Anasayfa > Birikim Arşiv > 134-135 - Haziran - Temmuz 2000 > Dün ile Yarın Arasındaki Günü Anlamak

Dün ile Yarın Arasındaki Günü Anlamak

Sabih Ataç | (Sayı : 134-135 - Haziran - Temmuz 2000)

Bedeli büyük olan bir sorunla yaşadığımız kesin, herkes de kendi çapına göre bedelini ağır ve acı ödedi. Kimsenin bedel ödeyemeyeceği bir noktada duruyoruz gibi. Sorunu “tanımlama” tartışması, güncelliğini korumuyor ve önemli de değil artık.

Ülke ekonomisinin nasıl tükendiğini, sosyal hayatın üzerine ürkütücü, çatlak bir gecenin nasıl örtüldüğünü, kültürel körlüğün nasıl dayatıldığını, bireyin sürü içerisinde haklardan nasıl yoksun güdüldüğünü, korkuyu, tedirginliği, sosyal çöküntüyü ve daha birçok olumsuzluğun bu ülkede nasıl yaşandığını, bu sınır günlerinde, bu ara durak zamanlarında çok daha iyi anlıyoruz.

Şehirlisi, köylüsü, esnafı, tüccarı, yoksulu zengini, cahili, entellektüeli şimdi daha iyi görebiliyor dünü; dünün Türkiye için nasıl da kahredici olduğunu. Herkesin gördüğünün, aynı şeyler olması önemlidir, yoksa adı veya tanımlaması çok önemli değildir.

İster Güneydoğu sorunu, ister terör sorunu, ister Kürt sorunu ya da bilmediğimiz başka bir şey önemli değil. Hiçbirimizin kazanmadığı ise oldukça önemli.

Geçmişi ayrıntılar içerisinde kurcalamanın hele de yaralıların yaralarına dokunup, acılarını hissettirip, yeniden çatışmaya neden olmanın hiçbir yararı yok. Öyle bir hassas süreç ki, kullanılacak sözcükler dahi seçilmeli.

Ayrıntılarda nefessiz kalmayı, gelecekle ilgisiz geçmişi tekrarlamayı bir kenara bırakalım; bir de hiç kimseye, hiçbir şeye yararı olmayan sözcük ve kavramlardan ne olduğu belli olmayan cümlelerden. Ve kültürümüze aykırı kaçsa da biraz yararlı olanı düşünmeye, tartışmaya başlayalım.

Biraz pragmatizm, yeter ki faydası insana, yararı hepimize dokunsun ve ümidin geleceği olsun. Ayrıntılarda kaybolmadan, dünün kendisinde kalmadan, işin özünü, esasını, bugünden sonra nasıl mutlu yaşayabileceğimizi ortaya koyalım.

Felsefe de bir sorunun esasını çözmeye çalışır, ayrıntılarda boğulmayı doğru bulmadığı gibi, geleceğe yöneliktir bakışı.

Hepimizin düşünceleri, hayatımızda öğrendiklerimiz ve bunlardan çıkardığımız dersler değil midir? Yaşadıklarımıza göre yönlenmişiz. Herkesin ayrı bir hikâyesi var, herkesin bir ismi, bir karikatürü var. Hislerimiz, duygularımız biçimlenmiş, sevinç ve acılarımızın peşinden; bu yüzden de kendimize aidiz öncelikle. Ama hisler, duygular oluşmadan önce, doğanın bize yalın verdikleri var. İşte onlar asıl temel, asıl bina, asıl bahçe.

Önce, bireyin doğası, doğal hakları

Bu topraklarda seçimsiz doğmuşuz, bir başka toprakta doğma, seçim ve özgürlüğümüz olamadan. Etrafımızı izlerken de sayısız farklılığa rastlamışız. Sosyalleşmemiz başlamış, yani sadece kendi köyümüzde, kendi akrabalarımız, kendi türlerimizle nasıl sosyal oluyoruz ki?

Komşularımız, Süryani ve Hıristiyan, biz Kürt ve Müslüman, ikimizin de, Türk ve Arap komşuları vardı. Azıcık ötede, Yezidi, Yahudi ve hepimiz de komşuyduk birbirimize. Herkes çok yakınındakini iyi bilir ve severdi. Sanırım Laz, göçmen, Çerkes, Abaza, Alevi de bizim gibi. Yani hem hepimiz farklı, hem de komşu, iç içe olacak kadar aynı. Doğa bizi farklı kılmış, biz sosyalleşerek, hissederek, düşünerek aynılaşıyoruz.

Ardından, bireyin kendini içinde tanımladığı kümelerin doğallığı ve hakları

Sabahın erkeninde, otlağa, tarlaya giden hayvanlar uyandırırdı, bir müddet sonra, ezan sesi, arkasından çan sesleri. Saç rengimiz, gözbebeklerimiz, parmak izlerimiz ve anadillerimiz farklı, aynı ağaca hayran kalmışız, aynı toprağın kokusu bayıltmış bizi, ortak zaman ve mekân çoğaltarak, ortak duygularla, gülüp ağlaşarak, birleşmişiz. Yurttaş olmuşuz.

Her şeyden bir parça taşıyoruz kişiliğimizde, biraz Kürt, Türk, Arap, Süryani, biraz Müslüman, Hıristiyan, Yezidi ve şüpheci ve kafir. Cami, kilise, havra ve oralara giden tanıdıklar, dışarıda kalan biz; biz içerilerdeyiz öteki dışarıda. Abdullah, İsa, Agop, Yuhanna, Rojdar, hepsi birarada, ne de güzel duyuluyorlar; bir senfoni gibi.

İç içe olduğumuz ötekinin, bizden farklı olan yanları çok hoşumuza gitmiş, tad almışız. O tadı yüreğimizde, beynimizde saklamışız ki bugün anıyoruz. Hepsinin güzelliği yüzümüzde gurur ve sevinç, yokluğu burukluk, utanç ve acı. Gönüllü gidenleri pek anmıyoruz bile, ama, zor ve baskının kaçırttıkları, yakar da yakar yüreğimizi. Gidenin kim olduğu önemli mi? Ya da kalanın. İkisi de bizlerden biri.

Sonradan, tüm coğrafyanın, ülkenin, ortak vatanın doğası ve sorumluluklarımız.

Anlamamız gereken, bireyin doğası ve onu da içeren özgürlükleri, temel hakları. Kendini yaratmış, yalın bir şekilde ortaya koymuş, her türlü baskı, otorite ve güçten uzak bireyin iç dengesi için, mutluluğu için içinde yer almak istediği etnik ve dinsel kümeler. Bundan sonra, yüzyılların oluşturduğu, etkileşim, alış-veriş, uzlaşma ile meydana gelen ortak hayat ve sorumluluklar.

Bunlar sosyal gerçeklik, sosyal vakıalar. Bunları tanımadan, anlamadan, yarını keşmekeşlikten, geri kalmışlıktan, tutuculuktan, kalıplardan kurtarabilir miyiz?

Bu kimliklerden herhangi biri, orta yere çıkıp, “Benim kimliğim esas kimliktir, toplumun ve dolayısıyla hepimizin özüdür; herkesi içine alır, tamamlanmıştır; bundan sonra hiçbir öteki ve ona ait değeri kabul etmeyiz” der ise ve gerçekten de kendini dayatmaya koyulursa; hele de güçlü, söylediğini yaptıran cinsten ise, sorunlar başlar, hem de tehlike ve çalışmalarla birlikte.

O an, hayatın kendisi doğanın kavgasına dönüşür

İnsanın hayatı öğretti ki, çok kültürlü toplumlarda, dayatılan etnik bir kimlikse gelecek faşizm, dayatılan dinsel kimlik ise gelecek teokrasidir. Oysa faşizmden de, din devletinden de dünyanın çektiğini, faşistin ve dindarların kendisi bizden iyi biliyorlar.

Rumlarımızın öteki kıyıda hasret çektikleri söyleniyor; Süryaniler dünyanın dört bir yanında; Yezidilerin nüfus cüzdanlarını istedikleri gibi vermiyoruz hâlâ. Binlerce insan gömdük, mezar taşları bile gencecik Türk ve Kürt kimlikli son yıllarda.

Yaşadıklarımız, bize dayatılan tek tipliliktir. Sorun, tüm Türkiye’nin, tüm Türkiyelilerin sorunu. Birçoğu asimile olup, Türklüğü özümsediği, Kürtler daha çok direndikleri için, adı Kürt sorunu. Sorunun asıl adı kendimizi yeniden tanımlama sorunu.

Türkiye her yaşayanın vatanı, çok kültürlü bir ülke. Türklük ve İslâm’ın bu toplumun öz, tamamlanmış kimlikleri olmadığını anlamak için korkulan günleri hatırlamaya gerek yok. Çok kültürlü bir toplumda doğup büyümüşüz; şimdi herbirimiz çok kültürlü bir bireyiz. Kimliğimize katacak, daha birçok değerle tanışacağız. Ülkenin doğası da bu, ülke üzerinde yaşamak isteyenlerin doğası da böyle.

Bu topraklarda bırakılan tüm izleri üzerimizde taşıyoruz; bütün Mezopotamya-Anadolu uygarlıklarının yaşayan mirasçılarıyız. Hepimiz aynı, ne kimse asıl, ne de kimse azınlık. Doğasında farklı, yaşarken aynılaşan, hukuken aynı olan yurttaşlar ülkesi.

Geriye bu doğal yaşam biçimini, sosyal içeriği, kabullenip formüle etmek, yasal biçime sokmak gerekir. Tersi formülü denedik.

Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür[1] dedik.

Resmen söyledik, Anayasa’ya madde olarak koyduk, çocuk antlarına yerleştirip, her gün yemin ettirdik. Vatandaşın tanımını yaparken, sonuçta herkesin Türklüğünü ilân ettik; masallar anlattık karlı dağlardan, ideolojiler yarattık peşinden. Olmadı. Yine de birileri kendi gibi kalınca, onların kendilerinden söz etmelerini yasakladık.

Kendi öznelinde kalıp, başkalarıyla diyalog kurmadığı sürece Kürt ya da başka bir şey olmaya pek karışmadık. Sonra da “evinizde kimse size karışıyor mu?” demeye getirdik işi. Farklı kimlik düşüncesini sesli söyleyene ya da düşüncesini kamuoyuna açıklayana bütün engelleri koyduk.

Bu tartışmaların politik yolunu da kapattık, önce yasal yolla sonra da yargısal yorumla. Siyasî Partiler Yasası’na Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler[2] hükmünü koyduk. Ardından Anayasa Mahkemesi, Kürt vardır demek milleti bölmektir, milleti bölmek, vatanı bölmektir gerekçesiyle, “Bu ülkede Kürtler de vardır” diyen partileri mahkûm edip kapattı bir bir.

1970’li yılların başlangıcında Türkiye İşçi Partisi (TİP),[3] 1980’li yılların başında Türkiye Emekçi Partisi, ardından Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Sosyalist Parti, Demokrasi Partisi, Halkın Emek Partisi, benzer söylemlerle Kürtlerin varlığını kabul ettikleri için, kapatılma kaderini paylaşmışlardır.

Çizilen çerçevenin içine bu toplum sığar mı? Uyar mı? Uymaz da toplum buna uydurulur. Örneğin Kürtler, Kürt kökenli Türk olurlar ki bunun ne demek olduğunu kimse anlayamaz. Başkalarının yaptığına ses çıkarmayabiliriz, fakat, bizim mahalleli Tokatlı Türk yiğidine, Estelli Mahalmi güzeline, Süryani amcaya, Mardinli Arap kardeşe, Doğulu Kürde kendi dışında bir şey demeyi kendimize yakıştıramadığımız gibi, onları doğalarından ya da tercihlerinden dolayı inciteceğimizden ödümüz kopmalı.

Bu ülkede her etnik kümenin varlığı gibi, Kürtlerin de varlığı sosyolojik bir olgudur. Yasalar sosyal bir vakıayı yok sayarlarsa, toplum kendini tanıyamaz, kendini tanıyamayan bir toplum geleceğini geliştiremez. Bu etnik kümelerin varlığı yokluğu yasaların işi değildir. Yasa toplumsal sözleşmenin kendisini, birlikte yaşamanın koşullarını belirlemelidir. Yasanın tanımlayacağı tek şey birey ile devlet arasındaki ilişkidir.

Demek istediğim şu, Anadolu, Türkiye, Misak-ı Milli sınırları hepimizin. Aramızdan bu topraklarda hak sahibi olarak doğmuşuz. Elimizde olmadan da annelerimizin farklı dillerdeki aynı duygulu ninnileriyle büyümüşüz. Ne zaman o tınıyı duysak, anamızın sıcaklığını hem de, çocuk sıcaklığıyla hissederiz. Bu karakter olmuş; belki de hiç çıkmayacak bir karakter. Başkasının bilmediğimiz bu yanını yasaklamanın yararı yok. Zira o artık silinemeyecek bir etkidir. Hem birilerini ya da ötekileri ülkenin azınlığı olarak belirlemek de çok ürkütücü, yani her vatandaş, ülkenin aslî unsurudur ve çağımıza yakışanı da budur.

Bugüne, toplum olarak çok rahat ve mutlu geldiğimiz söylenemez. Çok söylendik, tartıştık, çatıştık, dövüştük, hem de yoruluncaya kadar. Şimdi, pişman olduğumuz halimizden belli. Mutlu günlerimiz sayılı ve onları da çaldık. Yarınımızı mutlu yaşamak zorundayız.

Peki nasıl? Mesele de burada ya!

Düşüncelerimi de dağınık bir şekilde biçimlendirmiş oldum. Şimdi daha sistemli söyleyeyim.

Her bireyin, seçimsiz bir doğası var. Ya da herkes kendine bir doğa seçmiş, bu özel hayat gibi; hiç kimse, hiçbir otorite, hiçbir güç karışmamalı. İsteyen Sorani; isteyen Gagavuz; ben de Kürt, Kaya da Türk. Bunların gereklerini bireyin kendisi yaşar, dilerse tek başına, dilerse başkalarıyla. Kendi dilinde konuşma, yazma, gazete, dergi çıkarma, radyo-televizyon kurma hakkı var, dernek, vakıf, parti kurma hakkı var.Yasalar bu hakları korumalı, sınırlamamalı.

Hepimiz bu topraklar üzerinde eşit birer değeriz. Bu toprakların ortak adı Türkiye. Bu ülkenin bir devleti var, Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Devletin vatandaşları var, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Hepimiz vatandaşız, devlet hepimizin. Her vatandaş ülkenin asli unsuru olup, hiç kimse azınlık değildir. Hukuken herkes aynı, tüm hakları eşit.

Hem kendimizi taşıyoruz kendi kimliğimizde, özel yanımızı, hem de kamusal kimliğimizi, vatandaşlığımızı. Bir anda en az iki dil biliyoruz; biri anamızın, diğeri ülkemizin; en az iki kültürün zevkini tadıyoruz, Cigerxun’u, Şıvan’ı, Kürtçe, Nazım’ı, Livaneli’yi Türkçe. İsteyen çok daha fazlasını. Hem temel haklarla donanmış, egemenlerden, otoritelerden ayrı, özgür bireyiz, hem de sorumluluklarla yüklü sosyal vatandaşız.

Yasalar bu hakları korumalı, sınırlamamalı.

Bu düşünceler vatanı milleti böler mi? Hayır bölmez. Aksine, bütünleştirir, birleştirir. Gönüllü, sorumlu, verimli, barışık bir birliktelik sağlar. Farklıyız ama ayrı değiliz, birlikteyiz, kol kola gönül gönüleyiz. Farklılıkların birarada olması birleşmedir, bölünme değildir. Hem farklılıklar birarada olunca yaşamın çeşitliliği de artar, zevkleri de zenginleşir. Çok kültürlü toplum demokratik yönetim için daha uygun ve elverişlidir. Vatandaşları da orijinlerini yaşayıp, komşularını, arkadaşlarını ya da ötekini tanıyıp, onlardan renk aldıkça, renkleri çoğalır, çok kültürlü bir kişilik geliştirirler. Bu kişilikler, yaşamlarında farklılıkları sindirip, bir arada yaşattıklarından dolayı, uzlaşmacı, demokrat bir kişiliği benliklerinde güçlü kılarlar.

Türkiye’de etnik ve dinsel farklılıkları yok saymanın, görmezlikten gelmenin hiçbir yararı olmadı. Aksine, sosyolojik olguyu yok sayma toplumsal felâketlere neden oldu. Onları olduğu gibi kabul etmek bir başlangıçtır. Sason Dağları‘ndan mikro anlamda. Küçücük farklı bir kabile, aile var ise onu kabul etmek, toplumsal rahatlık açısından daha iyidir. Varsayılan bu aile veya kabilenin içine daha fazla dönmenin, kapanmanın kendisine hiçbir yararı olmaz. Mutlaka diğerleri ile alışveriş yapacaktır. İşte bu alışveriş, kendisine bir sorumluluk yüklemektedir. O da, alış veriş yaptığının, ki bu yerkürenin diğer bir ucundan birisi olabilir, doğruluk, güzellik, haklılığı var ise onu alma yükümlülüğüdür, sorumluluğudur. Dünyalı olmanın getirdiği bir yükümlülüktür bu.

Kürtler buna razı mı? Kanımca, Kürtlerin istedikleri bunlar. Kürtler, asimilasyona karşı tepkilidirler. Ama uyumludurlar. Kolay uyum sağlayıp, entegre oluyorlar. Kaldı ki, buna karşı çıkanlar da olabilir ve olacaktır da. Bunu da bir hak olarak kabullenmeliyiz. Karşı çıkanlar da, hiçbir tehdit, baskı, risk altında kalmadan fikirlerini özgürce ortaya koyabilmelidir. Yanlışlarımız varsa, doğrular ile düzeltiriz. Şiddet ve baskıyla değil. Yasaklayacağımız, karşı çıkacağımız tek şey şiddet olsun.

Bunlar Kürt sorununu çözer mi? Sosyal vakıaların mutlak ve kesin çözümü yoktur. Her çözüm kendi içinde riskler de barındırır. Bu düşünceler bana ait ve şu an için bizleri mutlu kılacak, en az riskli olanı diye düşünüyorum.

Kaldı ki, bir süre özgür ve şiddetten arınmış kalırsak, zevklerimizin, estetik yanlarımızın ortaya çıkmasına fırsat vermiş oluruz. Onlar birlikte yapacağımız projelerimizin, daha güzel, daha uzlaşıcı, daha birleştirici ve daha objektif olmasını sağlar. Şu kısacık şiddetsiz sürecin kazanımları, bize geleceğin güzellikleri konusunda habercidir. Ne güzellikler yaratıyor toplum. Sahiplenmek, belgelemek, zenginleştirmek ve geleceğin formülünü tartışarak bulmak elimizde.

Hepimiz biraz subjektifiz ve bunu anlayabilmek için, dışımızdakini dinlememiz, tanımamız gerekiyor. Biraz uzlaşma kültürü, biraz yumuşak söylem, biraz sorumluluk, hepimize çok şey kazandırır. Tartışılmayacak hiçbir değerimiz kalmamalı, sosyal içerikli bir olayın kalıbını şimdiden belirlememeli, inanca dönüştürmemeliyiz. Yarın çok daha zengin verilerle, çok daha uçları tartışabileceğimizden kuşku duymalıyım.

Demokratik standartlarımız çağdaş bir seviyeye yükselir ise bundan herkes kazançlı çıkar. Sonuçta demokratik bir ortamda Kürt sorunu daha kolay ve sağlıklı çözülür ya da Kürt sorununun sağlıklı çözümü, demokratik standartlarımızı yükseltir. Dünden fazla kaybımızın olmayacağı kesin.

[1] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 66. madde.

[2] Siyasi Partiler Yasası 81. madde.

[3] Anayasa Mahkemesi 20.7.1971 gün, 1971/3 E., 1971/3 sayılı Türkiye İşçi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin kararı.