Anasayfa > Birikim Arşiv > 140 - Aralık 2000 > Hayır, Bizler Sizin Düşündüğünüz İnsanlar Değiliz

Hayır, Bizler Sizin Düşündüğünüz İnsanlar Değiliz

Musa Budeiri , Çeviren : Yüksel Taşkın | (Sayı : 140 - Aralık 2000)

Demokrasilerde teutonic* zihniyete sahip askerler genelde siyasî liderlere dönüşmezler. Bu İsrail’in Batı Avrupa’da yaygın olan modelden ayrıldığı başka bir alandır. Bu farklılık belki de devletin kendi yurttaşlarına ateş etme ve öldürmesindeki rahatlığını ve yurttaşlarının neredeyse tamamının bu girişimlerin haklılığına verdiği onayı açıklayabilir.

Anlaşılması daha güç olan İsrailli siyasî liderlerin-ölümcül misyonlarını gerçekleştirirken (Beyrut’taki Barak) veya yerleşimler konusunu müzakere ederlerken (Camp David’deki Barak)-Filistinli “diğeri” kavramaktaki yeteneksizlikleri.

Üzerinde yaşayan bir halkın olmadığına inanılan bir toprağa yüzyıldan çok süren Siyonist bir göçün ertesinde, çeşitli tarihî dönemeçlerde bu cep ölçeğindeki toprak parçasında gerçekten bazı insanî yaşam biçimleri olduğunun keşfi ve bunu sadece hafıza kaymalarının izlemesinin ardından, son yedi yılda ezeli düşman algısının tamamen tersine, (Filisitinlilerin) mütereddit de olsa “barış partnerine” dönüşmesinin yarattığı şok ve ihanet duygusu tüm siyasî yelpazeyi kapsar görünmektedir. Şok sahicidir ve yara çok derindir!

Barak ve Siyonist “barış kampı”nın diğer üyeleri sahiden haklılar. Filistinliler onların düşündükleri insanlar değil. Filistin’den sürgün edilmelerinden ve ülkenin parçalanmasından yaklaşık 50 yıl sonra; Yahudi devletinin işgâli ve izleyen koloni rejiminin başlamasından 33 yıl sonra; Beyrut’taki katliamdan 18 yıl sonra; kuşatma ve bombalama; “denize gömülmeyi” reddeden Gazze’ye tek uygulanabilir alternatif gibi görünen Oslo sürecinin başlamasından 8 yıl sonra; Filistinliler hâlâ aynıdır.

Kudüs, Nablus, Akra, Şam, Nasıra, Beyrut ya da Ammanlı; geleneksel veya modern, dindar veya laik, inançlı ya da günahkâr, solcu veya sağcı, ilgisiz veya politik, ortayolcu veya çılgın uçtaki, pragmatikler veya cenneti arayanlar, eşcinsel olanlar veya olmayanlar, Siyonist olmayı kabullenmediler ve mülksüzleştirilmelerine ve insanlıktan çıkarılmalarına sessiz kalmadılar.

Filistinlilerin, Madrid ve Oslo’da başlatılan barış sürecine destek vermeyi kabullenmeleri kolay değildi ama, tarihî bir taviz olarak Filistin’in bölüşülmesini onaylamaları, İsrail ve İsraillilere komşularına bütünleşme fırsatını bahşetmek demekti. Sıkça komşularının ‘münasipsizliğine’ dair küçültücü göndermelerde bulunan İsraillilerin, davetli misafirler olmadıklarını, Britanyalıların süngülerinin kuyruğuna takılarak geldiklerini hatırlamaları tavsiye edilir. Komşularından duydukları memnuniyetsizliklerine göndermede bulunmayı sevenler, açıkça tarihî unutma hastalığından muzdaripler.

(İsraillilerin) aile köklerinin bulunduğu Orta ve Doğu Avrupa bölgelerine has özellikler, buraları terke zorlanmalarının başlıca nedenleriydi. Şurası kesin ki, çoğunluk “Yeni Kudüs”e geldiğine inanıyordu, bazıları Filistin’e geldiklerini düşünseler de. Ve seküler bir din olan Siyonizm anlayışının doğrultusunda kolonyal bir ulus-inşâsı sürecine giriştiler. Bunun anlamı, onları sügün’den ve onun Ortaçağ zincirlerinden özgürleştirmekti. Her durumda, yaşanan bir deprem zamanla ilk yerleşim yerlerini ellerinden alıverdi, artık toprakları yoktu.

Filistinlilerin şimdilerde barışa ‘ihanet’ ettikleri gerekçesiyle ‘barış ortağı’ olarak yetersiz görülmeleri, İsraillilerin Filistin’e ve bölgeye dayatmak istedikleri “barış süreci” konusunda, kısa-görüşlü ve oportünist Filistin liderliğinin Oslo’daki dayatmalarına sessiz kalmasından bu yana ortaya atılan bütün teklif ve anlaşmalardan daha çok şey söyler.

Her renkten İsrail siyasetçileri, konformist-önemsiz gündemler peşinde koşma geleneğinin mirası olan ideolojik bir medyanın ve Doğu Avrupa’nın otoriter rejimlerinden yakın zamanda göç eden fikir-dayatıcılarının arka çıkmasıyla, Camp David’de, Barak/ Ben Ami çizgisinin bahşettikleri cömertliğin “sadece sınırlı bir süre” geçerli olduğunu papağan gibi tekrarlamaktan bıkmıyorlar. Bu görüş zaten imâ yoluyla veya bazen açıkça, Filistinlilere hak ettiklerinden fazlasını aldıklarını hatırlatan bir ültimatom şeklinde verilmişti.

İsrail’in öz algısı, kendisinden bir parçayı sunduğudur. Filistinliler aynı durumu İsraillilerle karşılıklı taviz vermek olarak algılarken, İsraillilerin tavize hazır oldukları ciddi toplantılar sadece kendi aralarında gerçekleşenlerdir.

Şaron’un özerklik planının önerdiği, egemenliğin ve toprak bütünlüğünün olmadığı, yerleşimlerin kalıcılaştığı, Kudüs’te yüzeysel değişikliklerle yetinilen; ama sonuçta, Filistinlilerin arzusuna bağlı olarak ona devlet, hattâ imparatorluk bile diyebilecekleri bir Filistin’in kuruluşu demekti.

İsrail, “Ortadoğu’daki tek demokrasi”, etnik demokrasi veya garnizon demokrasisi gibi değişik özelliklerle tanımlansa da -diğer ihtişamlı nitelemelerin yanında- bir Apartheid devletine dönüşmektedir. Bu İsrail’deki, seküler Siyonist zihniyetin, 50 yıl boyunca “hoşgördüğü” bir milyon gücündeki Filistinli azınlığı, entellektüel elitin çok kültürlülüğü ve post-Siyonizm’in yükselişini kutladığı bir devlette, kendi kimliklerini Filistin Ulusal azınlığı olarak tanımlamaya cesaret ettikleri anda, “kanser” veya “beşinci kol” olarak yeniden tanımlamalarında açıkça görülmektedir.

Filistinliler, sizin düşündüğünüz insanlar değil. Sürpriz hattâ şok edici görünebilir; ama, Filistinlilerin barış girişimini algılamaları, İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarından, hattâ İsrail devletinin Yahudi karakteri üzerine yapılan sonsuz tartışmalardan kaynaklanmıyor.

Saçma gelebilir ama, onlar kendilerini öncelikle süper güçlerin rekabetlerinin ve Avrupa’nın çatışmalarının kurbanları olarak algılıyorlar. 1948’den beri ve ulus-devletler çağında, sadece onlar bunu hak edemeyecek gibi görüldüler.

Oslo’ya geldiklerinde, belki yine saçma görünebilir ama, iki-devletli bir çözümün kabûlünün, ve tarihî Filistin’in dörtte birinden azıyla yetinmelerinin İsrail’in meşrûluk ve tanınma taleplerini tatmin edebileceğini varsaydılar. Bu tarihî bir tavizdi ve “cesurların barışı”, İsrail’i tatmin edebilir ve 1948’den beri dağılan ulusal yaşamın yeniden inşâsına katkıda bulunabilirdi. Yapılacak olan sadece işgâlin sona erme biçimlerini müzakere etmekti.

Filistinliler için, İsraillilerin düşündükleri kimseler olmadıkları gerçeğini son yedi yılda yaşananlar kanıtladı. İsrail’in bir barış ortağı arama çabası, İsrail siyasî yelpazesi içindeki adaylarla-Likud, ve belki de Ulusal Dinci Parti ya da Shas’la-sınırlıydı.

İsrail açısından amaçlanan, Haziran 1967’de ele geçirilen toprakların işgâline son vermek değil; İsrail’in maksimum sayıda Filistinli Araptan kurtulmasını, aynı zamanda mümkün olduğunca çok Filistin toprağını elde tutmasını sağlayabilecek bir anlaşmaya varmaktı.

Filistinliler üzerindeki otorite, demokratik inceliklerle sınırlanmaksızın, İsrail’in güvenliğini korumada güvenilebilecek Filistinlilere devredilebilirdi. Çelişkili görünse de, İsrail yöntem olarak işkenceyi yasallaştıran ve suikast timlerinin açıklıkla iş gördüğü belki de tek ülkedir.

Filistinlilerin, ‘barış ortağı’ olarak boyun eğdirilmeleri amacıyla, askerî irade ve güç kullanma yöntemlerinin belirleyici olduğu bir süreç ışığında şekillenen barış süreci bilmecesini sürdürmeyi red etmeleri üzerine hissedilen ihanet duygusu gülünç olabilirdi, eğer bunun bölge sakinleri için yakın gelecekte yol açabileceği trajedi sezilmeseydi.

İsrailliler, Hannah Arendt’in daha 1945’lerde yazdığı keskin eleştirisini yeniden hatırlamaktan daha kötüsünü de yapabilirler: “20. yüzyılda Yahudileri ve Filistinlileri kurtarmak kolay olmayacak; hele bunun 19. yüzyılın kategori ve yöntemleriyle gerçekleşmesi neredeyse imkansız görünüyor.”

Ha’aretz, (İngilizce baskısı), 24 Ekim 2000

(*) Eski Cermenlere ait olan; özellikle savaşçılıklarını anımsatan deyim.