Anasayfa > Birikim Arşiv > 175-176 - Kasım-Aralık 2003 > Petrolün Laneti: Bir Etik Denge

Petrolün Laneti: Bir Etik Denge

Thabit Tambwe , Çeviren : Serkan Gölbaşı | (Sayı : 175-176 - Kasım-Aralık 2003)

Haber bir harikaydı. Yoksul Tanzanya petrol bulmuştu. Tanzanya, düne kadar Ekvatoral Gine, Çad, Sudan ve bir ölçüde Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi diğer yoksul Afrika ülkeleri arasındayken; petrol bulunmasının ardından, şimdiye kadar sadece iki üyesi (Angola ve Nijerya) olan seçkin Sahra Altı kulübüne katılmaya hak kazandı. Bu lütûfa sevinmek için nedenler varsa da, petrolün insan haklarına saygı bağlamında Afrika ülkeleri için ne anlam taşıdığını sorgulamak da bir o kadar önemli. Angola otuz yıl süren iç savaşın yaralarını yeni yeni sararken; Nijerya yalnızca kanlı bir iç savaş tecrübe etmekle kalmadı, ayrıca yolsuzlukta dünyanın en ileri ülkesi olma şerefine nail oldu. Neden doğal zenginlik insan haklarının gelişmemesine yol açıyor? Genel olarak, bir doğal zenginliğin keşfi ile liberal demokratik yönetimin gelişimi arasında mantıksal bir bağ kurulmaz. Bir politik sistem olarak liberal demokrasi yalnızca özgür seçimlerle değil, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve -ifade özgürlüğü ile dinsel toleransı içeren- temel insan hakları ile belirlenir. Oysa, herhangi bir doğal zenginliğin keşfi insan hakları üzerinde olumsuz bir etkide bulunmaktadır, zira böyle bir keşif hukukun üstünlüğünü geliştirmeye yatkın bir atmosfer oluşturmamaktadır.[1]

En temel norm -insan hakları-, 2. Dünya Savaşı sonrası dekolonizasyon sürecinden bu yana Afrika’da sürekli ihlâl edildi. Önce, arkalarında hırpalanmış toplumlar bırakan misyoner sömürgeciler, ardından onların yerine geçen siyah efendiler tarafından. İnsan hakları ihlâlleri bu toplumların karakteristiklerinden biri oldu. Birçok Afrika toplumunda, insan hakları sistematik ve gittikçe artan bir şekilde devlet tarafından inkâr edilmiştir. Bu durum karşısında en etkili insan hakları politikasının topluluk düzeyinde başlayacağını ileri sürüyorum. Devletin insan haklarına bağlılığı, doğal kaynakların keşfi ve yerli sivil toplumların serpilmeleri arasında nedensel bağlantılar geliştirmeye teşebbüs ediyorum. Sivil toplumları desteklemek önemlidir ve yerel sivil toplum bunu gerçekleştirmek için en etkili yoldur. Yazı boyunca sık sık dönecek olduğum prensip gayet yalın: İnsan Hakları, yerel toplulukları güçlendirmeyi zorunlu kılan daha kapsamlı bir programın parçası olmalıdır.

İnsan haklarının bir Batı değeri olduğunu düşünmeye alışkın olanlara göre, çoğunluğu kırsal alanda yaşayan Afrikalıların insan haklarının gelişimini sağlamaları ve etkilemeleri imkânsız denebilecek kadar zordur. Bu görüşte olanlar, ortalama minimum resmî eğitim ve hükümetlerin zorlama aygıtları üzerindeki kontrolleri göz önüne alındığında, Afrikalıların haklarını talep etmek için herhangi bir hareket örgütlemelerini hayal edilemez buluyorlar. Ama bunlar yüzeysel ve demode görüşler. Gerçekte, Afrikalı topluluklar ayağa kalkıyorlar ve kamuoyu iç dengeler aşırı hassas olduğu durumlarda bile politik tartışmaların yönünü değiştirebilen bir faktör olarak gittikçe önem kazanıyor. Kenya, Nijerya ve Senegal’deki çevre hakları hareketleri, Güney Afrika’daki HIV/AIDS hastalarının hakları için düzenlenen kitlesel hareketler ve Gambiya’dan Swaziland’a kadar ana akım insan hakları hareketleri. Bütün bunlar değişen bir genel durumu gösteriyor. Afrikalı diktatör karikatürü bile, bütün bunlardan esinlenerek rejimine bir meşrûiyet imajı kazandırmak için göstermelik demokrasiden (periyodik seçimler, siyasal partiler, mahkemeler) medet umuyor. Seçimlere önemli ölçüde hile karıştırılabilir, siyasal partiler yalnızca maske olabilir ve mahkemeler kabile ileri gelenleriyle dolup taşmış olabilir, ama farklılık açık: Diktatör kendisini meşrulaştırmak için uzun mesafeler kat etmek zorunda. Aynı şekilde, insan haklarını önemsemeyen devletler uluslararası kamuoyunun baskısıyla uluslararası insan hakları belgelerini imzalamaya zorlandılar. Bu devletler, bu belgelere uymayı ihmal edebilirler; ancak imzalamakla kendilerini evrensel bir programdan sorumlu kılmış oldular ve uluslararası toplum tarafından kınanma riskini göze almadan bu yoldan geri dönüşleri yok.

Bir devletin insan hakları yükümlülüklerine uyup uymadığı iki şekilde gösterilebilir: Birincisi ülkenin anayasasında hakların bazılarını veya tamamını listelemek, diğeri ise uluslararası insan haklarını iç hukukta uygulanabilir kılmaktır.[2] Human Rights Watch organizasyonunun bir raporunda, Nijerya’da petrol şirketlerinin aktivitelerini protesto gösterilerine katılanlar ve çevreye verilen zararlara karşılık tazminat talep eden bireylerin güvenlik kuvvetleri tarafından dövülmesi, tutuklanması ve hattâ öldürülmesini içeren olaylar gösterilmektedir. Kurbanlar; gençleri, kadınları, çocukları ve geleneksel liderleri içeriyor. Bazı vakalarda ihlâl, petrol şirketlerinin güvenlik güçlerinden müdahale etmelerini istemelerinden sonra gerçekleşmektedir.[3] Rapor, çokuluslu petrol şirketlerini Nijerya askerî güçleri ve polisi tarafından gerçekleştirilen ihlâllere suç ortaklığı etmekle suçluyor, çünkü onları kamuoyu önünde kınamamışlardır ve olayların yinelenmemesi için Nijerya hükümeti nezdinde girişimde bulunmamışlardır. Human Rights Watch, birçok vakada petrol şirketlerinin, yerel toplulukların itirazlarına rağmen petrol akışını sürdürmeye çalışan ihlâlci yerel güvenlik güçlerinin kendi adlarına neler yaptıklarını öğrenmek için hiçbir çaba sarf etmemiş olduklarını saptamıştır.

Human Rigths Watch, petrol şirketlerini aşırı gizlilikle suçladı ve onları devlet birimleriyle yapmış oldukları güvenlik anlaşmalarını kamuoyuna sunmaya davet etti. Human Rights Watch, şirketlerden şirketin varlıklarını korumakla görevlendirilen güvenlik elemanları hakkında soruşturma yapılmasını, şiddet uygulanan olayların incelenmesini ve bu incelemelerin sonuçlarının kamuoyuna duyurulmasını talep etti. Şirketlerden, tesislerini ve personelini korumaya yönelik meşru ihtiyaçlarının, faaliyette bulundukları yörelerdeki toplulukların üyelerine karşı insan hakları ihlâlleri ile sonuçlanmamasını garanti altına alacak bütün gerekli adımları atması istendi. Ayrıca sivil toplum örgütleri devlete baskı uygulayarak, devletin imzalamış ve onaylamış olduğu sözleşme ve antlaşmaların uygulanmalarında ısrar ederek hukukun üstünlüğünün kurulmasına katkıda bulunuyorlar. Hukukun üstünlüğü iyi yönetilmeyi ve devletin gelirlerinden sorumlu tutulabilmesini gerektirir, ki bu da örneğin eğitimi sağlayan bürokrasinin güçlenmesini, yani maddi olarak zenginleşmesini ve sorumlu tutulabilir hale gelmesini sağlayan bir dinamik yaratır. Hukukun üstünlüğünün prensipleri pekiştirilirken, bir yandan devletin sorumlulukları garanti altına alınmış olur, öte yandan yeni bir Afrikalılar kuşağı eğitilir.

Petrol şirketleri faaliyette bulundukları alanların dışında yaşayan diğer toplulukların ihtiyaçlarını karşılamak için ne yükümlülük altında bulundukları ne de bunun araçlarına sahip oldukları için, zarar gören petrol üreticisi olmayan topluluklardan gelen baskılar küçümsenemez. Ama şirketler kendi toplumsal sorumluluk politikalarını devletlerin insan hakları yükümlülüklerini etkilemek için kullanabilirler. Temel insan hakları prensiplerinin kurumsallaşması bir ilk adım olarak hayatî önemdedir. İkinci adım, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesidir. Dış desteğe ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, mevcut insan hakları normları ve kurumsal yapılarının ve Afrika bürokrasisinin, insan hakları hukukunu pratiğe nasıl oturttuklarına dikkat etmek önemlidir.

Afrika devletinin karakteristiği, ardında küçük bir profesyonel bürokrasi ve devletin yönetilmesinde öncelik iddia eden orduyu bırakan İngiliz ya da Fransız sömürgeci mirasıdır. Politik bağımsızlığı takip eden ilk yıllarda, Afrika devleti ve onun çoğunlukla rütbesiz askerlerden oluşan ordusu, hukuksal-rasyonel bürokrasi temelinde kurulan kamusal normlar dizgesi üzerine kuruluydu. Bu normlar az ya da çok küçük bürokrasi tarafından içselleştirildiler, ancak patrimonyal pratikler tarafından sürekli baltalandılar, zira yalnızca ekonomik değil, eğitimsel kaynaklar da kıttı.

Eğitimsel kaynakların kıtlığı, az sayıda bürokrat, politikacı ve subayın bütün alanı rakipsiz bir şekilde elde tuttukları bir durum yaratmaktadır. Marjinalleştirilmiş toplulukların muhalefeti sosyal kargaşa, yani darbeler ve karşı darbeler, iç savaşlar doğurmaktadır. Devlet, kendisinin nasıl idare edildiği üzerinde herhangi bir muhalefetin ifade edilmesi için çok sınırlı bir alan bırakarak, muhalefeti bastırmak amacıyla cebir aygıtlarına, yani güvenlik güçleri, polis ve orduya başvurmaktadır.[4] Cunta etrafını uşaklar ve dalkavuklarla çevirir ve muhalefet durum gittikçe kötüleşerek başka bir cuntanın idareyi ele geçirecek kadar olgunlaşmasına kadar yeraltına iner. Rüşvet, klientalizm, kayırmacılık ve kabilecilik gibi bütün patronaj pratikleri süregider. Devlet aktivitesine yönelik bu tür pratiklerin ortak paydası, politikacıların ve kamu görevlilerinin kamusal ve özel alanları karıştırmalarıdır. Bütün bunlara toprağın zenginliğini -petrolü- ekleyin, etkili bir patlayıcı tarifi elde etmiş olursunuz.

Öte yandan bu süreci anlamak aynı zamanda insan haklarının devletin kurumlarının işlevsiz olması halinde transfer edilemeyeceğini anlamaktır, çünkü bu tür bir patrimonyal yönetimin iki yüzlülüğü, Afrikalı liderlerin nasıl bir yandan insan haklarını ve legal-rasyonel değerleri öven bir söylem içerisinde yer aldıklarını, diğer yandan sıklıkla ve oldukça açık bir şekilde insan haklarını ihlâl ettiklerini ve onu kendi özel mülkleriymiş gibi kontrol ettikleri devlete ait pastanın bir parçası olarak gördüklerinin açıklamasını sunar.[5] Daha önceki bir rejimin zararlarını gidermek gerekçesiyle iktidarı ele alan her yeni subaylar dalgası, artık çoğu Afrika ülkesiyle eşanlamlı hale gelmiş bulunan yolsuzluk çağlayanını yaratan yeni bir patronaj tabakası eklemiştir.

Bu ikiyüzlülük, sistemde büyük bir güvensizlik yaratır, çünkü böyle bir yaklaşım bir gün patrimonyal mantığa uygun olarak görülürken, öbür gün hukuk tarafından yolsuzlukla itham edilmekle sonuçlanabilir. Her şey iktidarda olanların keyfî yargılarına bağlıdır. Şirketler, sorgulanabilir etik durumlarda bile ticari fırsatlara ulaşmak için hiç çekingenlik göstermediklerinde, yolsuzluk ve etkisiz yönetim sorumsuzluğu teşvik eder. Nazi Almanya’sından, Apartheid Güney Afrikası ve Latin Amerika’daki şirket imali darbelere kadar, şirket sorumsuzluğunun çok sayıda örneği vardır. Devlet bu vakaların çoğunda ahlâken yozlaşmış ise de etkisiz değildir.[6] Şirketlerin eleştiriye uğradığı durumlarda, eylemsizliği açıklamak için en sık kullanılan argümanlar, politik tarafsızlık gerekliliği inancı ve bir kaynağın geliştirilmesinin söz konusu topluluğun bütününün yaşamlarında mutlaka ilerleme sağlayacağı iddiasıdır. Bu argümanlardan ikincisi yükselen bir uluslararası eşitsizlik dünyasının arka planına karşıt bir argüman olarak görülmelidir ve bu iddia zenginliğin dağıtımında hakkaniyeti sağlamak için hiçbir girişimin yapılmadığı birçok ülke için açık bir şekilde geçersizdir.[7]

Ama sömürge mirası her ne olursa olsun, Afrikalı devletler neredeyse yarım yüzyıldır bağımsızlar. Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nu oluşturan sözleşme ve antlaşmaların çoğunu imzaladı, ve/veya onayladılar ve pacta sund servanda (ahde vefa) ilkesi ile bağlılar. Bir ulusun alenen, resmen ve (az ya da çok) gönüllü bir şekilde ortaya koymuş olduğu yaygın bir tanıma saygıya layık olmalıdır. Antlaşmalar Hukuku Üzerine Viyana Sözleşmesi’nin 26. maddesinde belirtildiği gibi: “Yürürlükte olan her antlaşma taraflar üzerinde bağlayıcıdır ve onlar tarafından iyiniyetle uygulanmak zorundadır.”

Afrikalı devletler demokrasinin öne çıktığı en son dalgadan beri önemli bir değişim geçirdiler. İnsan hakları alanında anayasal hükümler, yasama ve umut verici vaatler bakımından çok şey yapıldı. Ama insan hakları elle tutulur hale getiren; normların devletler, topluluklar ve şirketlerin sosyal sorumluluk stratejileri arasındaki etkileşimden doğan sinerjiler aracılığıyla uygulanabilir olmalarıdır. İnsan hakları hareketinin başarısı büyük ölçüde sivil toplum örgütlerinin kamuoyunun dikkatini çekmekteki etkililiğine bağlıdır. Herhangi bir zaman diliminde bu etkililik tekil şirketlere yönlendirilebilir, ama zaman içerisinde bunun ötesine geçerek toplumun bütün alanlarında yayılır. İnsan haklarının gelişimini Batı değerleri ile değerlendirmeden ve devlet görevlilerine karşı sürekli ‘Afrika’ değerlerini korumayı ileri sürerek, Afrika insan hakları hareketi evrensel prensiplerin göstergelerini yeniden tanımlamaktadır.

[1] Fareed Zakaria, dünyanın Norveç, İngiltere ve ABD dışındaki tüm petrol devletlerinin diktatörlükler olduğunu ileri sürmektedir: “Petrol, -tıpkı diğer doğal kaynaklar gibi- kapitalizmin sivil toplumun ve demokrasinin gelişimine katkıda bulunmaz. Aslında, bu süreci sekteye uğratır. Topraklarında define bulunan ülkeler, ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın gelişmesini sağlayan kanunlara ve politikalara ihtiyaç duymazlar.” The future of Freedom: Illiberal Democracy of Home and Abroad ( W. W. Norton, 2003 )’den aktarıldı.

[2] Goyer, Pia R. - Asbjorn, Eide, 1999: Human Rights and Corporate Response: Country Study Design: Exploration Study of Azerbaijan. Human Rights Report no: 3 1999. Norwegian Institute of Human Rights, University of Oslo.

[3] Human Rights Watch, 2002.

[4] Örneğin, Dietrich Rueschemeyer sosyal kargaşa veya radikal isyan tehdidi tecrübe eden rejimler maksimum itaat talep ederken, sosyal barışın daha gevşek bir devlet kontrolünü sağladığını ileri sürer. Bkz. Power and Division of Labor, Stanford, Kaliforniya: Stanford University Press (1986: 123-124).

[5] Örneğin, Gunnar Guddal Michelsen, bu sürecin Fildişi Sahilleri ve Gana bürokrasilerinde nasıl geliştiğini açıklamaktadır. Bkz. Institutional Legacies at Workin African Telecommunications: Rapport nr.80, Institutt for administrasjon og organisasjonsvitanskapi Universitet i Bergen. ( Doktora Tezi) (2003: 193).

[6] Devletler hukuna karşı suçlar nosyonu içerisinde “ahlâki yozlaşma” kavramı, suçlunun bireysel sorumluluğuna dayanır. Grotius’tan bu yana gelişmekte olan geleneksel uluslararsı hukukta, belirli eylemler devletler hukukunun ihlâli olarak değerlendirilir hale gelmiştir- evrensel suçlar. Nuremberg Yargılaması’nın sonrasındaki gelişmeler, öncelikle 1949 Cenevre Sözleşmesi ve 1977 Protokolleri ve daha yakın zamanlarda eski Yugoslavya ve Ruanda için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemeleri’ni düzenleyen hükümler, daimi Uluslararası Ceza Mahkemesi bu nosyona katkıda bulunmuşlardır. Asyalı Budistler, Afrikalı düşünürler ve batılı insan hakları savunucuları tarafından geliştirilen “küresel ahlâki minimuma” atıfta bulunurken, bilinçli olarak değer yüklü “siyasi yozlaşmayı” kullanıyorum. Bkz. Urban Jonsson, Testing the Limits of Tolerance as Culture Mix içinde, Barbara Crosette, New York Times, Mart 6, 1999, s. B9.

[7] Geoffrey Chandler, The Responsibilities of Oil Companies, içinde Human Rights and Oil Industry, Eide, Bergesen ve Goyer (der.) a.g.e.