Anasayfa > Birikim Arşiv > 152-153 - Aralık-Ocak 2002 > Haber Dergiciliği: “Bir Tür Hatırlıyorum“ Yazısı

Haber Dergiciliği: “Bir Tür Hatırlıyorum“ Yazısı

Tuğrul Eryılmaz | (Sayı : 152-153 - Aralık-Ocak 2002)

Haber dergiciliğinin dünyadaki en çok bilinen örnekleri Amerika’da 1923’te yayımlanmaya başlayan Time ve 1930’larda okur önüne çıkan Newsweek oldu. Kısa sürede benzerleri bütün dünyada boy gösterdi. Fransa’da L’Express, Almanya’da Der Spiegel gibi. Haftayı toplayan bu dergilerde siyaset, toplumsal konular, bilim, kültür ve sanat, spor yani ‘magazin’ adına uygun her şey var. Türkiye bu iki dergiden etkilenen ilk haber dergisine 1954’te kavuştu: Akis. Ününü, haklı ya da haksız olarak, İsmet İnönü’nün damadı olarak edinen Metin Toker tarafından çıkarılıyordu. Önceleri iktidardaki Demokrat Parti’ye yakın gibi duran dergi daha sonra CHP yanlısı bir tutum benimsedi. Akis baskı gördü, kapatıldı açıldı ve sonuçta, bir kerelik de olsa 150 binlik bir satış rekoru da olmasına rağmen, 1967’de etkisini kaybetmiş olarak yayın hayatına son verdi. Akis’in en başarılı rakibi 1958’de yayımlanmaya başlayıp 1968’de kapanan Kim dergisi oldu. Yazarları arasında Emil Galip Sandalcı. Fikret Otyam, Refik Erduran ve Halit Refiğ gibi isimler vardı. Sözü edilmesi gereken bir diğer haber dergisi de cinselliği ihmal etmeyen Mehmet Ali Kışlalı’nının Yankı’sıydı ve 1971’de 12 Mart’tan hemen önce yayın hayatına girmişti. Bunları da saygıyla andıktan sonra yazının benden istenirken güdülen amaca uygun olarak bu kez de 1980 sonrasına sıçrıyorum.

NOKTA

12 Eylül sonrası Türkiye. Her şey iyice karanlık gibi. Üniversite’den atılmalar ve ardından istifalar başlamış. İşte tam bu sırada AÜ SBF BYYO’dan (şimdi Ankara İletişim) bir grup asistan eski TRT’ci Aycan Giritlioğlu aracılığıyla Ercan Arıklı’dan epey sürpriz bir öneri alıyorlar. Yazgülü Aldoğan, şimdi profesör olan Uygur Kocabaşoğlu ve ben öneriyi kabul ediyoruz. Canan Barlas, Bülend Özveren ve Arda Uskan’ın çıkardığı, ama neredeyse bitkisel yaşama girmiş olan Nokta ve İnsanlar dergisini Nokta adıyla haftalık bir siyasî haber dergisine dönüştürmemiz isteniyor. Projenin başında Hıfzı Topuz olacak. Bizlerin hafif bir teorik bilgisi var ama pratik hak getire. Uğraşmaya başlıyoruz. En azından derginin bir kimliği olması gerektiği konusunda (bakınız şimdi çıkan dergilerin şizoid hali) hemfikiriz. Demokrasinin askıya alındığı bu baskı döneminde doğruları yazacağız ve dolayısıyla zorunlu olarak devlete muhalif bir kimliğimiz olacak. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü normal koşullarda “yaygın medya” içinde yer alacak bir derginin ilke olarak objektif takılması gerektiğini biliyoruz, ama baskıcıyla baskı gören arasında objektif davranmaya çalışmanın güçlünün yanında yer almak demek olduğunu da biliyoruz. Güya profesyoneliz fakat bir yandan da işi yeni öğreniyoruz. Tabiî bizden önce Akis ve Yankı var ama Türkiye’de etkili bir haber dergiciliği geleneği yok. Yıl 1983 ve biz bu geleneği, biraz da yanlış olarak, başlatacağımızın farkında bile değiliz. Başlangıçta her şey tamam gibi. Kendimize, biçim ve içerik örneği olarak, bizden öncekilerin çoğu gibi Time’ı seçtik. Hıfzı Topuz başlayamadan ayrıldı. Bir süre sonra çıkarılacak olan Yazgülü Aldoğan yazıişleri müdürü olarak işi sürdürüyor. İpek Çalışlar ve ben yardımcısıyız. Ben aynı zamanda toplum ve sanat editörlüğü de yapıyorum. Kadro müthiş. Hepimiz sola yakın isimleriz: Güldal Kızıldemir, Semra Somersan, Mustafa Sönmez, Nilay Karaelmas... Yayın kurulu içinde başlarını Hıncal Uluç’un çektiği bize göre “devletçi”, kendilerine göre “solda olmayan” isimlerle sıkı kavgalar veriliyor. Örneğin onlar Turgut Sunalp’in Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurulmasını demokrasi yönünde atılmış bir haber gibi verilmesini istemişlerdi, ama biz sonunda allem edip kallem edip kapağa partiyi simgeleyen horozun yolunmuş (ya da kızartılmıştı) halini koymuştuk. Bir süre sonra Anglo-Sakson yayıncılığa yakın olan Haluk Şahin yayın yönetmeni olarak derginin başına geldi. Dergi fena değil ama satışlar bir türlü istenen düzeye gelmiyor. Haluk Şahin’in Time tarzı haber dergisi anlayışında ısrarı, Arıklı’yı mutsuz ediyor. Bizim de ortak olduğumuz birtakım entrikalar sonucu Haluk Şahin gidiyor ve yerine en eski ekipten Arda Uskan getiriliyor. Aslında ‘publisher’ olan Ercan Arıklı, fiilî yayın yönetmeni olarak da dergiye iyice el koyuyor ve haftalık haber dergisi Nokta hızla Akdeniz usulü (Panorama) bir dergiye dönüşüyor. Hem cinselliğin iyice vurgulu kullanılması hem de “İşkenceci polis” gibi araştırmacı gazetecilik haberleriyle (ve tabiî inanılmaz kurmaca kapaklarla) satış patlıyor. Derginin kadrosu yine parlak: Nurcan Akad, Gülay Göktürk, Murat Çelikkan, Mehmet Umur, Salih Memecan... gibi isimler eklenmiş. Nokta neredeyse yaşadığı dönemde bir efsaneye dönüşüyor. İşte bu noktada habere bulaşmış bir haftalık derginin gerçekte bir ekip işi olduğunu pek görmeyen ve bütün başarıyı kendine vehmeden sansasyondan başka şeye pek fazla önem vermeyen Ercan Arıklı günlük bir gazeteye, Söz‘e kalkışıyor ve Nokta’nın buhranlı günlerinin başlamasına yol açıyor. Yıllar sonra 1991’de yayın yönetmeni olarak Nokta’nın başına geçtiğimde çok ama çok büyük sermayenin gazeteciliği nasıl etkiliyor olabileceğinin ilk öncüllerini hissediyorum. Önce Asil Nadir, Ahmet Özal sonra Bülent Şemiler. Tuhaf bir biçimde mesleğimin kötüye kullanılmasına izin verdiğimi düşünmeye başlıyorum. Solcu etiğimin yanına bir de ciddi biçimde mesleki etiğimi eklemem o dönemlere rastlar. Zaten Lale Tayla, Ayşenur Arslan, Sevin Okyay... fazla dayanamıyoruz. Sonradan başı yargıyla derde giren bir patronumuzun “bu sayıda derginin içinde 10 kere Kürt lafı geçiyor” sözü galiba çoğumuzun aklını başına getirmişti.

Devlet hizmetinde çalışan biri olarak (TRT Haber Merkezi ve ardından üniversite) özel kesimdeki ilk işim olan Nokta aslında işlerin burada da öyle pek özgürce gitmediğini ve gitmeyeceğini hissettiriyor. Yol filminin Cannes’da ödül alması üzerine koyacağımız Yılmaz Güney yazısına “önlem olarak” ünlü sinemacımızı olumsuzlayan birkaç cümle ekleyip ayrıca verilen yeri küçültmeyi kabul ediyoruz. (Bu çoğul ekini o dönem Nokta’da çalışan ve tümü kendini solda tanımlayan, ben dahil, editörler için kullanıyorum.) 12 Eylül rejiminin baskısını, kendimizi de kollayarak, delmeye çalışma derdindeyiz. Şimdi öyle bir durum yok güya, ama bazen Radikal İki’yle uğraşırken de kendimi ip canbazı gibi hissediyorum: “Fazla sert oldu. Arka sayfalara iki güzel kız ya da delikanlı koymamız şart. Yıldırım Türker’in yazısı çok iyi ama, fincancı katırlarını ürkütmemek için kapağa Julia Roberts koyalım. Ahmet İnsel’i de sol sayfanın altına koyup gözden uzak tutalım.” Yıllar önce bir mazeret bularak kendimi haklılaştırdığım şeyi 15 sene sonra sürdürmek hiç de keyif verici değil. Aktüel ve Tempo’nun her yeni sayısı, kapaklarındaki o güzelim kızlara rağmen, içimi acıtır. “En iyileri” diye abuk sabuk seçimler yapmak da bizim sunduğumuz bir marifetti. Birkaç hakkıyla kazanan dışında oralarda bile “Ama bu da çok sol bir liste oldu” diye dengeleri gözetirdik. Bu dengeler hâlâ sürüp gidiyor. Aynı oyları gönderenler solcu bir yazarla sağcı bir siyasetçiyi aynı listeye nasıl koyuyorlar diye soran uyanıklar için cevap hazır (dı): “Demokrasi ve hoşgörü de böyle bir şey. Siz biraz çağdışı kalmışsınız.” Nokta’yı uzun zamandır görmüyorum. Son işlevi, galiba, Masum Türker’i DSP milletvekili olarak Meclis’e göndermek oldu. Artık 15 günlükmüş.

YENİ GÜNDEM

1980 ortaları. 15 günlük olarak sosyalistler tarafından çıkarılan YeniGündem’de de bir kriz var. Nokta’nın başarısı akıllara YeniGündem’in haftalık bir dergiye dönüştürülmesini getiriyor. Murat Belge’nin genel yayın yönetmenliğinde İletişim Yayınları haftalık bir haber dergisine kavuşuyor. İşi kotarmak için de beni alıyorlar. Seçimleri isabetli, çünkü hem Arıklı kadar sansasyona endeksli değilim hem de hiçbir sol grupla bağım yok ve bu önemli. 1980 ortaları olmalı. Aslında YeniGündem de saf bir haber dergisi değil. O da Nokta gibi, sıklıkla kendi gündemini yaratacak haberlere ağırlık veriyor, ama bir öncek haftayı da içerme çabası Nokta’dan daha fazla. Burada da ekip iyi. Ben, Cengiz Turhan, Ümit Kıvanç’ın yanı sıra Can Kozanoğlu, Tanıl Bora gibi hem entellektüel kapasitesi yüksek hem de kıvrak bir gazetecilik zekâsına sahip insanlar çalışıyor. Nokta siyah Türkleri de fazla ihmal etmeden liberal ve solda beyaz Türkler için çıkarken, YeniGündem beyaz Türkleri de çok ihmal etmeden (Ayşe Silivri’nin Vakko’dan reklam koparma başarısı hâlâ bir efsane olarak anlatılır) daha az beyaz ve fakat daha solda Türkler için çıkıyordu. Aynı hafta iki derginin de kapağında yer alan “biseksüeller” konusunun Sabah’ta ilk sayfa haberi olmasını hiç unutmam. Ne var ki, YeniGündem de Türkiye’de ilk kez işlenen “Kürt Sorunu”, “Aleviliğe Ne Oluyor” kapaklarına rağmen bir haber dergisinden beklenecek bir nesnelliğe sahip değildi ve zaten olması da yanlış olurdu. YeniGündem’de bu tarafgir olmak zorunluluğunu medyanın temel görevlerinden biri olan sesi olmayan zayıflara da yer vermek ilkesiyle haklılaştırırdık. Haberleri yansız vermeye çalışırdık, ama seçme işinde alabildiğince taraflı çalışmak zorunda kalırdık. Bütün çabalara rağmen YeniGündem, biraz da geçmişinden gelen bir handikapla, bir türlü bütün solun okuyacağı bir dergi olamadı ve kapandı. Zaten 1980’lerin ikinci yarısında yayına başlayan büyük yayın kuruluşlarının şemsiyesi altındaki Tempo ve Aktüel dergi piyasasına hızla hâkim olmaya başlamışlardı. Küçük ama bağımsız yayın organlarının artık Türkiye’de kolay kolay yaşayamayacağının, yaşatılmayacağının ilk izleri de oralara kadar gider. Tabiî benim editör olarak canbazlığım YeniGündem‘de de sürdü. Bu kez, devlete ek olarak hattâ ondan daha fazla, farklı sol gruplar arasında denge kurmak zorunluluğu vardı. Haydi bir de itiraf da bulunayım: Ben istediğim ve becerebildiğim kadar, gazeteci olarak, sağlam durduğumu iddia edeyim özellikle örgütlü sol gruplar beni hiç sevmediler. Bu durum şimdilerde biraz hafifledi gibi ama sürüp gidiyor.

SOKAK

Nokta, YeniGündem, kısa bir süre de olsa Tempo gibi dergilerde çalıştıktan sonra artık yeter kendi küçük ama tarafsız dergimizi çıkarmanın zamanı geldi diye düşünürken bu düşüncemde hiç de yalnız olmadığımı gördüm. Bir sürü iyi gazeteci ve aydın biraraya gelerek haftalık dergi Sokak projesi üzerinde çalışmaya başladık. Çoğu Nokta’dan yetişme İpek Çalışlar, Yıldırım Türker, Murathan Mungan, Neyyire Özkan, Nadire Mater, Semra Somersan, Murat Çelikkan, Adnan Bostancıoğlu, Bahar Düzgören... Ama dergi çıkmadan, üstelik hiçbir ciddi siyasî tartışma yaşanmadan, ikiye hattâ üçe bölünmüştük bile. Kimbilir belki bu kez de kişisel egolarımız ağır basmıştı. Herkes biribirini üslûpsuzlukla suçlayıp duruyordu. İnanması zor ve sözünü etmek hâlâ beni utandırır ama sanki bir iktidar kavgası yaşamıştık. Ağırlıklı konular olmasına karar verdiğimiz Güneydoğu, azınlıklar, bireysel hak ve özgürlükler, bizim sevimsiz tartışmalarımız sonucu epey yara aldı. Sokak dergisinin tek handikapı bu olmadı. Haber dergisi olmak için haber koymak gerekirdi ve habere ulaşmak pahalıydı. Hiç reklam alamadı ve hâlâ Türkiye dergiciliğinin kimlik kadar önemli bir sorunu olan dağıtım işini bir türlü çözemedi. Gerçi derdimiz ezilenlerin, azınlıkların sesi olmaktı ama çıkıştan itibaren solun önemlice bir kesimini karşımızda bulduk. Bazıları o kadar çıldırmışlardı ki, işi “burjuvazinin solcu görünme numarası yapan dergisi” diyecek kadar ileri götürdüler. Evet, Sokak’ın bir yanlışı vardı, ama bu yanlışın onların dediğiyle hiç ilgisi yoktu. O yanlış da zamanından önce çıkmak ve fazlaca radikal olmaktı. Biz o çok akıllı gazeteciler solun gerektiğinde sağdan daha muhafazakâr olabileceğini nedense hesaba katmamıştık. Daha da korkuncu kimseden icazet almayı düşünmemiştik bile. Fakat yine de sivil toplumun, biraz moda da olsa, sesini yükseltmeye başladığı dönemde bu işi becerememizin bir suçlusu da biz olmalıyız diye düşünüyorum. Tabiî önemli bir unsurdan da en azından söz etmeliyim: Paramız yoktu. Bir yıl içinde kendi maaşlarımızı (biri daha tam başlamadan) galiba üç kez indirmek zorunda kalmıştık.

Yıllardır dergicilik alanında çalışan biri olarak iki önemli şey öğrendim ve bu sırrımı (!) genç meslektaşlarımla paylaşmak isterim. Başarılı bir dergi çıkarmanın iki önemli önkoşulu var: Bağımsız ve belirgin bir kimlik ve dağıtım sorununun çözülmesi. Bir önemli handikap da gazeteciliğin yalnızca belli bir dünya görüşünün yayılmasının amacı olarak görülmesi ki, bu başka bir yazının konusu olmaya çok daha müsait.