlayışına değil, topluluğun homojenleştirilmesine dayanan anonimleştirici bir adlandırma ve hitap biçimini “kamusal” diye ‘yutturmak’, en açıkça milliyetçi söylemde görüldüğü üzere, resmiyet dilinin kamusalı tahrif ve tahrip etme stratejisinin âdetidir. Farklı durumlarda ve farklı özne konumları arasında etkileşimli ve ucu açık süreçlerle kurulacak bir kamusallığın önünü tıkar; kamusallığı başka yaşam dünyalarıyla olabildiğince temassız, ancak ‘erbâbının’ girebileceği kapalı ve muayyen bir alana hasreder.

Özgül yaşam dünyalarının ‘mahrem’ dil(ler)i ise, sol politikanın kamusal dil kurma stratejisi açısından, resmiyet dilinin koyduğu türden engeller çıkartmaz. Bundan da öte, kamusal dil pratiği ile özel alan lisanları arasında gayet verimli bir gerilim ilişkisi kurulması mümkündür. ‘Mahrem’ dile özgü duyarlılıkla bir temas aramak, demokratik bir kamusal dilin ihtiyaç duyduğu karşılıklılığa ve alışverişe yararlıdır. Elbette burada ‘temas arama’nın, bir kazazedenin telsiziyle dünyaya sinyal göndermesinden daha ümitli bir girişim olabilmesi ve belâgat şehvetinden ibaret kalmaması için, somut yaşam dünyalarıyla gerçek ilişki içinde üretilmesi (veya belki daha doğrusu ‘üremesi’) gerekir. Özgül yaşam dünyaları ve somut insanlık halleriyle ilgili öneriler ve çözümler oluşturma yeteneği ve niyeti ile, sol politikanın alternatif bir kamusal dil kurma yeteneği ve niyeti, birbiriyle doğrudan doğruya ilişkilidir - ve birbirini besler. (Zaten mahrem dilden umulan sıcaklık da, paylaşılan bir hayat tecrübesine dayanmadığında, sululuğa dönüşmez mi!) Yüzyüze ilişkiler içinde kurulan özel alan lisanlarıyla diyalog, kamusal dilin tuzaklı anonimliğini dengeler; bu anonimliğin bir uçta uzman elitizmine diğer uçta popülizme kayabilecek sentetikliğini terbiye eder. Egemen siyaset dilinde ve son zamanlarda bilhassa medyada ‘kamusal olayların’ sunumunda gündelik dile, alt-kültür lehçelerine veya argoya başvurulması, biraz da, kamusal dil imkânını boğduğunu söylediğimiz resmiyet dilini dengeleme ve terbiye etme ihtiyacının yansıması değil mi? Mamâfih jargonların, alt-kültür lehçelerinin, dil kalıplarının ve bunları çaprazlamanın ortaya çıkartabileceği ilginçlikleri ve ‘komiklikleri’ kullanan bu dilsel melezleme taktiği, demokratik etkileşime ve karşılıklılığa dayanmaz; siyaset ve medya elitinin araçsalcı zihniyetinin güdümündeki dil oyunları teknolojisinin ürünüdür. O nedenle kamusallığı ‘yaymaya’ ve özel alanla anlamlı bir gerilime sokmaya dönük değildir. Daha beteri, hem özel alan lisanlarını, jargonları, alt-kültürel lehçeleri ‘sömürgeleştirir’, insanların bu dille kurdukları anlam dünyasına tasallut eder; hem de bu lügâtları resmiyet dilinin dolaşımına sokarak onlara bir kamusallık cilâsı vurur.

Demokratik, özgürleştirici bir kamusal dil kurma pratiğinde özgül yaşam alanlarının özel lisanlarıyla kurulacak anlamlı bir gerilimin zemini, ‘alt-kamular’ ve alt-kamusal diller olabilir. Bununla, resmî-egemen siyasetin ve törensel kamusallığın dışında kalan, muhtelif toplumsal ve siyasal gruplarca ve alt-kültürlerce oluşturulan kamusal zeminleri kastediyorum: Cemaatler, kitle örgütü ve dernek camiaları, komşuluk ağları, kahvehane ortamları; hattâ ‘ortaya’ konuşulan geçici, ayaküstü sosyallikler... Toplumsallaştırıcı bağlamların ve buna bağlı olarak öznelliklerin çoğullaştığı bir zamanda (ki bu durum Habermas’ın yekpâre kamusallık tasarımının altının oyulmasında başlıbaşına rol sahibidir), bu alt-kamulara nüfuz etmek, herhangi bir kamusallığın var edilmesi açısından zorunlu oluyor. Bir yüzünün özel alana, bir yüzünün kamusal alana dönük olduğunu (kiplikleri itibarıyla) söyleyebileceğimiz bu alt-kamular, söz ettiğimiz türden bir alışverişin ve gerilimin kurulmasına elverişlidirler.[9] Ayrıca, özgül kimlikleri, söylemleri ve çıkarları temsil eden böylesi alt-kamusallıklarla ilişkili bir kamusal kültürün (ve üst-kamunun) daha demokratik olmasını bekleyebiliriz. Elbette söz konusu alt-kamuların içine kapanmaması, başka alt-kamusal zeminlerle ve ‘makro’ bir kamusallık mecrasıyla temasını koparmaması kaydıyla... Böyle bir kamusal dil stratejisi, “kimlik hakkı”nın cemaatleşmeye mahal vermemesine de katkı sağlayacaktır.[10] Alt-kamuların toplumda kamusallığın kuruluşundaki iddiasını ve inisyatifini arttırmak, bunun için de bu zeminleri ve buralardaki kamusal lehçeleri resmiyetin mikro taklitleri olmaktan kurtarmaya çalışmak, sol politikanın bir stratejik hedefi olmalı.

Kamusal ile özel arasındaki ayrımın belirsizleşmesi, bugün, kamusallık fikriyle beraber herhangi bir insanî müştereklik tasavvurunu da tehlikeye sokabilir gibi görünüyor. Peki, bu ayrımın belirsizleşmesi, kamu-özel sınırının muhafazasının yılmaz savunucusu Hannah Arendt’in, mahrem ve özel alana sürüldüklerinden beri niteliğinden çok şey kaybettiğini söylediği konuşma ve eylem yeteneğimizin ‘geri kazanılması’ için bir saik olabilir mi? Arendt, bu sürgünü ve yetenek kaybını, emek süreci ve ekonominin belirleyici olduğu “toplumsal”ın yükselişiyle, beşeri maslahatın (insan işlerinin) ‘has’ kurucuları olan o yeteneklerin önemsizleştirilmesine bağlar.[11] Onun kastettiği anlamda değilse de, işaret ettiği modernleşme ve kapitalistleşme sürecinin bugün böyle bir insanî yetenek kaybını azamileştirdiğini söyleyebiliriz. Bu yetenek kaybını sorunlaştırmak, sol politikanın alternatif kamusallık tasarımınını ve dilini kurmasında ihmal edilmeyecek bir önem taşıyor.


Kamusallığı, kamu kavramını yeniden tanımlamak (ve kuşkusuz yeniden kurmak) üstüne tartışmak, son zamanlarda muhtelif sosyalist dergilerde Birikim’e yöneltilen eleştirilerde hiç sektirilmeyen bir ‘problem’. Yeni bir kamusallıktan/kamusal alandan bahsetmek, derhal, üstüne fazla konuşma gereği de duymadan, ya iflah olmaz bir reformizm örneği ya da uçuk ve kitabî bir boş lâf, moda icabı ilgi duyulan yapay bir merak sayılarak mahkûm ediliyor. Oysa çok açık değil mi: “Kamusallık” kavramını tartışmak ‘toplum hali’ni/toplumlaşma dinamiklerini tartışmak, kamusallığı yeniden tanımlamayı ve kurmayı tartışmak, toplumu yeniden kurmayı, değiştirmeyi, dönüştürmeyi tartışmaktır. Yani doğrudan doğruya politikayı tartışmaktır. Bunda “uçuk kaçık” ve “acaip” bir şey olduğunu zannetmiyorum. “Yeniden kurma” iddiası da bizatihî devrimci bir iddiadır, bildiğim kadarıyla.

Kamusallık kavramına atfedilen önemin, özellikle de Birikim’i bir “sivil toplumculuk” heyûlâsı olarak görenlerin ezberini artık bozması gerekmiyor mu? Zira kamusallık kavramı, “sivil toplumculuk” yaftasıyla imâ edilenlerden, yani körükörüne bir devlet-sivil toplum kutuplaştırmasından, sivil toplumun bizatihî bir değer olarak yüceltilmesinden farklı olarak; birincisi devlet-sivil toplum nispetinin sorgulanmasını ve yeniden tanımlanması, ikincisi sivil toplumun sorunsallaştırılmasını ifade ediyor ve Birikim’de konuyla ilgili yazılarda mesele edilen budur. (Mevcut kapitalist toplumlarda bilinen kamusal-sivil ayrımlarının silikleşmesi ve kapitalist hegemonyanın kendisini bu ayrımların sınırlarını deşerek yeniden üretmesi vakıası, bu tartışmaları olmazsa olmaz kılıyor. Bu gerekliliğe yukarıdaki yazıda da bir parça değinilmekte.)

Kamusallığın yeniden tanımlanmasının nedenlerinden birisinin de, “ortak iyi”nin temsilcisi veya zemini olarak “kamu” kavramının devletle özdeşleştiren yerleşik kabule karşı, devletin ve yine devlet-sivil toplum kutupsallığının berisinde bir yeni anlayış oluşturmaktır. Kamu=devlet denklemini dönüştürmek, hem Türkiye’nin “devlet geleneği” bağlamında hem de yüzelli yıllık sosyalist gelenek bağlamında hayatî önem taşıyor. Kimi sosyalist geleneklerce “devlet sosyalizmi” veya “devlet kapitalizmi” olarak da tanımlanagelmiş reel sosyalizm tecrübesinin ardından böyle bir tartışmaya ihtiyacımız olmadığı söyleniyorsa, esas bu gerçekten büyük bir uçukluk, azamî bir kitabîlik ve dilindeki bütün şiddet ve celâle rağmen fevkalâde muhafazakâr bir reformizm olacaktır.

(*) Bu yazının ilk biçimine eleştirileri için Eser Köker ve Meral Özbek’e çok teşekkür ederim.

[1]Massverhaeltnisse des Politischen, Fischer, Frankfurt a.M. 1992, s.33. Sözcüklerin altını ben çizdim - T.B.

[2]Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (çev. Tanıl Bora-Mithat Sancar), İletişim, İstanbul 1997.

[3] Bu eleştirileri toparlayan bir değerlendirme için bkz. D. Beybin Kejanlıoğlu, “Kamusal Alan, Televizyon ve Siyaset Meydanı”, Birikim 68/69 (Aralık 1994/Ocak 1995), s.39-52.

[4]Bu konuda bkz. John Keane, Demokrasi ve Sivil Toplum (çev. Necmi Erdoğan), Ayrıntı, İstanbul 1994; John Keane (der.), Sivil Toplum ve Devlet (çev. Erkan Akın vd.), Ayrıntı, İstanbul 1993; Ferdan Ergut, “Politik Toplum, Demokrasi, Parti”, Toplum ve Bilim 67 (Kış 1995).

[5]Bkz. Benjamin Barber, Güçlü Demokrasi (çev. Mehmet Beşikçi), Ayrıntı, İstanbul 1995, s. 166-167.

[6] A.g.e., s.220-221.

[7]“Sol Politika Dili Üzerine Düşünceler”, Birikim 44 (Aralık 1992), s.22-26; “Sol Politika -ve Politika Kültürü- Üzerine Düşünceler”, Birikim 79 (Kasım 1995), s. 34-35.

[8]Kamu kavramının devletçe gaspı meselesini, kamu sendikaları bağlamında tartışmaya çalışmıştım: “Memurlar Sendikalaşmaya ve ‘Kamu’nun Üzerine Giderken”, Birikim 40 (Ağustos 1992), s.3-5. Bu konuda daha kapsamlı ve çok lezzetli bir yazı: Ertuğrul Başer, “İktisada ve Kamusala Dair-2”, Birikim 82 (Şubat 1996), s.35-43.

[9]Aksu Bora’nın Toplum ve Bilim’in 75. sayısındaki yazısı, kamusal-özel ayrımının anlamını sorgularken benzeri imkânları imâ ediyor.

[10]Çoğul kimlikler karmaşası içinde, hem ona tutunmak hem de belki reddedilmesini, ‘güme gitmesini’ önlemek için özselleştirilen bir kimliğe sarılmanın; o kimlik etrafında, ‘hakiki’ kamusallığı boğan homojen bir kollektif öznelik inşâsına yol açtığını biliyoruz - yine, milliyetçilik örneğinde en bariz olmak üzere...

[11]İnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim, İstanbul 1994. Bkz. 1. Bölüm (“İnsanlık Durumu”), özellikle s.72-73.