Anasayfa > Birikim Arşiv > 149 - Eylül 2001 > Hayatın Renkleri ve Toplumsal Uzlaşma

Hayatın Renkleri ve Toplumsal Uzlaşma

Ergun Duman | (Sayı : 149 - Eylül 2001)

Son İran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonraki günlerden birinde, geçen günlerin yorgunluğunu atmak amacıyla, kafam hâlâ seçimin gelişmeleriyle dopdolu iken, daha önce seyredip tekrarseyretmek için bir kenara ayırdığım Yaşamın Renkleri (Pleasantville)[1] filmini yeniden seyrettim. Film ilerledikçe, filmde anlatılanlarla İran toplumunun son yıllarda anlattığı “kendi hikayesi” arasındaki inanılmaz benzerlik ve paralellikler giderek bana daha inkâr edilmez ve açık hale geliyorlardı. Bilinmez, belki kafam hâlâ seçim gelişmeleriyle meşgûl olduğu için, belki de başka bir nedenle bu paralellikler bana çok açık geliyordu. Ama inanın size de öyle gelecek.

Siyah-beyaz bir televizyon dizisi olan Hoşkent’e (Pleasantville) ileri teknoloji ürünü bir garip televizyon kumandasının marifeti ile ışınlanıp “dışardan kumandalı” (siz İran’ın mevcut siyasi sözlüğüne uygun olarak ‘siyonistlerin egemenliğindeki uluslar arası emperyalist medya tekelleri’ diye okuyun) olarak gelen liseli kardeşler Jennifer ve David, yeni siyah beyaz steril-dizi evrenlerinde isteyerek-istemeyerek bir kaosa yol açarlar.

İlk başta özellikle kızın fettan davranışları sonucu (Siyonist ve emperyalist kültürel saldırının ‘hastalıklı ve tehlikeli’ çekiciliği) bazı şeyler değişmeye, oğlanın deyişiyle Hoşkentlilerin steril ve ‘aksaksız işleyen’ evreninde (İran) kaoslar yaşanmaya başlanır. Ereklerle kızların tasavvur edebildikleri en ileri ilişkinin, “zamanı geldiğinde” erkek tarafından yapılan davet üzerine gidilen “Aşıklar Tepesi”nde elele tutuşmak olduğu kasabada, kızın ilk çıktığı Hoşkentli oğlanı ayartması (Adem ile Havva hikayesi) üzerine ilk kez bir şey, bir gül kendi gerçek rengine -kırmızı- kavuşur. Aşıklar tepesinde fettan kızın baştan çıkarması bütün aşıklara sıçrar, herkes arabalarının içinde sevişmeye ve bu siyah-beyaz evrende önce çiçekler, sonra diğer şeyler gün be gün kendi renklerine kavuşmaya, doğa giderek renklenmeye başlar, tabiî insanlar da.

ÜSTÜNE KAPANAN COĞRAFYA

Kasabanın lisesinde genel coğrafya bilgisi olarak sadece kasabanın ring yapan yolunun başı ve sonunun anlatıldığı derste, “yolun sonu neresi?” diyen kıza, herkesin şaşkınlıkla baktığı ve “kafayı mı yedin sen, yolun sonu zaten başı” diye çok “mantıklı ve makûl” bir cevap verildiğinde, o zamana kadar kardeşinin, dizideki hayata uyması yoksa bu insanların evrenlerinde kaosa neden olacak karışıklıklar ve felaketlere yolaçacağı uyarılarını dinlemeyen kızımız aymaya başlar. “Hoşkentin dışında ne var peki” diye sorar ama insanlar, “dışı” (yani farklı bir dünya) diye bir şeyin saçma olduğunu söylerler. Ne tesadüftür ki, Hoşkent’in dışını, Hoşkentliler televizyonla oraya ışınlanan kardeşlerden öğrenirken, İranlıların büyük kısmı da uzun süre kendilerine kapalı tutulan, çarpıtılarak aktarılan dış dünyayı televizyonlar ve uydu antenleri ile öğrenmişlerdir.

Aslında 5-6 yıl öncesine kadar neredeyse dışarıya kapalı bir toplum olarak yaşatılan, ilk açılma imkânı uydu televizyon yayınlarını seyretmek için kullanılan uydu çanak antenlerinin de Nisan 1995’de yasaklandığı İran’da muhafazakârların oluşturmaya çalıştığı “dışarı” imajı, aslında “aklınızı başınıza toplayın, dışarı diye farklı bir yer yok, varsa bile iyi değil, cıss” şeklinde özetlenebilir. İran televizyonunun haberler ve diğer programlarla oluşturmaya çalıştığı dışarı imajı neredeyse yalnızca Siyonistlere karşı kahramanca çarpışan ve sadece İran’ın, o da imanlı İranlıların desteklediği Filistinli Müslüman militanlar, (“satılmış” FKÖ de değil ha, sadece Hamas ve İslâmi Cihad), “Büyük Şeytan” ABD’nin, dünyanın her yerinde kahraman Müslümanlarca boşa çıkarılan komploları, hayvanların üreme ve doğal hayata uyum sorunlarının incelendiği eski belgesel diziler, devrimin ilk yıllarında kadınların başları kapalı ve giysilerin Japon da olsa “geleneksel” olduğu Japon dizilerinin yerini almış eski mi eski Alman televizyon dizileri ve bir dizi sıkıcı belgeselden oluşur. Diğer yayınları da o kadar sıkıcıdır ki, İranlı düşünürlerden Daryuş Şayegan, rejimin bilerek isteyerek gençlerin İran televizyonunun izlemesini istemediğini sanacak kadar ileri gider.[2] 6 yıldır süren yasağı para cezasını göze alarak delmeyi sürdürenler ve aslında fazla da ses edilmeyen İranlıların uydu televizyonlarından izlediği yabancı dünya ise renkli ve canlıdır: Türk televoleleri ve sabah şekerleri, MTV’nin dünya ve Hindistan (Uzakdoğu) versiyonları, her türlü porno kanal ve digital alıcılarla sayıları 250’nin üzerine çıkan birçok televizyon kanalının, dili anlaşılmaz da olsa hareketleri özgür ve çekici görüntüleri.

İşte muhafazakârlar bütün bunları, kalitesi iyi olsun kötü olsun, bütün “yabancı” kültür ürünlerini “dışarının ve ötekinin” kötülüğü olarak reddederler. Onlar için, tıpkı dünyanın diğer köşelerindeki Huntington tipi benzerleri için olduğu gibi, kültürler (ve giderek ırklar veya dinler) arasındaki çatışma temeldir. Halbuki reformcular dışarıyla ilgili yeni bir şey önerirler: diyalog. Tıpkı Hoşkent’e düşen iki kardeş gibi, İranlı reformcular da içerinin dışarıyı, ama ek olarak dışarının da içeriyi tanımasının aracısı, aktarıcısı olurlar. Hatemi’nin başarılı olduğunu içerideki muhafazakâr rakiplerinin bile kabul ettiği bütün dış siyasetinin temelini oluşturan ve başarısına katkıda bulunan temel argümanı uygarlıklar arası diyalogdur.

Siyah-beyaz yerlilerle diyaloğun o an için imkânsız olduğunu görüp, kelimelerini yutan kızımız “yolunu kaybedip” kütüphaneye gidince garip bir şey fark eder. Raflardaki bütün kitapların içi boştur, boş, pak, bembeyaz. Ama sonra kız bir kitaptaki (çünkü kapağında adı yazılıdır) öyküyü, “gerçekte, (yani Hoşkent’in dışındaki halinde) ne olduğunu” soran okul arkadaşlarına anlatmaya başlayınca kitabın içi yeniden dolmaya başlar. İran halkının karanlıklar[3] içinde bırakılan, güya yazılı olduğu beyaz boş sayfalardaki yakın-uzak tarihinin anlatılınca içinin dolması, yeniden öğrenmeye başlaması gibi. Yakın ve uzak tarihine, uzaklaştırılma istendiği tarihine yeniden sahip çıkar. Neyle, reformcu basınla, yazarlarla.

Öte yandan, bu iki “yabancı” insanın gelmesiyle, (yerli kültürümüze yabancı, kökü dışarda ideolojinin unsurları, demokrasi, insan hakları, vs.’nin girmesiyle) hemen her gün herkesin aynı şekilde yaşadığı rutin, “ideal dizi” hayatında “aksaklıklar” olur. Kızın yarattığı kaosların yanısıra, örneğin oğlanın çalıştığı kafeteryadaki garson, oğlan geç kaldığı zaman ne yapacağını bilemez ve normal geldiği anda ne yapıyorsa gelene kadar aynı şeyi, daha önceden yaptığı şeyi, bildiği tek şeyi sürekli yapmaya devam eder, yani tezgahı silmeye. Oğlan “yetiştiğinde” tezgah delinmek üzeredir (reformcular işbaşına geçtiğinde rejimin teknesinin dibinin de delinmek üzere olduğu derin bir meşrûiyet krizinin içinde olması gibi).

Filmin başka bir sahnesinde yine oğlan yine işe gitmez ve tezgahtar, oğlanın evine gelir ve der ki: “sen bugün işe gelmedin her akşam dükkanı kapatırken sırasıyla sen şunu yapardın, ben bunu yapardım. Ama sen gelmeyince, ben hepsini kendi başıma yaptım, hem de sıralarını değiştirerek: ama güzeldi.”

Fakat evden ayrılmadan önce kapıda konuşurlarken, eski sevgilisi olan oğlanın annesini görür. (Hatemi’nin içinde bulunduğu sol, reformcu kanat da İran halkının eski göz ağrısı değil midir?). Sonra asıl halk olarak niteleyeceğimiz anne, tezgahtarı görünce gönlünü yeniden ona kaptırır.

Herkes gibi halk ana da renklenir. Kızına sorduğu “Aşıklar tepesinde garip şeyler oluyormuş” sorusuna cevaben, olan şeyin seks olduğunu öğrenip, kızından, kocası olmadan da zevk alacağını öğrenerek, banyo küvetinde geçirdiği doğal zevkli anlardan sonra, banyo fayansları ile birlikte o da renklenir.[4]

Renklendiğini fark ettiğinde (artık değiştiğini) bunun kocası (müesses nizam) tarafından görüleceği korkusuyla düştüğü panikte ise imdadına oğlu yetişir. Uzlaştırıcı, işleri yoluna koyucu, ara bulucu, itidal sahibi oğlan (Hatemi diyesi geliyor insanın) bakar ki, annesi renklenmiş ve “ben bu halde onun (tutucu, bürokrat, sinameki babanın) yanına nasıl çıkarım” diye çırpınıyor, annesini siyah-beyaz bir evrenin mantığına uygun olarak siyah-beyaz olan makyaj malzemeleri ile bir güzel siyah-beyaza boyar ve müesses nizamın karşısına gönderir.

Her şeyin düzenli olduğu ve insanların tuvalet gibi “normal” ihtiyaçlarının bile olmadığı Hoşkent’te (kızımız tuvalete gittiğinde, klozet olmadığını görür) itfaiyeciler sadece ağaçlarda mahsur kalmış kedileri kurtarır. Halk ana küvette renklenmenin doruğuna ulaştığında ateşi evin dışındaki bir ağacı yakınca, bizim oğlan koşarak itfaiyeye gider ve “yangın, yangın” diye yırtınır. Tıpkı halkın ateşinin yükseldiği İran’da reformcuların yıllardır boşuna gırtlak patlattıkları gibi. İtfaiyeciler yerlerinden bile kımıldamaz. Sonunda uyanık oğlan, kedi diye bağırarak, onların anladığı dilden yangını haber verir. Ama olay yerine gelen itfaiyeciler gerçek yangın karşısında ne yapacaklarını bilemezler. Oğlan birinin eline hortumları tutuşturup suyu açınca hayretle hortuma bakıp, “ha demek bu işe yarıyormuş. Ben de yıllardır bu ne işe yarar diye merak ediyordum” der.

Tıpkı İran’da Anayasa’nın öngördüğü hakların ve mekanizmaların, toplumsal yangınları söndürmekle görevli hükümet yetkilileri elindeki durumu gibi. Reformcular gelip, Anayasa’da, insan hakları, özgürlükler, muhalefet hakkı ve ifade özgürlüğü gibi şeyleri gösterip, bunların uygulanmasını isteyince, toplumun yangını söndürmek için, (çünkü toplum karanlıklar ve sükûnet imparatorluğundan çıkıp ağır ağır normalleşmeye ve doğal sorunları olmaya, ateşi yükselmeye başlamıştır) “Ha! dediler ağır ağır, demek bu özgürlükler, haklar, hakları koruyucu mekanizmalar, vs. demek buna yarıyormuş. Bu mekanizmalar, tıpkı filmde itfaiyecilerin elinde olmadan ve dahilleri olmadan hortumdan çıkan suyun ateşi zorunlu olarak ateşi söndürmeye başlaması gibi, İran toplumunun yaralarını sarmaya, ateşine ağır ağır da olsa söndürmeye başladı. Ama, hortum yine eski itfaiyecilerin elinde olduğu için,[5] -zaten itfaiyecilerin birçoğu da kötü niyetlidir- ateşin söndürülmesi işi sarpa sardı. Çünkü değişmekte de olsa filmdeki fiktif Hoşkentin aksine, İran’ın söndürülecek, yanan ağacı bir tane değildi ve her gün bir ağaç yanıyordu, İran’ın her yerinde bilerek kundaklamalar yapılıyordu.[6]

Kadının eski sevgilisi bar garsonu bir ressamdır. Ama o zamana kadar sadece siyah beyazla çizmek zorunda kaldığı için yaptıklarından sıkılmakta ve bir şey üretememektedir. Her yıl Noel gelince, (hadi İran’da da devrim kutlamaları diyelim) hep aynı resmî yapmaktadır.[7] Ama eski sevgili kendine geri dönünce onun verdiği aşkla şimdi “başka türlü bir şey” yapmak istediğini söyler ve o aşkla yapar. Ve sevgilisinin (halkın) çıplak yatarken verdiği bir pozu çizer. Halkın (evinden kaçan anne) bu çıplaklığına, yani içinde bulunduğu durumun apaçık resmedilmesine kasaba halkı tepki gösterir. Önce homurdanır kalabalık, barın camı üzerine çizilmiş resmi taşlarla, hatta kaldırıp vitrine attıkları banklarla kırarlar ve barı yerle bir ederler. Yani reforma saldırırlar.

Bir gün evin babası yuvasına döner. Ama halk ana sevgilisiyle birlikte olduğu için evde yoktur. Baba panik içinde erkek/güç merkezine, bowling salonuna koşar. Durumu anlatır: “karım yok, beni karşılamadı. Evde yemek de yok, bana yemek bile yapmamış.” Düzenin ve nizamın temsilcisi Ticaret Odası Başkanı (ne tesadüf değil mi?) herkese, (yani bir “kimse” niteliğindeki erkeklere)[8] dönerek “bu iş sadece babayı ilgilendirmez, bugün bana yarın sana” der bildik Türkçeyle. Sonra başka bir “mağdur erkeği” marûz kaldığı muameleyi göstermesi için ortaya çağırır. Sanırsınız ki herif renklenmiş. Hayır, ceketini sıyırır ve güzelim beyaz gömleğinin sırtındaki apaçık bir siyah ütü yanığı izini, oradaki “kimselere”, gösterir. Bu sırada erkeklerin yüzlerindeki sanki dünyanın en büyük felaketi karşısında kalmış insanların ifadesini görürüz. Ütü yanığının nasıl olduğunu sorarlar. O da der ki, “ben de karıma sordum, ‘bu nasıl oldu?’ diye. ‘Düşünüyordum’ dedi” der. Sadece düşünüyormuş. Yani kadınlar düşünürken, erkeklerin gömleklerini ütü ile yakmışlar. Evet, kadınlar, ezilenler, yani İran toplumu düşünürken müesses nizamın beyaz kolalı gömleklerini cass diye yaktı. Ve alarm çaldı.

Duruma el koymak için milleti belediye salonunda toplayan Ticaret Odası Başkanı der ki, “eskiden hoş şeyler vardı, şimdi hoş olmayan şeyler var. Bunu düzeltmenin ilk yolu hoş olanları olmayanlardan ayırmaktır.” Böylece renkli cüzzamlılar renksizlerden ayrılmaya ve “biz” ile “onlar” dışlamacı mantığı işlemeye başlar. Mağazalar renklilerin girmesinin yasak olduğunu belirten siyah-beyaz tabelalar koyarlar.

İran’da Muhafazakârlar da aynı şeyi yapıp, reformcu Hatemi iktidarının daha birinci yılı dolmadan halkı “bizden olan” (Hodi) muhafazakârlar ya da dindarlar ile “bizden olmayan” (gayrı hodi) reformcular, liberaller ve Batıcılar diye ikiye ayırmğyorlarmıydı ve hâlâ öyle yapmıyorlar mı?

İran’la ilgili bu reformcu-muhafazakâr[9] ikili ve kesin ayrımı, bazen yapay bir ayrım gibi görünse de, bu ayrımın ne kadar geçerli ve özellikle muhafazakârlar için ne kadar uzlaşmaz bir ayrım olduğu geçen dört yıl içinde artan bir dozajda, her iki kanadın giderek birbirlerini dışlayan bir söyleme doğru evrilmesinde açıkça ortaya kondu. Süreci başlatan muhafazakârlar, 1997’deki seri cinayetlerin tartışmalarının sürdüğü 1998 yılı boyunca İran vatandaşlarını “bizden ve bizden olmayan”, birinci sınıf ve ikinci sınıf vatandaşlar diye ikiye ayırarak, vatandaşlık hakkına sadece bizden ve birinci sınıf olanların sahip olduğunu, bizden olmayan ve ikinci sınıfların ise herhangi bir hakkı olmayan, yaşamalarına göz yumulan ama gerekirse, seri cinayetlerde olduğu gibi, ortadan kaldırılmalarında “hayır” olan kimseler olduğunu, rejime, hatta kapsamı daha da daraltarak kendi rejim ve İslâm anlayışlarına bağlı olmayanların hiçbir hakka sahip olmadığını savundular.

Bu önce İslâmi rejimi benimsemeyen ama hâlâ rejim içinde yaşamasına “izin verilenleri” yoketmeyi meşrûlaştırmak için sunulan bir mantıktı. Ve pratikte, reformcuların “büyük toplumsal uzlaşma, bütünleşme” projesi[10] çerçevesinde bütün İranlıları eşit vatandaşlar olarak görerek, rejimin toplumsal temelini genişletip, meşrûiyet krizini aşma girişimine karşı koymak şeklinde gerçekleşti. Ve giderek bu “bizden olmayan ve ikinci sınıf vatandaş” kategorisi devrimi yapan ve şimdi Cumhurbaşkanlığı ve Meclisi elinde tutan İslâmcı reformcuları da içerecek şekilde genişledi. Reformcular toplumsal uzlaşmanın tabanını genişletmek ve özgürlükleri arttırmak için düzenin iç sınırlarını gün be gün genişletmeye çalışırken, anlaşıldı ki, muhafazakârlar İslâmcı reformcuları da “kendilerinden” görmüyorlar, hattâ Cumhurbaşkanı Hatemi dahil hemen hepsini “sistem dışı” görüyorlar. “Halkın seçimlere katılımını sistemin kazancı olarak görüyorlar ama Hatemi’nin kazanmasını dış güçlere bağlıyorlar. Bir grup Hatemi’yi sistemin bir parçası olarak görmüyor.”[11] Örneğin ünlü muhafazakâr Kayhan gazetesi 1981’de Ayetullah Humeyni’nin önerisi ile Meclis tarafından görevden alınan ve ülkeden kaçmak zorunda kalan ilk cumhurbaşkanı Beni Sadr’ın cumhurbaşkanlığı zamanında söylediklerini alt alta sıralayarak ve bunların Hatemi’nin şimdi söylediklerine benzerliğine dikkat çekerek, söylenenlerin doğru ya da yanlış olup olmaması konusunda hiçbir tartışmaya girmeden, Hatemi’yi Beni Sadr’a benzetti.[12] Bu, gerekirse Hatemi’nin de başına Beni Sadr’ın başına gelenlerin gelebileceği örtük tehdidini içermenin yanısıra, Hatemi’nin muhafazakârlar tarafından artık (ne artığı daha başından beri) “rejim içi” biri olarak bile görülmediğinin açık bir işaretidir.

Reformcuların radikal kesimi de, aynı şekilde muhafazakârları “düşmanlarla uyum içinde olmakla” suçladı. Ve muhafazakârların hükümete karşı uyguladığı kriz stratejisinin, rejime karşı Irak desteğinde silahlı mücadele veren Halkın Mücahitleri ile uyumlu olduğunu[13] ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak için “Stalinist taktikler uyguladıklarını”[14] ileri sürdü. Rejim için asıl tehlikenin bu gibi dış silahlı muhalefet örgütlerinden değil, içerideki reform düşmanlarından geldiğini savundular.

Neyse, ara bitti filme geri dönelim. Bizim Hoşkent’te alınan önlemler de işe yaramayıp memleket gün be gün renklenmeye devam edince tekrar toplanılır ve sorunu çözmek için bir “kurallar manzumesi” (Anayasa mı desek acaba) belirlenir. Hoş olanları olmayanlardan ayırıp, hoş olmayanların yaptığı her şeyi ve bu arada değiştikçe edindikleri en önemli ve ayırt edici özellik olan renklilikleri, yani siyah ile beyaz dışındaki bütün renkler yasaklanır.

Tıpkı İran’da siyah çarşafı İran İslâm Cumhuriyeti kadınlarının milli üniforması olarak gören, kadınların zorunlu olan örtünme kurallarına uymak için kullandıkları başörtüsü ve giysilerde siyahı, hadi olmadı gri, kahverengi ve maviyi makbûl kabul edip, siyahtan beyaza doğru renklenmeyi değerlerden ve dinden uzaklaşma olarak gören İran’ın muhafazakârlarının siyaha vurgu yapmaları, renklere karşı çıkmaları gibi.[15]

Kurallara göre müzik de yasaktır. Yağmurdan korunmak için renkli şemsiye kullanmak bile yasaktır. Yani canlı olan her şey yasaktır. Halbuki bazı insanların derisi, bazı bitkiler ve ağaçlar doğal olarak bu renklerdedir atık ve bunlara ne yapılacağı Hoşkent’in bazı mağazalarının kapısına konan tabelalarla çözümlenmiştir zaten: renkliler giremez.

İran muhafazakârlarının da renge ve renkli, canlı olan herşeye karşı hastalıklı bir alerjisi vardır. Öyle ki, seçim kampanyasında renkli poster basmak, seçim çalışması yapmak, canlı kampanya yürütmek bile sorun olur, “dinin ve devrimin değerlerine aykırı olmakla” suçlanır.

Muhafazakâr gazeteler kampanyaya benzer kampanya yapılması girişimlerini, kampanya taklitlerini bile “değerlere”[16] aykırı olmakla suçlarlar. Tıpkı, aslında kimsenin iplemediği ama zevahiri kurtarmak için uyar göründüğü müzik yasağının temel kuralına göre, “insanın kıpırdanmasına yol açan ‘oynak’ müziğin yasak olması” gibi.

Bundan sonraki gün bizim oğlanla ressam, hem de karakolun duvarına bütün geleceklerini, özlemlerini, yaptıklarını, yapacaklarını, farklılıkları, yani öpüşen iki çifti, dans eden bir grubu, hem de yasaklanan renklerle çizerler ve hapse düşerler. İran’da da reform hareketinin cumhurbaşkanlığını kazanması ile birlikte çiçeklenip, toplumun bütün özlemlerini ve arzularını, söylemek isteyip de o ana kadar söyleyemediklerini, bütün açıklığı ile yazan reformcu basının başına geldiği gibi. Topluma “farklı” ve “normal olanın” da olduğunu söylerler ve bedelini öderler.

İran’da yazarlar ve gazetecilerin eskiden beri yargılanmalarından farklı olarak (eee olacak o kadar farklılık) oğlan ve ressam, yani reformcu basın ve yazarlar mahkemeye çıkarlar. Yasak renkleri kullanarak, “karakol duvarına işemektir” suçları.

Çocuk birden bağırır “Avukatımız nerede?”. Evet İran’da da insanlar uzun süre bağırdılar “Avukatımız nerede?” diye ve hâlâ bağırıyorlar. İslâmın adaletini uygulamakla görevli Yargı Erki, dünyanın hiçbir yargı sisteminde olmayan savcı ile yargıcı birleştiren bir sistem uygulayarak, sanıkların avukat ve jüri huzurunda aleni olarak yargılanması kurallarını sürekli ihlâl ederek, insanları uzun süre avukat ve yakınları ile görüştürmeksizin tecritte tutarak, gazeteleri toptan kapatıp, gazetecileri ve gazetecilik işiyle uğraşan üniversite öğrencilerini sürekli hapsederek, bu yıl da İran’a “dünyanın en kötü gazeteci hapishanesi” ünvanını kazandırmayı başardı.

Neyse, bizim Hoşkent’te yargılama devam ederken, bir de görülür ki, değişimi inkâr eden, imkânsızlığını savunan Ticaret Odası Başkanı da renklenmiş. Bu “utançla” ama o da renklenmiş, değişime uğramış olarak salondan kaçar ve Hoşkent’in tümüyle renklenerek değişimi tamamlanır.

Buna benzer şekilde, İran’da da siyaha karşı beyazın “cihadı” yeni cepheler fethetmektedir. İlk kez yurtdışı gezilerinde bembeyaz bir aba giyerek dikkatleri ve “beyaz” alerjili muhafazakâr gazetelerin tepkilerini çeken Hatemi, daha sonra beyaz aba ve abasının altına beyaz “gabe” (uzun, düğmeli, ince pardesü tarzı gömlek) giymeye devam etti. Tıpkı gençler arasındaki hicab modasının çeşitlenmesi gibi bu ruhaniyat “modası” da çok etkiliydi. Hatemi’nin ikinci kez Cumhurbaşkanlığına seçilmesinin dinî lider tarafından onaylanacağı Ağustos başındaki törene herkes Hatemi’nin ne giyinerek geleceğini merakla bekliyordu. Sonunda Hatemi, Dinî Lider Hamaney ve eski Cumhurbaşkanı Rafsancani birlikte ortaya çıktıklarında ilginç bir manzarayla karşılaşıldı. Bütün kamusal törenlerde atacağı her adımı inceden inceye hesapladığı artık iyice bilinen Hatemi, beklenenin aksine beyaz bir aba değil, yaza uygun açık kahverengi, tiril tiril bir aba giymişti. Abasının altındaki gabbe’si ise açık mavi ile gri karışımı bir tondaydı. Halbuki, yaza uygun ince transparan siyah abalar giymiş olan Hamaney ve Rafsancai’nin gabbelerinin bembeyaz oldukları gözden kaçmadı.

Evet Beyaz revaçtaydı. Ama sadece beyaz değil. Hamaney o günkü konuşmasında her zamanki sözlerinin yanısıra uzun uzun dini demokrasiden, dini demokrasinin meziyetlerinden bahsetti.

Artık reformun söylemi her yere sızmıştır. O söylemi kullanmadan konuşmak, kendisine ülke ve dünya içinde bir konum tasavvur etmek mümkün değildir. İster gönüllü ister gönülsüz, ister samimi ister hilekâr. Çünkü reformdan kaçış yoktur. Reformun hedeflerinden, kanun egemenliğinden, dini demokrasiden kaçış mümkün değildir. Reform hareketinin en büyük başarısı, reformun karşıtlarının bile bugün reform ve dini demokrasiden, ifade özgürlüğünden, sivil toplumdan bahsetmeleri, argümanlarını bu ilkelere dayandırmak gereğini hissetmeleridir. Bu sadece onlar için geçerli değil. Bu nüfuz etmede daha da önemli olan başka bir gelişmeyi gözardı etmemek gerekir: eğitimli eğitimsiz, sokaktaki insan da, kesin anlamlarını pek bilmese de, artık reformun ürettiği yeni jargonu, diyalog, ılımlılık, müsamaha, sivil toplum kelimelerini fütursuzca tüketmektedir. Reformun söylemi toplumun bütün gözeneklerine ağır ağır sızar. Sadece sızmakla kalmaz, etkilidir de.

İran’ın kuzeyindeki Jordan (yeni adıyla Afrika) caddesinin kenarındaki bir binanın duvarına kocaman ve düzgün harflerle yazılmış, pano biçimindeki tek bir slogan insanın dikkatini çeker: “Maliyet Nizayi Camee Medeni Est.” Yani, “Vergi Sivil Toplumun Gereğidir.” Vergi ile sivil toplum arasındaki derin ekonomik ve vatandaşlık teorilerini bir yana bırakalım; çünkü bu sloganı okuyan yoldan geçen herkesin, bunları bilmeleri ve düşünmeleri beklenemez. Beklenen etki, reform hareketinin temel sloganlarından olan “sivil toplum” sloganının toplumdaki itibarından, milleti vergi vermeye teşvik etmek için yararlanma isteğindeki cinlik güzeldir. Tabiî bu ve benzeri kabil sloganların vergi vermeyi hiç sevmeyen İran geleneksel tüccar sınıfı üzerinde ne kadar etkili olduğu ise şüpheli. Ama reformun gündemi artık bütün toplumun gündemi, resmî, geçerli söylemidir. Tıpkı Hatemi’nin son cumhurbaşkanlığı seçiminden iki gün öce düzenlediği basın toplantısında söylediği gibi: “herkes artık reformdan konuşuyor. Ülkenin ve toplumun bugün resmi söylemi ve egemen söylemi reformdur.”[17] Hatemi’nin işbaşına geldiğinde ortaya koyduğu sloganlar, bugün halkın gündelik istekleri, talepleri haline gelmiştir.

İran toplumu da tıpkı filmdeki macera gibi tarihinin geçmişinde, yani geriye gittiği bir zamanda, yeniden renklenmeye başladı. Ama filmdeki gibi televizyonun (ve oradan gelen iki yaramazın şahsında dış güçlerin) etkisiyle mi yoksa kendi iç dinamiklerinin zorlamasıyla mı, bu yumurta tavuk meselesine girmeyelim.

BÜYÜK TOPLUMSAL UZLAŞMA PROJESİ

Filmimiz tarafların huzur içinde, rengarenk aydınlık bir parkta, aynı bankta birarada oldukları bir duruma ulaşarak mutlu sonla biter. Gönül ister ki, İran toplumu da tarafların birarada huzur içinde oldukları bir duruma ulaşsın. Elbette bu istek bütün toplumlar, ülkeler ve bütün dünya için de geçerli.

İran toplumundaki tarafların birarada oldukları, huzurlu bir ortam, durum nasıl oluşur. Elbette reformcuların kendilerine, bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek, belki de başka adlar altında, ama temel, içkin bir hedef olarak koydukları şey budur: büyük toplumsal uzlaşma, yeniden birleşme. Ama bu sadece İslâm rejiminin mevcut çerçevesini kabul edenleri içermiyor. En asgaride bile rejimin bugünkü çerçevesini kabul edenlerle, bu çerçeveyi kabul etmeseler de mecburen ülke içinde kalanların yanına, hemen yurtdışında yaşayıp, ülkelerine, o ülkeyi herkesin kabul edebileceği normal bir anlamda ilerletmek ve normalleştirmek için “yatırım yapmak” isteyenlerle, 20 yıllık sürgünden bıkanlar da eklenmektedir. Son dört yıldır İran hızlı bir tarih yaşamasının yanısıra, hızlı bir içeriden dışarı, dışarıdan içeri garip bir ikili göç trafiğini de yaşamaktadır. İçerden dışarı beyin göçü alabildiğine sürerken, ömürlerinin 20’dan fazla yılını yurtdışında, gönüllü gönülsüz sürgünde geçirmiş İranlılar ile onların çocukları, özellikle Hatemi hükümetinin reformlarının cesaretlendirmesiyle sürekli ülkelerine geri dönmekte, geri dönme imkânı aramakta, yatırım yapmaktadırlar. Hatemi’nin liderliğindeki Reform hareketinin muhafazakârların en sert tepkilerini çeken temel sloganı ise, hem yurtiçindeki bütün İranlıları eşit vatandaşlar olarak görmekte olduğunu ilan etmekte, hem de dünyanın dört bir yanına dağılmış, gönüllü ya da sürgün yurtdışında yaşayan İranlıları kapsamaya çok uygun ve bunu hedefleyen bir slogandır: “Bütün İranlılar İçin Bir İran”. Bu sloganın temel hedefi ve bu kadar sevilmesinin altında yatan psikolojik güç, çekicilik çok açıktır. İçerdeki ve dışardaki İranlıların büyük çoğunluğu bugün, geçmişin yaralarını mümkün olduğunca sarmak ve ”Bütün İranlılar için bir İran”[18] ve “Bütün İranlılar için iyi bir yarın”[19] yaratmayı hedefleyen ortak bir arzunun taraftarıdırlar ya da bu fikre sıcak bakmaktadırlar.[20]

Çok abartılı gelebilir ama, reform hareketinin derin toplumsal anlamı, toplumun özellikle gençler ve kadınlar olmak üzere, dindar olan olmayan, İslâmcı Batıcı, modern geleneksel, zengin fakir, eğitimli eğitimsiz, birçok katmanının yanısıra, birçok etnik grubu da çeken bu sloganların işaret ettiği büyük toplumsal barışma projesinde kendi ifadesini bulmaktadır. Garip bir biçimde, bunu en iyi fark edenler muhafazakârlardır, ama tersten.

Son cumhurbaşkanlığı seçimlerini “Suruş-Guguş Sentezi” ve Katılım Cephesi’ni de bu sentezin katalizörü olmakla suçladıklarında, aslında bu gerçeğe işaret etmekteydiler.[21] Yıllardır susturmak istedikleri dini aydın-filozof Abdülkerim Suruş’un fikirleri ile, yıllardır şarkılarını yasakladıkları ve söylemesini yasakladıkları Guguş’un şarkılarının yaygınlığı ve toplumun her kesimi birleştiren güçleri karşısında kendilerini çaresiz hissederek, “gerçek düşmanlarına” saldırdılar.

Haccariyan gerçi muhafazakârların seçimi böyle değerlendirmesini “gülünç ve gerçek dışı” diyerek reddediyor, ama kendi değerlendirmesinin geri kalan kısmında Hatemi’nin taşrada daha çok oy aldığını belirtmesi, muhafazakârların bu yorumunu, “Hatemi’nin sadece zenginler, batı kültürü taraftarları ve büyük şehirlerden oy aldığı” iddiasının bir tezahürü olarak görüp reddettiğini gösteriyor. Evet doğrudur. Seçim istatistikleri incelendiğinde, Hatemi’nin oy tabanını, Şubat 2000’deki Meclis seçimlerinde ortaya çıkan reformcuların oy tabanı haritasına da uygun olarak merkezden taşraya doğru genişlettiği görülür. Hatemi’nin en yüksek oy oranları azınlık dini ve etnik grupların yaşadığı eyaletlerle yoksul eyaletlerde ortaya çıkarken, en az oy aldığı yerlerden biri Tahran eyaleti idi.

Reform hareketinin toplumda bir genel uzlaşma yaratma ve rejimin meşrûiyetinin toplumsal tabanını, gerekli açılımları yaparak, salt rejimi destekleyen İslâmcılardan, tarafsızlara, şüphecilere, Batıcılara ve hatta laiklere kadar genişletme istek ve arzusu güçlü bir arzu gibi görünmektedir. Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce Tahran’da düzenlenen bir kapalı salon toplantısında provokasyon yaratmak isteyen bir kişiye karşı gençlerin “Hatemi bize, Yaşasın düşmanım dedi” sloganı ile hep bir ağızdan karşılık vermesi çok ilginçtir. Haccari’yan da muhafazakârların halkı ümitsizleştirme yönündeki bütün çabalarının başarısız olduğunu anlatırken, Hatemi’nin “Yaşaşın düşmanım” sloganını benimsediklerini örnek gösterir ve Hatemi’nin meşhur “inatçıları muhalife, muhalifleri muvafık’a (hemfikir) çevirmek gerekir” slogan-düsturunun önemini vurgular.[22]

Ve bu düsturun hayata geçirilmesinin en tipik adımlarından biri muhafazakârların seçimi nitelerken sentezin bir ucu olarak gösterdikleri kadın şarkıcı Guguş’a[23] 22 yıldan sonra yurtdışına çıkma izninin verilmesinde kendini gösterdi. “İran Popunun Divası” olarak adlandırılan Şah döneminin ünlü kadın pop yıldızı Guguş’a, geçen yıl arkasında hükümetin olduğu açık olan bir hareketle, 22 yıldan sonra yurtdışına çıkma izni verildi. Şarkıları yasak olmasına rağmen[24] hemen her yerde çalan bu ünlü yıldız, 22 yıllık şarkı söyleme hasretini ilk gittiği Kanada ve daha sonra ABD ve en son bu yıl Nervuz’dan önce İran’ın burnunun dibindeki Dubai’de verdiği konserlerle giderdi. “Guguşmania” Amerika, Kanada ve diğer ülkelerdeki bütün İran diasporasını kasıp kavururken, bu hareketin anlamı çok açıktı. İran İslâm Cumhuriyeti hükümetinin toplumun kendisiyle küs ve barışık olmayan kesimleri ile, hâlâ unutmadığı bir efsane yıldıza gösterdiği hakşinas ve civanmert[25] bir jest aracılığıyla barışma girişimi. Ama daha çok, şarkının ve müziğin, bütün baskı ve yasaklara karşın halkın zihninden ve kulaklarından silinemeyen popun yaşayan bir efsanesiyle kendisi barışarak, hükümet toplumsal tabanını genişletme peşindeydi ve bunu büyük ölçüde de başardı. Muhafazakârların Guguş’un yurtdışındaki konserlerine ve hükümetin Tağut rejimin (Şahlık rejimi) bir simgesine gösterdiği bu müsamahaya yönelik güçsüz ve zayıf eleştirileri ise sağır kulaklara çarpıp kısa süre içinde, hiçbir iz bırakmadan eridi.

Çizginin öteki yanındakilerin yani yurtdışındakilerin, reform hareketinin bu ve benzeri uzlaşma girişimlerine cevabı ise kendini son cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yurtdışındaki İran konsolosluklarında kurulan sandıklarda gelip oy vermek için, konsolosluk önünde protesto gösterisi yapan Halkın Mücahitleri ve benzeri örgütlerin militanları ile çatışmayı göze almasında görüldü. Yurtdışından gelen oyların büyük bir yüzdesini de Hatemi kazandı ve Hatemi’nin yurtdışında aldığı oy oranları yurtiçindekinden çok fazlaydı.[26]

İran’daki hemen bütün azınlıklar ise zaten, seçimden önce yayımladıkları bildirilerle, reformları desteklemek için Hatemi’ye oy vereceklerini ilân ettiler.

Halkı birinci ve ikinci sınıf vatandaş diye ayıran muhafazakârlar ise bu projeye şiddetle karşı çıktıkları için, buna karşı reformun toplumsal temeline saldırdılar. Sürekli vatandaş tanımını daraltmaya, rejim içinde yaşayabilir fikirleri ve akımların tanımını ve dolayısıyla sayısını azaltmaya çalıştılar. Bu konudaki en son hamleleri, liberal İslâmcı İran Özgürlük Hareketi ile onlara yakın millî-dinî güçler koalisyonu denen, liberal İslâmcı-milliyetçi bir gruplaşmanın 60 kadar üyesini, kendileri dahil kimsenin inanmadığı, “rejimi silahlı ayaklanmayla yıkmak için ABD ile işbirliği içindeler” suçlamasıyla tutukladılar. Tutuklanan kişilerin birçoğu İslâm devrimine ve İslâm cumhuriyetinin kuruluşuna katılmış, Şah zamanında da yine siyasî faaliyetleri nedeniyle hapse atılmış kişilerdi. İran Özgürlük Hareketi, devrimden sonraki ilk geçici hükümetin Başbakan ve Dışişleri Bakanı dahil birçok bakanının üye olduğu partiydi. Halen tutuklu bulunan İzzetullah Sahabi, Devrim Konseyi’nin üyesiydi. Tutuklamaların ardından, 22 yıldır rejimin “sadık muhalefeti” konumunda bulunan, bütün bu yıllar boyunca resmen bir siyasi parti olarak kabul edilmese de faaliyetlerine göz yumulan İran Özgürlük Hareketi’ni yasadışı ilan ederek bütün faaliyetlerini yasakladılar. Ve son olarak sokağa ve müziğe, eğlenceye ve kadınların giyimine yönelik kapsamlı bir saldırıyı başlatarak, reform hareketinin geleceği ile ilgili belirsizlikleri biraz daha arttırdılar.

Yaşamın renkleri filmi biterken, evini terk edip eski ressam sevgilisine kaçan kadını, eski kocasıyla yol kıyısındaki bir bankta birlikte otururken görürüz.

Kadın “Peki ne olacak şimdi?”

Adam “Sen ne olacağını biliyor musun?”

-“Hayır.”

-“Sanırım ben de bilmiyorum.”

Kadın tekrar o yana döndüğünde eski kocasının yerinde sevgilisi garson ressam oturmaktadır. O da “Ben de bilmiyorum” der.

Aslında bu diyalog da İran’ın şu anki haline çok uyuyor. Herkes dört yıllık krizli ve çalkantılı, acayip hızlı akan bir tarihten sonra[27] birbirine soruyor: Şimdi ne olacak? Ama kimsenin belirli bir kesinlikle bildiği bir şey yok.

[1] Pleasantville. 1998, ABD Yapımı. Yönetmen ve Senarist: Gary Ross. Oyuncular: Tobey Maguire, Reese Witherspoon, Jeff Daniels, Joan Allen, T.J. Walsh, William H. Macy. 1999’da En İyi Sanat yönetmeni, en iyi kostüm ve en iyi müzik dallarında (3 dal) oscar adayı. Türkiye’de 1999’da Yaşamın renkleri adıyla gösterildiğinde klasik deyimle eleştirmenlerden “farklı tepkiler almıştı.” Ama filmin önemini anlayan ve onu “başyapıt” payesine layık gören (Sinema, Temmuz 1999) tek eleştirmen Tuna Erdem’i anmamak haksızlık olur.

[2] “Bugüne kadar gençlerin beynini yıkamayı becerebilmiş değiller. Çünkü belli bir noktadan sonra tepki topluyor. Bakın İran televizyonuna, izlemek imkânsız. Anlamıyorum, bu rejimin çıkarına değil ki.” “Daryuş Şayegan ile söyleşi,” Hatemi’nin İran’ı, s.120.a

[3] Yakın tarihteki seri siyasi cinayetlere yönelik uslanmaz ve korkusuz araştırmalarına halen Tahran’daki Evin Hapishanesi’nde devam eden reformcu gazeteci Ekber Genci’nin çok satan kitaplarından birinin adı da “Tarikhaneyi Eşbah”tır (Karanlık Hayaletler Evi).

[4] Fettan kızımızın ne zaman renklendiğini merak ediyorsunuz değil mi. Bir gün kardeşine mealen şöyle sorar. “Her şeyi ben başlattım. Yasak elmayı yiyerek, seks yaparak düzende değişiklikleri ben başlattım. Ama niye hâlâ siyah-beyazım”. Kardeşi ise “belki her şey seks değildir” der. Doğru, belki her şey doğruları söylemek değildir, aykırı olanı yapmak değildir, belki önemli olan onu severek, aşkla yapmaktır. Ama asıl önemlisi Hoşkent’imizde değişimin asıl nedeni, o zamana kadar yaptığından farklı bir şey yapmaktır. Kültürle ilişkisi, ancak kaybolunca kütüphaneye yanlışlıkla gitme düzeyinde olan kızımız da, kendini okumaya verdiğinin, baştan çıkardığı Hoşkentlinin ‘bugün de buluşmayacak mıydık’ diye sorarak yaptığı dışarı çıkma teklifini “çok işim var” diye reddettiği, kendisine çok yakışan okuma gözlüğünü takıp “araştırmalarına” devam ettiği gecenin sabahında, renklenmiş olarak uyanır. Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, belki daha da çekici olarak. Evet biraz didaktik, ama hiç de batmıyor, hele filmi seyrederken hiç, hattâ çok tatlı.

[5] Reformun mimarlarından Said Haccariyan buna işaret ediyor. Reform hareketinin yavaşlamasının sebebi olarak, “reform hareketi hemen hükümetleşince hareket niteliği unutuldu. Hükümet olunca eski bürokratların kucağına düştü” diyor haklı olarak. “Halk Hatemi’yi Yalnız Bırakmayacak,” Hayat-ı Nov, 27 Mayıs 2001.

[6] Hatemi’nin her 9 günde bir, bir krizle uğraşmak zorunda kaldık dediğini hatırlayın. Krizlerin 132 maddelik ayrıntılı bir dökümü için bkz Nevruz, 6 Haziran 2001, ss: 5-6.

[7] İranın en büyük yönetmenlerinden Behram Beyzai’nin 8 yıl aradan sonra izin alabilip yaptığı son filmi “Seg Koşi”de de bütün olaylar olurken, filmin baş kahramanı kadının kaldığı otel odasının penceresinden görünen karşı duvarda, kurulan iskele üzerinde işçiler, zamanının Sovyet ajit-prop resimlerine benzer kahraman Besiçler resmi yapmaktadırlar.

[8] Kimin “Kimse”den sayılacağı, bir “kimse” olma hakkına sahip olup, öyle muamele göreceği ” İran’da ciddi ve temel bir tartışmadır.

[9] Bu ayrımların anlamı ve bu kategorilere denk düşen siyasi grup ve partilerin hangileri olduğu, neleri savundukları konusunda bkz. Hatemi’nin İran’ı, 2. ve 8. Bölüm.

[10] Buna birazdan sıra gelecek.

[11] Abas Abdi, Abrar, 19 Hazİran 2001

[12] Keyhan, “A President Claims” aktaran Iran Daily (Media Monitör), 3 Temmuz 2001, s.4.

[13] Camee Medeni, aktaran Iran Daily, (Media Monitör), 12 Mart 2001.

14 Asrı Ma aktaran Iran Daily, (Media Monitör), 8 Nisan 2001.

[15] Kadın meselesinin İran’da son yıllardaki seyri ve konuyla ilgili tartışmalar için bakınız Cihan Aktaş, “İran’da Siyah Yorgunluğu,” İslâmiyat. Cilt 3, sayı 2 (Nisan-Hazİran 2000), ss.15-44. Özellikle ‘Gerçek Dışı Örtünmeler’ ve ‘Siyah Yorgunluğu’ ara başlıkları.

[16] Değerler (erzeşha) deyince, Haşimi Rafsancani’nin küçük kızı eski Tahran milletvekili Faeze Haşimi’nin çıkardığı Zen (Kadın) gazetesinin kapatılmasının ertesi günü 8 Nisan 1999’da düzenlediği basın toplantısında kendisine, “siz değerlere aykırı yayınlar yaptınız” diyen aşarı muhafazakâr Ensar-ı Hizbullah grubunun gazetesi Ya Lesaretin muhabirine büyük bir cesaretle (elbette Rafsancani’nin kızı olmasından kaynaklanan bir cesaret, ama bunun bir sakıncası ya da rahatsız edici yanı, yanlış bir yönü yok. Çünkü kim olursa olsun, kimden kaynaklanırsa kaynaklansın, toplumsal ortama soktuğu etki önemli) “değerler dediğiniz şey herkese göre değişir, bazı şeyler var ki siz değer olarak görüyorsunuz ben görmüyorum, bazı şeyler de var ki ben değer olarak görüyorum, siz görmüyorsunuz” demişti. Güzel söylemişti.

[17] Nevruz, 7 Haziran 2001.

[18] Bu sloganın işaret ettiği toplumsal uzlaşma projesinin diğer bir yanı ise, İslâm devriminin evrensel İslâm ideolojisi ve ümmet fikrinin aksine, İranlılık kimliğine yapılan vurgu ve dolayısıyla milliyetçiliğin, İran’da artık geçerli ve güçlü bir değer haline gelmekte olmasıdır.

[19] Hatemi’nin 1997 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki ve ondan sonra onu destekleyen İslâmi İran Katılım Cephesi’nin Belediye ve Köy Meclisi, Meclis ve son cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki temel sloganları

[20] “Büyük toplumsal uzlaşma” fikrini ve önerisini, açıkça dile getiren sürgündeki etkili yazarlardan Hüseyin Bagırzade, öneriyi ortaya koyduğu bir konferans bildirisinde, Güney Amerika, Nikaragua ve İrlanda örneklerini inceleyerek İran için bu ülkelerdeki süreçlere benzer bir “demokrasiye geçiş süreci” önerir. Ancak, böyle bir potansiyeli reform hareketinde gören Bagırzade’nin önerisi, ülke içindeki İslâmcı reformcuların kabul edeceği sınırların oldukça ötesindedir ve doğrudan doğruya İslâm Cumhuriyeti rejimin değişmesi önvarsayımını içermektedir. Bkz. Toward National Reconciliation: A model for peaceful transition to democracy. (Paper Presented at the 16th annual conference of the Center for Iranian Research and Analysis held at Portland State University’s Middle East Center in Portland, Oregon, 24-25 Nisan, 1998). Alındığı kaynak: İranian.com. 29 Nisan, 1998.

[21] Said Haccariyan, Nevruz, 16 Haziran 2001.

[22] Said haccariyan, “Halk Hatemi’yi yalnız bırakmayacak,” Hayat-ı Nov, 27 Mayıs 2001.

[23] Guguş’u hiç dinlemeyenlere önerimiz biran önce bir kere dinlemeyi denemeleri olur. Ama ondan önce tarif etmek gerekir, Ajda Pekkan-Sezen Aksu-Emel Sayın karışımı bir yıldız şarkıcı olarak tanımlayacağımız Guguş, bu sanatçıların Türkiye’de eriştikleri starlık düzeyinin çok çok üstünde bir yaşayan efsane haline gelmiştir artık. Elbette bunda devrimden sonra geçen yıla kadar şarkı söylemesine izin verilmemesi, birçok sanatçı devrimden sonra yurt dışına kaçarken onun İran’da kalmayı tercih etmesi ya da kalmak zorunda kalması ve elbette kendi sesi ve tek oğlunu 22 yıl sonra Kanada’da görebilme gibi olağandışı hayatının da etkisi vardır.

[24] Şarkıları siyasi içerikli olduğu için değil, kadın olduğu için.

[25] Civanmertliğin İran kültüründeki önemi için bkz. Fariba Adelkhah (2001) İran’da Modern Olmak. (İstanbul:Metis Yayınları).

[26] Hatemi’nin yurt dışı sandıklarda aldığı oy oranı asla yüzde 80’den aşağı düşmedi. Sadece örnek olması için Ankara’da kullanılan oyların yüzde 89, Erzurum’da kullanılan oyların yüzde 95’ini aldı. İran seçim yasasına göre, yurt dışındaki İranlılar geçerli İran pasaportu sahibi iseler, bulundukları ülkede kurulan herhangi bir sandıkta oy kullanabilirler.

[27] “Bu 4 yılda 40 yıl yaşlandık. Genç neslimiz bu dört yılda onlarca yıllık tecrübe edindi” Seyid İbrahim Nebevi. (1380-2001) Ağayı Reis-i Cumhur (Sayın Cumhurbaşkanı). Tehran: Neşr-i Tovse. s.6.