Anasayfa > Birikim Arşiv > 175-176 - Kasım-Aralık 2003 > Kanunsuzluk Etiği, Haydutlar ve İktidar

Kanunsuzluk Etiği, Haydutlar ve İktidar

Janet Roitman , Çeviren : Aslı Falay Çalkıvık | (Sayı : 175-176 - Kasım-Aralık 2003)

Çad Havzası’ndaki[1] ulus-devletleri birbirine bağlayan yollarda yapılan bir yolculuk tehlikeler ile doludur. Az sayıdaki asfalt yolda çukurlara girmemek, patika yollardaki engebeler ile başa çıkabilmek için durmadan direksiyon kırmak gerekir. Bazı bölgelerde ise bundan daha büyük tehlikeler pusuda bekler. Bu bölgeler yol kesip, ev yapımı tüfeklerini, özellikle de kalaşnikoflarını havada sallayarak para ve değerli eşya gasp eden yol çeteleri ile nam salmıştır. Sınırlı bir alanda faaliyet gösteren ve yerel halk arasında “yol kesenler” olarak anılan bu çeteler aslında ülke sınırlarını aşan, bölge çapında bir oluşum. Çad Havzası’ndaki ülkelerin -Nijerya, Kamerun, Çad, Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti ile Nijer- vatandaşları bu oluşumda yer alırken bölgesel ve uluslararası çaptaki küçük silâh ve sahte para piyasasının bir parçasını meydana getiriyorlar. Belirli bir birikim şekline dönüşen iktisadî ve istihdam ilişkileri ağını kuruyor, bu ağda yer alıyorlar. Söz konusu iktisadî pratikler, yolları mekân tutan örgütlü çetelere özgü kanlı tahsilat biçimleri ile sınırlı kalmıyor; kırsalı ve uluslararası sınır boylarını iş mekânlarına dönüştüren bir dizi kayıtdışı iktisadî pratiği de beraberinde getiriyor. Bilgisayar donanımı, elektronik eşya ve kuru gıda kaçakçılığının yanı sıra karaborsa petrol, çalıntı araba, fildişi, gergedan boynuzu ve altın ticareti de bu büyük işin bir parçası. Silâhını bir hayduta sattığı için ordudan ihraç edildikten sonra hapse atılan eski bir askerin söylediği gibi “zaman içinde şunu anladım ki, yoksul olmalarına rağmen sınır bölgelerinde büyük paralar kazanmak mümkün.”[2]

Hiçbir endüstriyel altyapısı bulunmayan, endüstriyel çevre (periferi) bile olmayan bir bölgede bu tür aktiviteler servet yaratmanın bir cephesini oluşturuyor. İlk defa 1980’lerde gözlenmeye başlayan ekonomik sıkıntılar, Dünya Bankası’nın yapısal uyum programlarının hayata geçirilmeye başlaması, iki ve çok taraflı yardım akışlarının azalması ve 1994’te frankın devalüe edilmesi sonucu kazançlı istihdam olasılığı sıfıra inerken, alım gücü dramatik bir şekilde azaldı. Ekonomik fırsatların ve tüketim olasılıklarının bu kadar kısıtlı olmasına, uluslararası alanda pamuk ve yerfıstığı gibi hammadde ürünleri piyasalarının çöküşü ve endüstriyel üretimin Güneydoğu Asya, Güney Asya ve Latin Amerika’daki emek piyasalarına ayrıcalık tanıyacak şekilde yeniden düzenlenmesi eklenince durum daha da vahimleşti. Bunun sonucu olarak çok sayıda “ekonomik mülteci” ortaya çıktı. Çoğu sınır bölgelere göç eden mülteciler bu kayıtdışı ticaret alanında nakliyeci, koruma, rehberve taşıyıcı olarak çalışmaya başladı. Onlara askerî tasfiye programları[3] ve ulusal orduların personellerinin ihtiyaçlarını karşılayamaması sonucu ortaya çıkan “askerî mülteciler” katıldı. Söz konusu kişiler bölgede oluşan piyasalarda çeşitli birikim olanakları peşinde koşuyor. Örneğin, Çad’da 1992’de uygulanan ve 27 bin kişiyi kapsayan askerî tasfiye programı sonucunda gerekli bağlantılara ve uzmanlığa sahip askerler hafif silâhlar piyasasına girdi. Kendi deyişleri ile “kırsala geçerek”, az maaş alan ya da hiç alamayan askerler ile Kamerun, Nijerya, Nijer, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Sudan’daki işsizlerin oluşturduğu örgütlü gruplara katıldılar, onlar ile birlikte haydutluk yapmaya başladılar. Aralarına katılan bir başka grup da, “etnik kardeş” olarak gördükleri “Arabe Choa”ların yanında savaşmak için 1990’ların başında Kamerun’a girdikten sonra bugün kırsal alanları kendine mekân edinen Çadlı paralı askerlerdi. Söz konusu örgütlerin faaliyetleri sınır bölgeleri ile bazı şehirlerin çevresinde büyük dönüşümlere yol açtı. Bu bölgeler artık ardiye, satış ve dağıtım noktaları olarak işlev gören askerî kamp ve depolar ile dolu. Faaliyetlerin sınır bölgelerinde yoğunlaşmasına rağmen bunlar marjinal bölgeler değil. Ev sahipliği yaptıkları faaliyetler gibi ticari ve malî ilişkiler yoluyla şehirler ile bağlantı halindeler. Bir yazımda “sınır antreposu” (garrison-entrepôt) metaforu ile özetlediğim (Roitman 1998 ve c, yayım aşamasında) bu durum ordu-ticaret bağlantısından kaynaklanıyor ve ona bağımlı olarak varlığını sürdürüyor. Çoğu durumda askerî personel, gümrük memurları, jandarma, zengin tüccarlar ve (bazıları önde gelen siyasetçiler olan) yerel şefler bu faaliyetleri finanse ediyor ve örgütlüyor.

Her ne kadar, asayiş eksikliğinin Çad Havzası’nın idaresi açısından başlıca sorun olduğu vurgulanıyorsa da (Zoua 1997, Seignobos ve Weber 2002), sınır boylarında ve gözden ırak bölgelerde ağırlığını hissettiren bu iktisadî faaliyetler şehir ekonomisi için olduğu kadar yerel yönetimlerin finansmanı açısından da büyük önem taşıyor. Faaliyetlere temel olan mübadele ilişkileri ağı kemer sıkma dönemlerinde sosyal hareketlilik imkânı yaratarak ve bütçe sıkıntısı içindeki devlete gelir kaynağı sağlayarak iktisadî yeniden bölüşüme katkıda bulunuyor. Bu ilişkilerin etkisi sosyal hareketlilik ile de sınırlı kalmıyor. Bir yandan yeni birikim şekilleri tasarlamak ve hayata geçirmek, diğer yandan da kayıtdışı ticaret ile bağdaştırılan kaçakçılık, şiddet içeren birikim şekilleri ile bağdaştırılan çalıntı mal gibi belirli servet türlerine yaklaşımın, bunlara dair değer yargılarının gözden geçirilmesine olanak sağlıyor. Zira, kayıtdışı iktisadî faaliyetler ve şiddet içeren tahsilat yöntemleri yasadışı görülmekle birlikte meşrû olarak niteleniyor. İstisna gibi görülen bu pratikler rasyonel veya makûl davranışlar haline gelmiş durumda.

Onları bu şekilde görebilmek için belirli değer yargılarından sıyrılmak gerekiyor. Bu yargıların en başında haydutluk ve hırsızlığı kanundışı pratikler, kayıtdışı ticareti bir çeşit yolsuzluk olarak gören bakış açısı geliyor. Böyle bir yaklaşım söz konusu pratiklere katılanlar açısından geçerliliği olmayan bir normatif duruşu önkabul olarak alıyor. Daha da önemlisi, kamusal alan/özel alan, rasyonel/irrasyonel davranış arasında ne evrensel geçerliliğe sahip ne de genelleştirilebilecek ayrımları kendine temel alıyor. Bu, kolayca yapılabilecek bir tespit. Haydutluk, gasp ve kayıtdışı ticaret hakkında yapılan yorumlarda daha az vurgulanan bir başka boyut ise söz konusu pratiklere katılan kişilerin bizzat kendilerinin yolsuzluk, yasadışılık ve gayrimeşrûluk statüsü arasında yaptıkları ayrımlar. Yazıda bu ayrımları ele alırken, benim asıl üzerinde duracağım nokta, bunların bizatihi statüler olarak telaffuz edilmelerinden çok, ilişkisel bütünlük içinde birbirleri ile nasıl bağlantılı oldukları. Kamerun ve Çad’da görüştüğüm kişiler, aşağıda da görüleceği üzere, yasadışı faaliyetler ve gayrimeşrû pratikler arasında kesin bir ayrım yapıyor. Yasadışılık statüsüne dair bir dizi ahlâki yargıya göndermede bulunuyor ve bir kişinin yasadışı pratiklere katılmasının -daha kesin bir ifade ile yasadışılık statüsüne geçmesinin- önünü açan düşünce biçimi üzerine yorum yapıyorlar. Bu pratikleri, araçsal mantık ya da ekonomik kazancı, kişisel çıkarları maksimize etme stratejisinden çok meşrû davranış veya yasadışılık-gayrimeşrûluk arasındaki ilişki açısından açıklıyorlar. Bunu yaparken çeşitli sorulara yanıt veriyorlar: otoyol baskınlarında ele geçirilen ganimet ve kaçakçılık yoluyla edinilen mallar hangi bakımlardan meşrû bir kazanç oluşturuyor? Yasadışı faaliyetler meşrû pratikler haline nasıl dönüşüyor?

Yasadışılık ve gayrimeşrûluk arasında kurdukları bağlantı ya da ikisi arasındaki geçişlilik, ordu-ticaret ilişkisi ve devlet rabıtasından geçiyor. Diğer bir deyişle, söz konusu pratikler Çad Havzası’nda yaygın olan iktisadî yönetim biçimlerinin bir parçasını oluşturuyor. Bunlar devlet iktidarı ya da hem toplumları hem de ekonomiyi yönetmenin aracı olan ilişkiler hakkında gerçeklerin bir yansıması. Yasadışılık pratiği, gerçeğin pratiği olması ölçüsünde bir tür etik. Aynı zamanda günümüz Çad Havzası’nda, iktisadî gerçeklerin kabulü ve yönetimsel pratiklere katılımın da bir yolu.

KAYITDIŞI TİCARET VE HAYDUTLUK: GÜNDELİK İŞ

Çad Havzası’nda kısa süre kalmak bile kayıtdışı pazarın servet üretiminde başlıca cephe olduğunu görmek için yeterli. Yerel halkın itibar etmediği bankacılık sistemine turistler bile nadiren başvuruyor. Çünkü sokaklarda döviz bozdurmak hem daha ucuz hem de daha kolay. Aynı şekilde, kaçak mallar -özellikle de bilgisayar, elektronik eşya ve karaborsa petrol- ile tıkabasa yüklü kamyon, motosiklet hattâ bisiklet kafileleri yol boyunca size eşlik ediyor. Küçük ölçekli görünmesine rağmen kayıtdışı ticaretin en kârlı biçimi olan bu ticaret, yakın dönemde tekrar canlanan bölgesel ve uluslararası ticaret ve finans ağlarına bağlı. Büyük Sahra Çölü iktisadî tarihinin bir parçası olan bu ağların 1980’lerin sonundan itibaren yeniden canlanmasının ardında uluslararası piyasalardan edinilen kaynakların etkili biçimde eklemlenmesi ve yepyeni şekillerde kullanılması yatıyor. Afrika’nın birçok yerinde olduğu gibi, bu bölgede de ihraç tarım ürünleri (pamuk) ve mineraller (bakır) gibi belirli ürünlerin uluslararası piyasalarının çökmesi -Afrika ekonomilerinin dünya ekonomisinde marjinalleşmesinin başlıca nedeni olarak en çok bu duruma işaret ediliyor- ve (uyuşturucu, küçük silâhlar gibi) belirli ticaret ve birikim türlerinin yaygınlaşması farklı ekonomik entegrasyon biçimlerini de beraberinde getirdi. (Bayart, Ellis ve Hibou 1997). Çad Havzası’nda bunlar Sudan, Libya, Çad, Kamerun, Nijerya, Nijer ve Cezayir arasındaki küçük silâh ticareti; petrol, bilgisayar donanımı, elektronik eşya, tahıl, altın, elmas, (çoğu çalıntı olan) araba ve kamyon kaçakçılığı şeklinde Nijer, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Sudan’da devam eden çatışmalara erzak nakli; Çad Gölü ve Orta Afrika Cumhuriyeti çevresinde fildişi ve gergedan boynuzu ticareti; sahte ilaç ticareti; Pakistan hilali, Nijerya ve Batı Avrupa arasındaki uyuşturucu ticareti; Kamerun ve Nijerya’da sahte mal operasyonları ile büyük çaplı ve son derece örgütlü olan yol haydutluğundan oluşuyor.

Bu faaliyetleri oluşturan ağların gerektirdiği malî kaynak, emek gücü ve lojistik heterojen bir grup tarafından temin ediliyor ve yönlendiriliyor. Bu gruba dahil olan kişiler arasında seçkin yerel tüccarlar, siyasetçiler, üst düzey askerî personel, gümrük görevlileri, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde aktif olan asi birliklerin liderleri bulunuyor. 1980’lerin sonuna kadar borç finansından rant sağlayan şehirli tüccar sınıfın (Bayart, 1989) uluslararası yardımların azalmasının ardından iktisadî faaliyetlerini yeniden düzenlemesi buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bir dönem bayındırlık ve uluslararası kalkınma projeleri için mal tedarik eden ve nakliye hizmeti veren tüccarlar bugün kaçakçılık operasyonlarına malî destek sağlıyor; Nijerya, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Libya ve Sudan’daki dağ ve çöl yollarında gezinen konvoylar operasyonlarda kritik rol oynuyor. Yeni oluşan birikim şekillerine yönelen bir başka grup ise bölgedeki yol çetelerine finansman ve lojistik destek sağlayan askerî personel ve (valiler, belediye başkanları, parti delegeleri ve yerel şefler gibi)[4] yerel yöneticiler. Eski bir yol kesenbu noktayı teyit ediyor:

Ne tür silâhlarınız vardı? Bunları size kim verdi?

• Şefimiz bize ordudan ya da en azından araçlara eskort eden düşük rütbeli askerlerden daha gelişmiş silâhlarımız olduğunu ve [askerlerin] silâhlarımızdan korktuklarını söyledi. Sanırım silâhlar Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden, hattâ belki Kamerun ordusundan geliyordu.

Kamerun Ordusu mu?

• Elbette.

Saldırılar sırasında askerlerden gasp ettikleriniz mi?

• Hayır! Nasıl olduğunu bilmiyorum ama ben ve arkadaşlarım silâhların doğrudan doğruya ordunun ya da polisin cephaneliğinden geldiği kanaatini edinmiştik. Silâhlar bizi kırsalda buluveriyordu. Operasyondan sonra onları bir yere bırakıyorduk. İşbirliği yaptığım bazı aracılar ile bu şekilde yürüyordu.[5]

Bu işbirliği dönem dönem biraraya gelip, sonra çözülen bir işçi-patron hiyerarşisine yol açarken, iyi finanse edilmiş ancak akışkan bir emek piyasası yaratıyor. İstihdam ve sosyal hareketlilik kaynağı olmak ile birlikte, geçici bir piyasa.

Bir başka eski yol haydutu bu durumu şöyle anlatıyor:

[…] Çetenin başı sen miydin?

• Hayır, hayır! Katıldığım saldırılarda çeşitli roller oynadım. Ganimet dolu çuvalları taşıdım. Çete liderinin güvenliğini sağladım. Operasyondan sonra silâhları topladım. Saldırının planlamasına katıldım. Ama hiç komuta etmedim. Kendime ait bir grubum yoktu. Kendi grubunu kurmak için sermaye ve bağlantılarının olması gerekir.

Ne için sermaye? Nasıl bağlantılar?

• Saldırıdan önce silâh satın alıp, adamlara dağıtman, onların karınlarını doyurman, birkaç gün onları bir yerde ağırlaman, ayrıca pazara gidip, kimlerin en çok para kazandığını belirleyen muhbirlerin parasını ödemen gerekir.

Ya ilişkiler?

• (Hiddetle iç geçirir) Sana her şeyi bilmediğimi söyledim. Şef bazen hiç tanımadığım biri olurdu. Hapishane arkadaşlarım beni ona götürürdü. Onunla bazen saldırıdan sonra bir daha asla, hattâ pazarda bile görüşmezdik. Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki bir şefim [çete lideri] daha sonra tarlada bana komşu oldu! Birlikte operasyona katıldığımız iki adam da tarlada çalışıyordu.

[…]

Çete liderinin ne tür bağlantılara ihtiyacı var?

• Saf mısın yoksa bunu bilerek mi yapıyorsun? Koruma olmadan böyle bir işi yapabileceğini mi sanıyorsun? Örneğin, benim tarlama komşu olan şef... Bir operasyonda çok para toplamıştık. Miktarını tam olarak bilmiyorum ama para, mücevherler, saatler vs. ile birlikte ganimet milyonları buldu. 15-20 kişiydik, tam hatırlamıyorum. Benim payıma 150.000 frank düştü. Sığır çobanları ve sığır tüccarlarına saldırdığımız için şefe düşen pay kesin bizimkini katlamıştır. Milyonları kendine sakladı. Ama sonra onu tarlada çalışırken görünce paranın çoğunu arabadaki adamın aldığını anladım.

Bir dakika! Arabadaki adam kim? Saldırıdan sonra araba ile gelen bir adamdan başkaları da bahsetmişti.

• Bilemiyorum. Herneyse, silâhları ve ganimeti arabanın bagajına koyduk. Askerî üniforma giyenler üniformaları da oraya koydu. Dağıldık. Payımı akşam buluştuğumuzda aldım.

[…]

Ya arabadaki adam?

• Onu bir daha görmedim. Ama şehre döndüğünden eminim.

Şehirde mi yaşıyor?

• Elbette. Buradaki köylerden birinden olsa onu kesin tanırdım. Kırsal bölgede araba hemen gözeçarpar.

Araba ile gelen ve üç beş kuruş için hayatını riske atmana yol açan şehirli adam senin için ne ifade ediyor?

• Bunun üç beş kuruş olduğunu söyleyen sensin! Orta Afrika Cumhuriyeti’nde bir memur maaşı ne kadar biliyor musun? Aldığım 150.000 frank sayesinde huzurlu bir Ramazan geçirdim, aileme bayramlık giysi aldım. Hangi işte yarım gün çalışıp da 150.000 frank alırsın?[6]

Soygunun bir iş olduğu iddiası yol çeteleri ile sınırlı kalmıyor. Her ne kadar çetelerin en radikal ya da şiddet içeren müsadere yoluna başvurduğu şüphe götürmezse de, benzeri el koyma yöntemleri aslında çok yaygın. Örneğin, askerî personel ve gümrük görevlileri yasadışı ticaretten kazandıkları rantı resmî maaşlarından daha çekici (çoğu zaman da bu maaşa gerekli bir ek) olarak görüyor. Bu durum onlara Çad’da yeni bir unvan kazandırdı: “les douaniers-combattants”, yani, “gümrük görevlisi askerler” ya da “savaşan gümrük görevlileri.” Aynı zamanda, sivil ile askerî statü ve siviller ile yöneticiler arasındaki ayrımın muğlaklaşmasına da yol açtı. Örneğin, Ngueli’ye varışta, Kamerun-Çad sınırı ve Çad’ın başkenti N’djamena’nın girişini belirleyen Logone Irmağı üzerindeki köprüde, çok sayıda kişi kimlik belgelerinizi ve aracın ruhsatını göstermenizi ister. Çoğu zaman üniformalı bir kişi bu belgeleri inceler ve “gümrük vergisi” olarak sunulan geçiş ücreti için pazarlık eder. Kısa bir süre sonra bu defa sivil giyimli biri ortaya çıkar, sizden aynı belgeleri göstermenizi ister. Onları az önce resmî görevlilere gösterdiğinizi söylediğinizde ise sivil devlet görevlisi kimlik kartını göstererek “asıl” gümrük ya da güvenlik görevlisinin kendisi olduğunu kanıtlar. Peki, ilk gördüğünüz adam kimdir? Ya bir yakınının üniformasını ödünç alan bir genç ya da, daha büyük bir olasılıkla, bir üniforma giydirilip günlük hasılatı toplaması söylenen biri. Bir gümrük görevlisinin dile getirdiği gibi, sınırı geçenler;

“Sivil giyimli ya da üniformalı farklı farklı insanlar tarafından durdurulabilir. Bu insanlar kendilerini jandarma, gümrük görevlisi, polis ya da başkanın özel ekibi vs. olarak tanıtır […] Hepsi birbirine karışır, kimin kim olduğunu ayırdedemezsiniz. Çeşitlilik, tutarsızlık, üniformaların farklılığı kafa karışıklığı yaratır. Bilinçli olarak sürdürülen bir muğlaklaştırma ile karşı karşıyayız. Zira, bu durum aylık maaşlarını bu yöntemle toplayan güvenlik güçlerinin yarattığı ve sürdürdüğü birikim mantığının bir parçası.”[7]

Aylık maaşlarını almak, toplamak, hattâ tamamlamak -hepsi de “toparlamak” kelimesini çağrıştırır- sadece az maaş alan ya da hiç alamayan memurların başvurduğu bir iktisadî strateji değil. Kaçakçılık faaliyetleri ve haydutluk halkın geneli için “dolandırıcılık” ve “hırsızlık”tan kesin olarak ayrılan bir tür “iş”. Nijerya, Kamerun ve Çad arasında çalışan tanınmış bir kaçakçı ile yapılan görüşmenin başında bu noktanın altı çiziliyor:

Faaliyetleriniz hakkında benimle konuşmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Öncelikle, bu bölgede çalışan bir kaçakçının faaliyetleri nelerden oluşur?

• “Kaçakçı” ile neyi kastediyorsunuz? Bizim yasaları çiğnediğimizi mi yoksa durumdan çıkar sağladığımızı mı?

Hayır! Çıkar sağlamanızı kastetmiyorum. Ancak sıradan iktisadî aktörler de değilsiniz.

• Sıradan iktisadî aktör ne demek?

İşini, adresini vs. beyan edebilecek biri. Vergisini öder, belirli bir yerde mağazası ya da dükkanı vardır; yaşamı ve yaptıkları belirli normlara uyar.

• Belirli bir işim ve belirli bir adresim yoksa, o zaman Nijerya yoluna benim hâkim olduğumu ve beni bu saatte burada, Ngueli köprüsünde bulabileceğinizi nasıl öğrendiniz?

Araştırma yaptım ve Abba Maïna beni buraya getirdi.

• Demek ki, iyi tanınıyorum. Yoksa sizi başka birine götürürdü. Nijerya’ya, Çad’a ya da başka yerlere giden birçok insan var.

Tamam. Sizin sınır ötesi ticarette en eski ve en tanınmış kişi olduğunuz kesin.

• İşte! Sınır ötesi ticaret en uygun ifade.[8]

Bir başka “eski” haydut da kendisi ile yapılan görüşmede benzer bir yaklaşım ortaya koydu. Söz konusu kişi bir polis memurunu öldürmek ve onu “kızartmak” suçundan idam cezasına çarptırılmış ancak gizemli bir şekilde bu cezadan yakasını sıyırmıştı.

Sana nasıl hitap etmemi istersin?

• Adımı neden soruyorsun? Bana tarih yazdığını söylediler. Bunun için benim adıma gerek yok. Üstelik sana hangi adımı vereceğim ki? Bir dolu adım var; adımı birçok kez değiştirdim. Bana sadece annem gerçek adım ile hitap eder. Sana bir isim versem bile bu belirli bir zamanda, belirli bir yerde kullandığım sahte bir isim olurdu.

Bana yine de bir isim ver. Soygun yaparken kullandığın bir isim olabilir.

• Hayır! Soygun yapmıyordum; çalışıyordum.

[…]

Evet ama çalmak çalışmak değildir!

• Hiçbir şey anlamıyorsun. Hırsız yalancıya benzer. Yalancı tükürüğünü boşa harcar; karşılığını almadan konuşur. Hırsız refleks olarak çalar; önüne çıkan, hattâ bir işine yaramayacak şeyleri bile alır. […]

Farklı bir hırsız olmaktan gurur duyar gibisin.

• Bana hakaret mi ediyorsun? Sana son kez söylüyorum. İşin ucunda maaş varsa, hırsız sayılmazsın. Bana gelince, ben yollarda çalışıyorum.[9]

Hırsızlık ve gaspın bir iş olarak gösterilmesi gayrimeşrû pratikleri rasyonalize etmenin ötesinde bir anlam taşıyor. Neyin servet, neyin meşrû ve uygun tahsilat yöntemi olduğuna ve bir kişinin hem servetini hem de iktisadî ilişkileri nasıl idare etmesi gerektiğine dair belirli bir takım düşünceleri yansıtıyor. Devlet ile yurttaş arasındaki sivil bağın -dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi- vergilendirme ve kamu hizmetlerinin yanı sıra devlet aygıtının sınırları dışına düşen (kalkınma ve bayındırlık projeleri ile ilintili özel piyasalar gibi) alanlarda üretilen servet yoluyla somutluk kazanması bunda büyük rol oynuyor. 1980’lerden itibaren yapısal uyum programları, deregülasyon ve özelleştirmelerin sonucunda devletin (maaş ödemesi, kamu hizmeti sunması, emek piyasalarını idare etmesi, iktisadî rantın nasıl bölüşüleceğini belirlemesi için gereken) kaynak aktarımı yaptığı alanları daralttı, hattâ bunları ortadan kaldırdı.[10] Böylece servet, iş ve devlet tahsilatı istikrarsız referans noktalarına dönüştü.

MÜSADERE VE VERGİNİN ANLAŞILABİLİRLİĞİ

1990’ların başında Kamerun’da servet, iş ve kamu alacakları konularında büyük ihtilaflar yaşandı. Biya rejimin “sivil olmayan malî davranış” adını verdiği durum ortaya çıktı. Bu slogan muhalefetin başını çektiği Opération Villes Mortes kampanyasına atıfta bulunuyordu. Söz konusu kampanya, genel boykot, grev, ekonomik abluka ve motosikletler ile “gizli” taksicilik yapmak gibi yöntemlere başvurulan bir sivil itaatsizlik stratejisiydi (Champaud 1991, The New York Times 1991, Africa Confidential 1991a ve 1991b, Monga 1993, Kom 1993). Bu kampanyanın hedefi açıktı: Vergi toplanmasına engel olarak rejimin malî dayanağını aşındırmak.[11] Harekete katılanlar iktidar partisi ile siyasî seçkinlerin kasasını doldurmasına yarayan keyfî vergi uygulamaları ve ücretlendirmelere; devletin insafsız vergi toplama yöntemlerine, rejimin halka iktisadî fırsatlar sunmaması ve iktisadî güvenliği sağlayamamasına karşı eleştirilerini dile getiriyordu. 1993’te Kuzey Kamerun’daki yerel yönetim, vergi ihlâlleri ve iktisadî aktörlerin denetimi konularını araştırmak üzere özel bir komisyon kurdu. Bu girişim bir amacı halkın şikâyetlerine yanıt vermek ve devlet görevlilerinin arabalarını, evlerini yakma tehditleri üzerine şiddet gösterilerini engellemekti. Bunun kadar önemli bir başka amacı ise asi tüccarlar ile işadamlarını “sivil davranış” (yani, vergi ödeme) kalıbına sokmaktı. Kamerun’un Maroua kentindeki üst düzey yöneticileri ile tüccarların katıldığı bir toplantıda bir yerel yönetici, tüccarlar ile onların siyasî temsilcilerine şöyle seslendi:

Son derece karmaşık ilişkiler. Nijeryalılar ve Çadlılar sizden dükkân kiralıyor… Sizin başını çektiğiniz kayıtdışı çarkın içindeler… Komisyon özgürce çalışamıyor. […] Kimse kâr marjını açıklamaya yanaşmıyor. [Dükkânında] dört karton sabun olduğunu söylüyorsun ama altında Mercedes ile dolaşıyorsun. [Vergi ödemeye] “Hayır!” emrinin bütün pazara yayıldığını biliyoruz. Oysa siz bana gençleri Maliye Bakanlığı çalışanlarına saldırmaya yabancıların ikna ettiğini söylüyorsunuz. […] Kaçakçılık faaliyetleri yaygın. Kaçakçılık asla bir ülkenin geçim kaynağı olamaz. Gambiya’da böyle bir durum yaşandı ama orada da devlet kurumları tarafından organize ediliyordu. Sizin evleriniz, arabalarınız varsa… ve devletin elinde hiçbir şey yoksa, o zaman Maroua için ne yapabilirsiniz? Yolların asfaltlanması gerekiyor, bayındırlık projeleri durduruldu. Yapılması gerekiyor ama para yok. […] Vergi ödemezseniz ülke batacak. Ülke iki büklüm oldu, çünkü vatanın evlatları vergilerini ödemiyor. […] Kırbaç kullanmanın faydası yok, çünkü bu sizin özgür olmadığınız anlamına gelir.[12]

Tüccarların birçoğu iktisadî faaliyetlerini devletin idare etmesine karşı olmadıklarını söyleyerek yanıt verdi. Ancak devletin tahsilat yöntemine, kendilerinin başlıca servet kaynağı ve devlet hazinesinin dayanağı olduğu varsayımına karşı olduklarını söylediler. İki tüccar bunu oldukça sinirli bir biçimde şöyle dile getirdi:

Ruhsata karşı değiliz. Eskiden zora başvurulmadan, polis olmadan ödememizi yapardık. Pazarda ticaret yapacaksan, 37.000 frank ödeyip, ruhsat almalısın deniyor. […] Yerel makam bunun siyasî bir sorun olmadığını söylüyor. Memurların parası yok diye bizim ödememizi istiyorlar. Ruhsat almak için para ödesek, memurların maaşlarını ödemeye yetecek mi? Yerel makam pazarın katli için 120 polise 120.000 frank ödedi. İstenilen parayı ödemezsek, dükkânımızı kapatıyorlar.[13]

Eskiden para toplamak için pazara gelirlerdi. Taksit ile öderdik. Karşılığında fatura alırdık. Her pazartesi günü gelirlerdi. Hükümet delinin birini bile yollasa bizden isteneni yapardık. Şimdi ise çocuk değil, yetişkinler geliyor. Hiçbir şeyin olmadığını söylersen, dükkânını kapatıyorlar.[…] Beş yıldır böyle: dükkânımızı kapatıyorlar, kapıya kilit vuruyorlar, sonra da gidiyorlar. Dükkânını kapatsalar da, sen pazardan ayrılmazsan, “Git çal!” diyorlar.[14]

Devletin uyguladığı belirli tahsilat yöntemleri bir çeşit gasp olarak niteleniyordu. Ancak gasp yöntemine, Villes Mortes kampanyası yoluyla bu eleştiriyi dile getirenler bizzat başvurdu. “Sivil olmayan malî davranış” hareketi, devlet hazinesinin meşrû temelleri, devlet tahsilatına marûz kalacak servet türleri, meşrû ve gayrimeşrû ticaret arasındaki fark ve ulus-devletin bütünlüğünün sorgulanmasının önünü açtı (Roitman a, b ve d). Ulusal servet gibi temel kavramlar üzerine dönen bu tartışma “servet” ve “iş”in ne olduğuna dair yerleşik doğruların gözden geçirilmesine neden oldu. Hem devlet görevlileri hem de yerel halkın gasp ve baskın yoluyla edindikleri servetin statüsü insanlar tarafından sorgulandı. Bu servetin üretildiği sınır bölgeleri ve kırsal alanlar gibi, hudut boylarının statüsü de mercek altına alındı. Bu, meşrû servet ve meşrû tahsilat yöntemlerine dair alternatif tanımların ortaya çıktığı yaratıcı bir an olarak düşünülebilir. Diğer bir deyişle, Afrika’nın birçok bölgesinde yaşanan bu tür anları “ekonomik kriz” ya da “meşrûiyet krizi” olarak niteleyen yorumların aksine, sabit gibi görünen referans noktalarının değişken doğasının fark edilmesinin yarattığı istikrarsızlık inanç ve anlam kaybına yol açmadı. “Sivil olmayan malî davranış” hareketi verimli bir andı. Bu hareketin yol açtığı sorgulama süreci “servet” ve “iş” kavramlarının yer aldığı söylemsel düzeyde dönüşümlere yol açtı. Söylemsel düzeydeki bu dönüşümün maddi etkisi gündelik pratiklere yansıdı.

Resmî ve gayri resmî idari güçler arasında bölgede kurumsallaşagelen yeni düzenlemeler bu etkinin bir yansıması. Çad Havzası’nda yaşayanlar aynı anda hem resmî hem de gayri resmî çok çeşitli idari güç figürü ile ilişkiye giriyor. İdari güçlerin çoğalması (Roitman 2001 ve b) birikim fırsatına (böylece istihdam ve gelir edinme hakkına) erişimi düzenlemesi meşrû olarak görülen figürlerin çeşitlenmesinin bir sonucu. Bu durum en üst iş düzeyinde sözleşmelerden alınan komisyonlar, giriş vergileri, haraç, koruma bedelleri, gümrük yolsuzluğu (ya da “hileli-yasal” şekilde geçirilmesi) ile tedarik edilen malların güvenli teslimatı için yapılan ödemelerden oluşuyor (Hibou 1997). Gündelik iş düzeyinde ise tüccarlardan alınan fidye; koruma, rehber ve simsar olarak çalışan gençlere ödenen ücretler; kayıtdışı sınır pazarlarında ödenen giriş vergileri ile iktisadî öneme sahip bu ileri karakollara giden yollarda kesilen geçiş ücreti şeklini alıyor (Bennafla 1998 ve Grégoire 1998). Gelir ve istihdam üzerinde son sözü söylemeleri açısından bu iktidar figürleri devlet iktidarına bir rakip oluşturuyor. Yerel halktan topladıkları vergi ve haraç yoluyla özerk bir malî taban yaratıyorlar. Şiddete başvurmalarına rağmen yerel halkın gözünde ekonomik güvenliğin ve servete erişimin garantörleri haline gelmişler. Hiç kuşkusuz bölgesel antrepolar ve sınır yerleşimleri kendine özgü bir şiddet rejimi ortaya çıkarıyor. Yerli halkın ve bölgeden geçenlerin silâh gücü ve yollara düzenlenen keyfî saldırılar yoluyla kontrol altına alındığı son derece militarize bir rejim. Birikim ve servete erişim olanağı sağlayan bu bölgeler istikrarsızlık ve darlık dönemlerinde ise hem koruma hem de bir eylem planı sunuyor. Uluslararası ve bölgesel pazarlara ulaşımı, elzem ticari ve finansal ilişkileri ve güvenliği garanti altına almak için yapılan ödemeler (çölde küçük silâhlardan dağlarda petrol kaçakçılığına kadar) farklı kaçakçılık faaliyetlerini resmîleştiriyor. Böylece söz konusu faaliyetler hem lojistik hem de gelir açısından daha öngörülebilir hale geliyor. Bu ticari ve finansal faaliyetlere erişimi ve katılımı idare eden kişiler, kendilerine yapılan katkılar karşılığında farklı hizmetler de sunuyorlar. Bu hizmetler, koruma ve resmî kadro sağlamayı kapsadığı gibi, cami ve kilise gibi cemaatlere yönelik hizmetlerin finansmanını ya da hastalık, ölüm ve felaket dönemlerinde ailelerin ihtiyaçlarının finanse edilmesi yoluyla yeniden bölüşümü de içeriyor.

Sonuçta, bir kazanç sağlama yöntemi olarak müsadere yaygınlaştı: malî denetleyiciler tüccarların dükkânlarına kilit vuruyor, onları hapse atıyor, mallarına elkoyuyor ve para cezası kesiyor; gümrük görevlileri ve jandarma kamyonlar ve yolculardan para alıyor, kaçak mala elkoyuyor; av yasağını denetleyen bekçiler fildişi ve gergedan boynuzu topluyor; profesyonel yol haydutları arabaları kaçırıyor, konvoylara saldırıyor. Yerel halkın “vergi” adını verdiği şey devlet-yurttaş ekseni dışındaki alanlarda toplanıyor. “Yol işi” sayesinde rahat bir Ramazan geçiren, Bakaridjo takma adlı Orta Afrika Cumhuriyeti’nden bir haydutun da aşağıdaki soruya verdiği yanıt bu tespiti doğruluyor:

Tam olarak anlamak istiyorum. Arabadaki adam güzel bir Ramazan geçirmeni sağladı. O ve (Orta Afrika Cumhuriyeti) Başkan Ange Félix Patassé arasında sana en çok yardımcı olan hangisi?

• Patassé beş para etmezin biri. Silâh sesi duysa ağlayan bir korkak. Vergimi Patassé’ye ödüyorum. Şehirli adam Patassé’nin vergisini ödeyecek parayı kazanmamı sağlıyor. Patassé devleti sabote ediyor. Halihazırda çok yoksul olan Orta Afrika Cumhuriyeti’ni soyuyor, insanları açlığa mahkûm ediyor. Benim işverenim [çete lideri] Patassé’nin yaptığı hırsızlığı telâfi ediyor.

150.000 frank gelir ile mi?

• Patassé bana 15 frank bile vermedi. Patassé’nin bütün bürolarında [devlet daireleri] hizmet karşılığı para ödemen gerekir. Ne düşündüğün umurumda değil. Ölümlerin olmasını ben de istemem. Ama ben kimseyi öldürmedim. Bir keresinde sırf tipini beğenmediği için bir yolcuyu soğukkanlılıkla öldüren arkadaşımı çete lideri operasyondan sonra öldürdü. Ganimetten ona düşen payı kendi aramızda bölüştük.

Sonuç olarak paranın kaynağı ne olursa olsun ailene bakmanı sağlayan adama kayıtsız şartsız bağlı mısın?

• Öyleydim. Artık değilim. Sana daha önce de anlattım. Hapse girerek bedelini ödedim. Paranın rengi, kokusu olmaz. Asıl, açlık çekmekten utanmalı. Eli kolu tutan insan çalışmalıdır. Ben asla yoksul birine saldırmadım. Yoksul adamdan ne alacağım ki? Bizim saldırdığımız tüccarların ve diğerlerinin gayrimeşrû yollardan para kazandığından eminim.

Gayrimeşrû mu?

• Evet.

Neden?

• Ucuza alıp pahalıya satarlar. İslami ticaret kurallarına saygıları yoktur. Zekat vermezler. [Saldırılarda] öylelerinin elimize düşmesi için Allah’a dua ederiz. Bütün gün pazarda sığırın fiyatı için pazarlık ederler. Hangi ara namaz kılmaya vakit bulacaklar? Onları hep pazarda görürüz; hiç namaz kılmazlar.

Yolda çalışmaya gitmeden önce sen dua eder misin?

• Ne sanıyorsun?

Hangi duaları okuyorsun? Hangi ayetleri?

• Sen de mi yolda çalışmak istiyorsun? Allah herkesin dualarına kulak verir. Zekat vermek istemeyenlerden zekat toplama sorumluluğu bize düşüyor. Servetlerinden alınan gelir vergisi.

Devlet adına vergi topluyorsun. Bu yasal mı? Meşrû mu?

• Yasal mı? Elbette değil! Meşrûluğa gelince, hayatımı nasıl kazanacağımı söylemek ne sana ne de bir başkasına düşer. Siz memurların “imtiyazları” var. Peki, bu meşrû mu? Biri bir mevkiye getirildiği zaman yakın akrabalarını, kabile üyelerini de peşinden sürüklüyor. Üst mevkilerde tanıdıkları olmayanlar ne yapacak? Benim için amaçlar araçları meşrûlaştırır. Arabalı adam çok yaşasın.[15]

Birçok kişi için müsadere acımasız bir birikim yöntemi olmaktan ibaret değil. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Çad Havzası’nda da şiddet içeren tahsilat biçimleri iktisadî güvenlik sağlayan ilişkiler ağı sayesinde hem sosyal hareketlilik hem de sosyal refah sağlıyor. Ticaret-ordu ilişkisi kaynak aktarımı ve yeniden bölüşüm için bir alan açıyor; farklı korunma şekillerini garanti eden bir düzlem oluşturuyor. Belirli verimlilik usullerinin geliştirildiği marjinal görülen ücra bölgelerde bir toplumsallaşma şekli haline geliyor. Günümüzde müsadere, vergi ve borç gibi yükümlülükleri içeren sosyal düzeni tersine çevirirken bir yandan da bu düzene katılmanın bir aracı. Özgürlük ve tahakküm pratiklerini aynı anda içinde barındıran bir çeşit iktidar etme usulü. İktidar ilişkilerinin bizzat kurulduğu anda dönüşmeye, güçlenmeye ve aşındırılmaya başladığı, dolayısıyla, direniş pratiklerinin “güce asla dışsal bir konumda olmadığı” göz önüne alınırsa bu durum anlam kazanır (Foucault 1990 [1978]: 95 ve 97). Diğer bir deyişle, özgürlük ve direniş pratikleri iktidar ilişkilerine içkindir ve burada kurulur; iktidarın epistemolojik temellerine veya bilgi biçimlerine dışsal değildir.

SINIRLARDA VE NORMDA YÖNETİM PRATİKLERİ

Genelde marjinal görülen hırsızlık ve müsadere döngüsünün aslında bir norm olduğunu kayıtdışı sınır ticaretinde çalışan bir genç dile getiriyor:

• Hükümetin en son uygulamaya soktuğu politika, yoksullukla mücadele. Beyaz adamdan para almak için Kamerun’un HIPIC (Highly Indebted Poor Countries- “Ağır Borçlu Fakir Ülke”) olduğu söyleniyor. Oysa bölgemizde büyük bir güç olduğumuzu biliyoruz. Her gün her ulustan insan buraya, Mbaimboum’a geliyor. […] Kamerun beyaz adamın parasını alabilmek için hile ve demagoji ile HIPIC oldu. Kamerunlular da devleti kendine örnek aldı!

Nasıl?

• Devlet beyazlardan çalıyor, memurlar devletten çalıyor, tüccarlar fahiş fiyata mal satarak ya da ev kiralayarak memurlardan çalıyor, haydutlar ise elele verip devleti bir suç örgütüne dönüştüren tüccarlar ve memurlardan çalıyor. Kamerun’u HIPIC olduğu için kınamıyorum. Kamerun beyaz adamdan çalıyorsa bunun nedeni beyaz adamın her zaman Afrika’dan çalmış olmasıdır.[16]

1980’lerin sonunda borç çevrimi mekanizmaları veya 1980’ler boyunca uluslararası finans piyasalarına hükmeden borç piyasalarının ortaya çıkması (Baker ve Brady Planları)[17] Afrika ekonomilerinde hayatî öneme sahip bir öge haline geldi. Olivier Vallée’nin (1999)“borcun ekonomi politiği” adını verdiği, borç takasının yanı sıra kamu hukukunun yerine ticaret hukukunun geçtiği duruma yol açtı. Bu sistem borcun yatırım kredilerine, kalkınma projeleri için fonlara, (elektrik, telefon gibi) yeni özelleştirilen kurumların hisse senedi opsiyonlarına, (gaz ve petrol gibi) doğal kaynaklar üzerinde haklara, spekülasyon ve takas araçları haline gelen bonolara dönüştürülmesine dayanıyor. Borcun satılması olarak da adlandırılabilecek bu ikâmeler değer dönüşümlerini ya da kamusal servet ve özel alan arasındaki ayrımların yeniden formüle edilmesini içeriyor. Devlet hazinesinin nakit ihtiyacı karşılanırken, bir yandan da kamu görevlilerinin ceplerini doldurması sağlıyor. Onlar da nakit parayı off-shore banka hesaplarına yatırıyor, borç içinde oluşan hakları sayesinde yeni özelleştirilen şirketlerin hisselerini satın alıyor. Kamusal borç özel servete dönüşürken (Vallée 1999), devlet borcu kazanç kapısı haline geliyor (Roitman a).

Bakaridjo’nun da yukarıda dile getirdiği hırsızlık ve şiddet içeren tahsilat yöntemlerinin yasadışı ancak meşrû olduğu iddası, yasadışılığı bir tür meşrû pratiğe dönüştürme usûlleri, kamusal ve özel serveti birbirinden ayıran kriterler arasındaki ince çizgide dolaşma alışkanlıkları ve üretici sistemlerin hem marjinal hem de vazgeçilmez bir parçası olarak kalma yöntemlerine dair belirli görüşlere dayanıyor. Bu ifadeler haydutluk ve kaçakçılık gibi sınırlı bir alanın dışına çıkarak, borç ticareti gibi devlet pratiklerini de içeren çok daha kapsamlı bir bilgi düzlemine gönderme yapıyor. Benzeri pratikler genelde “kamusal”, “özel”, “yöneten”, “yönetilen” gibi belirli statülerin muğlaklığından besleniyor. Afrika’daki yüksek tirajlı bir haber dergisinin yakınlarda yayımlanan bir sayısının kapağında dediği gibi: “Kamerun: Polis mi, Kabadayı mı?” (Jeune Afrique Economie 2002).

Yasadışılığın meşrû bir pratik olduğuna dair ifadeler ve yorumlara (Villes Mortes kampanyasının orijinal uygulayıcıları olan) motosiklet-taksicilerinki gibi kayıtdışı iktisadî faaliyetlerde de yaygın olarak rastlanıyor. 1990’ların sonunda “sivil olmayan malî davranış”ın önünü almak ve bu kârlı iş alanını ele geçirmek amacıyla motosiklet-taksiler bir dizi düzenleme yoluyla yasallaştırıldı. Bu düzenlemelerin arasında yasallaşma vergisi, sürücü ehliyeti, araç ruhsatı, araç sigortası, araç muayene pulu, yolcu taşıma izni, park izni ve ithal edilen motosikletler için gümrük vergisi bulunuyordu. Sürücülerin artık motosikletlerini sarıya boyaması ve kask ile eldiven takmaları -ki ben takan kimseyi görmedim- gerekiyor. Genç taksicilerin çoğu bir dizi mini-müsadere olarak da adlandırılabilecek bu vergileri ödemiyor. Bunun nedeni paralarının olmaması değil. Zira, çoğu taksi filosu tüccarlar, jandarma, polis ve yerel makamlar ve hattâ valiler tarafından finanse ediliyor. Les attaquants (saldırganlar) ya da les casquadeurs (fişekler) lakabı takılan motosiklet-taksiciler farklı tahsilat mercilerine başvuruyor. İronik olan, bu mercilerin arasında çoğu zaman resmî vergileri toplayan kişilerin bulunması. Ngaoundéré’deki motosiklet-taksiciler derneğine (Association des moto-taximen) üye olan motosiklet-taksici bir genç resmî vergilerini ödemediği eleştirisine karşılık şu yanıtı verdi:

Biz vergimizi her gün ödüyoruz! Motosikletin bütün belgeleri tamam olsa da olmasa da, polise, jandarmaya vergi öderiz. Aslında refleks haline geldi. Ngaoundéré’deki polisler artık beni durdurmuyor. Motosiklet-taksi işinde eskilerdenim. Motosiklet-taksim ile [Kayıtdışı motosiklet filolarının sahibi olan] üst düzey kişileri, üniformalıları taşıdım. Polis beni durdurmasa bile, çoğu zaman gidip onlara vergimi öderim. Bu işe ağabeyim aracılığı ile girdim. O bir “djo”dur, yani, bütün sırları, bütün numaraları bilen biri. Bana “Polise büyüklerimiz olduklarını söylemen yetmez. Onlara kanıtlaman gerekir” dedi. Tıpkı, “lamido”larla, yani kabile şefleriyle olduğu gibi. Lamido çalışmaz ama çok parası vardır, çünkü insanlar gelip ona verir. Lamido, tebaasından hiçbir şey istemez. Tebaası ona olan saygısından gidip, zarfları sunar. […] Polis de şef olduğuna göre - nitekim biz ona “şef” deriz - belgelerin tamam olsa bile, hattâ asıl o zaman, yanına gitmen gerekir.[18]

Aynı görüşmede motosiklet-taksici şunu da söyledi:

Polis ve motosiklet-taksiciler, biz bir ekibiz. Arada sırada onlara ödeme yaparsak, birlikte çalışabileceğimizi biliriz. Birlikte -polis ve motosiklet-taksiciler- yasadışılığı istismar ederiz. Bütün belgelerin tamam bile olsa yine de yasadışı olursun çünkü motosiklet yasadışı.

Motosikletlerin yüzde beşi bile sarıya boyalı değil. Yöneticilere kendi bakış açımızı kabul ettirdik. Polis bile göz yumuyor; isteseler ceza kesmek için rahatlıkla bir suç unsuru bulabilirler. Böylece çorba parası kazanırlar. Artık her kavşakta bir temsilcimiz var. Sorun çıktığında bu liderler yöneticiler ile pazarlık ediyor. Ulusal bayramlarda yetkililerin önünde geçit töreni yaparız. Onlar da seçimlerde bize gelirler. Direnişin gücü sayesinde toplumun ayrılmaz bir parçası haline geldik. İşte güç budur. Sistemin aksamadan işlemesi için yasaları çiğneyen insanların olması gerekir. Herkes yasalara uysaydı, yöneticiler-polis- kendi payını alamazdı. O zaman da kazaya yol açtıklarını, bizim kabadayı olduğumuzu ileri sürerek motosikletleri yasaklarlardı. Kabadayı olabiliriz. Ama ailelerini geçindiren ve kanun uygulayıcılarına katkıda bulunan kabadayılarız. Anlayışlı polis çok yaşasın![19]

Faaliyetlerinin meşrû olup olmadığı sorulduğunda, motosiklet-taksicilerin genelde verdiği yanıt “yoksul bir insanı açlık ve dilencilikten kurtaran her şeyin meşrû olduğu” yönünde. Ancak bir genç şunu iddia etti:

Bütün riskleri göze alarak, bizi yasaları çiğnemek zorunda bırakan alanlarda mücadele ediyoruz. Örneğin, resmen yasak olan kaçak petrol ve ilaç satıyoruz. Başka ne beklersiniz ki? Bizim sponsorlarımız, bizzat yasaya uyulmasını sağlaması gereken kişiler; ilk sermayeyi bize onlar verir. Petrol kaçakçısını finanse eden bir gümrük görevlisi ona [kaçakçıya] ya da himayesindekilere saldırmaz! Biz olmasak, polis, gümrük görevlisi, vergi tahsildarı, jandarma komutanının işi yapanlardan çıkarı olmazdı. Bizim sayemizde parasal sıkıntı çekmiyorlar.

Ama bu yolsuzluk![20]

Yolsuzluk değil. Malını geçirmek için polise ya da gümrük görevlisine 10.000 - 20.000 frank verirsen, ülke ekonomisi açısından ne değişir? Asıl yolsuzluk Régie Nationale des Chemins de Fer (demiryolu işletmesini), SNEC’i [su işletmesini], SONEL’i [elektrik işletmesini] satmaktır. İşin içinde büyük pazarlıkların, rüşvetin döndüğünü bilmeyen yok. Özelleştirmeler yoluyla bir kişinin tek başına elde ettiği kazanç Touboro’da [kaçakçılık ile tanınan bir kasaba] 10 yıl boyunca herkesin üretip, biriktirebileceğinden daha fazla. Biz memnuniyetle veriyoruz; polis de gümrük görevlisi de memnuniyetle alıyor. Aileden biri oldular.[21]

Yukarıda kendini ısrarla “sıradan ekonomik aktör” olarak tanımlayan tanınmış kaçakçı da aynı görüşteydi:

• Devlet memurları her zaman parasal sıkıntı çeker. Maaşları ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Onlar da parası olan kişilere borçlanır. Muhtaç durumdaki memurların patronu ve bizim patronumuz aynı kişiler: devlet, tüccarlar. Bak! Burada [Ngueli köprüsünde] durduğumuz süre boyunca Kamerun gümrük görevlileri ya da jandarma tarafından durdurulan bir tek erkek, bir tek kadın gördün mü? Buradan geçen herkesin belgeleri tamam mı sanıyorsun? Buraya [çalışmaya] gelen gümrük görevlisi ya da jandarma büyük tüccarlar ile sorun yaşamadığı ya da küpünü fazlasıyla doldurmadığı takdirde başka bir yere naklini istemez. Burada yapmak istediğin her şeyin anahtarı franktır.

Resmî belgelere 200.000 frank ödemek yerine, kendi elin ile 500.000 frank vermek daha iyidir. Böylece hem belgelerin olur hem de korunman.

Ya yolsuzluk?

• Yolsuzluk dediğin nedir? Kamerun’un yolsuzlukta dünya şampiyonu olduğu söyleniyor. Yoksul bir ülke nasıl yolsuzlukta dünya şampiyonu olur? Arap ülkelerinde, Fransa’da, Amerika’da Kamerun devletinden daha fazla parası olan insanlar olduğu söyleniyor. Herhalde o ülkelerin Kamerun’ununkinin birkaç katı kadar serveti vardır! Verilen 5.000, 10.000 ya da 50.000 frank Kamerun ekonomisinde ne ifade eder?

Aynı şeyi bana biri daha söyledi. Yolsuzlukla neyi kastettiğini açıklar mısın? Jandarmaya ya da gümrük görevlisine 5.000 frank vermek yasalara aykırı!

• Her din gibi her mesleğin de kanunları vardır. 5.000 vermek ile 15 milyon vermek bir değildir. Kaçakçılığın da kanunu budur: almayı sürdürmek için vermek.[22]

Kaçakçılığın ya da yolun kanunu şöyle açıkladı:

İslam dininde Kur’an’ın sözü geçer, Hıristiyanlıkta İncil’in. Tevrat Yahudiler içindir, yol kılavuzu araba sürenler için. […] Kur’an ile Musevi olunmaz, kiliseye de yol kılavuzu ile gidilmez. Motosikletini Tevrat ile tamir etmeye kalkarsan hurdaya çevirirsin. […] Yasaya saygılı olmak isteyen bir kaçakçı başarılı olamaz çünkü kaçakçılıkta devletin yasaları değil yolun kanunu geçerlidir. Nijerya’dan petrol çıkarırken, sınırı geçmek için gümrük görevlisine para vermeye çalışırsan seni tutuklarlar. Şüpheli biri olduğunu, sıradan kaçakçı olmadığını, onları kandırmaya çalıştığını, casus olduğunu söylerler. Ama onları atlatmaya çalışırken, kırsalda yakalanırsan, o zaman pazarlık edebilirsin çünkü kaçakçılık kanununun normal kapsamı içindesindir.[23]

Bu iddialar iktisadî açıdan stratejik, sosyal açıdan verimli bir konum olan yasadışılığın rasyonalitesini ortaya koyuyor. “Kaçakçılıkta devletin yasaları geçerli değil” ama kaçakçılar, polis ve gümrük görevlileri bir “aile” haline geliyor. Yasaya aykırı düştüğü için elbette yasadışı olarak nitelenen kayıtdışı ticaret ve haydutluk, yine de meşrû faaliyetler olarak tanınıyor. Bunun nedeni, bir motosiklet taksicinin belirttiği gibi: “Sistemin aksamadan işlemesi için, yasaları çiğneyen kişilerin olması önemli. […] Aileleri geçindirmeye yardım ediyor, kanun uygulayıcılarının refahına katkıda bulunuyoruz.” Yasanın dışında olmak ile birlikte, iktisadî düzenleme açısından yasadışılık pratiği, devlet gücünün uygulanmasında merkezî rol oynayan yönetim pratiklerinin bir parçası. Yasadışılık pratiği bu gücün uygulanmasında aracı olan iktidar ilişkilerini okunaklı kılmayı sağlamanın bir yolu. Hem yönetimsel ilişkilere tâbi hem de bu ilişkiler içinde aktif birer siyasal özne olmalarına yol açıyor. Çad Havzası’nda yasadışılık durumunu korumak iktisadî ilişkiler ve servet türleri üzerinde hâkimiyet kurmanın ve bunu sürdürmenin bir yöntemi. Yukarıda belirtildiği gibi, kaçakçılığın kanunları çok daha kapsamlı olan yönetimsel ilişkilerin kanunu ile ilintili. Kaçakçılık ve yol haydutluğu dünyasındaki aktörlerin dile getirdiği gibi, kaçakçılık kanunları devletin yasaları ve düzenlemelerine aykırı olduğu için yasadışı, ancak ne gayrimeşrû ne de bulanık. Kendi metni içinde anlamlandırılması gerekiyor. Devleti yayan bırakmakla birlikte, Çad Havzası’ndaki ülkelerin işleyişi açısından aslî önemdeki iktisadî yönetim biçimlerinin bir parçasını oluşturuyor.

Çad Havzası’ndaki ülkeler kendi kendini denetleyen yurttaşlar ya da resmî vergileri kendiliğinden ödeyen insanlar yaratamadığı için bunun yönetim biçimlerinin etkinliği sorununu yaratacağı öne sürülebilir. Ancak etkinlik sorunu bu yargının hangi kritere göre verildiğine ya da hangi çerçeve içinde değerlendirildiğine bağlı. Devletin kanunu ile “yolların kanunu” -ya da bürokrasinin kanunları ile kaçakçılığın kanunu- içiçe geçmiş durumda. Ortaya çıkış koşulları karşılıklı etkileşim içinde kuruluyor ama birbirlerinden giderek özerkleşiyorlar. Mantıkları -güvenlik güçleri ve gümrük görevlilerinin varlık nedeni olarak- devlet gücünün belirli biçimlerini, -servet türlerinin tanındığı ve sınırlarının belirlendiği metinlerin kaynağı olarak- belirli yönetimsel pratikleri üretiyor.

Meşrû pratiklerin doğasının, bireylerin kendilerinin ve davranışlarının temsillerinin değerlendirildiği bir alan olarak kayıtdışı ticaret ve örgütlü haydutluk etik alan açıyor. Resmî vergi dünyasına karşı durmak gibi belirli direniş şekillerini mümkün kılıyor. Neyin meşrû pratik, neyin meşrû davranış olduğu, iktidarı okunabilir kılan etik standartlar bağlamında değerlendirildiği için, direniş zorunlu olarak tahakküm ilişkileri içinde kuruluyor. Dolayısıyla, söz konusu etik “belirli bir davranış grubu, alanı ya da kalıbına dair bir dizi ahlâki ilke” ile kıyaslanamaz. Ahlâk doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasındaki ayrımlara dair bir dizi ilkedir. Çad Havzası’nda görüştüğüm kişiler ise buna benzer bir ayrım yapmıyor. Onlar davranışlarının iyi ya da kötü olmasından çok, eylemlerinin belirli bir düşünce kalıbına (kaçakçılığın kanununa, kanun uygulayıcıların ve düzenin varlık nedenlerine) uyumlu oluşu ile ilgileniyor. Her ne kadar bir kanuna (kaçakçılık kanununa) atıfta bulunuyorlarsa da bu, insan doğası hakkında kategorik temeller ortaya koyan ve etik/etik olmayan davranışlar arasında ayrım yapan bir ahlâk kuralı olarak tanımlanmıyor. Dahası yasalar, kaçakçılık, idari pratikler ve dinsel hükümlere dair birden fazla kanuna atıfta bulunuyor. Ne doğru davranışı tanımlayan mutlak bir otoriteye yöneliyor ne de devletin çözüldüğü alanlarda oluşan özerk ve muhalif bir “ahlâki ekonomi”[24] içinde yer alıyorlar. Kayıtdışı ticaretin dünyası ahlâki ekonomi ile çakışan bir “kayıtdışı ekonomi”ye denk düşmüyor. Devlet-toplum karşıtlığı içinden inşâ edilmiyor. Onun yerine, devlet ve kayıtdışı dünyanın aynı anda yakalandığı iktidar durumlarını kuran pratikler yoluyla inşâ ediliyor. Bu nedenle sivil toplumun kökeni ve “kalkınma” üzerine yapılan yorumlarda yaygınca kullanılan “yerel güç” kavramının geçerliliği kalmıyor. “Yerel” bilgi ya da güç fikri ulus-devlet dışında bir dünyayı, iktidar durumları dışında bir direniş ve “kalkınma” olasılığını varsayıyor. Yol kesenler ve motosiklet-taksiciler yasadışı pratiklerin etkinliği ve bunların yönetim biçimleri ile ilişkisi göz önüne alındığında bunun bir anlam taşımadığını öne sürüyor.

Kayıtdışı dünyada faaliyet gösterenlerin referans noktalarını (ahlâk ya da ahlâki ekonomi değil de) bir kanunlar topluluğundan oluşturması, Michel Foucault’nun (1970, 1984: 32-39) tanımladığı “etik” ve ahlâki bir sistemin var olma olasılığına getirdiği eleştiri ile tutarlı. Ahlâk kuralları (tek tanrılı dinlerde olduğu gibi) öznelerin kanun ya da bir dizi kanun olarak kabul ettiği “yarı hukuki nitelikte” bir iktidar biçimi olarak yorumlayan Foucault bunları etik pratik ile karşılaştırdı. Etik pratik, belirli kanunlar ve kurallar içermekle birlikte, ilişkiler ağı içinde davranış kalıpları ve kendini anlama şekillerinden (yani, özneleştirme şeklinden) oluşur. Ahlâk kuralları ve etik bir arada var olabilirken (ikisi birbirini dışlamaz), etik sorunsallaştırmayı içerir, kendini ve bireyin dünyada kuruluşunu sorgulama yöntemini ortaya koyar.[25]

Kaçakçılar, yol savaşçıları ve gümrük görevlisi askerler pratiklerini şekillendiren ilkelerin “gerçekliği” üzerinde durmuyor. Onları asıl ilgilendiren, kendi düşünce biçimlerinin, çok sayıda düşünce biçimini içinde barındıran iktidar durumları bağlamında nasıl oluştuğu. Üzerlerinde iktidarın nasıl uygulandığına, servetin nasıl elde edildiğine, şiddet, borçluluk ve yasadışılık durumuna dair farklı gerçekler ile ilişkilerine bu açıdan yaklaşıyorlar. Akıl yürütme biçimleri veya bu gerçekler ile ilişkileri hakkında, özellikle de bu gerçekleri nasıl sorguladıkları ve yaşadıklarına dair yorumlar yapıyorlar. Onlar ile yapılan konuşmalar gücün rasyonalitesinin çeşitli, tarihsel kodifikasyonlarına göre -ki hiç kuşkusuz devlet, bunların en önde geleni- iktidar durumlarının nasıl algılandığına dair bilgi sunuyor.

Africa Confidential. 1991a.Kamerun: Biya Beseiged, 26 Temmuz.

Africa Confidential. 1991b Kamerun: Crisis or Compromise?, 25 Ekim.

Bayart, J.-F., 1989. L’État en Afrique. Paris, Fayard.

Bayart, J.-F., S. Ellis and B. Hibou. 1997. La criminalisation de l’Etat en Afrique. Brüksel, Editions Complexe.

Bennafla, K. 1996. Rapport sur les échanges transfrontaliers informels au Tchad.

Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Université de Paris X-Nanterre.

- 1997. Entre Afrique noire et monde arabe. Nouvelles tendance des échanges ‘informels’ tchadiens. Revue Tiers Monde XXXVIII, 152, Ekim-Aralık: 879-896.

- 1998. Mbaiboum: un marché au carrefour de frontières multiples. Autrepart 6 53-72.

Champaud, J. 1991. Cameroun: au bord de l’affrontement, Politique africaine 44: 15-120.

Diallo, M. 1991. Qui gouverne le Cameroun? Jeune Afrique 1595, Temmuz 24-30: 18.

Dorce, F. 1996. Cameroun: cette guerre qui cache son nom, Jeune Afrique économie 229, Kasım 18.

Faes, G. 1997. Le dernier maquis. L’Autre Afrique 1, Mayıs 21-27: 64-69.

Foucault, M. 1970. The Order of Things. An Archaeology of the Human Sciences. New York, Random House.

- 1990 [1978]. The History of Sexuality. Volume 1: An Introduction. New York, Vintage Books.

- 1984. Histoire de la sexualité. Volume 2. L’usage des plaisirs. Paris, Gallimard.

Grégoire. E. 1998. Sahara nigérien: terre d’échanges. Autrepart 6: 91-104.

Guivanda, R. 2002. Des coupeurs de route accusent. L’œil du Sahel (Kamerun) 75, Şubat 21: 3.

Herrera, J. 1998. Du ‘fédéral’ et des ‘Koweïtiens’: la fraude de l’essence nigériane au Kamerun. Autrepart, 6: 181-202.

Hibou, B. 1997. Le capital social’ de l’État falsificateur, ou les ruses de l’intelligence économique, içinde Bayart, J.-F., S. Ellis and B. Hibou. La criminalisation de l’Etat en Afrique. Brüksel, Editions Complexe.

- .ed. 1999. La privatisation des États, Paris: Karthala.

Jeune Afrique, 1992. Kasım 19: 28-30.

Jeune Afrique Economie. 2002. 337, 14 Ocak-17 Şubat.

Kom. A. 1993. Trahison d’une intelligentsia. Jeune Afrique Economie165, Mart: 122-123.

Le Progrès (N’djamena), Armée: lumière sur la démobilisation et la réinsertion, 13 Mayıs, 1997: 10-11.

N’djamena Hebdo. 1997a. L’Insécurité dans le nord Cameroun, Ocak.

N’djamena Hebdo 1997b. Lorsque démobilisation rime avec développement. 281, 15 Mayıs: 6-7.

Ngarngoune, S. 1997. Alerte au Sud. N’djamena Hebdo 280, Mayıs 8: 4.

Pideu, K. 1995. Une province abandonnée aux coupeurs de route. La Nouvelle Expression 243, Mart 28-31: 6.

Rabinow, P., der. 1984. Essential Works of Foucault 1954-1984. Volume 1. Ethics, Subectivity andTruth. New York, The New Press.

Roitman, J. 1998. The Garrison-Entrepôt, Cahiers d’Études africaines 150-152, XXXVIII, 2-4: 297-329.

- 2000. Économie morale, subjectivité et politique”, Critique internationale, 6: 48-56.

- 2001. New Sovereigns? Regulatory Authority in the Chad Basin, in T. Callaghy,

R. Kassimir, ve R. Latham, eds. Intervention and Transnationalism in Africa: Global-Local Networks of Power, Cambridge University Press: 240-266.

- Yayım aşamasında (a) (2003). Unsanctioned Wealth, or the Productivity of Debt in northern Cameroon. Public Culture 15, 2: 211-237.

- Yayım aşamasında (b). Productivity in the margins: the reconstitution of state power in the Chad Basin. In V. Das and D. Poole, der. The State at its Margins: Comparative Ethnographies of the Modern State in Africa, Latin America and South Asia, Santa Fe, School for American Research.

Teiga, M.B. 1997. Une armée, certes, mais combien de divisions… L’Autre Afrique, Aralık 17-23: 14-15.

The New York Times. 1991. Strike Aims to Bleed Cameroon’s Economy to Force President’s  Güz, 5 Ağustos.

Vallée, O. 1999. La dette privée est-elle publique? Traites, traitement, traite: modes de la dette africaine. Politique africaine 73, Mart: 50-67.

van de Walle, N. 1993. The politics of non-reform in Cameroon, in T. Callaghy and J. Ravenhill, (der.) Hemmed In. New York, Columbia University Press: 357-97.

Zoua, Jean-Baptiste (Lieutenant-Colonel). 1997. Phénomène des coupeurs de route dans le nord-Cameroun: Une épine dans la plante des pieds des responsables du maintien de l’ordre. unpubl. ms., Chef d’état-major de la région militaire No. 4 Garoua.

[1] Çad Havzası, oldukça muğlak bir çoğrafi kavram olduğundan, burada bu terimi bugünkü kuzey Nijerya, kuzey Kamerun, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ni içine alan bölgeye atfen kullandığımı belirtmeliyim. Bu bölgede, 1992’den 2002’ye dek farklı uzunluktaki zaman dilimleri boyunca yaşadım. Ngaoundéré Üniversitesi’nden Profesör Saibou İssa’ya bu araştırmada benimle işbirliği yaptığı için ve Tobais Rees’e bana bazı zor sorular yönelttiği için teşekkür ederim. Tüm tercümeler bana aittir.

[2] 17 Kasım 2001, Ngahoui, Kamerun.

[3] 1992 ile 1997 yılları arasında, Çad ordusunda 27.000 personel tasfiye edilecek ve silâhsızlandırılacaktı. Bkz. Jeune Afrique 1992, Le Progrès 1997, N’djamena Hebdo 1997b, Teiga 1997.

[4] Hepsi de Kamerun’daki bir askerî mahkeme önünde yol kesenler tarafından suçlandı. (R. Guivanda 2002.) Yargı görevlileri, polis ve jandarma ile yapılan görüşmeler yol haydutu endüstrisinin finansmanı ve organizasyonunun yerel şefler ve siyasî partilerin liderleri tarafından sağlandığını doğruladı.

[5] Aralık 2001, Blangoua, Kamerun.

[6] 14 Kasım 2001, Meiganga, Kamerun.

[7] 8 Aralık 2001, Kousseri, Kamerun.

[8] Aralık 2001, Kousseri, Kamerun.

[9] 14 Kasım 2001, Meiganga, Kamerun.

[10] “Devletin özelleştirilmesi” adını verdiği bu süreç için bkz. Hibou 1999.

[11]  Opération Villes Mortes Kamerun ekonomisine ağır bir darbe indirdi ve rejimin malî dayanağını ortadan kaldırma hedefini büyük oranda gerçekleştirdi. İktisadî faaliyetlerin % 40 oranında azaldığı tahmin ediliyor. Bunun da devlete maliyeti günde 4 milyar frank (Diallo 1991: 18) yani bir önceki yılın gelirlerine eşdeğer (Van de Walle 1993: 381).

[12]  Yerel yönetici, Departement du Diamare, Kamerun 15 Nisan 1993.

[13] 21 Nisan 1993, Maroua, Kamerun.

[14] 21 Nisan 1993, Maroua, Kamerun.

[15]  14 Kasım 2001, Meiganga, Kamerun.

[16]  15 Kasım 2001, Meiganga, Kamerun.

[17] ABD’nin eski dışişleri bakanı James Baker’ın başını çektiği girişim ile ticari bankalara büyük miktarda borçlu olan, stratejik öneme sahip orta gelirli ülkelerin bir listesi oluşturuldu. 1989’de Nicholas Brady “gönüllü borç indirimi” için bu borçları piyasa mekanizmaları yoluyla emecek resmî bir program sundu.

[18]  Aralık 2001, Ngaoundéré, Kamerun.

[19] Aralık 2001, Ngaoundéré, Kamerun.

[20]  Bu soru bir suçlama olarak değil, daha fazla açıklamaya cesaretlendirmek amacıyla yöneltildi.

[21] 23 Kasım 2001, Touboro, Kamerun.

[22]  Aralık 2001, Kousseri, Kamerun.

[23] Kasım 2001, Mbang Mboum, Kamerun.

[24]  Ahlâki ekonomi kavramının eleştirisi için bkz. Roitman 2000.

[25]  Paul Rabinow’un, Foucault’nun etik ve öznellik üzerine yazdıkları üzerine son derece zihin açıcı olan değerlendirmesinde belirttiği gibi (1997: xxxvi) “’Oluş’ sorunsallaştırmalar ve pratikler yolu ile kurulur; onlara öncel değildir.” Stephen Riggins’ın yaptığı röportajda (Rabinow 1997: 131), Foucault etiğin ahlâktan ne şekilde ayrıldığını şöyle açıklıyor:

Tarihsel boyutu ötesinde, Cinselliğin Tarihi bir etik kaygı da içeriyor mu?

• Hayır. Etik ile kastettiğiniz bize nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen kurallar ise, o zaman elbette Cinselliğin Tarihi bir etik sunmaz. Ama eğer etik ile anlattığınız eylem içindeki bireyin kendi kendisi ile ilişkisi ise, o zaman bir etik sunmaya ya da en azından “cinsel davranış etiği”nin ne olabileceğini göstermeye çalışıyor. Cinsel hayatın derin gerçekliği sorununun baskın olmadığı bir etik. Kanımca seks yaptığımız zaman kendimiz ile kurmamız gereken ilişki zevk etiği, zevkin yoğunlaşması etiği olmalı.