Anasayfa > Birikim Arşiv > 140 - Aralık 2000 > Yeni İntifada ve Filistin Sorununun Kısa Tarihi

Yeni İntifada ve Filistin Sorununun Kısa Tarihi

Münir Fahreddin, Koray Çalışkan | (Sayı : 140 - Aralık 2000)

Filistin’de yaşanan son olaylar Oslo’da başlayan “barış” sürecinin sonu değil sonucuydu. Birçok siyasî gözlemci, dirilen İntifada’yı, barış olasılığına vurulmuş bir darbe olarak gördü. Hattâ daha da ileri gidilip, Filistinlilerin bu süreci adeta baltaladığı ve onunla da kalmayıp, çocukları askerlerin önüne sürüp ölmelerine neden olduğunu ve Ertuğrul Özkök’ün tabirini kullanırsak,[1] bunun “uluslararası davranış normlarına” uymadığı yazıldı ve yazılıyor. Yüzlerce Filistinlinin öldürülmesinin sorumluluğu neredeyse Filistinlilere yıkılacak.

Aslında bu analizlere yanlış ya da yanlı demek eklemlendikleri söylemin gücünü ve Filistin sorunundaki rolünü gözardı etmeye yol açabilir. Zira tüm bu isabetsiz gözlemler sorunun başlangıcından beri Filistin’in sömürgeleştirilme tarihinin parçasıdır ve aslında tam da bu yüzden gayet de “isabetli” gözlemlerdir. Neye isabet ettiklerini ve Filistin’de son iki aydır devam eden ayaklanmayı anlayabilmemiz için Filistin tarihine kısaca geri dönmek gerekiyor.

1) HERZL’DEN NAKBAH’A: SÖMÜRGECİ İKTİDAR VE İSRAİL

Siyasî Siyonizmin babası olarak kabul edilen Theodor Herzl, 1896’da bir Yahudi devletinin gerekliliği tezini ortaya attığında kendisine çok fazla yandaş bulamamıştı. Hattâ 1516’dan beri Osmanlı’ya tâbi olan Filistin’deki küçük Yahudi azınlık bile bu fikre karşı çıkmış ve bunun Filistin’deki Yahudilerin hayatını ve diğer halklarla kurdukları ilişkileri kötü yönde etkileyeceğini savunmuşlardı.

Bir yıl sonra, İsviçre’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi’nde Yahudi devleti kurma amacını gerçekleştirmek için bazı kararlar alınmıştı. Özellikle, Filistin’in Tanrı tarafından Yahudilere bahşedilmiş olduğu ve bu yüzden Filistin’e Yahudi göçünü özendirmek gerektiği; bunu başarmak için de malî destek sağlayacak örgütlenmeye ve diğer ülkelerin desteğine ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştı. Avusturyalı bir Yahudi olan Herzl, önce Almanya’ya Osmanlı süzerenliğinde ve Almanya garantörlüğü altında bir Yahudi devleti önermiş, fakat daha sonra bunun mümkün olamayacağını öngörüp İngiltere ile temas kurmuştu. İlk önerisi Kıbrıs ve Sina’nın Yahudilerce kolonize edilmesi ve bir taraftan Yahudilerın “vatanlarına” kavuşurken, İngilizlerin de sömürgelerine daha kolay sahip çıkması yönündeydi. İngiltere’nin ise başka bir önerisi vardı. O sıralarda, hem Rusya’dan birçok Yahudi göçü alan hem de Afrika’daki sömürgelerine gönderecek insan sıkıntısı çeken İngiltere, Herzl’e Uganda’yı önerdi. 1903’te 6. Siyonist Kongresi’nde Uganda önerisi, birçok delegenin karşı çıkmasına rağmen, kabul edildi. “Tanrı’nın tercihi Filistin”, Herzl’in tercihi Uganda’nın gerisinde kalmıştı. Ancak Doğu Afrika’daki kolonist yerleşimciler buna şiddetle karşı çıktılar ve İngiltere önerisini geri çekmek zorunda kaldı.

1904’te Herzl’in ölümünden sonra, Filistin dışındaki tüm olasılıklar hareket içerisindeki önemlerini yitirdi. Ancak, Herzl’in ana siyasî taktiği, yani emperyalist bir merkezin güdümünde ve onun çıkarlarının hizmetinde bir Yahudi devleti kurma fikri ve bunun olası yerel direnişleri bertaraf edebilmek için tek yol olduğu sonucu Siyonist hareketin hiç çekincesiz kabul edilen en önemli ideolojik temeli oldu.[2] Sömürgeci iktidarı ve emperyalizmi en kısa yoldan gözden ırak tutan ideolojik makyaj ise gelişme, ilerleme ve aydınlanmaydı. Filistin’de bir Yahudi devleti, Herzl’e göre, “barbarlığın karşına dikilen uygarlığın bir ileri karakolu” olacaktı.[3]

Daha sonraları, İsviçre’deki 200 delegeli 1. Kongre’de “Yahudi devletini yarattım” diyen Herzl’in Siyonist hareketini başka sorunlar bekliyordu. Yahudilerin çok büyük bir kısmı harekete uzak duruyor ve Filistin’i bir vatan olarak görmüyordu. 1880-1929 yılları arasında 4 milyon civarında Yahudi, Rusya, Avusturya-Macaristan, Polonya ve Romanya’dan göç etti ve bunların yalnızca 120 bini, Siyonist örgütlerin malî ve moral desteğini de alarak, Filistin’e gitti. 3 milyondan fazla Yahudi Amerika ve Kanada’ya yerleşti. 1914’te tüm Amerika ve Kanada’daki Siyonist örgütlere üye olan Yahudilerin sayısı, yalnızca New York’un Manhattan semtinden Sosyalist Partiye katılan Yahudilerin sayısı kadardı.[4] Dahası Filistin’e giden Yahudiler geri dönüyorlardı ve 1927’de Filistin’e göç eden Yahudilerin sayısıyla, Filistin’den ayrılanların sayısı aşağı yukarı aynıydı.[5]

İngiltere için Filistin büyük bir önem taşıyordu. İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı sonrasında, Süveyş Kanalı’nı ve Hindistan’a giden yolları kontrol altında tutması ve aynı zamanda Wilson Prensipleriyle çelişmeden (yani savaş sonrası toprak kazanımında bulunmadan) oradaki askerî yığınağını koruyabilmesi gerekiyordu. Filistin’de adı İsrail olan devletin kurulmasını mümkün kılan ortamı hazırlayan, bu emperyalist sömürgeci iktidar hesabıydı.

Bu hesap 1917 Belfour Deklarasyonu’yla ilk meyvesini verdi. Zamanın İngiltere Dışişleri Sekreteri[6] Anthur J. Belfour’un Siyonizme ve yerel halka bakışı, deklarasyonun içeriğine dair birçok ipucu veriyordu:

“Doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü olsun, Siyonizmin kökleri yıllanmış geleneklere, bugünün ihtiyaçlarına ve geleceğe dair ümitlere dayanır; ki bunlar şu anda antik topraklarda yaşayan 700.000 Arabın heves ve önyargılarından daha derin bir öneme sahiptir.”[7]

Belfour’un adını taşıyan deklerasyonda İngiltere, Filistin’de Yahudiler için bir “millî yuva” kurulduğunu ve bunun yerli halkların varlığını tehdit etmeyeceğini açıkladı. Ancak birçok Yahudi bu Siyonist/emperyalist politikaya bir son verilmesini istiyor ve sonucunun Hristiyan ve Müslüman halkların Filistin’den sürülmeleri anlamına geleceğini savunuyordu.[8]

Bu arada, hem Filistin’e göçen Yahudilere destek olmak, hem de mümkün oldukça Filistin’den toprak satın almak için kurulan Millî Yahudi Fonu özellikle Amerikalı Siyonistlerin desteğiyle gelişiyordu.[9] 1858 Osmanlı arazi nizamnamesi ertesinde toprak alım satımının serbest kalmasından sonra çiftçilerin kuşaklar boyunca kullandıkları toprağin bir kısmına el koyan ve şehre göçen ağalar, fonun cazip önerilerine olumlu yanıt vermeye başlamışlardı. Uzun yıllar içerisinde evrilen ve aile ya da köy bazında kollektif kullanım ve rotasyon ilkesiyle işleyen muşaa toprak rejimi, gelişme ve modernleşme retoriği altında ilga ediliyor ve yerini sistematize edilmiş ve özel mülkiyete dayanan toprak sistemine bırakıyordu. İlginç olan, toprak alım-satımına engel olarak görülen ve bu nedenle “geri” ve günün şartlarına aykırı olarak kabul edilen muşaa ilga edildikten sonra toprağı eline geçiren Millî Yahudi Fonu, araziyi Yahudilerin kollektif malı olarak görüyor ve hem başka birine satılmasının önüne geçiyor hem de Yahudi olmayanlara kiralanmasını engelliyordu.

1922’de formalize edilen ve Milletler Ligi’nde kabul edilen Filistin’deki İngiliz mandası, bu süreci hızlandırmıştı. 1920’de taslağı Paris’teki Siyonistler tarafından hazırlanan metinde, Filistin, Yahudilerin tarihsel vatanı olarak gösteriliyordu. Daha sonra İngiltere’nin de kabul edeceği bu duruş, o anda ideolojik olarak henüz pişmediği için asıl metne alınmamıştı. Ve hattâ zamanın İngiltere Dışişleri Sekreteri (dışişleri bakanının bürokratik dengi) Lord Curzon, görüşme zabıt ceridesine şu notu düşmüştü:

“Yahudilerin 1200 yıl önce ortadan kalkmış bir bağlantıya istinaden Filistin’e dair hak iddia etmelerini kişisel olarak kabul etmiyorum.”[10]

Filistinliler manda sistemine karşı çıkıyorlar, demokratik ve parlementer bir rejim istiyorlardı. Ancak ne İngiltere ne de Siyonistler buna yanaşıyorlardı. Zira Filistin’in sömürgeleştirilmesine karşı duran Filistin halkı, ki nüfusun %90’ını oluşturuyorlardı, olası demokratik bir idare altında, Siyonislerin taşeronluğuna soyundukları sömürgeciliğe karşı çıkacaklardı. Filistinlilerin mandayı reddetmelerinin bir diğer nedeni de İngiltere’nin Belfour Deklarasyonunu manda metnine koymasıydı. Böylece Yahudi devleti amacını örtük olarak barındıran “millî Yahudi yuvası” olgusunu kabul etmiş olacaklardı. Siyonistler elbette mandayı destekliyor ve Filistin’in olası bağımsızlığını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardı ta ki sömürgeleştirme Filistin’de bir Yahudi çoğunluğa ulaşılmasını sağlayana kadar.

1929’da Zürih’te toplanan 29. Siyonist Kongresi, Belfour’da “Millî yuva” denilerek stratejik olarak muğlak bırakılmış kavramın “Yahudi devleti” demek olduğunu ve Yahudi çoğunluğun Filistin’in sömürgeleştirilerek elde edileceğini tanıdı. Filistinli liderler ise Kongreyi yakından takip ediyorlar, siyasî ve askerî olarak sömürgecilik karşıtı hareketler örgütlüyorlardı. Hemen kongre ertesinde Kudüs’te gerçekleştirilen anti-Arap gösteriler sonucunda çıkan ve bütün Filistin’e yayılan ayaklanma sonunda 133 Yahudi Araplar tarafından, 116 Arap da çoğunluğu İngiliz polisi tarafından olmak üzere öldürüldü. 25 Arap ve bir Yahudi’ye manda yönetimi tarafından ölüm cezası verildi.[11] Sömürgeleştirmenin sürmesi, yeni Yahudi yerleşimcilerin artan sayılarla Filistin’e yerleşmeleri, Siyonist örgütlerin fahiş fiyatlarla özellikle Beyrut ve Şam’da yaşayan ağaların topraklarını alması ve İngiliz mandasının bunu mümkün kılan ortamı yaratması ve desteklemesi Filistinlilerin direncini arttırdı. İngiliz raporları dahi Araplara bile yeterli olamayacak kadar toprak kaldığını ve yeni Yahudi yerleşimcilerin Filistin’de barınamayacağı belirtiliyordu.[12] Hem Araplar, hem Siyonistler hem de İngiltere gayet iyi biliyordu ki başından beri her Yahudi yerleşimci yerinden edilen bir Filistinli demekti, ve hâlâ öyle.

Kısa bir süre sonra Hitler Almanya’da başa geçti. Yahudi soykırımı başladığında Siyonistler bu korkunç trajediyi Filistin’deki sömürgeleştirmenin nedeni olarak göstermeye başladılar.[13] Fakat, Filistin’e gelen Yahudilerin ancak %12’si Almanya’dandı ve bu oran Hitler’in başa geçmesinden önce de aynıydı.[14]

1936’da Yahudi göçmenlerin sayısı İngilizlerin koyduğu kotayı dahi aşınca Filistinliler silâhlı ayaklanma başlattılar. Başlangıcında çok kısa bir süre için ana hedef Yahudilerse de daha sonra ayaklanma İngilizlere yöneldi. Üç yıl boyunca kontrol altına alınmaya çalışılan ayaklanma, İngilizlerin vahşet dozunu arttrmalarıyla ancak 20.000 askerle bastırılabildi. Yahudiler manda yönetiminin de göz yummasıyla 10.000 kişilik silâhlı Haganah’ı kurdular.

Arapların sömürgecilik karşıtı barışçıl girişimleri, Irak, Suriye, Lübnan ve Mısır’da belli ölçüde yerel halka ya da onları temsile soyunan liderlere siyasî olarak güç kazandırdıysa da, Filistin’de manda yönetimi ve Siyonistler böyle bir oluşuma engel oldular. 1935’te Arapların Filistin’de kurulmasını istedikleri, Yahudileri de kapsayacak, ve Milletler Ligi aktine paralel bir demokratik idare kurma taleplerine Yahudiler karşı çıktılar.[15]

1939’da daha sonra nicelerini göreceğimiz barış görüşmeleri başladı. İngiltere, ayaklanmaların artacağından ve anti-Arap tavrının bağımsızlık yolunda ilerleyen Arap ülkeleri tarafından da aleyhinde kullanılacağından çekinerek Yahudi yerleşimcilerin sayısının azaltılmasını ve 1949’da bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını Yahudi ve Arap temsilcilere önerdi. Yahudiler Londra’daki toplantıyı terk ettiler. Filistinliler ise Siyonist kolonizasyonu durdurmaya İngiltere’nin gönüllü olmadığını ileri sürerek öneriyi reddettiler.[16]

1940’larda İngiltere’nin çıkarları emperyal bağlamın dinamiklerinden değil, sömürgecilik sonrası Ortadoğu’nun siyasî haritasının gerektirdiklerinden beslenmeye başlamıştı. Özellikle Almanya’ya karşı süren savaş sırasında petrolün stratejik önemi, Araplara karşı daha önceki kadar net bir politika izlemeyi mümkün kılmıyordu. Yahudilerin formal bir ordu kurma istekleri bu bağlamda reddedildi. Ancak zaten Yahudi gerillaları Irgun ve Haganah altında örgütlenmişler ve Araplara karşı düzenli saldırılara çoktan başlamışlardı. Aynı zamanda İngiltere Yahudi yerleşimcilerin sayısını sınırlamak istiyor ve Siyonistlere baskı yapıyordu. İngiltere, 1939 sonunda, o zaman kendi sömürgesi olan Marişus adasına illegal olarak Yahudi sığınmacı taşıyan bir geminin Filistin’e girmesini engellemişti. Haganah, geminin Filistin’de kalmasını sağlamak için motorlarını bombalamış ve yanlışlıkla geminin batmasına ve 252 Yahudinin ölmesine neden olmuştu.[17]

İngiltere’nin tüm askerî gücünün onda birini Filistin’de kullanıyor olması bile, kendi ordusunda eğittiği Yahudiler’in İngiltere’ye yönelik saldırılarıyla baş etmesini mümkün kılmıyordu. Siyonistlerin bombalı saldırıları 1946 sonunda 300’ü sivil olmak üzere 373 kişinin hayatına mal olmuş, İngiliz rafinerilerini işlemez hale getirmiş, ve Filistin’in idaresini İngiltere için olanaksız kılmıştı. Aynı zamanda, İngiltere’nin Arapların gücünü kırmış olması, Hacı Emin El-Hüseyni gibi milliyetçi Filistinli liderleri sürgüne göndermiş olması ve üç yıl süren Arap Ayaklanması’nın Filistinlilerin iktisadî ve politik olarak zayıflamalarına neden olması güçlü bir Arap direncinin örgütlenmesini engelliyordu. Haganah’ın, örneğin, tüm Filistinli direnişçilerin üç katı gerillası vardı ve Filistinlilerle kıyaslanmayacak kadar iyi eğitimli ve teçhizatlıydılar.

İngiltere girdiği çıkmazı, Amerika’nın da yardımıyla son bir diplomatik hamle ile çözmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Amerika’daki 1946 seçimleri ertesinde, ki Yahudilerin oyu kilit rol oynuyordu, Truman İngiltere’ye hiçbir gönderme yapmadan Filistin’in ikiye ayrılmasını ve biri Arap, diğeri Yahudi olmak üzere iki devletin kurulmasını desteklediğini söyledi.[18] Bunun üzerine İngiltere 1947’de konuyu Birleşmiş Milletlere havale etti ve bir yıl sonra Filistin’den çekileceğini açıkladı.

Birleşmiş Milletler’in aynı yıl önerdiği Filistin’i Taksim Planı (1947) iki yıllık bir geçiş dönemini takiben iki bağımsız devlet kurulmasını ve Kudüs’ün uluslararası bir şehir olmasını öngörüyordu. İllegal göçmenlerle birlikte Yahudi nüfus toplam nüfusun %31’i olduğu halde tüm Filistin’in %56’sının Yahudi devletine ayrılması ve bu ayrılan bölgede dahi Arap nüfusun, etnik temizliğe rağmen, tüm nüfusun yarısını oluşturması, zaten bu planın Araplar tarafından baştan reddedilmesi anlamına geliyordu. Dahası, Yahudilere ayrılan toprağın %90’ı ve içindeki narenciye ağaçlarının %87.5’i resmen Araplara aitti. Böylesine bir bölüşüm, Filistinlilerin iktisadî gelişimini mümkün kılacak son olasılığı da ortadan kaldırıyor ve kendilerine öngörülen devletin Yahudi devletine ve dışarıya bağımlığını esas alıyordu.[19] Siyonist liderler BM kararını resmî olarak kabul ettiler ve ortaya çıkacak boşluğu değerlendirmenin planlarını yapmaya başladılar.

Planın açıklanmasının ertesinde Yahudiler ve Filistinliler arasında ciddi bir askerî/iktisadî güç farkı vardı ve iki ayrı devlet olasılığını hayata geçirecek bir BM gücü oluşturmak mümkün değildi. Yani, aslında yaptırımsız uygulanması hiçbir şekilde mümkün olmayan bu plan, İngilizler’in Filistin’de yaratacağı boşluğu, güçlü tarafın doldurması anlamına geliyordu ve bunun Siyonistler olacağı çok açıktı. Planın hemen ertesinde tüm Filistin’e yayılan Siyonist terörü, psikolojik savaşı ve katliamları, 750.000 Filistinlinin vatanlarından bir daha geri dönememecesine kaçmalarına/sürülmelerine ve dünyanın en büyük mülteci nüfusunun ortaya çıkmasına neden oldu.[20] Filistin köylerine yapılan düzenli saldırılarla köylüler yerlerinden sökülüyor, direnenler katlediliyorlardı. Suriye ve Mısır’dan gelen Arap gönüllülerin ve Filistinlilerin askerî gücü bu sömürgeci genişlemeyi engelleyecek durumda değildi.[21] Menahim Begin ve İzhak Şamir komutasındaki İrgun ve İsrail’in Özgürlüğü komandoları, Filistin tarihinin en iyi bilinen katliamlarını bu dönemde gerçekleştirdiler. Çocuklarla beraber 254 kişinin katledildiği, bir bölüm köylünün de bir kamyona doldurularak Kudüs’e getirilip zafer yürüyüşü sırasında işkence edilip öldürüldüğü Dir Yasin Katliamı bunların içinde en sık anımsananı oldu. Dir Yasin köylüleri silâhsız oldukları ve Yahudi komşularıyla saldırmazlık anlaşması imzaladıkları halde katledilmişlerdi.[22]

BM kararının açıklanmasından 6 ay sonra ve İngiltere’nin Filistin’i terk ettiği gün olan 15 Mayıs 1948’de, David Ben-Gurion, Theodor Herzl’in resminin altında poz vererek, Herzl’in “barbarlığa” karşı “uygarlığın” ileri karakolu diye adlandırdığı İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti. Savaş 1949’da sona erdiğinde uygar Siyonistler Kudüs’ü ikiye bölmüş ve Ürdün’le paylaşmış, Filistin’in %77’sini işgâl etmişlerdi. Bu, Filistin’in verimli tarım arazilerinin %95’ine takabül ediyordu. 340 köy ve 14 şehir yıkılmış, tüm Filistin nüfusunun %70’i vatanlarından sürülmüştü.[23] Filistin toplumunu mahveden bu yıl, Arapların toplumsal belleğine Nakbah (felaket) adıyla yerleşti.[24] Böylece, dünya sömürgecilik sonrası döneme adım atarken, bir koloni etnik temizliğin ardından ulus-devletlik mertebesine çıkıyordu. İsrail, Cezayir’de yenilgiye uğrayacak sömürgeciliğin Filistin’deki başarısıydı.

2) NAKBAH’TAN İNTİFADA’YA

Nakbah’ı takibeden bir buçuk yıl içerisinde yerlerinden edilen Filistin halkının yerine 648.000 Yahudi yerleştirildi. Ülkelerinden sürülen Filistinlilerin bir bölümü sınırın hemen diğer tarafında yaşıyor ve hattâ bir iki yıl önce sürdükleri tarlalarını görebiliyorlardı. Bir kısmı geri dönmeye çalıştılar. Ancak İsrail, sınırları “serbest atış alanları” olarak tanımlamış, “sınır ihlallerine” karşı binlerce mayın döşemişti. Yalnızca 1948-1956 arasında 2700–5000 civarında Filistinli memleketine dönmeye çalışırken sınırda can verdi.25 İsrail saldırıları Filistinlilerin ellerinde kalan %23’lük toprak parçasında da devam etti. 1953’te Mısır’ın idare ettiği 7.5 kilometre enindeki Gazze Şeridi’ne sızan Ariel Şaron kumandasındaki İsrail birliği fark edilince önüne geleni vurmaya başladı ve 20 Filistinlinin ölmesine, 60’ının yaralanmasına ve büyük bir paniğe yol açtı. Bir yıl sonra Han Yunus’ta 275, Refah’ta 111 Filistinli öldürüldü. Bu arada Araplar yer yer İsrail’e sızıyor ve içinde sivillerin de bulunduğu hedeflere saldırılar düzenliyorlardı. İsrail de karşılığında kitlesel olarak Filistinlileri öldürüyor ve mesela Filistin/İsrail dışındaki sivillere dahi yöneliyordu. Yine böyle olayların birinde Ariel Şaron’un başında olduğu bir grup gerilla Ürdün’e girip Kibya köyünde 45 evi bombalayıp, çoğunluğu kadınlar ve çocuklar olmak üzere 69 sivili öldürmüştü.[26] İsrail, olayların planlı olduğunu reddetmiş ve Yahudi yerleşimcilerin sınırdan kendilerini öldürmek için sızanlara karşı koyduklarını söylemişti. Bu beyanatın yalan olduğu ortaya çıkınca BM İsrail’i kınamıştı. Bu, İsrail için o kadar büyük bir siyasî skandaldı ki, Amerika bile 75 milyon dolarlık yardımı, kısa bir süre için, askıya almıştı.

İsrail uluslararası alandaki sarsılmış pozisyonunu güçlendirmek için kendine yeni bir yol çizmiş ve Mısır’a ajanlarını göndererek Arap karşıtı kamuoyu yaratabilmek için Kahire ve İskenderiye’deki İngiliz ve Amerikan konsolosluklarını, kültür ateşeliklerini, sinemaları ve kamu binalarını bombalatmıştı. Ancak Mısır, ajanların ikisini yakalamış ve ölümle cezalandırmıştı. İsrail, Mısır’ı anti-semitizm ve Nazi sempatizanlığıyla suçlamış ve Gazze’deki az sayıdaki Mısır birliklerine saldırmış, 39 askerî öldürüp 32’sini yaralamıştı.[27] Ancak skandal ortaya çıkınca BM tarafından yaptırımlara marûz kalmıştı.[28] Tam bu dönemde Mısır’ın İsrail karşıtı fedayileri eğitmeye başlaması ve Nasır önderliğinde güçlenmesi, Mısır’ın işgâl edilmesi ya da Sina’nın ele geçmesi planlarını gündeme getirdi.

Soğuk Savaş’ın başlaması ve Ortadoğu siyasetindeki etkisi Filistin sorununda da önemli bir rol oynamaya başlamıştı. Amerika’nın Aswan Barajı’ndan finansal desteğini çekmesi ve Sovyetler Birliği’nin oluşan boşluğu doldurması, Çekoslavakya kanalıyla Mısır’a askerî techizat akışını başlatması, Nasır’ın anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı duruşu ve yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıması, kendisinin Amerikan Dışişleri bakanlığı tarafından “olağanüstü tehlikeli bir fanatik” olarak gösterilmeye başlanmasıyla sonuçlanmıştı.[29] Zaten Amerika ve Batı’nın çıkarlarına aykırı her harekete karşı geliştirilen ideolojik savaşın en önemli stratejilerinden biri, lideri (Castro, Humeyni, Nasır, Saddam vs.) ya da hareketi irrasyonel, tehlikeli ve fanatik olarak göstermek olmuştu; ve hâlâ öyle devam ediyor.

1956’da Nasır Süveyş Kanalı’nı İngiliz ve Fransız hisselerinin karşılığını vererek kamulaştırdı. Zaten İsrail’e yoğun askerî destek sağlamakta olan İngiltere ve Fransa, Mısır karşıtı politikalarını keskinleştirip Amerika’nın tehlikeli fanatik dediği Nasır’a “Nil’in Hitleri” adını taktı ve askerî bir operasyonla “özel mülklerini” koruyacaklarını belirttiler. Fransa’nın Süveyş Kanalı gelirlerini korumak istemesi dışında, bir de sömürgesi Cezayir’deki bağımsızlık hareketini Nasır’ın desteklemesi, Mısır karşıtı tutumunu sağlamlaştırıyordu.

Bu arada Amerika, Nasır’ın kısıtlı toprak dağıtımına ve sosyalistvari politikalarına karşı çıkmıyor ve yükselen anti-kapitalist dalganın korporatist politikalarla karşılanabileceğinin ve Üçüncü Dünya’da kısmi bir gelir dağılımının halk ayaklanmalarını engelleyeceğinin hesaplarını yapıyor ve dış siyasetinde bunu mihenk taşı olarak görüyordu.[30] Hem bu nedenle hem de İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’daki etkilerini sınırlamak için Mısır’a karşı askerî bir müdahaleye karşı çıkıyordu, ancak başarılı olamadı.

İsrail 1956’da Mısır’a Sina’dan girdi. İngiltere ve Fransa Mısır’ın askerî uçak filosunun %95’ini bombalayarak yok ettiler. Nasır, Kahire ve İskenderiye’yi korumak için Sina’daki kara birliklerini geri çekmek zorunda kaldı. Gazze Şeridi, Kanal ve Sina tamamen işgâl edildi. Bu sırada Sovyet tankları Budapeşte’de Macar Devrimini bastırmakla meşgûldü ve Mısır lehine bir askerî müdahale çok zordu. BM’nin, ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin baskısı sonucu İsrail yavaş da olsa geri çekildi. Nasır kaybettiği savaştan zaferle çıktı.

Ancak İsrail’in saldırganlığı devam etti ve 1967’de 6 Gün Savaşı sırasında Süveyş Kanalı’na kadar olan Mısır topraklarını ve Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni, Misir idaresindeki Gazze Şeridi’ni, Kudüs ve Batı Şeria’yı işgâl etti. BM 242 numaralı kararıyla İsrail’i protesto edip işgâl ettiği topraklardan çıkmasını talep etti. Filistinliler bu kararı, kendilerine dair hiçbir gönderme olmadığı, ulus-devleti tek özne olarak gördüğü ve Gazze Şeridi ile Batı Şeria’yı doğrudan kastetmediği için protesto ettiler.

1967 yenilgisinden sonra Filistinlilerin mücadelesi önemli bir yeniden yapılanma sürecine girdi. 1964’te Filistinlilerin vatanlarına dönüş ve kendi kaderlerini belirleme hakkını savunmak için kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü ilk zamanlarında Nasır’ın güdümünde ve Filistin sorununu Arap birliği sorununun bir parçası olarak gören ve 1950-60’ların Arap milliyetçisi hareketlerine dayanan bir örgüttü. 1967 sonrasında Yaser Arafat’ın liderliğindeki Fetih ve FKÖ içerisindeki diğer sol siyasetler Filistin’in bağımsızlık mücadelesinde yeni bir dönem başlattılar ve diğer Arap ülkelerinden olabildiğince bağımsız bir siyaset örgütlemeyi ve Filistin’i siyasî gündemin merkezine almayı hedeflediler. 1969’da Filistin’de Yahudilerin ve Arapların birlikte ve eşit şartlarda yaşayabilecekleri demokratik bir halk cumhuriyeti önermeleri bu yeni stratejinin ilk talebiydi. Gerilla mücadelesinin yanında verilen bu siyasî ve diplomatik mücadele ertesinde FKÖ uluslararası alanda kendine daha sağlam bir yer edinmeye başlamıştı. Zira yakın bir gelecekte FKÖ, İsrail ve ABD dışında hemen hemen tüm ülkelerce Filistin halkının temsilcisi olarak tanınacak ve bu diplomatik başarı BM tarafından 1974’te resmileştirilecekti. Nitekim aynı yıl Arafat, BM’nin resmî daveti üzerine Genel Kurul’da yapacağı konuşmada FKÖ’nün aşağıda bahsettiğimiz yeni siyasî önerisini dünya kamuoyuna duyuracaktı.

Böylece Filistin üzerinde tek devlet talebinden geri adım atılacak ve BM’nin iki devlet önerisi kabul edilecekti. Bu aslında bir liderin barış yolunda verebileceği en önemli tavizlerden biriydi. Zira Filistinlileri yurtlarından eden ve Filistin halkının tarlaları, meyve bahçeleri, bağları, şehirleri ve köyleri üzerine kurulmuş bir sömürgeci harekete devlet kurma hakkını tanıyordu. FKÖ’nün dünya siyaseti içerisindeki artan popülaritesi ve bunun beraberinde getirdiği siyasî güç, örgüt içindeki siyasetlerin liderlik için birbirleriyle daha sert mücadele etmelerine yol açıyor ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile Filistin Demokrat Kurtuluş Cephesi’nin Fetih’e nazaran daha solda kalan siyasetlerini daha da keskinleştiriyordu.

FKÖ’nün diplomatik atağından sonra uluslararası kamuoyunun baskısını daha güçlü bir şekilde hissetmeye başlayan İsrail siyasî karşı atağa geçti. Bir taraftan özellikle Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin, yani siyaset kuramındaki adıyla, kolonizasyon birimlerinin sayısını arttırdı. Diğer taraftan da Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki Filistinliler için sınırlı özerkliği olan bir sivil idare önerdi. İlk kez 1990’daki barış görüşmelerinde en önemli rollerden birini oynayacak Şimon Perez tarafından ileri sürülen bu çözümün iki stratejik amacı vardı: 1) Filistin dışında sürgünde bulunan FKÖ ve diğer mültecilerle, kendi vatanlarında mülteci olan Filistinliler arasındaki siyasî bağı ortadan kaldırmak ve işgâl edilen topraklardaki yerel çıkarların keskinleştirilmesi yoluyla böl/yönet siyasetinin temelini atmak. 2) İsrail’in tüm Filistin üzerindeki gayrı-resmi egemenliğini pekiştiren işgâli normalleştirmek.

Zaten İsrail, İşgâl Bölgeleri’ni kendi güvenlik ve iktisat sistemine devamlı olarak entegre etmekle tüm Filistin’e dair bir egemenliği kendi hakkı olarak görüyor ve uygulamaya koyuyordu. Knesset’in (İsrail Parlementosu) işgâlden hemen sonra kabul ettiği “Düzen ve İdare Kanunu” hükümeti “İsrail kanunlarını, yönetmeliklerini ve kamu idaresini İsrail’in tüm topraklarında uygulamaya” yetkili kıldı. Aslında bu, “İsrail” vizyonunun genişlemesi ve kolonizasyonun legalize edilmesiydi. Ancak bu kanun çok kritik bir ikilemi beraberinde getiriyordu. Zira hüküm alanını genişletmek, hüküm altındakilerin de hukuki hak alanlarını genişletmek demekti. Uluslararası baskılar ve dünyanın gözünü Filistin’e çevirmesi 1948’deki gibi bir kitlesel soykırımı ve sürgünü mümkün kılmıyordu. Egemenlik ilan edilen işgâl alanlarındaki 2 milyon Filistinliye yurttaşlık vermek -ki hukuki egemenlik hakkı başka türlü iddia edilemezdi- sömürgeciliğin başlangıcından beri sürdürülen “demografik denge” politikasına büyük bir darbe vuracaktı. İsrail bu ikilemi işgâl alanlarında askerî bir yönetim kurmakla “aştı”. Tüm hukuki yetki ve idare orduya transfer edildi. Böylece, eğitimden tarıma, vergiden güvenliğe ve su kullanımından mülk anlaşmazlıklarına kadar Filistinlilerin toplumsal hayatının her alanı askerî emir komuta zinciri içerisinde düzenlendi. Uluslarası arenada 1949 Cenevre Konvansiyonuna karşı hareket etmekle suçlanan İsrail, sömürgeciliğin dayattığı bu çözüme Knesset yoluyla ulaşıldığı için egemenliğini meşrû ve hukuki görüyor ve işgâl ettiği topraklarda kurduğu cuntaya karşı büyüyen uluslararası muhalefeti hafifletmeye çalışıyordu.[31]

İsrail politikalarına ve askerî idaresine karşı yürütülen sivil direniş 1987’de adı konulan İntifada’dan çok önce başlamıştı. Boykotlar, gösteriler ve vergi vermeyi kitlesel olarak reddetme gibi eylemler gündelik hayatın bir parçasıydı. Bu direniş hareketlerinin en önemlilerinden biri 1976 belediye seçimleri sırasında oldu. “Sınırlı-özerklik” politikasının makyajı olan ve 24 kent merkezi ve 200 köyde yapılan bu seçimlerde, FKÖ ile bağlantılı adaylar “Perez İdaresine Hayır!” sloganıyla büyük bir başarı kazandılar. Böylece halk bir taraftan İsrail yönetimine hayır diyor, diğer taraftan da FKÖ’nün Filistin halkının temsilcisi olmadığı tezini öne süren İsrail’e yanıtını vermiş oluyordu.

İki yıl sonra Begin, Perez’in tutmayan planını Mısır’la başlayan Camp David görüşmeleri sırasında bu kez “otonomi” adı altında tekrar öne sürüyordu. 1970-1980 arasında İsrail hiç geri adım atmadan bu planı inatla dayatmaya çalıştı.

FKÖ 1970’e kadar Ürdün’de aktifti. Bir taraftan halkın yarıdan fazlasınının vatanlarından kaçan Filistinliler olması ve diğer taraftan İsrail sınırında FKÖ’nün kısmi de olsa özerk bir hareket örgütleyebiliyor olması Ürdün’ü Filistin bağımsızlık mücadelesinin merkezi haline getirmişti. Ancak FKÖ içerisindeki sol siyasetlerin bu reaksiyoner kraliyet düzenini devrim ve bağımsızlık önünde engel olarak görmeleri ve İsrail’e ve sömürgeciliğe karşı yürütülecek mücadeleye giden yolun Ürdün Kralı Hüseyin’i devirmekten geçtiğine karar vermeleri daha sonra kendilerinin de söyleyeceği gibi önemli bir siyasî taktik hatasıydı. Zira tahtının tehlikeye girdiğini fark eden ve bir suikast denemesinden kıl payı kurtulan Hüseyin terör eylemlerini arttıran Filistinlilere karşı askerî bir operasyon başlattı ve tüm hareketi 1970-71 iç savaşı ertesinde İsrail’in de yardımcı olmasıyla Ürdün’den sürdü.

FKÖ’nün ikinci durağı, güneyindeki mülteci kamplarında 300.000 civarında Filistinli mültecinin yaşadığı Lübnan oldu. Din, mezheb, millet ve sınıf eksenlerinden “bölünmüş” binbir parçalı bir bütün olan Lübnan’ın iç siyasetinde şiddet iyice arttı ve bir süre sonra patlak veren iç savaş Filistin bağımsızlık mücadelesini olduğu kadar bütün Ortadoğu’yu da etkiledi. Belleklerdeki yeri “Doğu’nun Paris’i” olan Beyrut, acının, terörün ve iç savaşın merkezine dönüştü.

Nüfusun %3’ten azını oluşturan Maronit Hıristiyanların çoğunluğu Müslüman olan halkın -ki Lübnan işçi sınıfını oluşturuyorlardı- üzerinde siyasî bir hegemonyası vardı. İç savaş sırasında İsrail tarafından desteklenen Hıristiyan Falanjistler hem FKÖ’ye hem de Falanjist olmayan ve Suriye tarafından desteklenen Hıristiyan gruplara karşı savaşıyorlardı. Aynı anda Güney Lübnan’da bizzat İsrail tarafından kurulan Hıristiyan Güney Lübnan Ordusu FKÖ’ye karşı savaş veriyordu.

Lübnan deneyimi FKÖ’ye hem devletleşme yolunda hem de askerî olarak çok önemli deneyimler kazandırdı. Zira bir taraftan savaşırken, aynı anda zengin Arap ülkelerinden gelen maddi destekle özellikle Güney Lübnan’ı bir özerk devletmişçesine idare ediyor, mülteci kamplarının, eğitimden sağlığa, elektrik dağıtımından telefona bütün sosyal idaresini kendi başına yürütüyordu.

1977 hareket için dönüm noktası oldu. Nasır’ın ölümünden sonra Mısır’da başa geçen Enver Sedat 1973’te İsrail’e karşı açtığı Yom Kippur savaşından sonra iyice sarsılmış iktisadın ve kaybettiği toprakların baskısıyla İsrail’le barış yolunu seçmişti. Camp David anlaşmaları ertesinde ABD başkanı Carter’ın önerdiği ve daha sonraki tüm ABD başkanlarının ısrarla devam ettireceği barış için dolar şartına dayanan anlaşma, Mısır’ın kaybettiği toprakları geri almasıyla ve İsrail’i tanımasıyla sonuçlandı. İsrail için birçok açından çok önemli bir anlaşmaydı bu. Zira hem azılı düşmanı Mısır’ı nötralize ediyor hem de tüm enerjisini bir Mısır müdahalesi olasılığı olmadan Lübnan’a yöneltebiliyordu.

İsrail’de 1970’lerin sonuna gelindiğinde Likud hükümeti “sivil idare” (Perez) ya da “otonomi” (Begin) adı altında anılan planın devamı olan “Köy Meclisleri” planını ortaya attı. Stratejik hedefler ise aynıydı: İşgâl bölgelerinde ve sığınmacı kamplarında FKÖ karşıtı ya da en azından ondan bağımsız bir lider kadrosu yaratmak, ve böylece hem FKÖ’yü temsil gücünden etmek hem de uluslararası platformda güçsüz düşürmek.

Sömürgeci iktidar mantığının kristalize olduğu bu plan aynı zamanda Filistin halkının kendi kendilerinin yöneticisiymiş gibi gösterilmesi anlamına da geliyordu. Batı’da ve özellikle Amerika’da Arapların “demokrasi istememesinin” göstergesi olarak sık sık anılan bu deneyim de Filistinlilerin kitlesel direnişi sonucunda başarısızlığa uğradı. Direniş sırasında işgâl alanlarındaki birçok lider sınırdışı edildi ya da tutuklandı, sığınmacı kamplarında ve şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan edildi, zaten çok zor şartlarda işler durumda olan üniversiteler kapatıldı. Aynı zamanda bu direnişler ve FKÖ karşısındaki siyasî yenilgisi, İsrail’in Lübnan’ı işgâl etmesinin ve FKÖ’yü oradan sürdürtmesinin de bahanesi oldu.

Zamanın Likud hükümetinin “savunma” bakanı Ariel Şaron, (ki şu anda bu katilin iki ay önce El-Aksa camiine ayak bastıktan sonra Filistin’de çıkan olayları anlamak için gereken tarihsel perspektifi tartışıyoruz) İsrail “içindeki” bu “karışıklığı” FKÖ’nün içeriye sızarak kışkırtığını söyledi. Böylece işgâl altındaki topraklarda gelişen sivil direniş dış mihrakların kışkırttığı bir düzensizlik olarak gösteriliyordu. Bu arada başa geçen Likud, İşçi Partisi’den devraldığı kolonizasyon politikasını inanılmaz boyutlara çıkarmış ve işgâl alanlarındaki yerleşimci sayısını 20, yerleşim merkezi sayısını 3 kat arttırmıştı. Bu, devlet tarafından planlanan bir genişleme ve sömürgeleştirme hareketiydi. İddiaların tersine “kendilerine ayrılmış küçük toprak parçasına sığmaya çalışan Yahudilerin gayri nizami yerleşme çabası” değil, stratejik olarak yerel halkın arasında, Filistinlilerin birbirleriyle ilişkilerini en aza indirmek amacıyla hedeflenmiş bölgelerde planlanan kolonizasyondu. Bu noktada İşçi Partisi ile Likud arasındaki fark aslında sembolik bir farka dönüşüyordu. Zira Likud, İşçi Partisi politikalarını uygulamak için kendine özgü aşırı sağ retoriğini kullanıyor, İşçi Partisi de Likud retoriğinin özünü farklı gibi görünen politikalarıyla hayata geçiriyordu. Bunun en çarpıcı örneği, Mısır’la barış imzalayanın, Sina’dan çekilme emrini verenin ve Mısır’ı kolonize etmeye çalışan yerleşimcileri Filistin’e geri çekenin aşırı sağcı Likud olmasıydı.

İsrail açısından Mısır’la varılan barış anlaşması, hem yeni bir savaşın yardımcısı (yani askerî ve siyasî olarak Mısır’ı nötralize edip Lübnan işgâlini gerçekleştirmenin yardımcısı), hem de Perez’in “sivil idare” planını hayata geçirmenin bir ön adımıydı.

İsrail destekli Güney Lübnan Ordusu FKÖ’ye karşı etkili olamadığı gibi, başkent Beyrut’la ilgisi olamadığı için FKÖ’nün merkezi ciddi bir sorunla karşılaşmadan bağımsızlık mücadelesini sürdürüyordu. Begin ve savunma bakanı Ariel Şaron’un Lübnan’ı işgâl edip FKÖ’yü sürme ve Beyrut’ta İsrail yandaşı bir kukla hükümet kurma planı bu ortamda gelişti.[32] Zaten İsrail bu konuda çok deneyimliydi. Kâh bağımsız olarak kâh ABD’nin taşeronu olarak benzeri birçok durumla karşılaşmış ve dünyanın en deneyimli organize terör örgütlerinden biri haline gelmişti. İsrailli askerî uzmanlar dünyadaki “İsrail dostu” liderlerin askerlerinin ve istihbarat birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmuştu. Örneğin İran şahına ve Zaire’nin diktatörü Mobutu Sese Seko’ya verilen yardımlar bunlardandı. 1978’de Timor halkına karşı Endonezya ordusunun yürüttüğü ve 200.000 insanın katledildiği soykırımda kullanılanlar İsrail’in sattığı Amerikan jetleri ve saldırı helikopterleriydi.[33] Somoza diktatörlüğünün 50.000 Nikaragualıyı öldürdüğü silâhların %98’i ve Guatemala diktatörlüğünün 1980’de kullandığı silâhların %83’ü İsrail’den gelmişti.[34] Ayrıca İsrail, ırkçı Güney Afrika’ya evrensel olarak uygulanan silâh satış ambargosunu tanımadığını belirtmiş ve lojistik desteğini sürdürmüştü.

1978’de İsrail 1000 Filistinli ve Lübnanlı’nın öldürüldüğü ve onbinlerce Lübnanlının yerlerinden edildiği bir operasyonla Litani Nehrine kadar Lübnan’ın güneyini işgâl etti ve takip eden aylarda hem FKÖ kamplarını hem de FKÖ kampı olduğunu iddia ettiği yerleri bombalamaya başladı. FKÖ de İsrail’e karşı askerî mücadelesini sürdürdü. 1981’e kadar devam eden bu silâhlı mücadele Amerika’nın araya girmesiyle varılan bir ateşkes anlaşmasıyla durdu. Ateşkesin İsrail açısından önemli bir avantajı vardı. Zira Camp David’de Mısır’la varılan anlaşma gereğince İsrail Sina’dan 1982’de çekilecekti. Bu arada FKÖ eğer anlaşmayı bozarsa İsrail için “meşrû müdafa” yolu açılacaktı. Ancak FKÖ anlaşmayı bozmadı.

Bu arada Filistin mücadelesi içerisinde FKÖ’ye ve Arafat’a muhalif bir siyaset Londra’da İsrail büyükelçisine bir saldırı düzenledi. İsrail’in adeta “beklediği” buydu. Şaron’a bağlı ordu Beyrut’a kadar girdi. İsrail tarihinin en kanlı operasyonlarından biriydi bu ve 10.000 kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı. Beyrut’u kuşatan İsrail kenti bombalıyordu. BM defalarca, Amerika’nın vetosuna rağmen, İsrail’i kınadı. Uluslararası kamuoyu tamamen İsrail’in karşısındaydı ve Amerika bile İsrail’i ateşkes için zorlamaya başladı. Batı Beyrut’un büyük bir bölümünü kontrol eden FKÖ’yü yok etmeye kararlı İsrail direndiyse de baskılara karşı gelemedi ve FKÖ’nün gemilerle Beyrut’tan ayrılması karşılığında işgâli durdurdu. Amerikan, Fransız ve İtalyan barış güçlerinin koruması altında FKÖ militanları, geride kalan Filistinli mütlecilerin korunacağı sözünü alarak, Beyrut’tan gemilerle ayrıldılar ve binlerce kilometre uzağa, Tunus’a geçtiler. Lübnan’dan FKÖ’nün sürülmesi ve kamplarının bombalanarak yok edilmesi, İsrail’in tüm diğer askerî başarılarının ertesinde olduğu gibi, Filistinliler için yeni katliamlar demekti.

Ariel Şaron FKÖ’nün titizlikle bağlı kaldığı anlaşmaya güvenmiyor ve 2000-3000 gerillanın gemilere binmediğini ve Beyrut yakınlarındaki Sabra ve Şatila mülteci kamplarında saklandıklarına inanıyordu. Ancak kamplarda gerilla olmadığı çok acı bir şekilde öğrenilecekti. Tam bu sırada İsrail’in desteklediği Falanj’ın karizmatik lideri’nin oğlu Beşir Cemayel Suriyeli milliyetçiler tarafından öldürüldü. İki gün sonra, 16 Eylül 1982’de sabah 6’da İsrail tarafından abluka altına alınan ve çıkışlarının tutulduğu Sabra ve Şatila kamplarına, Şaron tarafından sokulan 150 Falanj gerillası, yine İsrail’in sağladığı silâhları kullanarak, çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan oluşan 3.000 Filistinliyi gece gündüz “çalışarak” katletti. İçeride süren katliamı bizzat örgütleyen Şaron, dışarı kaçmaya çalışanlara çıkışları kapatmıştı.

İsrail kamuoyu paralize olmuştu. İsrail tarihinin en büyük gösterileri Sabra ve Şatila katliamın ertesinde gerçekleşti. Tel Aviv’de toplanan 400.000 gösterici sorumluların ortaya çıkartılıp cezalandırılmasını talep etti. Şaron hükümetten istifa etmedi. Begin, Şaron’u savunarak, dünya kamuoyunu İsrail tarafına çekmek için ideolojik bir kampanya başlattı. İsrail ordusuna sorumluluk biçmenin anlamsız olduğunu ve İsrail’i eleştirenlerin “Yahudi devletine yöneltilmiş anti-semitik iftiralar silsilesinden” etkilendiklerini, “Goyim’in Goyim’i öldürdüğünü, sonra da Yahudilerin suçlandığını” savundu.[35] Bu soğukkanlı sorumluluk reddi en başta İsrail kamuoyundaki demokrat tepkileri arttırdı. Gazeteler, Begin’in kendisinin işin başına geçerek gerçekleştirdiği Dir Yasin katliamını ve Şaron’un kumandasında gerçekleştirilen Kibya katliamını kamuoyuna hatırlatarak, bu olayların tüm İsrail halkının itibarını zedelediği yazdı.[36]

Artan uluslararası ve iç baskılar sonucunda İsrail hükümeti bir soruşturma komisyonu kurdu. Komisyon raporu Şaron’un dolaylı olarak sorumlu olduğunu ve başbakanı durumdan haberdar etmeyerek yanılttığını ortaya çıkardı. Şaron’un Falanj’ın yapacağı katliamdan haberdar olmamasınının mümkün olamayacağı saptandı. Şu anda Likud’un lideri olan Şaron, o anki koltuğundan olup başka bir görevle kabineye girdi.

Sabra ve Şatila Katliamı Batı Şeria ve Gazze Şeridindeki Filistin sivil halkına yönelik şiddetin giderek arttığı bir bağlamda gerçekleşmişti. Direniş liderlerinin sınırdışı edilmeleri, sokağa çıkma yasakları, eylemlere katılanların evlerinin yıkılması, İngiliz mandası döneminden kalan mahkemesiz yıllarca süren gözaltılar ve demokratik siyaset mekanizmalarının işlemesinin engellenmesi işgâl altındaki Filistin topraklarındaki idari rutinin olağan parçalarıydı. Bu arada hepsi silâhlı olan Yahudi yerleşimcilerin sayısı artıyordu. İsrail baskı rejimini arttırdıkça, Filistin direnişi daha da kitleselleşiyordu. Mülteci kamplarında yaşayan yeni kuşak gençler ve çocuklar, barış şartlarında yaşayan gençler ve çocuklardan çok farklı bir hayat sürüyorlar, baskı rejimi çok erken yaşlarda büyük sorumluluklar almalarını gerektiriyordu. Arafat’ın İsrail askerlerinin önüne sürmekle suçlandığı “çocuklar” bu çocuklardı.

Filistin halkında biriken öfke 1987’de Filistin tarihinde yeni bir sayfa açtı. Tabandan yayılan İntifada İsrail işgâline karşı yürütülen en etkili halk hareketi olacaktı. Hem Filistin halkı için hem de İsrail iç siyaseti için yepyeni bir dönem başladı. Batı Şeria’dan sorumlu general, 1988’de yükselen liberal dalgaya “liberal işgâl olmaz” diyerek yanıt vermişti. İsrail sağı İşçi Partisi’ni liberal bir siyaset gütmekle eleştiriyor ve ortaya çıkan direnişten bu “yumuşak” tavrı sorumlu tutuyordu. Bu arada “liberalleri” saran ikilemler politik açmazlara neden oluyor, liberal demokrasiyi bir arada tutan şeyin liberal işgâl olduğu gerçeği gün gibi açığa çıkıyordu. İsrail’in bu kendine has etno-demokrasisi kriz içindeydi.

İntifada bu krizi derinleştirerek kitselleşti. İntifada’nın siyasî olarak güçlendirdiği FKÖ, 1989’da sürgünde Filistin devletini ilan etti ve Doğu Avrupa ülkeleri, İsrail ve Amerika dışında 100’den fazla devlet tarafından tanındı. Şamir ise FKÖ’yü tanımamakta direniyor, FKÖ dışından kendisinin belirleyeceği Filistin temsilcileriyle “otonomi” görüşmeleri yapılmasını öneriyordu. Ancak İntifada birçok İsrailli siyasetçinin kabul etmekte zorlandıkları bir başarı elde etmişti. Sağ siyasetçiler dahi Filistinlilere toprak transferinden bahsetmeye başlamışlardı. Ancak Şaron hâlâ Ürdün’e küçük toprak transferleri ve Filistinlilerin oraya kaydırılmasından yanaydı.

İntifada’nın başarısı ve etnik ayrımcılığı temel taşı yapan bir “demokratik” devletin Yahudi olmayan 2.5 milyon insanı egemenliği altında kabul etmesi, bir de üstüne üstlük bu insanların 40 yıl önce kurulan devletin üstüne çöreklendiği toprakların gerçek sahibi olması, İsrail’deki krizi iyice keskinleştiriyordu. Bir de bunun üzerine yerlerinden kovulan ve sınırın hemen öbür yanında yaşayan 4 milyon mülteciyi ekleyince, tüm sömürgeci Siyonist projenin krizi iyice belirginleşiyordu. İsrail kamuoyu ikiye bölünmüştü. Bir süre sonra başlayacak Oslo süreci bir tarafa rahat bir soluk aldırırken diğer tarafın ise korkulu rüyası olacaktı. Filistinliler için ise sonunu kestiremedikleri bir süreç başlayacaktı.

’90’ların başına gelindiğinde, İntifada sosyal, siyasî ve iktisadî sınırına ulaşmıştı. Kitleler siyasî bir sonuç alamamanın umarsızlığı içerisindeydi. Daha kaç ev yıkılacak, kaç kişi tutuklanacak, kameraların gözü önünde ya da gizli olarak kaç kişinin kolları bacakları kırılacak, kaç Filistinli işkenceden geçirilecekti? Daha kaç kuşak genç okula gidemeyecekti? Yıllardır süren işgâl sırasında 200.000 aile, İsrail iç pazarındaki en kötü ve en ucuz işlerde çalışan üyeleri sayesinde ayakta kalıyor ve yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. Saddam’ın Kuveyt’i işgâli ve Arafat’ın bunu desteklemesi Filistinlilerin daha da zayıf düşmesine neden oldu.[37]

MADRİD KONFERANSI’NDAN OSLO SÜRECİNE

Körfez savaşı ve Irak’ın askerî ve sivil altyapısının yok edilmesi ertesinde Amerika tek kutuplu dünyasında Ortadoğu sorununun “halli” için eski planları tekrar çekmeceden çıkardı: 1991 Madrid Konferansı bu ortamın sonucuydu. Filistinliler FKÖ tarafından temsil edilmeyecekler ve delegasyonları Ürdün tarafından nötralize edilecekti. Şamir başbakanlığında Likud hükümeti görüşmeler sırasında herhangi bir somut sonuç alınmasını engelliyor ve bu arada işgâl altındaki topraklarda Yahudi yerleşimlerini milyonlarca dolar harcayarak genişletiyordu. Madrid görüşmeleri sırasında İsrail her zamanki stratejisini sürdürüyor ve konferansı sürdürmek için Amerika’ya maddi yardım baskısı yapıyordu.

1992 İsrail seçimleri bir yıl içerisinde barış sözü veren Rabin’in hükümet kurmasıyla sonuçlandı. Fakat bu, Yahudi yerleşimcilerin sayısını azaltmadı. Barış sözleri, Amerikan yardımı musluğunu açtıkça, yerleşimcilerin kolonize ettiği toprakların oranı da arttı. Aynı anda yer yer patlak veren direnişler, İsrail’in uyguladığı “kapatma”larla sonuçlanıyor ve Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki halk, Yahudi yerleşimcilerce çevrelendikleri alanlarda, Filistinlilerin verdiği adı kullanırsak, “kocaman hapisanelere” tıkılıyorlardı. Hem yerleşimcilerin sayısının artması hem de işgâl altındaki toprakları Rabin’in Filistinliler için bir açık hava hapisanesine çevirmesi Madrid Konferansı’nın sonunu getirdi.

Tam bu anda Oslo’da FKÖ ve İsrail arasında gizli ve dolaylı görüşmeler başladı. 1993 Eylül’ünde imzalanan metin bir anlaşma değil, ileride başlayacak görüşmeler için bir gündem ya da görülecek işler listesiydi. Ana anlaşma 5 yıl içerisinde yapılacak ve 1998’de son haline getirilecek bu arada FKÖ’ye kısmi bir idari özerklik verilecekti. Siyasî egemenlik, Kudüs’ün geleceği, Yahudi yerleşimciler ya da mülteciler gibi sorunlar konu bile edilemedi. İsrail’in özellikle uyguladığı stratejik muğlaklık siyaseti değişen şartlara göre verdiği sözleri yeniden yorumlamasına imkan sağlıyor, arabulucuların ve FKÖ’nün en ufak muğlaklık netleştirme çabası görüşmeleri terk tehditleriyle karşılanıyordu. Bu stratejik muğlaklıklarla oynayan İsrail, Oslo sürecini sonuca ulaşmış bir barış görüşmeleri zinciri gibi sunuyor, sanki ulaşılmaya çalışılan amaç, barış görüşmelerini mümkün kılacak ajandayı oluşturmak değilmiş gibi davranıyordu.

VE OSLO

Filistinli ünlü tarihçi Walid Khalidi, 1995’te yazdığı, “Oslo’ya rağmen bir Filistin Devleti’ne doğru” adlı makalesinde, Oslo’nun Siyonizm’in Araplara karşı elde ettiği bir başarı olduğunu yazdı.[38] Filistinliler içinse bu eksik ajandayı kabul etmekten başka çare yoktu. Zira ABD-İsrail işbirliğinin gücü ve Arap dünyasının bölünmüşlüğü bunu dayatıyordu.Tüm bu eksikliklere rağmen Khalidi şu soruyu sormuştu: Filistinlilerin önünde hangi seçenekler var? Yanıt, Oslo süreci içerisinde kalmakta ve bütün pazarlık gücünü seferber edip Doğu Kudüs’ün başkent olduğu bir Filistin devleti yaratmaktı. Bunun için Filistinlilerin ana stratejisi İsrail’in verdiği tüm sözleri bir bir yerine getirmesini sağlamaktı.

Ancak İsrail her barış görüşmesi ertesinde olduğu gibi, görüşmeler sırasında yerine getireceğine dair güvence verdiği maddeleri, Filistinlileri daha fazla ödün vermeye zorlamadan uygulamaya koymuyordu. FKÖ’nün Oslo süreci eleştirisinin özü burada yatıyordu. FKÖ, İsrail’in Filistin’de var olma hakkını tanımış ve görüşmeler kilitlenmesin diye Yahudi yerleşim alanlarının genişlememesine dair bir ön şartın bile metne eklenmesini dayatmamıştı. Karşılığında İsrail’in tanıdığı tek hak Arafat’ın Filistin halkının temsilcisi olma hakkıydı. Filistin halkının haklarının bahsi bile geçmiyordu. En önemli konuların başında gelen egemenlik hakkı tamamen görüşme sürecinin dışındaydı, ve buna dair gelecekte yapılacakların gündem listesi bile muğlak bırakılmıştı. Oslo sürecinin İsrail ve Amerika tarafından dayatılan bu çarpık inşaatı son iki ayda İsrail ve Filistin’de başlayan yeni ayaklanmanın ana nedeniydi. İşte tam bu nedenle, Yeni İntifada barış sürecinin sonu değil, sonucudur. İsrail yerine getirmesi gereken her Oslo koşulunun uygulama zamanı gelip çattığında, işgâl ettiği topraklarda yeni Yahudi yerleşim bölgeleri açıyor ve mesela Filistin’in önemli birkaç şehir ve köyünden çekilirken başka alanları işgâl ediyordu.

“Nihayi çözüm”ün haritası 1997’de iyice belirginleşmeye başlamıştı. Batı Şeria ve Gazze Şeridi üçe bölünecekti. A alanı adı verilen işgâl bölgelerinin %3’lük ve tüm Filistin’in %0.0069’luk kısmına tekabül eden bölge Filistinlilerin tam kontrolüne bırakılıyordu. Yani Filistin topraklarının “yüzbinde yedisi” Filistin’e iade ediliyordu. Ana kentlerin çevresindeki köyleri kapsayan ve işgâl topraklarının %24’ü, yani tüm Filistin’in %0.06’sı olarak belirlenen B alanı Filistin idaresi altında kalıyor ancak askerî sorumluluğu İsrail ve Filistin tarafından ortak olarak paylaşılıyordu. Geriye kalan, 140 Yahudi yerleşim alanını da kapsayan ve işgâl topraklarının %73’ünü yani tüm Filistin’in %1.5’ini kapsayan C alanı İsrail’in tam egemenliği altında kalıyor, Yahudi yerleşim kolonileri arasındaki bağlantıyı sağlamak için yapılan by-pass yolları ve iki yanındaki 100 metrelik alanla birlikte işgâl çeşitli şekillerde genişleyerek devam ediyordu.

Buraya aldığımız Oslo sonrası haritaya bir bakmak sorunun mahiyetini anlamaya yetiyor aslında. Zira Oslo sonrası “Filistan”, aslında yeni bir apartheid sisteminin dayatıldığı ve İsrail tarafından kuşatılıp dış dünya ve birbirleriyle ilişkileri kesilmiş bantustan dağılımının adıydı. Gazze Şeridi ve Batı Şeria arasında Oslo çerçevesinde öngörülen güvenli geçiş hattı, İsrail tarafından “güvenlik” nedeniyle bloke ediliyordu.

Bunların dışında bir de Oslo’dan sonra kurulan Filistin Ulusal Konseyinin yarı-demokratik yapısı, Filistin Yönetimi’nin kurulmasının meşrûiyet zemini oluyor ve İsrail, Konsey’in verdiği her kararı veto etme yetkisi kazanıyordu. Tüm idari atamalar İsrail’in onayını gerektiriyor, İsrail gümrük vergisi almaya devam ediyor ve Filistin Yönetimi idaresindeki tüm beşeri ve ticari trafiği tam denetimi altında tutuyordu.

Tüm bu dönem boyunca Yahudi yerleşimcilerin hem sayısı hem de Filistinlilere karşı devam eden saldırıları arttı. Aynı sırada, FKÖ pasifize ediliyor, ve Filistin İdaresi bürokratikleşip devletleştikçe, yolsuzluğun ve anti-demokratik uygulamaların oranı artıyordu. Güney Lübnan’da İsrail destekli Güney Lübnan Ordusuna ve İsrail’e karşı başarılı bir gerilla mücadelesi sürdürmekle kalmayıp, aynı zamanda devletin yokluğunda devletleşen ve FKÖ’nün Tunus’a sürüldükten sonra bıraktığı sosyal yardım ve destek rolünü üstelenen (İslâmi Direniş Hareketi) Hamas’ın ve (“Allah Partisi”[39]) Hizbullah’ın iyice güçlenmesi, sıklaşan Yahudi saldırılarının Filistin’i iyice terörize ettiği bir dönemde gerçekleşiyordu. 1994’te örneğin New York’un Brooklyn semtinden İsrail’in işgâl ettiği topraklara göçmüş bir Yahudi doktor[40] Hebron’daki bir camide 29 Filistinliyi katletti. Ardından çıkan protesto gösterileri sırasında İsrail ordusu 30 Filistinliyi öldürdü. Hamas, hemen takibeden günlerde Kudüs ve Tel Aviv’de sivilleri hedef aldığı bombalı saldırılarla karşılık verdi. Bu tür her saldırı sonrasında olduğu gibi, İsrail kitlesel olarak Filistinlileri cezalandırmaya ve iktisadî olarak yalıtmaya devam etti. Gazze halkı elektirikli tellerle çevrili bir alana, Batı Şeria halkı ise çeşitli kantoncuklara hapsedildi.

Yahudi yerleşimcilerin terörü İsrail’i de hedef alıyordu. Oslo “barışının” sembolü İzhak Rabin’in 1995’te bir suikastle öldürülmesi, tutucu Yahudilerle laik Yahudiler arasındaki siyasî farkın iyice keskinleşmesine neden oldu. Şimon Perez’in bir yıl sonra yapılmasına karar verdiği erken seçimi küçük bir farkla Likud’un lideri Netanyahu kazandı. Oslo’nun güdük metninin bile İsrail’in egemenliğine karşı bir akit olduğunu düşünen ve aslında bir bakıma Hamas’ın saldırılarının paralize ettiği İsrail seçmeninin iyice sağa yatması sayesinde seçimleri kazanan Netanyahu, Yahudi yerleşimcilere verilen devlet desteğini arttırdı, yeni yerleşim bölgeleri kurdu, ve toplam kolonizasyon alanını %49 arttırdı. İşgâl altındaki Doğu Kudüs’te İsrail egemenliğini derinleştirmenin yollarını arayan Netanyahu, Kudüs kuşatmasını tamamlayan yeni yerleşim bölgeleri kurmakla kalmayıp, Filistin bağımsızlık hareketini bir arada tutan siyasî motivasyonun zamkı Kudüs’teki Haram El-Şerif’in temelinin altına, Yahudiler tarafından kullanılması planlanan bir tünel kazma projesine olur verdi. 19. yüzyılın sonundan beri Siyonistler ve dünya kamuoyu çok iyi biliyordu ki Kudüs mücadelenin sembolüydü; şehre ve kutsal kabul edilen[41] yerlere yapılan her tecavüz bir karşı direnişle karşılaşıyordu. Bu çirkin macera da 70 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.

Bu arada Netanyahu hükümetinin üzerindeki iç ve dış baskılar arttı. Amerika’nın dayatmasıyla Netanyahu 1998’de Wye Nehri Kararları’na imza atmış ve Oslo sürecinin öngördüğü şekilde A alanını %2.4, B alanını %4.5 genişletmek zorunda kalmıştı. İsrail içindeki sağ ve sol muhalefet 1999’da Netanyahu hükümetini devirdi. “Barış İnsanı” kod adlı eski general Ehud Barak seçimleri kazandı ve “yeni” ajandayı barış ve güvenlik üzerinde kuracağını açıkladı.

İNTİFADA YENİDEN

Mısır-İsrail barışının temellerinin atıldığı Camp David’de bu kez Filistin-İsrail barışının temelleri atılacaktı. Barak’ın, İsrail ordusunu, işgâl altındaki Güney Lübnan’dan artan iç baskılar ve askerî başarısızlık nedeniyle çekmesi de barış umutlarını arttırıyordu. Oslo sonrası kısmi bir özerkliğe kavuşan Filistin yönetimi, gün geçtikçe yolsuzluk ithamları altında sarsılmış, önderi Arafat sosyal desteğini yitirmeye başlamıştı. İşin en ilginç yanı, İsrail’in, kontrol edilmesi iyice güçleşen Filistin halkının kısa bir süre önce lideri olarak tanımadığı Arafat’ı, şu anda oldu bittiye getirilmek istenen “barış”ın tek güvencesi olarak görmesiydi. Bu nedenle Filistin halkı adına konuşacak tek liderin o olduğunun altı çiziliyordu.

Ancak, hiç dikkat edilmeyen bir olgu vardı. O da Filistinlilerin tercih etmedikleri bir temsilcilik iddiasında bulunan bir iktidara da göğüs gerecekleriydi. Zaten kaybedecek neleri vardı? Bir direniş kültürü içerisinde yetişmiş kuşaklar, zaten sistematik işkence ile karşı karşıyaydılar ve hattâ bu, Filistin polisi tarafından bile uygulanır olmuş, özellikle İslâm çerçevesi içerisinden muhalefet örgütleyen siyasetlere yönelmişti. Topraklarından sürülmüşlerdi. Barış görüşmelerinde Kudüs konu edilmiyor, mültecilerin geri dönüş hakkından bahsedilmiyordu. Oslo sürecinin “apartheid”a dayalı bantustan sistemi “barış”ın adı olarak anılır olmuştu.

Zaten adı “barış süreci” olan ucube kendini bir türlü göstermiyor, İsrail, üzerinde karar verilen maddeleri bile ya uygulamıyor ya da tekrar görüşmeye açmak istiyordu. Filistin Yönetimi’nin ise demokratik açılım ve talep geliştirme ortamını açmak şöyle dursun, kendi ajandası dışındaki tüm olasılıkları bastırması Filistin’deki gerginliği daha da arttırıyordu. Arafat ne kendi halkına ne de Amerika’ya yaranabiliyor, söylemini keskinleştirmesi Amerikan yardımı sayesinde koltuklarını garantilemiş Mübarek yönetimindeki Mısır gibi Arap ülkeleri tarafından engelleniyordu. Camp David’de Arafat’a dayatılan ve uluslararası medya tekellerinde içeriğinden bahsedilmeyen sonuç metninde, yani nihai anlaşmayı tamamlayan metinde, bantustanlarda kurulmuş bir Filistin devleti öngörülüyor, ve Kudüs ve mülteciler sorunlarına herhangi bir çözüm getirilmiyordu. Arafat görüşmeleri bunun üzerine terk etmişti.

Geçtiğimiz aylar içerisinde Camp David’de başarısız olan Barak, sağ-Siyonist eleştirilere marûz kaldı ve gergin bir ortamdan siyasî pay çıkarmaya hevesli Likud’un baskısıyla söylemini sertleştirmeye başladı. Ariel Şaron’un 1000 İsrail askerini de Barak’ın onayıyla yanına alarak Kudüs’teki Haram El-Şerif’i “ziyaret” etmesi, aslında “Kudüs İsrail’indir” demekti. Hele böylesine cüretkâr bir sembolik savaşın, binlerce Filistinlinin katledilmesinden doğrudan sorumlu bir savaş suçlusu, yani Ariel Şaron tarafından başlatılması, iyi bilindiği gibi şiddetli bir tepkiye yol açacaktı. Nitekim Filistinlilerin Şaron’u durduracaklarını bildirmelerine, ve aslında sömürgeciliğe karşı direneceklerinin göstergesi olan açıklamalarına rağmen geçtiğimiz 28 Eylül’de Şaron Haram El-Şerif’e girdi. Bu küstahlık, Filistinliler için, Şaron’un Kibya’ya, Sabra’ya veya Şatila’ya girmesinin sembolik karşılığıydı. Nitekim ziyaretin hemen ertesinde başlayan gösterileri bastırmaya çalışan İsrail askerleri 7 Filistinli’yi öldürdüler. Yaraladıkları 200 Filistinlinin birçoğu ömür boyu sakat kalacaktı.

O günden beri devam eden Yeni İntifada sırasında, askerler 200’den fazla Filistinliyi öldürdü, binlercesini yaralayıp sakat bıraktı. İsrail hâlâ benzeri görülmemiş bir ideolojik kampanyayla mazlumu zalim olarak gösteriyor. Çocuklar ölüyorsa, onları askerlerin önüne sürenler sorumludur diyor. O askerlerin Filistin topraklarında ne aradığını, kendilerine taş atan çocuklara neden mermi sıktığını, aynı askerlerin okulları neden bombaladığını ve Filistin halkının topyekûn nasıl hâlâ direnebildiğini giderek daha az insan merak ediyor.

[1] 26 Ekim 2000, Hürriyet.

[2] Hatta bu fikir öylesine ironik haller almıştı ki Herzl, insanın kanını donduracak karar ileri gidip, “Güçlü, ahlâki, çok iyi idare edilen ve iyi organize olmuş bir Almanya’nın garantörlüğü altında yaşamak Yahudilerin millî karakterine çok hayırlı etkileri olur” diye yazmıştı. İbrahim Abu-Lughod. Editör. 1971. The Transformation of Palestine. Evanston: North Western University Press, s.35.

[3] Maxime Rodinson. 1973. Israel and the Arabs. Harmonsworth: Penguin Books, s.14.

[4] Arthur Liebman. 1929. Jews and the Left. New York: John Willey and Sons, s.163.

[5] Phil Marshall. 1989. Intifada. Londra: Bookmarks, s.37.

[6] Dışişleri bakanına eşdeğer bir makam.

[7] Sömürgeci iktidarın Siyonizme ve Filistinlilere yaklaşımının böylesine açık bir şekilde ifade edildiği bu sözlere dikkatimizi çektiği için Hakan Şenol Ensari’ye teşekkür ediyoruz. Walter Lehn. 1988. The Jewish National Fund. Londra: Kegan Paul International, s.46.

[8] Bkz. Abu-Lughod, s.74-76.

[9] Bkz. Lehn.

[10] Ritchie Ovendale. 1998. The Longman Companion to the Middle East since 1914. Londra: Longman, s.36.

[11] Baylis Thomas. 1999. How Israil Was Won: A Concise History of Arab-Israeli Conflict. Lanham: Lexington Books, s.23. Sydney N. Fisher ve William Ochsenwald. 1997. The Middle East: A History cilt 2. New York: McGraw-Hill, s.462.

[12] Ovendale, s.36.

[13] Christopher Skyes. 1965. Crossroads to Israel. Celeveland: World Publishing, s.137.

[14] Thomas, s.24. Ve hattâ İngiltere kendi ülkesini Nazi Almanyasından kaçanlara kapatmış ve yalnızca 3000 göçmene giriş izni vermişti.

[15] Sydney N. Fisher ve William Ochsenwald, s.463.

[16] A.g.e. s.464.

[17] Thomas, s.35.

[18] Arap petrolü daha sert önerilerin ortaya atılmasını engelliyordu.

[19] Amerika’nın 2. Dünya Savaşı sonrası sahip olduğu iktisadî ve siyasî güce dayanarak BM’de yürüttüğü baskı politikası çoğunluğun bu taksim planına karşı çıkmasını engelledi. Aynı zamanda, Sovyetler Birliği de Ortadoğu’da, çok hatalı olarak da olsa, kendine yer açmayı Siyonist devleti desteklemekte bulmuş ve etkisi altındaki ülkelere taksim planı lehinde oy kullanmaları için baskı yapmıştı.

[20] Su anda yalnızca BM tarafından kaydı tutulabilmiş çeşitli ülkelere dağılmış 3.200.000 Filistinli mülteci var. 1948’de çıkan 194 numaralı B.M kararı bütün mültecilerin vatanlarına dönebilmesini öngörüyor. Bu karar o zamandan beri defalarca Amerika ve İsrail dışında tüm üyelerin oy biriliğiyle tekrar onandı. Ayrıca 3236 numaralı karar özellikle Filistinlilerin vatanlarına dönmelerini öngörüyor. İsrail BM’ye alınırken 194 numaralı karara uyacağını söylemişti ve üyeliğini böyle sağlamıştı. Ancak hâlâ 194’ü reddetmekte, Filistin halkının kaçışının Arap saldırıları yüzünden gerçekleştiğini savunmaktadır.

[21] Yerel halkla beraber yürüttükleri süikastler ve saldırılar siyasî hiçbir geleceği olmayan reaksiyoner eylemlerdi.

[22] Mark Tessler. 1994. A History of the Israeli-Palestinian Conflict. Bloomington: Indiana University Press, s.291-292.

[23] Thomas, s.89.

[24] İşgâl edilen yerlerin %80’i Filistinlilerin özel mülkiyetinde bulunuyordu.

[25] Benny Morris. 1993. Israel’s Border Wars. Oxford: Oxford University Press, s.137.

[26] Thomas, s.110.

[27] A.g.e. s.108.

[28] Aynı yıllarda buraya alamayacağımız kadar çok İsrail saldırganlığı gerçekleşmiş ve İsrail defalarca BM’de kınanmıştı.

[29] O zamanki Amerikan Dışişleri Bakanı (ya da Amerikan siyasetindeki adıyla Secretary of State) Dulles’e ait bu sözler daha sonraları birçok kere tekrarlanacaktı. Bkz. Thomas, s.118.

[30] Bu siyasetin en ilginç örneklerinden biri General Foods ve Nestle gibi iki ekonomik devin paylaştığı uluslararası kahve işleme pazarındaki girdi maliyetlerinin Amerika’nın önayak olduğu Uluslararası Kahve Organizasyonu’nun (ICO) kurulamasıyla iki katına çıkartılmasıydı. Böylece mali olarak desteklenen Üçüncü Dünya hükümetleri paranın bir bölümüyle sosyalist hareketleri bastırıyor kalanını da çiftçilere dağıtıp rejime bağlılıklarını sürdürmeye çalışıyordu. Neo-Liberalizmin yükselişi ve Sovyetler Birliği’nin dağılışı bu politikayı ortadan kaldırdı. Solun faşist diktatörlüklerce ezilmesinden sonra Amerika ICO’yu birarada tutan desteğini çekti ve kurumu dağıttı. Bir yılda kahve fiyatları yarıya indi. Bkz. Robert Bates. 1997. Open Economy Politics: The Political Economy of World Coffe Trade. Princeton: Princeton University Press.

[31] Bkz. Don Peretz. 1990. Intifada: the Palestinian Uprising. Londra: Westview Press. Yukarıdaki analizlerde Peretz’in birçok isabetli gözleminden yararlandık ve bu gözlemler bu bölümde öne sürdüğümüz tezlerin ana çerçevesini oluşturdu.

[32] Sachar’a göre bu plan daha genel bir stratejinin bir parçasıydı. Önce FKÖ Lübnan’dan sürülecekti. Sonra Lübnan’da kurulacak kukla hükümet İsrail karşıtı hareketlerin örgütlenmesini engelleyecekti. Daha sonra zaten Filistinlilerin nüfusunun çoğunluğu oluşturduğu Ürdün’de Kral Hüseyin İsrail tarafından devrilecek ve ülke Filistinlilerin idaresine bırakılacaktı. Bkz. Thomas, s.218.

[33] Lance Selfa. 1998. “Israel: The U.S. Watchdog” International Socialist Review, Spring, Iss.4, s.17.

[34] A.g.e. s.18 ve Israel Shahak. 1981. Israel’s Global Role: Weapons for Repression. Belmont: Association of Arab-American University Graduates, s.15-16.

[35] “The Goyim kill the Goyim and they accuse the Jews!”. Thomas, s.227. Goyim, İbranice’de Yahudi olmayan anlamına geliyor.

[36] A.g.e. s.226-227.

[37] Arafat’ın Saddam’ı desteklemesi Körfez ülkelerinde yaşayan Filistinlilerin işlerini kaybetmelerine neden olmuş ve Filistin’e, sınırlı da olsa, akan dövizin kesilmesine yol açmıştı. Birçokları tarafından irrasyonel olarak gösterilen bu desteğin nedenleri arasında, 1) Irak ordusunun, Amerika ve müttefikleri tarafından var olan tehlikeyi abartmak için “dünyanın en güçlü orduları arasında” gösterilmesi ve işgâl altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilerin buna bir parça inanıp, başarılı olacak bir Saddam’ın kendilerine de yardım edeceği inancını taşımaları; 2) bu inancın, FKÖ dışında gelişen diğer siyasî hareketler tarafından altının çizilmesi ve Saddam’a karşı çıkacak Arafat idaresindeki bir FKÖ’nün toplumsal tabanının zayıflayacağı; 3) diğer Arap ülkelerinin Filistinlileri neredeyse yalnız bırakarak, Filistin kartını oynamak suretiyle, Amerikan malî desteğine bel bağlamaları ve buna karşın Irak’ın Filistin meselesini, en azından söylem düzeyinde, dış politikasının ilk maddelerinden biri yapması; 4) bununla da kalmayıp Tel Aviv’e yolladığı füzelerle sömürgeciliğe karşı savaşacağını göstermesi ve onyıllardır yerlerinden sürülen, sömürülen ve hayatları mahvolmuş Filistinlilerin bundan etkilenmesi ve Arafat’ın da işgâl altında yaşayan halkın eğilimine karşı tavır almasının siyasî sonu olacağını bilmesi sayılabilir. Bu arada füze saldırısına İsrail’in yanıt verememesi de Saddam’ın popülaritesini arttırmıştı. Saddam’ın fırlattığı füzelerin esas amacı, İsrail’in Irak’a saldırmasını sağlamaktı. Böylece bir avuç kuklanın hükmü altına sokulan, dünyanın en zengin petrol yataklarından birinin bulunduğu ve sömürgecilik sonrası Batı’ya bağlılık yemini etmiş bir aileye tahsis edilen, şimdiki adı Kuveyt olan yerin işgâli sırasında, Amerika ile beraber hareket eden diğer Arap ülkelerini İsrail’le aynı cephede bir Arap ülkesine karşı savaşıyor durumuna sokmaktı. Bu zaten Mısır gibi bir polis devletinin halkı kontrol altına almasını çok zorlaştıracaktı. Amerika bu planı farketmiş ve başarılı olacağından çekinip, İsrail’e karşı saldırıda bulunmaması için epeyce bir sus payı vermiş, İsrail de Irak’a karşılık vermemişti.

[38] Walid Khalidi. 1995. “Towards a Palestinian State Despite Oslo” Journal of Palestine Studies, sayı. 24, Güz, s.3-17.

[39] T.C.’de devletin Kürt gerillara karşı desteklediği, sonra da PKK’nin silâhlı mücadeleyi bırakıp barış önerisi yaptıktan sonra ezmeye çalıştığı Türkiye’nin Allah Partisi Hizbullah’la, bu “otantik” Hizbullah arasında hiçbir örgütsel bağ yoktur.

[40] Bilindiği gibi Yahudiliğini ispat etmiş her kişinin İsrail vatandaşı olma hakkı vardır.

[41] Bu kutsallık seküler Filistinliler için siyasî, diğerleri için hem dinî hem de siyasî bir kutsallıktı.