Devlet ve Terör

Ömer Laçiner | (Sayı : 82 - Şubat 1996)

Türkiye yeni yıla siyasal cinayet, şiddet ve vahşet serisi ile başladı. Ümraniye Cezaevi’ndeki –plânlı olması muhtemel– bir operasyonla DHKP-C mensubu dört mahkûmun katledilip, onlarcasının ağır yaralanması, bu olayla harekete geçeceği gayet belli olan mahkûm yakınlarının –yine önceden kararlaştırılmış biçimde– tümünün (bin kişiyi aşkın bir kitle) gözaltına alınması, artık “alışılan” dayak faslından geçirilmesi ve bu arada bilerek gözaltına alınan Evrensel muhabirinin polislerce adeta linç edilircesine öldürülmesi, tam bu sırada DHKP-C’nin Ümraniye’ye misilleme adına gerçekleştirdiğini ilân ettiği Sabancı Center’daki üçlü cinayet, daha bu olayların şoku sürerken Şırnak’ta onbir insanın tüyler ürpertici bir vahşetle katledilmesi.

Seçimlerin iktidar sorununu bir bilmece haline sokan sonuçları, dolayısıyla da Türkiye’nin önümüzdeki birkaç yılı nasıl yaşayacağına dair en önemli sayılan faktörün bu belirsizliği, zaten bir dizi karmaşık senaryonun konuşulduğu bir ortam yaratmışken; bu şiddet, vahşet ve terör serisinin o senaryolarla irtibatlandırılması kaçınılmazdı. Böylece seçim ortamına girildiğinden beri neredeyse aktüaliteden silinmiş olan siyasal cinayet ve şiddet eylemlerinin bu aniden ve seri halde patlayışı, kimlerin hangi hesap ve amaçlarla “işe” koyulmuş olduklarına dair yığınla soruyu gündeme getirdi.

Fakat bu arada yeni bir gelişme oldu. Şimdiye kadar benzer bir “terör patlaması” olduğunda, ezici çoğunluğuyla “terörist örgüt(ler)”ün –ve onu destekleyen “dış mihraklar”ın– hesap ve amaçlarından söz eden “kamuoyu”, bu kez sorgulayıcı bakışlarını “terörist örgüt”lerden ziyade “devlet”e yöneltti. O zamana değin yalnızca sol-sosyalist-eğilimlerin söyleminde yer alan devletin bizatihi şiddetin kaynağı, en azından kaynaklarından başlıcası ve tahrikçisi olduğu yolundaki –son zamanlarda soy liberal çevrelerin de kısmen onayladığı– tezleri düşünmeyi, tartışmayı bile reddeden hayli geniş bir çevre, en azından bu konuyu sorgulamaya götürecek bir tavır alma zorunluluğunu duydu. Bu ülkede herhalde ilk defa merkez-sağın önemli bir kesimi de dahil, toplum çoğunluğunu oluşturan geniş bir eğilimler yelpazesi, devletin, onun çekirdek kurum ve kuruluşlarının terör olgusuyla ilintisini ciddi bir sorun olarak ve açıkça konuşma ihtiyacını duydu.

Bu ihtiyaç, sadece Ümraniye’deki mahkûmlara reva görülen gaddarlığı, meşrû bir infial ve kaygı için toplanmış mahkûm yakınlarına karşı gösterilen acımasız muameleyi ve gazeteci Metin Göktepe’nin öldürülüşündeki pervasızlığı, “kabul edilebilirlik” haddinin çok ötesine taşan bir devlet şiddeti olarak gören bir “kamu vicdanı”nın harekete geçmesiyle duyulmuş değildi. DHKP-C’nin üstlenmesine rağmen, Sabancı Center’daki cinayetin icrasındaki bir dizi karanlık nokta, Sabancı grubunun uluslararası bağlantılarının özelliği ve “Kürt sorunu”na ilişkin –ünlü “savaş partisi”nin açık tehdidi ve diş bilemesine yol açan– girişimleri ile birarada düşünüldüğünde, ister istemez bu “terör eylemi” ile devlet içerisindeki “birtakım güçler”in ilişkisi olabileceği kuşkusu doğuyordu. İlk duyulduğunda PKK eylemi olarak ilân edilen Şırnak’taki hunharlığın da aynı güçlerce icra edilmiş olabileceğine dair karineler ortaya çıkınca kuşkular daha da arttı.

Eğer, hapishanedeki mahkûmlara uygulanan –12 Eylül döneminde dahi eşi görülmemiş– plânlı katliam ile Şırnak’taki vahşet, Sabancı cinayeti ile Göktepe’nin linç edilişi arasında doğrudan veya dolaylı bağlantılar kurulabiliyorsa, devlete ait güçler bu eşanlı eylemler serisinde örtük ya da açık fail olarak görünüyorlarsa, ortada sadece bir terör örgütü gibi davranan bir güç değil, aynı zamanda şimdi ülkenin kendi özel amaçları doğrultusunda bir sürece girmesi için, yani siyasal bir strateji gereğince eyleme geçmiş bulunan bir güç vardır demektir.

Bu güç, Şırnak’taki eylemle ve eğer kuşkulanıldığı üzre –en azından gözyumma biçiminde– Sabancı cinayetiyle ilişkili ise, veya Ümraniye’deki vahşeti –Sabancı cinayeti gibi değilse de– herhangi bir “ses getirici” misilleme yapılsın beklentisi ile yapmış ise; seçim sonuçlarından, toplumun hangi mesajı verdiğini hâlâ tesbit edememiş olan, legal siyasal güçlere, DYP hariç, hepsi de gerek özel olarak “Kürt sorunu”nda ve gerekse de siyasal düzenin genelinde demokratik, şiddeti olabildiğince dışlanmış düzenlemeler vaadeden siyasal partilere ve ilk kez şu son yıllarda ciddi bir demokratikleşmeden yana açıkça tavır koymakta olan sanayi burjuvazisine, en azından “benim varlığımı sıkıntıya sokacak, beni güçsüzleştirecek işlere girişmeyin” mesajını –tehdidini– yöneltmiş demektir.

Bunun, henüz rest çekme düzeyinde bir tehdit, bir diş gösterme olmadığı anlaşılıyor. Devlet içindeki bu “terörist örgüt”, bu dönemdeki isimlendirmeyle “savaş partisi” muhataplarını örneğin bir darbe ile tehdit ediyor da değildir. Amacı, şu son yıllarda edindiği güç düzeyini, ayrıcalıklı konumu ve bu güç ve imkânlarla sağladığı parasal beslenme kanal ve organizasyonlarını muhafaza etmektir.

Yaygın bir deyim olduğu için kullandığımız “savaş partisi” deyimini, burada sadece özel olarak “Kürt sorunu”nu şiddetle “çözmek” isteyen, barışçıl-demokratik yollara kesinkes karşı olan birtakım ordu-güvenlik güçleri, legal ve illegal (kontrgerilla örgütü gibi) istihbarat birimleri ile onların –MHP gibi– “sivil” uzantı ya da destekçilerini içerecek biçimde kullanmamaktayız. Çünkü bu “parti”, bunların dışında, özellikle 1980’lerden bu yana “kamusal” bir aygıt olmanın korunabilmiş tüm moral ve siyasal değerlerinden hızla “arınarak”, elinde tuttuğu devlet yetki ve gücünü “kitabına uydurulmuş” ya da uydurulmamış bir ek çıkar kaynağı haline getirmiş, başta güvenlik aygıtı olmak üzre devlet aygıtının hemen tümüne yayılmış bir şebekeler ağını ve bu, kanserli bir ur gibi oluşumun varlığında ve çoğu kez onunla sembiyotik ilişki halinde teşekkül etmiş her alandaki “mafya”ları ve son yıllarda özellikle “Kürt sorununun askerî çözümü”nün finansmanı için yapılan devlet borçlanmasının doğrudan ve dolaylı mekanizmaları ile toplumsal pastanın giderek daha büyüyen parçasını kemiren iri, orta boy rantiye zümresini de içermektedir.

ANAP’ın, Göktepe’nin öldürülmesine –merkez-sağ partilerden şimdiye kadar pek, hattâ hiç görmediğimiz bir üslûpla– tepki göstermesi, TÜSİAD’ın bu cinayetle Sabancılar cinayetini eş düzeyde değerlendirip birlikte kınamasını, tanımladığımız olgunun bilincinde olarak, bunu ciddi bir sorun sayarak alınmış tavırlar gibi görebilir miyiz?

TÜSİAD’ın dernek olarak şüphesiz açıkça ifade edilmese de, DYP’den ziyade ANAP’ı desteklediği, çok istediği merkez-sağdaki birleşmenin DYP’de değil de, ANAP etrafında olmasını tercih ettiği biliniyor. Bu tercihin, söylem ve parti programlarının ana çizgileri itibariyle birbirinden farksız gözüken bu iki partiden ANAP’ın kadrolarına daha fazla güvendikleri şeklinde yorumlanması kanımızca eksiktir. Öyle görünmektedir ki, seçmen tabanı aynı küçük orta mülk ve gelir sahibi kesimlerden oluşan bu iki partinin destekçileri daha üst mülk ve gelir düzeylerine gelindiğinde görece farklılaşmakta, endüstriyel sermaye ağırlıkla ANAP’a meylederken, iktidar oluşundan ve özellikle de Çiller başbakan olduktan sonra DYP’de uygulanan yeni “yapılanma” ile malî sermaye ve büyüyen rantiye kesimler DYP’de saf tutmaya başlamışlardır.

Şüphesiz bir eliyle de “rant ekonomisi”nin risksiz, tatlı kazançlarından yararlanmayı ihmal etmeyen endüstriyel kökenli sermaye çevreleri öte yandan bu gidişin tehlikesinin de farkındadırlar. TÜSİAD’ın bu endişeyi yansıtan ve üretken sektörler aleyhine hayli bozulan dengeyi yeniden kurmayı amaçlayan bir dizi “yapısal düzenleme” talep eden rapor ve girişimleri bilinmektedir.

Bazı emareler benzer bir durumun devlet aygıtı içinde de söz konusu olduğunu gösterir niteliktedir. Örneğin ordunun, Güneydoğu’da “gayrı-nizami harp” yöntem ve birimlerinin belirleyici olduğu bir savaş yürütüyor olmaktan duyduğu “rahatsızlık” ve bu sürecin ordu bünyesinde yol açtığı yapısal “bozulma”lardan duyulan endişe birçok kez zaten zımnen ifade edilmişti. Hattâ ordunun bir yenilgi ya da başarısızlık havası verilmeksizin bir tür “siyasî çözüm”e hiç de ses çıkarmayacağı sezilmektedir. Dikkat edilmelidir ki; “siyasal çözüm”ün sözünü dahi ettirtmemek bahsinde “özel timleri”yle bölgedeki en infial uyandırıcı olayların icracısı olan emniyet örgütü çok daha “sert”tir. Birikim’in daha önceki sayılarında polis gücünün orduyu olabildiği kadar “dengeleyecek” bir güce eriştirmek yolundaki –Turgut Özal’ın başlattığı– politikadan birkaç kez söz etmiştik. Bu politikanın birinci dereceden uygulayıcıları olan –en önde gelenleri şimdi DYP Meclis kadrosundaki– emniyet üst düzey yöneticileri, “Kürt sorununa askerî çözüm”e bu özel timlerle katılmayı, sorunun çözümünden çok –ya da bunun yanısıra– işte o anılan politikanın sağlamlaştırılması için önemli bir imkân olarak da görmüşlerdi. Standart polis eğitiminden değil, gayrı nizamî savaş eğitiminden geçirilen ve o nedenle de saldırgan, faşizan bir eğilimde olmaları tercih edilmiş olan bu özel timler ile benzer yapıdaki “terörle mücadele timleri” ve yine uzmanlık gerektiren bir polis birimi olarak değil, kabagüç kullanımında devreye sokulacak biçimde eğitilmiş olan çevik “kuvvet birlikler”i ile sürekli takviye edilen emniyet güçleri, böylece sözü edilen politikanın “orduyu dengeleme” amacına epeyce yaklaşmış oldular.

Ama öte yandan da bu güçlenmeyi sağlayan birimlerin karakteri, formasyon özellikleri de polisin zaten pek parlak olmayan yasal, kurallı bir “güç olma” vasfını iyice törpüledi. Sözü edilen politikayı yürütürken, emniyet üst bürokrasisi bu gayrı nizami savaş, infaz operasyonları ve salt kaba güç kullanımı pratikleriyle yoğrulan ve o nedenle de kural ve yasa sınırını gayet kolaylıkla aşmaya hazır hale gelen bu birimleri kendi otoriteleri altında tutabileceklerini varsaymışlardı.

Bu güçlerin denetimden çıkmaya, amirlerini dinlememeye ve üstelik onları da geri adım atmaya “mecbur edecek” kadar palazlandıkları, kendilerini böyle algılamanın pervasızlığı içinde oldukları kamuoyu tarafından ilk kez, SHP milletvekili Salman Kaya’nın bu polislerce kameralar önünde evire çevire dövülebilmesi olayında görüldü. Bu marifeti yapan polisler için soruşturma dahi açılamadı. 1995 yazında Tunceli’de, yine kameralar önünde, özel timler, “polis partisi”nin en tepesinden gelme Olağanüstü Vali Ünal Erkan’a açıkça kafa tuttuklarında dahi olay örtbas edildi. Metin Göktepe’nin öldürülmesini de önce yine örtbas etmek isteyen emniyet yetkilileri, anlaşıldığı kadarıyla “taban”larındaki bu saldırgan birimleri “yönetir” görünmenin yolunu onların suyuna gitmekte bulmuşlardır. Basından yeni öğrendiğimize göre, bu tabanın hoşlanmadıkları amirlerine ve emirlerine polis telsizlerinde alenen kafa tutmaları, hattâ hakaretler yağdırmaları epeydir “gelenek” olmuş. Gazeteler ve TV’ler, Göktepe’nin katledilmesine karşı beklemedikleri yaygınlıkta bir tepki doğunca “mecburen” soruşturma açan emniyet yetkililerini –bu arada bizzat İstanbul Emniyet Müdürü’nü- çevik kuvvet polislerinin yuhalayıp konuşturmadıklarını, polis telsizlerinde amirlerine ve bu cinayeti eleştiren herkese yönelttikleri küfürlü protestoları yayımladılar. Bir cinayet işlemiş olmanın suçluluk duygusunu, utanç ve pişmanlığını zerrece taşımayan, tam aksine küstah bir duyarsızlıkla konuşan bir topluluk gördük.

Böylece, –ordunun darbe yapma ihtimalini azaltmak hesabıyla– merkez-sağ siyasal güçlerin denetiminde, nüfuz sahasında kalacak biçimde polisin de o düzeyde bir güç haline getirilmesi politikası ile gerçi bu “dengeleyici” güç oluşturulmuş ama, hem merkezde ve merkez-sağdaki bölünme, hem de –daha önemlisi– geleneksel merkez-sağın yaşadığı hegemonya krizi, o gücün bir yandan “özerk”leşerek sonuçta bir “polis partisi” gibi davranabilme koşullarını yaratmış, öte yandan da bu “parti”nin tabanı az önce özetle anlatılan biçimde bir tür “özerklik” kazanmıştır. Kaldı ki, 1980-90’lı yılların neo-liberal dalgasının şimdiye kadar “metalaşmamış” hemen her şeyi de metalaştıran, parasal çıkar ifadesine dönüştüren sürecinden “devlet hizmeti”nin kendisi de, bu arada “güvenlik hizmeti” de “nasibi”ni almış, emniyet güçlerinin yetki ve uğraş sahasına giren trafikten narkotike hemen her özel büro, polis vakıfları ve sandıklardan da yararlanılarak bir “işletme” mantığıyla da çalıştırılır hale gelmiştir. Dolayısıyla “polis partisi” bu “işletme”lerinin doğrudan ve dolaylı ilişkileriyle sivil uzantıları da olan –”toplumsal”– bir güç haline gelmiştir.

Nitekim bu gücün temsilcileri olarak adeta bir ittifak kuruluyormuşçasına tantanalı törenlerle uğurlanan polis şeflerini kucaklayan DYP, bu “parti”yi olduğu gibi kabul etmiştir. Bu “ittifak” kurulurken bir genelkurmay yetkilisinin de ANAP liderinden bir “randevu” talep ettiği ve bunun gerçekleştiği duyuruldu kamuoyuna.

Şüphesiz devlet içi partilerin gerçek iktidarın topluma kapalı odalarında yürüttükleri bu bir tür manevra savaşı gibi gelişmeleri, ancak karineler yoluyla sezinleyebiliyoruz. Eğer bu iki “parti”nin merkez-sağ partilerle bahsettiğimiz türden “ittifak” girişimleri, vaziyet almaları gerçek payı taşıyor ise, bu puslu güç savaşının bildiğimiz siyaset dilinde karşılıkları, örneğin bildik hangi siyasal eğilimlere tekabül ettikleri hakkında net şeyler söylemek mümkün değildir. Ancak bu vaziyet almaların kurum olarak ordu ve polis arasında cereyan ettiğini söylemek de tam doğru olmaz.

Öyle görünüyor ki saflaşma, iç ve dış politikada şiddet ve güç kullanma yöntemlerinin başatlığını kalıcı kılmanın yanısıra bu uygulamayı icra edecek aygıtların edindikleri ayrıcalık ve dokunulmazlıkları korumak isteyen –ve şüphesiz ordu içinde de hayli destekçisi olan– “savaş partisi” eğilimi ile, halihazır gidişatı veri alan bu “yapılanma”nın devleti adeta kanserli hale sokacağını gören, bu zaten başlamış süreci önlemek için devlette yeni bir düzenlemenin gereğini kabul eden, bu imkânı bulabilmek için kanserleşmenin beslendiği başlıca kanalı, Kürt sorununun askerî çözüm yolunu terk etmeyi de göze alan “ılımlı” eğilim arasındadır.

Az önce de ifade edildiği gibi, bu saflaşma, devlet içinde ordu ve polis aygıtlarına bire bir oturuyor değildir. Aynı şekilde “savaş partisi”nin sivil, ekonomik bileşeni, uzantısı olan rant “sektörü” ile ekonominin üretken sektörleri aleyhine aşırı bozulmuş dengesini yeniden kurmak isteyen sanayi ağırlıklı burjuvazi arasında net bir ayrım olduğunu söylemek mümkün değildir. Devlet içindeki “ılımlı” liberalleşmeci eğilimle rezonans halinde olan TÜSİAD’ın sözcülüğünü yaptığı büyük sanayi sermayesi –bu rezonansın somut bilgisi olmaksızın TÜSİAD’ın, hele TİSK’in Kürt sorununa ilişkin önerilerini açıkça dile getirmesi mümkün değildi– “rant ekonomisi”nin de tamamen dışında olmadığı için, rant sektörünün geriletilmesi talebini ancak satır aralarında ifade edebiliyor. Şüphesiz dilleri kekemeleştiren bir önemli neden de, egemen “serbest piyasa” dini ve hele onun neo-liberal mezhebinin dogmaları önünde rantı, hattâ mafyaların sağladığı türden “gelirler”i günah saydırmanın mümkün olmayışıdır.

O nedenle, eğer geçtiğimiz aya damgasını vuran “terörist eylemler” serisi, devlet aygıtının neo-liberal yıllar ve savaş süreciyle hızlanan kanserleşmesini ve bu arada çözülüp örtük “parti”ler ve daha alt düzeylerde de şebekeler haline gelmesi olgusunu aynen sürdürmeyi de varlık koşulu olarak gören bir “savaş partisi”nin, “düzenleme”den, şiddetten olabildiğince arınmayı, bunu sınırlandırmayı istediği için “ılımlılık”tan yana olan eğilimlere karşı bir “uyarı”sı ise; bu düzenlemeci ve “ılımlı” eğilimi devlet ve toplumun üst tabakalarında temsil eden kesimlerin bunu bir meydan okuma diye alıp “karşı saldırı”ya geçecekleri beklenmemelidir. Şüphesiz “düzenleme”den “ılımlı”laşmaktan vazgeçmeyecekler ama, bunları doğrudan harekete geçmek yerine zamana, daha doğrusu Avrupa’yla girilen “bütünleşme süreci”ne bırakmayı yeğleyeceklerdir ve öyle de yapmaktadırlar.

Onlar bununla yetinebilir ve bekleyebilirler. Ama Türkiye toplumu, “Avrupa’yla bütünleşme” sürecinin miladı diye lanse edilen Gümrük Birliği’nin resmen başladığı 1996 yılına, tıpkı “bu gerçeğinizle nereye?” dercesine bir şiddet ve vahşet potpurisi gibi ardarda gelen olaylarla giren bu toplum, o olayların puslu fonunda terör ve terörizmle yakınlığını ilk kez sesli biçimde sorguladığı bu devletle daha ne kadar ve nasıl bekleyebilir?


Bir ANAP-RP koalisyonuna mı gidiliyor?

Birikim’in geçen sayısında bu ihtimalin pekâlâ mümkün olduğuna işaret ederken, RP’nin siyasal düzenin merkezinde yer almaya kararlı, bunun gerektirdiği “yükümlülük”lere kendini uyarlamaya hazır bir parti olduğunu da belirtmiştik. İlk bakışta RP’nin ANAP’la bir önceki bölümde bahsedilen “devleti ve ekonomiyi düzenleme” çerçevesinde pekâlâ buluşabilecekleri söylenebilir. Bu, pratikte özellikle DYP’ye karşı yoğun bir kampanya ve DYP tarafından da savaş partisi –ve yöntemleri– başta olmak üzere kurulacak bir ittifak cephesi ile yürütülecek dişe diş olması gayet muhtemel bir muhalefet ile yaşanacak bir dönem olmaya aday olurdu. Bu sürecin nerelere kadar uzanabileceğine dair spekülasyonlar bir yana, ANAP açısından bu mücadelenin gerçekten kesin sonuçlu, yani DYP’nin sahneden silinmesiyle neticelenecek bir süreç olması gerekir. Ayrıca böyle bir “başarı” RP’den ziyade ANAP hanesine yazılabilecek olmalıdır. Bunları garanti edemeden, o sonuçları alabileceğine dair tam bir özgüvene sahip olmadan ve sadece DYP’yi yeterince geriletmekle yetinen bir hesapla RP ile koalisyona girerse kendi sonunu da hazırlamış olacaktır.

RP’ye gelince. Bu partinin merkez-sağdaki herhangi bir partiyle koalisyon yapmak için onca tavizi vermesinin –kestirme bir deyişle– takiyye olmadığı kanısındayız. Anlaşıldığı kadarıyla RP’nin, bu koalisyonlardan beklediği şey, merkez-sağ partilerin seçmen tabanı ile –şimdiye kadar olduğu gibi– İslâm ve adil düzen temalarıyla değil, tipik merkez-sağ seçmenin aşina motifleriyle, yani işbilir, iş kotarır kadro kanısını verebilmek, pratiklerle ilişki kurabilmek. Yani hayli yıpranmış merkez-sağ partilerin yerine, ya da onlarla birlikte şimdikinden daha güçlü bir seçmen desteğiyle geçebilmektir amaç. RP, din ve onunla doğrudan ilişkili temalarla ulaşabileceği seçmen desteğinin neredeyse limitine vardığını, buradan itibaren laik merkez-sağ seçmenin sert direnç hatlarının başladığını, yürüyegeldiği yolu izlerse kapıların sımsıkı kapatılacağını hissetmekte ve o nedenle de sağlanmış dinî hareket desteğinin önemli bölümünü çekirdek gücü, dayanağı olarak koruyabilmek koşuluyla bu yüzde 40’lık seçmen sahasına onları yadırgatmayacak bir kimlik ve kadroyla dahil olmayı planlamaktadır. RP merkez eğilimi, gerçek İslâmi bir damga vurmaktan ziyade İslâm etiketi takmakla yetineceği mevcut düzeni, örneğin ANAP’ın da isteyebileceği bir düzenlemeye tâbi kılmak, mevcut elitlerin yanına “İslâmi hareket”in ekonomik-siyasî elitlerini yerleştirmek istemektedir yalnızca. RP, merkezin ve merkez-sağın bu yeni kombinezonundan oy gücü yüzde 30’ları bulan, hattâ aşan bir parti olabileceğini umarken, mevcut elitleri ve ona oy verecek merkez-sağ partilerin eski seçmenini “olduğu gibi” kabul etmeye, hattâ zamanla onların istediği gibi olmaya da hazırdır.

Şüphesiz bu yol açılırsa RP’nin oylarını yüzde 8 civarındaki sınırdan yüzde 22’lere, metropollerde yüzde 25’in üzerine yükselten iki esaslı dinamikle RP’nin ilişkisi kader noktasına gelecektir. Bu dinamiklerin ilki toplumun alt kesimlerinden gelen ve dinî motiflerden ziyade, RP’de bir “adil dönüşüm” umudu ya da vaadi görerek buraya yönelen harekettir, ikincisi ise yer yer bu hareketle örtüşse ve aynı dönüşüm temasına odaklaşmış olsa da, hem daha üst tabakalardan, yaşamında fikir, değer ve ideallere öncelik veren kesimlerden kaynaklanan, hem de bunu İslâm’ın radikal ve iddialı bir yorumu içinde ifade eden harekettir.

RP’nin koalisyon girişimlerindeki tutumunun bu iki kesimde de ciddi bir sarsılma yaratması kaçınılmazdır. RP, “işler iyi giderse” bu cenahtan önemlice kopuşlar olacağını şüphesiz bilmekte ve bunu hem göze almakta, hem de galiba istemektedir de.

Koalisyon ortağı olamazsa bile RP’nin İslâmi, radikal bir retorikle muhalefet yapmayacağını söyleyeceğiz. Dolayısıyla önümüzdeki dönem, son on yıldır RP’nin saflarını şişiren ve orada kısmen massedilen Türkiye toplumunun derindeki dönüşüm arayışlarının “serbestleşeceği”, yeni mecralara yöneleceği bir süreç olacaktır.

ÖMER LAÇİNER