Solun Anti-Semitizmi ve İsrail'in Özel Konumu Üzerine

Düğümlenmiş bir mesele olan Amerikan solunun anti-semitizmi tartışması, geçen Şubat ayında [2003] Marksist-Leninist grup ANSWER (Savaşa ve Irkçılığa Karşı Hemen Harekete Geç) ile Tikkun dergisinin kurucu editörü haham Michael Lerner arasında yeniden alevlenmişti. Şimdi okuyacaklarınızda kimin haklı olduğuna ya da ANSWER’in tutumuna dair bir pozisyon almasam da, yerel düzeydeki savaş karşıtı hareket deneyimlerimin Lerner’in bu grup hakkındaki düşünceleriyle örtüşmediğini söyleyebilirim. Bu yazıda daha çok Lerner’in e-postalarında ve tartışmanın sürdüğü günlerde Wall Street Journal’da yayımlanan yazısında anlattığı sol bir anti-semitizm tanımlamasını irdeleyeceğim. Yapmak istediğim, ne Lerner’in iki tarafın da sorumlu olduğu şiddeti sona erdirme konusunda içten ve heyecanlı tutumunu ne de bu amaca ulaşmak için savunduğu manevi iyileştirme yaklaşımını sorgulamak. (Tikkun dergisine sürekli yazı yazdığımı ve yaklaşık 10 yıldır bu konuların çoğu üstüne Lerner ile birlikte çalıştığımı eklemeliyim.) Ancak, kendisinin sahip olduğu anti-semitizm anlayışınında da ortaya koyduğu siyasî çözümlemeyle ve bu meseleyi solun meselesi haline getirirken kullandığı araçlarla bir problemim var benim.

Soldaki Yahudi düşmanlığı üstüne bir tartışma zorunlu olarak İsrail sorunu ve onu canlı tutan Siyonizm mantığıyla ilişkilidir. Yani burada ele aldığımız konular, yakında Washington’da yapılacak olan Tikkun seminerlerinin oldukça iddialı ana hatlarının oluşumunda da görüldüğü gibi, İsrail/Filistin sorununa dair ve bu sorunun da ötesine uzanan çok temel bazı seçimler yapmayı gerektirir. Elbette anti-semitizmin Yahudi olmanın gerçekliğini çarpıtarak, Yahudilere karşı büyük küçük suçların işlenmesi sonucunu doğurduğunu kabûl ediyoruz. Bu noktada düşünmemiz gereken soru, anti-semitizmin yanlış eleştirilerinin de benzer şekilde bu kez İsrail gerçekliğini çarpıtarak İsrail’in insan hakları ihlâllerine karşı sürdürülen savaşı zayıflatabilme olasılığıdır.

Lerner, solun anti-semitizminin değişik versiyonlarının şu iki özellikle belirlendiği fikrinde: a) İsrail’in insan hakları ihlâlleri eleştirilirken, Filistinli teröristler ya da diğer devletlerin benzer ihlâlleri aynı derecede eleştiriye konu edilmez. b) İsrail devletinin var olma hakkı inkâr edilir. Şimdi yukarıda bahsettiğim yazısından ve e-posta listelerine gönderdiği mektuplardan alıntılarla bu konu üzerine fikirlerine yakından bakalım:

“Tikkun çevresinin dikkat çektiği nokta protestoların, İsrail’den nefret eden ve bu ülkenin dağıldığını görmek isteyen komünistlerin ağırlıklı olduğu ANSWER adında bir grup tarafından idare ediliyor olmasıdır. Bu grup, İsrail’i küçük düşürmek ve Irak’taki savaşı İsrail’in çıkarına bir savaş gibi göstermek için savaş karşıtı gösterileri kullanmıştır.

“Bağlam her şeydir. İsrail eleştirisinin gerçekliği değildir burada söz konusu olan; özel bir amaçla İsrail’i tek yanlı bir şekilde günah keçisi ilân etmektir. Tikkun çevresi olarak biz her zaman İsrail’in Filistinliler üzerinde kurduğu baskıyı ve hak ihlâllerini açıkça eleştirenlerden olduk. Öte yandan sivil İsraillilere karşı yürütülen terör eylemlerini eleştirirken de sözümüzü sakınmadık. Filistinlilere her tür şiddeti reddetmeleri çağrısında bulunduk; baskıcının zulmüne rağmen halen insan kaldıklarını, fırsat buldukları anda acımasız intikam eylemlerine girişmeyeceklerini gösterebildikleri için de baskıya karşı savaşımları başarılı olan Martin Luther King, Jr. ve Gandhi’nin izinden gitmeye çağırdık onları. Nelson Mandela liderliğinde Güney Afrika’nın dönüşümüne olanak veren de işte bu maneviyattı. Öte yandan terör eylemlerinin İsrail halkını toplumun en sağındaki güçlerin kucağına ittiği de bir gerçektir. Bu durumda insan, İsrail’in bağlamdan kopuk bir şekilde eleştirildiği bir protesto gösterisine katıldığında, niyetin üzüm yemek değil bağcı dövmek olduğunu hisseder.

“Eğer İsrail’in insan hakları ihlâlleri, bundan fazlasını ancak ABD yapabilir düşüncesiyle ortaya konup vurgulanıyorsa, şu soruyu da sormamız gerekir: Neden Saddam Hüseyin’in çok daha büyük ölçekteki insan hakları ihlâlleri konusunda protestocular bu kadar sessiz? Ya da Çin’in Tibet’te yaptıkları hakkında? Ya Rusya’nın Çeçenistan’da yaptıkları? Ya da Suudi Arabistan, Suriye, Mısır ve düzinelerce diğer devletin rejimleri hakkında?”

Eminim Lerner anti-semitizmin, mantıken diğer tüm ırkçılık türevlerinde olduğu gibi gerçekliğin yanlış yere oturtulması yanılgısını içerdiğini kabûl edecektir. Yani Yahudi düşmanı olan biri gerçek belirlenimlerin zengin etkileşimini görmek yerine, özcü bir fikrin, tarihten çıkarılmış bir hayaletin peşindedir. İşte bu yüzden “Yahudi komplosu”, “Yahudi kontrolü altındaki Hollywood” ya da “Yahudi sermayesi” gibi tanımlamalar, tıpkı Lerner’in bahsettiği “İsrail’in insan hakları ihlâllerinin” bağlamından tek taraflı olarak sökülüp kullanılması gibi çıkıverir karşımıza. Öyleyse Lerner’e göre İsrail’e karşı anti-semit bir tavırdan kaçınmak için şunlar yapılmalıdır: Öncelikle İsrail’in hak ihlâllerinin yanısıra Filistinlilerin gerçekleştirdiği hak ihlâlleri de (ve tabiî dünyadaki diğer hak ihlâlcilerini de unutmadan) eş derecede kınanmalı; bir yandan da Filistinlilere Gandhi’nin yöntemleri ve Nelson Mandela’nın “maneviyatını” benimsemeleri konusunda telkinde bulunulmalı. İkinci olarak da bunların İsrail’in var olma hakkını ve temel değerini onaylar bir tarzda yapıldığına dikkat edilmeli.

Bu yaklaşıma dair güçlük, Lerner’in İsrail’e eşit ve dengeli muamele yapılmasındaki ısrarının, kendisinin “her şey” dediği bağlamı zayıflatıyor olmasıyla başlar. Öncelikle İsrail’in hem başka devletlerden farkı olmadığını, ancak nevi şahsına münhasır bir değeri olduğunu kabûl etmemiz gerekir. Bu durumda İsrail’in özel konumu tamamen kaybolur, konuya at gözlükleriyle yaklaşıyoruz demektir. Ortadoğu sorununun bir parçası olan her aktörü kendi gerçekliği içinde ele almak ve olayların spesifik nedenlerini araştırmak yerine, bu aktörler ve bunların insan hakları ihlâllerini ortak bazı göstergeler, örneğin kayıp sayısı temelinde karşılaştırmaktır bizden beklenen. Nicelik niteliğin yerini alır ve gerçek belirlenimler gölgede kalır. Lerner’in reçetesini harfiyen uygulamak isteyenin yapması gereken hak ihlâllerinin çetelesini tutup kimin hesabında daha fazla sakat, işkence mağduru veya ölü sayısı varsa onu en büyük ihlâlci göstermek olmalıdır. Bu süreç içinde tarih ortadan kalkar, nedenlere ve çözümlere dair derinlikli bir anlayış da inkâr edilmiş olur. Bu noktada anti-semitizmin eleştirisi bir tür sansüre dönüşür. Ve eğer akılcı eleştirilerin soluğu da kesilmişse, ortada görünen sadece akıldışı eleştiridir ve anti-semitizmin köpekleri de zincirlerinden boşanmış demektir.

Kendimizi bu tür sınırlamalardan sıyırıp soruna tarihsel olarak baktığımızda özel olarak İsrail eleştirisinin ne kadar gerekli, hattâ zorunlu olduğunu görürüz. İsrail özeldir çünkü tarihten gelen Yahudi istisnacılığı (exceptionalism) düşüncesinin garip bir şekilde “Seçilmiş İnsanlar”ın bir kez daha seçilmiş konumda olduğu imparatorluk mantığına dönüşmesidir. Ancak bu kez seçilmişlik ruhani geleneğin kastettiği gibi Tanrı’nın bir lütfu olmayıp, Sam Amca diye de bilinen bu dünyanın en güçlüsünün bir ihsanıdır.

Hem ABD hem de İsrail mesihçi yerleşimci-sömürgecilik ve onun onulmaz eşlikçisi istisnacılığın örnekleridir. Amerika’nın ilk yerleşimcilerinden Püritenlerin kendilerini İsrail kavimlerine benzetmelerine değin uzanan bir bağ bugün halen ABD başkanı G.W. Bush’un da aralarında olduğu Hıristiyan sağcıların Siyonist devlet anlayışına duydukları yakınlıkta vücut bulur. Batı yayılmacılığının bu örnekleri, ister Kuzey Amerika’da olsun, ister Güney Afrika’da ya da Filistin’de yerli halklar üzerinde korkunç etkiler yaratmıştır. Kökenindeki bu tür ortaklığın ötesinde diaspora Yahudi cemaatlerinin arasında en büyük ve en güçlüsünün ABD’de var olması da bu iki ülkenin güçlü bağlar geliştirmesi sonucunu getirmiştir. Bu bağ bir gecede kurulacak türden değil elbet. ABD, Siyonist hareketin kurulma aşamalarında ortalarda bile yokken, sonraları İsrail devletinin oluşumuyla sonlanan paylaşım kavgalarına katıldıysa da 1950’lere kadar İsrail için mesafeli bir ortak (hattâ zaman zaman muhalif) olmuştu. Bu mesafelilik bir ölçüde petrol şeyhlerini ürkütmeme kaygısı, ABD’deki yönetici grupların anti-semit olması, genelde Yahudilerin ve özelde İsrail’in sosyalist eğilimlerine soğuk bakılmasından kaynaklanıyordu.

1950’lerin sonuna gelindiğinde ise çok şey değişmişti. Varlıklı bir Yahudi-Amerikan burjuvazisi, 1950’lerin komünist avı, Yahudilerin devlete bağlılığının test edildiği bir şovdan ibaret olan Rosenberglerin casusluk davası gibi olayların etkisiyle sağa kaymış ve devletin güçlü kurumlarının ayrılmaz parçası haline gelmişti. Öte yandan Süveyş sonrası İngiltere ve Fransa’yı kenara itmeyi becermiş olmanın sarhoşluğu içinde, ancak Mısır’da Nasır rejimi dolayısıyla da radikal Arap milliyetçiliğine güvenmeyen Amerika, Ortadoğu’da gittikçe daha fazla rol oynamaya soyunuyordu. Ve İsrail çoktan emperyalist yardakçılığı rolüyle iyi niyetini ispata hazırdı. İşgâlin de başlangıcı olan 1967 Savaşı iki ülkeyi biraraya getiren asıl olay oldu. Amerikan politikasını planlayanlar nihayet bu petrol zengini dünyanın göbeğinde (ve hattâ gerekirse başka yerlerde) Amerikan hegemonyasını tehdit edebilecek herhangi bir ulusal kurtuluş hareketini acımasızca bastırmaya muktedir bir müttefik bulduklarını anlamışlardı.

Amerikan-İsrail ilişkileri yıllar boyunca İsrail’e verilen yaklaşık 130 milyar dolarlık askerî yardımla da gittikçe sağlamlaşarak derinleşti. (Savunma konularındaki keyfiyet ve sorumluluktan yoksunluk göz önüne alındığında gerçek rakamı bilmek mümkün değil elbet.) İki ülke arasındaki ilişkilerin daha da pekişmesinde güçlü Yahudi lobisi rol oynarken, bu durum harfiyen parti çizgisini takip eden medya tarafından meşrûlaştırıldı, liberal entellektüeller tarafından rasyonalize edildi ve sorgusuz sualsiz onay veren ABD Kongresi tarafından da kurumlaştırıldı. Son olarak Ariel Sharon’un “bir barış insanı” olduğunu söyleyen G.W. Bush rejimi döneminde yeni bir samimiyet düzeyine taşındı. Bugün bu ilişkiler iki taraf için de hayatî önem taşır. Amerika bir yandan İsrail’e yardım edip onu silâhlandırırken, diğer yandan hem BM içinde hem de tüm dünyaya karşı savunucusudur İsrail’in. Bunlara karşılık İsrail de dünya kamuoyunun kabûl edilemez bulacağı bazı kirli işleri sahibi için halleden bekçi köpeği rolünü oynar bu çok önemli bölgede. Örneğin İsrail Güney Afrika’daki apartheid rejiminin silâh ambargosunu delmesine yardım etmiş, El Salvador ve Guetamala’da karşı-devrimci güçlerin ölüm timlerini silâhlandırıp eğitmiş ve Doğu Timor’daki katliamı gerçekleştirmesi için Endonezya’ya silâh yardımında bulunmuştur. Üstelik unutulmamalıdır ki, bu sonuncusu barışçılığıyla bilinen Jimmy Carter yönetimi döneminde olmuştu. Tüm bunların kayıtlarda yeri var ve hiçbiri İsrail politikasından bir sapmayı temsil etmiyor. Buna rağmen koşulsuz bir İsrail desteğini tehlikeye atabilecek bu gerçekler sürekli olarak hafızalarımızın derinlerine itilip yok olmaya terk ediliyorlar.

İşte Lerner’in İsrail’e eşit muamele yapılması yönündeki ısrarı, tüm bu bağların geri plana itilmesi sonucunu doğurur. Örneğin Lerner sanki Amerika ve İsrail’in insan hakları ihlâlleri birbirinden tamamen bağımsızmış, bu iki devlet arasında hiçbir ilişki yokmuş gibi nasıl da “İsrail’in insan hakları ihlâllerinin, bundan fazlasını ancak ABD yapabilir düşüncesiyle ortaya konup vurgulandığı”ndan söz ediyor. Ve Lerner için ANSWER’ın anti-semit oluşu bu grubun “İsrail’i küçük düşürmek ve Irak’taki savaşı İsrail’in çıkarına bir savaş gibi göstermek için savaş karşıtı gösterileri kullanmış” olmasından geliyor.

İsrail’i “küçük düşürmek”ten ne kastedildiği biraz meçhul ancak bu bakışın temelinde hakkında yanlış konuşularak küçük düşürülebilecek ve aslında fıtri bir haysiyete sahip bir Siyonist devlet anlayışının yattığı da kesin. Öte yandan bu küçük düşürmenin İsrail’in Irak savaşından “çıkarı” olabileceği önermesiyle yapıldığı söyleniyorsa o noktada solun anti-semitizmini eleştirmek yasakçılık haline dönüşmüş ve Siyonist devletin akılcı eleştirisini bastırma rolünü üstlenmiş demektir. Buna benzer lekeleme taktikleri yıllar boyunca İftira Karşıtı Birlik (Anti Defamation Leauge[2]) gibi gruplar tarafından eleştirileri bastırmak için kullanılmış ve İsrail’in insan hakları konusundaki aldırmazlığını beslemede de büyük rol oynamıştı.

Irak’ın işgâlinin İsrail’in çıkarına hizmet edeceği düşüncesini dillendirmenin Yahudi düşmanlığı olduğunu iddia etmek özellikle sorunlu bir tavır. Bu savaşın İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceği sadece İsrail basınında enine boyuna tartışılmakla kalmadı, 15 Şubat’ta Londra’da iki milyon protestocunun önünde Londra Belediye başkanı tarafından da belirtildi. Bütün bu seslere Yahudi düşmanı mı diyeceğiz? “Savaşın ertelenmesi İsrail’in çıkarlarına aykırıdır” diyen İsrail’in eski ABD büyükelçisi Zalman Shoval de Yahudi düşmanı mı oluyor bu durumda? Her nasılsa, Irak’ın işgâli ve rejimin ortadan kaldırılmasının bölgede “kitle imha silâhlarına” gerçekten sahip olan tek gücün karşısına çıkabilecek Saddam Hüseyin’i ortadan kaldırmak anlamına geldiğini bir türlü kavrayamayan yeryüzündeki tek grup Amerikan entellektüelleri gibi görünüyor. Bu savaş aynı zamanda emperyalist koruyucusunun ordularını çatışma alanının çok daha yakınına getirirken, İsrail’in petrol ve su haklarını edinmesini de kolaylaştırıyor. Ve Siyonizmin asal mantığı Filistinlilerin bu topraklardan sürülmesi, yani “etnik temizliğe” dayandığı ölçüde, bu korkunç sonun gelişini kolaylaştıran savaş da hoş geldi sefa geldi oluyor.

Bu işbirliğinin Amerikan yakasında Bush’un dış politika takımının as elemanları olarak sağcı Siyonist fikirleriyle tanınan ve Irak savaşının mimarları olarak bildiğimiz Paul Wolfowitz (Savunma Bakan Yardımcısı), Douglas Feith (Savunma Bakanlığı Politika Dairesi Başkanı), Lewis Libby (Başkan Yardımcısı Cheney’in ofis şefi), Eric Edelman (Libby’nin başyardımcısı), Richard Perle (Pentagon’un Savunma Politikası Kurulu’nun başkanı), Elliot Abrams (Milli Güvenlik Konseyi Ortadoğu politikası yürütücüsü) gibi isimleri görüyoruz. Reagan döneminde Orta Amerika’da karşı devrimler programının başındaki isim olarak bilinen ve İran Kontra skandalı sırasında yalancı şahitlik suçlamasıyla Kongre önüne çıkarılan, ancak Bush takımının oylarıyla sıyıran Abrams, yeni görevinde Yahudi olmayanlarla evliliğin Yahudilerin ölümü anlamına geleceğini savunan bir kitap yazmış olmanın gururuyla oturuyor. Abrams, Filistin barış sürecine şiddetle karşı çıkıp, Ariel Sharon’un dürüstlüğüne düzdüğü övgülerle de biliniyor.

Perle ve Feith’in Netanyahu hükümetine danışmanlık yaptıkları süre boyunca ürettikleri raporlardan biri de “Devletin Güvenliği İçin Yeni Bir Strateji” başlığını taşıyor. Bu raporun önerileri arasında: İsrail’in (Oslo Antlaşması’nın bel bağladığı) “kapsamlı barış” sloganını artık geride bırakıp güçler dengesine dayalı daha geleneksel bir strateji izlemesi gerektiğinden söz ediliyor. Bu amaçla İsrail “Filistinle ilişkilerinin doğasını değiştirip, kendini koruma amacıyla Filistin bölgesinde sıcak takip gerçekleştirme hakkını kullanmalı ve Arafat’ın Filistin toplumu üzerinde etkili tek adam rolüne karşı alternatifleri desteklemeli” deniyor. Dikkat ederseniz Bush’un Irak politikasının mimarları olan bu beyler raporda Sharon’un Filistin toplumunu sistematik olarak yok etmeye yönelik politikasının ana hatlarını yani etnik temizliğe giden temel yolları tanımlıyorlar.

En azından, Siyonist devletin faaliyetleri ve hattâ varlığının bile süper gücün desteğine bağımlı olduğu 1967 yılından beri, ABD ve İsrail politikalarının temel bileşenleri gayet tutarlıdır. Ayrıca hem bu iki devletin dayandığı içsel mantık hem de dışarıdan baskılar iki ortağın arasındaki bağları güçlendirirken, tavırlarının daha kötüleşmesine yol açmıştır. Bir türlü geçmek bilmeyen bir sermaye birikim krizinin pençesinde kıvranırken, sürekli artan talebe karşın çıkarılan petrolün artmayacağı beklentisinde olan ve El-Kaide’nin terörist saldırılarının sunduğu fırsattan da istifade eden ABD’nin önleyici savaş ve tüm dünyada zor yoluyla üstünlük kurma dönemine geçiş yapması İsrail’in stratejik önemini de arttırır. (Bu noktada İsrail’in ekonomik krizin askerî üstünlüğünü tehdit ettiği iddiasıyla, tüm harcamaların kesintiye uğradığı bir dönemde 10 milyar dolarlık ek Amerikan yardımı koparmayı becerdiği de gözden kaçmamalı.) İsrail’e baktığımızda ise Filistinlilere karşı baskının arttırılarak soykırım ölçüsüne vardırıldığını görürürüz. Oslo sonrası barış ortamını da tehdit eden sebepler bugün gelinen durumdan sorumludur: İddiam şudur ki, bu durum Filistinlilerin hiçbir sonuca ulaşmayan, çaresizce yapılmış intihar saldırlarının ve genelde tüm öfke eylemlerinin meşrûlaştırdığı bir durum olsa da, aslında Siyonist devletin temel varsayımlarının içsel evriminin sonucudur.

Lerner’e göre Filistinlilerin marûz kaldığı yoğunlaştırılmış etnik-temizlik, “İsrail toplumunun en sağındaki güçlerin” sorumlu olduğu bir durum. Oysa bu, soruna yüzeyden bakıp altındaki yapıyı gözden kaçıran bir yaklaşım: Karanlık güçlerin asıl patronu tarafından korunan ve kollanan, devlet terörü vahşetini güvenilir bir şekilde sürdüren yapıdır gözden kaçan. Genelde “sağ kanat” diye bilinen gruplar bir toplumun en temel güç ilişkilerinin siyasî aktörlerinden başkaları değildir. Örneğin temel güç ilişkileri ABD’de sermaye birikimi mantığı üzerine kurulduğu için, Amerika’da “sağ” olayların akışına göre de pozisyonlar alarak bu birikimin azamileştirilmesi mantığıyla hareket eder. İsrail içinse bu temel, yüzeysel bir demokrasi maskesi altında saklansa da, Yahudilerin tarih boyu katlandıkları zulmün öne çıkarılması ile meşrûlaştırılmaya çalışılsa da, Filistin’in bölgesel kontrolünün sadece ve tamamen Yahudilerin eline geçmesi amacına ulaşmak için her tür acımasızlığı da içinde barındıran bir mantığa dayanır. İşte bu Siyonizmin merkezindeki varsayımdır. Bu varsayım Filistinlileri topraklarından sürme politikasının da, insanca var olma şansı bırakılmadığı için direnenlerle karşılaştıkça daha da sağa kayan her tür politik yönelimin de çıkış noktasıdır. Ayrıca Amerika’nın Ortadoğu’da tahakküm kurma isteği arttıkça, İsrail’in etnik temizlik arzusu güçlenmiştir. Zaman zaman Arap devletlerini gücendirmeme kaygısıyla bu arzuya gem vurulmuş olsa da, imparatorluğun bölgedeki tahakkümünün güçlendiği şu aşamadan sonra Filistin toplumunun yok edilmesi planının kesintisiz uygulanacağından emin olabiliriz.

Görüyoruz ki, Siyonist devletin var olan koşulları kabûllenerek uyum sağlaması mümkün değil. Eğer köklü bazı değişiklikler olmazsa sonu gelmez bir felaketler zinciri beklemekte bizleri.

İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMÜN ÖTESİNDE

İsrail’i eleştirirken aşırıya kaçmanın Yahudi düşmanlığı olduğunu ileri sürmek sadece derinlikli bir yapısal analizi imkânsız kılmakla kalmaz, neyin aşırıya kaçmak olup neyin olmadığı konusunda da kafaları karıştırır. Örneğin İsrail’in Yahudiliğin moral değerler sisteminden beslenen, kültürel ve teknolojik başarılarından gücünü alan özsel bir değeri olduğuna ve hattâ sürülmüş insanların anayurdu olarak özel olduğuna inanan birisi için yukarıda Siyonizmin özüne dair anlattıklarımız aşırıya kaçmak olarak anlaşılabilir. Lerner’in deyimiyle İsrail’in kökten meşrûiyeti olarak adlandırılabilecek bu görüş, Amerikan Yahudilerinin büyük çoğunluğu tarafından da paylaşıldığı içindir ki, bu insanlar İsrail’in Filistinlileri evlerinden yurtlarından uzaklaştırıp bölgeyi etnik temizlikle ele geçirmeye kararlı olduğuna bir türlü inanamazlar.

Bu görüş aynı zamanda İsrail’in bazı toprak alışverişlerinden sonra bugünkü aslî durumunu koruyacağı, Filistin’in de işgâl altındaki topraklardan oyarak yapılmış bir devlet olmasının öngörüldüğü “iki devletli” çözüm önerisinin ufkuyla sınırlanmıştır. İşte bu iki devletli çözüm önerisine dayanarak Lerner kendisini “hem İsrail hem de Filistin yanlısı” ilân edebilmektedir. Lerner, İsrail/Filistin meselesine dair siyasî pozisyonunu savunurken söz konusu iki devletli çözüm önerisinin İsrail tarafından hayata geçirileceği varsayımından yola çıkar. Askerî güç kartlarını elinde tutan taraf olarak elbette bu konuda İsrail kendisinden talepte bulunulması, uzlaşılması ve ikna edilmesi gereken taraftır; tabiî varlığını insanca sürdürme hakkına sahip bir Filistin devleti isteniyorsa.

Ancak gerçekler göstermektedir ki, var olduğu haliyle İsrail bu krize adil bir çözüm getirmek amacıyla talepte bulunulacak, uzlaşılacak ve ikna edilebilecek taraf olmaktan çok uzaktır. Ayrıntılara meraklı okuyucu Tanya Reinhardt’ın İsrael/Palestine: Ending the 1948 War (İsrail/Filistin: 1948 Savaşının Sonu, Seven Stories, 2003) adlı mükemmel kitabını okuyarak, merkez soldan aşırı sağa kadar birbirini izleyen birçok İsrail hükümetinin bir Filistin devletinin önünü kesmek için başvurduğu sonsuz hile ve manipülasyon hakkında bilgi edinebilir. İsrail’in İkinci İntifada süresince aldığı tavır da açıkça gösterir ki, ara sıra Filistin devleti fikrini kabûllenmiş görünen İsrail’in niyeti dünya kamuoyuna oyalanacağı bir kemik atmaktan ibarettir. Bu arada Sharon ve takımı -Bush, Perle, Wolfowitz ve diğerlerinin de onayıyla- yoksulluk oranının son iki yıl içinde üç katına çıktığı, her tür sivil toplum ögesinin son mutlak bir şekilde tahrip edildiği, çığ gibi büyüyerek İsrail ordusunun öldürdüklerinden daha fazla can kaybına yol açan kötü beslenme, hastalık ve yaralanma gibi sorunlarla boğuşan işgâl altındaki Filistin’i yaşanmaz hale getirmekle meşgûller. F-16 sortileri ve evleri yıkıp insanları diri diri toprağa gömen (Rachel Corrie’ye yaptıkları gibi) canavar greyderlerin gürültüsü eşliğinde sürüp giden bu süreç, ancak etnik temizlik yani “transfer” sürecinin bir parçası olarak algılanırsa anlam kazanır.

Bir an için durumun vehametini görmezden gelsek bile, iki devletli çözümde öngörülen Filistin devletinin halkının, insanlık onurunu ve kendine saygısını koruyan tüm halklar gibi yaşayabileceğini iddia etmek, en iyi tabirle safdillik olur. Taraflardan birinin tamamen kendisini ezenler tarafından çevrili, ezenlerin ekonomisinin tahakkümü altında, sadece ezenin ordusuna ayrılı yollarla örülmüş, su ve diğer hayatî kaynakların ezenin kontrolünde olduğu parçalanmış bir toprak parçasına razı olmasını gerektiren böyle bir çözümün adil olduğu nasıl iddia edilebilir ki? Üstelik sözde “barış süreci” boyunca yoğunluklarını daha da arttırmış fanatik yerleşimcilerin geri çekileceğine dair hiçbir gerçek garanti yokken ortada?

Peki hal böyleyken Siyonizmin ve onun meyvesi olan İsrail devletinin gerçek karakterine dair ne söylenebilir? Bir “demokrasi” olmakla övünürken toprağının %92’sini sadece Yahudilere ayıran bir projeyi nasıl adlandırmamız gerekir? Aileleri yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan insanları en iyi ihtimalle ikinci sınıf ve topraksız kabûl ederken, sonradan Yahudi dinini seçen ya da üç kuşak öteden büyükannesi Yahudi olanlara bile otomatik olarak toprak edinme hakkı veren bu devleti nasıl tanımlamalı? 1948’den beri Yahudilere tüm yasal haklar eksiksiz sunulurken, Filistinlilerin haklarının “geçici” olarak dondurulduğu bir ülkeye ne demeli? Vatandaşlarının etnik kökenlerini belirten kimlik kartlarını sürekli olarak taşımak zorunda oldukları (tahmin edeceğiniz gibi İsrailli diye bir etnik kategori yok burada) ve devletin vatandaşlarına muamelesinin etnik kökene göre farklılaştığı bir ülke. Topraklarının “sadece Yahudilere” ayrılmış yollarla örülü olduğu bir ülke. “Demokrasinin” Yahudi bir doğası olup olmadığını sorgulayan siyasî partilerin bile yasadışı kabûl edildiği bir ülke. Ve bu işe girişirse öncelikle kendisini lağvetmesi gerektiğini bildiğinden bir anayasa hazırlamaktan bile korkan bir devlet.

Bu yapıyı devletin en temel kademelerinde kurumlaşmış bir ırkçılıktan başka bir şeyle adlandırmak mümkün mü? İsrail’in acımasız yayılmacılık ve baskı mekanizmasının, insanların yurtlarından sürülüp çıkarılmasının ve bunları mümkün kılan silâhlanma politikasının mantığı tam da bu ırkçılık değil mi? Buradan topluma yansıyan ve diaspora vasıtasıyla yayılarak Yahudiliğin kurtuluş geleneğinden aldığı mirasına zarar veren, şovenizm ve katı önyargıların tohumlarını eken de bu mantık değil mi?

Siyonist devletin ırkçı karakteri, İsrail’in kökten meşrûiyetine inananlar için katlanılması oldukça güç bir gerçek. Aslında bir toplumun, diğerinin esenliği için ortadan kaldırıldığı insanlık suçunu öngören bu tür bir ırkçılık tam da bu meşrûiyet inancını yok eden bir durum. “Ortadoğunun tek demokrasisi” olma, Yahudileri anti-semitlerin baskısından kurtarma iddiaları ya da çok başarılı senfoni orkestraları ve üniversitelere sahip olma övüncü bu ırkçılığın gölgesinde anlamsızlaşır.

Bu durumda ne yapılmalı? Söze ne yapılmamalı diye başlayıp çözüm yolunun üstünde aşılmaz duvar gibi uzanan, verili haliyle çözümden ziyade çözümsüzlük getiren iki devlet önerisini bir kenara bırakmak gerekir öncelikle. Bu aşılmaz duvarın ötesindeyse Siyonizmin Yahudi toplumunun gerçek projesi olduğu fikrini reddetmek ve ırkçı devletle yüzleşmek bekler bizi. Kısaca ırkçı olmayan ve kabile mantığının ötesine geçebilen bir İsrail tahayyül etmek zorundayız. Seçeceğimiz bu yol uzun zamandır kullanılmamaktan üzeri ayrık otlarıyla kaplanmış ve hep geçilmez olarak düşünülmüş eski bir yol elbet: Herkesin birlikte yaşayabileceği tam demokratik bir “tek devlet” rüyası. Ama Martin Buber’e kadar uzanan soylu bir geçmişi de var bu rüyanın. Ve alternatiflerin enkazına bakarak söylenebilir ki, hemen gerçekleştirilebilir bir hedef olmasa bile her çözüm bu hedef doğrultusunda şekillenmeli.

Bu yolda katedilecek ilk aşama Michael Lerner gibi iyi niyetli insanların taleplerinde dile getirilenlere benzer: Filistin halkını yok etme süreci durdurulmalı, işgâle hemen ve tek taraflı olarak son verilmeli. İlk aşamada alınacak bu önlemler Siyonizmden bağımsız bir İsrail tahayyülümüzün de önünü açacaktır. Bu acil taleplerin karşılanması elbette umut verici. Ancak umudun gerçeğe dönüşmesi, varlığıyla insanlık suçu doğuran ve bunları düzeltecek içsel araçlardan yoksun ırkçı bir devletin, var olma hakkını dayandıracağı bir meşrûiyetinin olamayacağı ilkesini kabûl etmekten geçer. Yani Siyonist devlet radikal bir dönüşümden geçmeli ve gerekirse yıkılmalıdır.

Bu olasılıktan sadece bahsetmek bile Holocaust ile yoğrulmuş kolektif imgelemde korku ürpertilerine yol açar: Siyonizmi bir kenara bırakmak düşüncesi, sanki kin dolu Araplar İsrail’i doğu sınırlarından kaldırıp tüm ülkeyi denize bırakıvereceklermiş gibi, “denize dökülmek” imgesine dönüşür.

Bu noktada kendimize sadece İsrail devletini değiştirmekten bahsettiğimizi hatırlatmamız gerekir. Devlet toplum, ulus ya da ülke demek değildir; resmî şiddetin kurumlaştığı bir düzenleme ve kontrol tarzıdır. Devletler toplumları kontrol eder, ulusları birarada tutar, ülkenin topraklarına hakimdir. Irkçı devlet savunmasız güçsüzleri yok ederek sadece bir grubun güçlüymüş gibi görünmesini sağlar. Holocaust sırasında devletsiz Yahudiler, Çingeneler ve diğerleri ırkçı Nazi devletinin nihilizminin kurbanları olmuşlardı; benzer şekilde devletsiz Filistinliler ırkçı Siyonist devletin nihilizminin kurbanları oluyorlar.

“Denize dökülmek” iddiası yansıtılmış intikam fantezisinden ibaret aslında. Aşağılayıp yerlerinden ettiği insanlarla çevrelenmiş ırkçı bir devlet yapısını geleceğe taşıma fikrini yansıtıyor. Yani asıl hedeflememiz gereken bu intikam çarkının artık işlemez olduğu bir toplum yaratmak olmalı. İsrail devletinin yapısına içkin şiddet gözönüne alındığında bu çok uzak bir hayal gibi geliyorsa kulağa, Güney Afrika’daki cani apartheid rejimin nasıl sona erdiğini hatırlayalım. Ve böyle bir başarıya Güney Afrika’da ulaşılabildiyse, İsrail/Filistin’de de en azından bu kadarını yapabileceğimizi hatırlatalım kendimize.

Elbette İsrail ve Güney Afrika’daki apartheid arasında farklılıklar vardı. Güney Afrika ABD için her zaman ancak ikincil öneme sahip bir ortak oldu, hiçbir zaman Amerika’da İsrail’in sahip olduğu kadar güçlü bir yerel desteğe sahip olmadı ve daha da önemlisi Ortadoğu kadar önemli bir bölgenin kontrolünde kilit rol oynamıyordu. Bugün Güney Afrika büyük ölçüde kendine yeterliliği olan varlıklı bir ülke iken, İsrail patronunun desteği olmadan iskambilden kule gibi dağılıp gidecek durumdadır. İşte bu yüzden Siyonizme karşı savaşta ABD içinde örgütlenmek Güney Afrika’nın apartheid rejimine karşı olduğundan çok daha fazla önemsenmelidir. Bir yandan savaşın geldiği nokta ve Filistinlilerin topraklarından çıkarılması, sorunun aciliyetini belirlerken (Güney Afrika rejiminde etnik temizlik önemli bir sorun olmadı hiç), öte yandan Amerikan-İsrail ilişkilerinin derinliği bu örgütlenmeyi güçleştirmekte. Bir felaketin önlenmesi fikri Siyonizme karşı savaşın başlangıç noktası olurken, iki ırkçı devlet arasındaki derin yapısal benzerlikler uzun vadedeki hedefin ne olması gerektiğini gösterir bize.

Tıpkı İsrail gibi apartheid rejimi de aynı mesihçi emellerle bezeli yerleşimci-sömürgeci bir serüvenden doğmuştur. Siyonistler gibi Afrikanerler de, Tanrının kendilerine vaadettiği toprakların ne yazık ki daha az hakkı olanlarca işgâl edildiği, haksızlığa uğramış gezginler olarak gördüler kendilerini. İsrailliler gibi, kendi kaderlerini tayin hakkını, o toprakların yerlilerinin kaderlerini tayin hakkı pahasına tanımladılar. Bu temel çelişkiden doğan korkunç adaletsizliğe izin veren ilahi bir hakları olduğu inanışıyla, bu emperyal projenin çelişkilerini meşrûlaştıracak kendi “iki devletli” (aslında bakarsanız “çok-devletli”) çözümlerini, yani Bantustan[3] sistemini kurdular. Ve tıpkı İsrail gibi ezilen insanların insanca hak talepleri arttıkça, sistemin acımasızlığı ve güç kullanımı da arttı.

Sonunda ırkçı rejim kansız bir şekilde alaşağı edildi. Elbette Güney Afrika’nın hiçbir sorunu kalmadığı yanılgısına düşmemeli kimse. Ancak bu sorunlar artık emperyalist yayılmacılıkla birleşmiş katil ve ırkçı bir düzenin sorunları olmak yerine küresel sermayenin “normal” sömürüsüne marûz kalan tüm ülkelerin sorunlarına benzer. Derin sınıf ayrılıkları, yüksek suç oranı, cinsel şiddet gibi sorunların yanı sıra yürek burkan AIDS krizini yaşayan, IMF pençesinde daralmış bir Güney Afrika’yı zorlu bir gelecek beklemektedir. Ama en azından ülkede yaşayan siyah ve beyaz herkesin birlikte yer aldığı demokratik bir yönetim biçimi var artık. Diyebiliriz ki dört kez ziyaret ettiğim canlılık ve mücadele dolu Güney Afrika’da bugün ancak aklından zoru olan biri bugünkü düzene eski ırkçı rejimi tercih edecektir.

Nelson Mandela’nın önderliğinde Güney Afrika’yı özgürlüğüne kavuşturan hareket İsrail için de umut kaynağı olmaya devam etmektedir. Lerner’in de belirttiği gibi ihtiyacımız olan “Nelson Mandela liderliğinde Güney Afrika’nın dönüşümüne olanak veren bu maneviyattır”. Lerner “terör eylemlerinin İsrail halkını toplumun en sağındaki güçlerin kucağına ittiğine” dikkat çekerek, Mandela örneğini “Filistinlilere her tür şiddeti reddetmeleri çağrısında bulunmak” için kullanır.

Lerner’in bu söylediklerine bakılırsa Mandela ve Afrika Ulusal Kongresi (AUK) her tür şiddet ya da terör eyleminden uzak durmaya yeminliymiş gibi bir durum çıkar ortaya. Ancak Nelson Mandela liderliğinde Güney Afrika’yı dönüştüren “maneviyatın” böyle bir tavrı olmadığı da açıktır. AUK’un erken döneminde Gandhi’nin ilkelerinin ağırlıklı olarak kabûl edildiği ve sonra da hiçbir zaman tamamen terk edilmediği doğrudur. (Güney Afrika’ya yaptığı uzunca bir ziyaret sırasında Gandhi Satyagraha[4] kavramını geliştirmişti.) Ancak 1961 yılında ırkçı rejimin cani ve amansız karakterini fark eden Mandela ve mücadele arkadaşları koşullara bağlı olarak pasif direnişin kimi zaman silâhlı direniş ve terörizm olarak da adlandırılabilecek eylemlerle desteklendiği iki cepheli bir mücadele başlattılar. Mandela AUK’nın silâhlı kanadı olan Umkhonto ve Sizwe’nin lideriydi ve Robbin Adası’nda geçirmek üzere ömür boyu hapse mahkûm edilmesinin sebebi de büyük ölçüde bu konumuydu. Yani pasif direniş önemli olsa da, zaferini Angola’daki çatışma alanlarında sınayan Güney Afrika özgürlük mücadelesinin ögelerinden sadece bir tanesiydi. Angola’daki çatışmalarda Küba ordusu karşısında gerileyen ırkçı rejim Mandela’yı özgür bırakıp rejimi de sonlandırmaya mecbur kaldığı için bugün Fidel Castro, Güney Afika’da en sevilen Batılı lider konumundadır.

Lerner’in Filistinlilere verdiği bu nasihatlar 1991’deki bir olayı hatırlatır bize. Mandela özgürlüğüne kavuştuktan sonra ABD’ye gelip başka büyük isimlerin yanı sıra baba Başkan Bush’la da görüştüğünde, ondan her tür mücadelede şiddetin kınanması gerekliliği üzerine nasihatler dinledi. Yabana atılmaz bir saygınlığa sahip Mandela, “Özgür Dünyanın Lideri”ni herkesin önünde azarlarken yaşamları ve özgürlükleri için savaşan insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemenin ne kadar müstehzi bir davranış olduğu yanıtıyla karşılamıştı bu nasihatı. Bugün de aynı sebepler geçerlidir.

Öncelikle insanlara ne yapmaları ya da yapmamamaları gerektiğini söyleyebilmek için söz söyleyebilme hakkını kazanmış olmanız gerekir. Bu hak, insanlara zulmeden tarafın “kökten meşrûiyetine” saygı duymak ya da (Lerner’in yaptığı gibi) İsrail’in işgâl altındaki topraklardan çekilmesi karşılığında NATO üyeliğiyle ödüllendirilmesini önermek yoluyla kazanılmaz. Tıpkı G.W. Bush’un ırkçı Güney Afrika rejimi ile yakınlığının Mandela tarafından sevilmesini sağlayamadığı gibi, kendini böyle konumlandıran birinin de Filistinlilere pasif mücadele üzerine ferman çıkarmaya kalkması abesle iştigaldir.

Öte yandan sadece “sevgi ve sağaltım” üzerine kurulu bir söylem de karar vermek zorunda kaldığımız yaşamın acılı ve karmaşık seçimlerinin üzerini örtmeye yetmez. Hiç kimsenin eleştiriden uzak kalmaya hakkı olmadığı gibi Filistinliler de eleştirilmelidir. Ama eleştirenin de bir sorumluluğu olduğu gözden kaçmadan. Eleştiren kişi bir seçim yapma zorunluluğunun ve bu seçim silâhlı mücadele olsa bile seçilen yolun karmaşık tarihselliğine vefa borcu olduğunun bilincinde olmalıdır. Bu seçimin yapıldığı siyasî ve manevi bağlamdır önemli olan. Mandela liderliğinin haşmetinin kaynağında silâhlı mücadeleden vazgeçilmiş olması yatmaz. İsrail/Filistinin de ders alması gereken bu kaynak, hareketin tarihsel vizyonudur.

Bence Mandela’nın büyüklüğü Güney Afrika’ya özgü iki devlet çözümü olan Bantustan sistemini kabûl etmemesinden geliyordu. Bantustanlar, yerli Afrikalıların ülkenin en fakir topraklarında kendileri için ayrılmış alanlara hapsedildiği tepeden inme bir kabileciliği temsil ediyorlardı. Irkçı ve ütopik bir söylemle sarmalanmış bu sistem Bantustanlar ile beyaz Güney Afrika arasındaki ilişkileri düzenlemek için geliştirilen eğitim, yargı, vb. kurumlarla da sağlamlaştırılmıştı. Elbette askerî gücün her zaman ırkçı rejimin tekelinde olduğunu ve tıpkı işgâl altındaki topraklarda olduğu gibi Güney Afrika’daki bu bölgelerin de inanılmaz ucuzlukta bir işgücü havuzu oluşturduğunu söylememize gerek bile yok.

Mandela bu koşulları kabûllenemezdi. Resmî sitesinde açıkladığı gibi “Bantustan politikasının siyasî bir hile, ekonomik bir saçmalık olduğuna daha çok başlarda karar vermişti. Ülkeyi bekleyen acımasız programın kitlesel tahliyeler, siyasî baskılar ve polis terörüyle sonlanacağını kederli bir öngörüyle tahmin etmişti Mandela”. İsrail/Filistin’deki gelişmeleri yakından gözleyen herkes için sadece bu sonuçlar değil, bunlara razı olmayı kabûl edenlerin fırsatçılığı ve çürümüşlüğü de oldukça tanıdık. Aslında tam da bu noktada Arafat ve Mandela’nın liderliklerinin birbirinden ne kadar farklı olduğunu görüyoruz. Biri kabûllenmişlikle kuşatılmışken, diğeri Bantustan gibi bir sistemi reddetmesiyle güç kazanmış iki lider (ırkçı rejim, Bantustanlardan biri olan Transkei’nin liderliğini Arafat tarzında kabûllenmesi halinde Mandela’ya özgürlüğünü vaadettiğinde o yine reddederek yanıt vermişti.)

Mandela’nın büyüklüğü Bantustan sistemini reddetmesiyle kendini gösterse de asıl ulaştığı başarı bu reddin ötesine geçip bir anlamda “reddi reddetmesi” ile mümkün olmuştu. Mandela için önemli olan ırkçılığı ve dolayısıyla intikam duygusunu geride bırakabilmiş bir toplum düşüncesini temel almaktı. Bu yüzden kabilecilik ve ayrılıkçılığın her türüne karşı çıktı, inançla sıkı sıkı sarıldı bu düşünceye. İşte bu görüş sayesinde mücadelenin yer yer saldırgan karakteri bile, ırkçı bir devletin pençesinden kurtulabilmek için kaçınılmaz olarak görülmüş, insanî bir boyut kazanmıştı. Bu görüş Güney Afrika özgürlük savaşının çok başlarında uzlaşmacı bir karakter kazanmasını sağlamış, gittikçe artan bir şekilde beyazları ve siyahları biraraya getirirken dünya desteğini de arttırmıştı. Bu deneyim silâhlı mücadelenin kesinlikle reddedilmesinden ziyade, intikam güdüsünün reddinin çok daha önemli olduğunu ortaya koydu. Bu ilke sonraları Güney Afrika’nın “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nun temelini oluştururken kimsenin denize dökülmeyeceğinin garantisini de sağladı.

Michael Lerner, işgâl sonrası barışcıl İsrail/Filistin’de de benzeri bir komisyon kurulması önerisinde bulundu. Mükemmel bir fikir; ancak Siyonist devletin de savunucusu olduğu iki devletli çözüm önerisinin insanlık onuruna yakışan bir şekilde hayata geçirilmesi imkânsız olduğu için, bu çerçeve içinde komisyon kurma fikrini gerçekleştirmek de mümkün değil. Elbette bunun ne anlama geldiği çok açık. İsrail/Filistin’de ırkçı devleti kökten değiştirmeyi amaçlamayan bir barış ve adalet hareketi kurmaya çalışmak boşunadır: Değerli bir amaca hizmet etmez bu çaba. Meselenin karşıt taraflarından iyi niyetli insanları biraraya getirecek moral güç ancak ırkçılığı aşmış bir toplum tahayyülünde yatar. Eğer böyle insanlar Apartheid’in sonunu getirebildiyse, neden aynı amaç için biraraya gelip bunu Siyonizme de yapamasınlar ki? Bizi bekleyen zorlu ve uzun bir mücadele ve ancak özverilere değecek bir tahayülle aşılacak yollar var önümüzde.

Tikkun; 9 Mayıs 2003

[1] Birikim’in notu: Türkçeye de çevrilmiş bazı kitapları nedeniyle Türkiyeli okuyucuya tamamen yabancı olmayan Joel Kovel, ABD’nin Musevi kökenli önde gelen sol aydınlarından biridir. Bu makalesinin yayımlandığı Tikkun dergisi ise yine ABD’de haham Michael Lerner editörlüğünde yayımlanan, ABD’li Musevilerin sol-liberal yayın organlarından biridir ve sol çevrelerde ciddi bir saygınlığı vardır. Kovel’in çevirisini sunduğumuz makalesi, savaş karşıtı hareket içinde özellikle Tikkun editörü Lerner ile merkezinde daha çok geleneksel (hattâ Stalinist) solcuların bulunduğu ama çok çeşitli sol grupları da barındıran ANSWER koalisyonu arasındaki polemiğe bir katkı/müdahale olarak yazılmıştır. ABD’deki (ve Avrupa’daki) hemen tüm radikal sol gruplar/koalisyonlar gibi ANSWER koalisyonu da tavizsiz bir İsrail eleştirisini sürdürmekte, savaş/işgâl karşıtı eylemlerde ABD ile birlikte İsrail’in de protesto edilmesini ve ABD-İsrail işbirliğinin deşifre edilmesini savunmaktadır. Lerner gibi sol-liberal aydınlar ve çevreler ise İsrail’in bu kadar öne çıkarılmasını doğru bulmamakta, savaş karşıtı hareketin ABD eleştirisiyle yetinmesi gerektiğini savunmakta ve İsrail’e karşı bu denli eleştirel olmanın anti-semitik eğilimlerden kaynaklandığını iddia etmektedirler. İsrail’e karşı nasıl konumlanıldığı üzerinden yürüyen bu ayrım o denli tayin edici olmuştur ki, ABD’deki savaş karşıtı hareket bir çok eyleminde fiilen ikiye bölünmüş; eylem eğer yalnızca Irak’taki işgâle karşıysa ortak davranılabilmiş, Irak’la birlikte Filistin’deki işgâl de kınanacaksa kimi gruplar sırf bu yüzden eyleme katılmamışlardır. Kovel’in makalesi, böyle bir polemik bağlamında yazılmış olmasına rağmen, dile getirdiği görüşlerin siyonizm ve anti-semitizm tartışmalarına çok değerli katkılar sunması yüzünden dosyamıza dahil edilmiştir.

[2] ADL önceleri anti-Semitizm ve her türlü ırkçılığa karşı bir sivil toplum örgütü görünümü sergilese de son dönemde açıkça İsrail propagandası yapan, ABD merkezli, yüksek bütçeli bir örgüttür. Örgüt Noam Chomsky’yi anti-semitlikle suçlamak, BM’nin Siyonizmin bir tür ırkçılık olduğu kararına karşı çıkmak, 2003 yılında İtalya’nın İsrail yanlısı devlet başkanı Berlusconi’ye en iyi devlet adamı ödülü vermek gibi, liberal Yahudi çevrelerde de tepkiyle karşılanmış faaliyetleriyle tanınmaktadır. (ç.n)

[3] Apartheid döneminde Bantu kökeninden gelenler yani siyah Güney Afrikalılar için ülke topraklarının %14’ünü kaplayan 10 tane Bantustan oluşturulmuş ve buralarda yaşamaya zorlananların elinden Güney Afrika vatandaşlık hakları alınmıştı. (ç.n)

[4] Gandhi yazılarında çoğu zaman Satyagraha sözcüğünü pasif direniş anlamında kullansa da kendisinin de açıkladığı gibi felsefi olarak sözcük “Gerçeğe bağlılıkla elde edilen güç” anlamına gelir. (ç.n)