Anasayfa > Birikim Arşiv > 101 - Eylül 1997 > Globalleşme, Neoliberalizm ve Zapatistalar

Globalleşme, Neoliberalizm ve Zapatistalar

Ömer Laçiner | (Sayı : 101 - Eylül 1997)

1980’lerin ortalarından, özellikle de “Sosyalist Blok”un çöküşünden itibaren, içine girilen süreci tanımlamak için kullanılan kavramların biri ve galiba en tutulanı da “globalleşme”. Ancak 1980 sonrası çağın genel mahiyetini, aslî özelliğini belirtme iddiasıyla bu kavramı kullananlar henüz içeriğinde anlaşmış değiller. Her eğilimin kendi öne aldığı, aslî saydığı kıstas ve özellikler bağlamında yaptığı bir “globalleşme” tanımı var.

Ama buna rağmen, herkesin tanımında ortak olan noktalardan hareketle ve bunlarla sınırlı olarak “nötr” bir globalleşme tanımı yapabiliriz. Bu kavram, dünya ölçeğinde tüm siyasal birimlerin, toplum ve toplulukların, iktisadî, sosyal, kültürel... her türden faaliyet alanlarının birbirleriyle yoğun bir ilişki ve etkileşim sürecine girmelerini zorunlu, kaçınılmaz kılan bir dönem ve durumu anlatıyor genel olarak.

Bu dönem ve durumu neyin veya nelerin zorunlu, kaçınılmaz kıldığını söylemeye gelince ilk farklılıklar başlıyor. “İletişim devrimi” adı altında toplanan üretim güçlerinde (bilgi), araçlarında (bilgisayarlar, robotizasyon) ve üretim ilişkilerinde (esnek üretim tarzı gibi) meydana gelen köklü değişimlere ve bunların ilk sonuçlarına getirdiği imkânlara aslî önem verenler; sadece bu maddi temeli veri alıyorlar. Onlara göre bu maddi temelin içinde belirdiği toplum ve dünya düzenleri henüz oturmuş sayılamaz ve dolayısıyla da o maddi temel ile halihazır düzenler birbiriyle özdeş de addedilemez. Maddi temeldeki söz konusu köklü dönüşümler aslî ve potansiyel niteliklerini, imkânlarını henüz iktisadî-sosyal.. düzenlere “yansıtmış” değildirler. Bir değişim -ve dolayısıyla mücadele- süreci yaşanmaktadır ve bir sistemin oturmuş sayılacağı ilk perdenin ne zaman ve nasıl kapanacağı henüz belli değildir. O nedenle de halen geçerli görünen toplum düzenlerini, dünya ölçeğinde egemen sayıları neo-liberal serbest piyasa ekonomisini ve o çok sözü edilen “yeni dünya düzeni”ni globalleşme kavramı içinde bir veri, onun doğal unsuru saymamak gerekir.

Oysa, globalleşmenin en ateşli yandaşları da en katı karşıtları da kavramdaki asıl verinin bu olduğunu vurguluyorlar. Yani globalleşme öncelikle ve asıl olarak neo-liberal serbest piyasa ekonomisidir, kapitalist toplum düzeni -ve hattâ özel olarak Amerikan hayat tarzıdır- ve genellikle ABD’nin değişmez hegemonyası altında tasavvur edilen bir “yeni-dünya düzeni”dir.

Globalleşmenin şampiyonları “yeni dünya düzeni”nin hegemonik gücü, ulus-devletleri geride bırakmış bir dünyanın siyasal kurumları Kuzey-Güney ayrımı ve kültür dünyaları arasındaki gerilim vb. konular hakkında farklı görüşler ileri sürseler de; neo-liberal mantığı, serbest piyasa ekonomisinin dünya ölçeğinde kısıtsız işleyişini tüm sonuçlarıyla veri almakta ve bunların önünde “engel” teşkil edebilecek her şeyin bir an önce “temizlenmesi”ni savunmaktadırlar. Örneğin ulus-devlet, sosyal devlet uygulamaları, ithal ikâme politikaları ve kestirmeden “devletçilik” dedikleri hemen tüm kamusal çıkar ve kamusal hizmet yatırımları bu engellerin başlıcaları sayılır.

“Globalleşme”nin karşıtları ise -en kestirme ifadeyle- bütün bunların tam tersini savunmaktadırlar. Bu kesim öncelikle “globalleşme”nin zengin, post-endüstriyel -“Kuzey”- ülkeleri, uluslararası ve uluslarüstü sermaye ile bütün ülkelerdeki bunların işbirlikçileri ile küçük, ama çıplak ve yırtıcı bir çıkar, kâr arayışına kilitlenmiş burjuvazi(ler) tarafından benimsenip savunulduğunu vurgulamakta; “globalleşme”nin yoksul ülke ve toplum kesimlerini daha da yoksullaştırıp aşağı iteceğini haklı olarak belirtmektedirler. Globalleşme yandaşlarının neredeyse rakipsiz erdem düzeyinde yücelttikleri, yegâne kıstas saydıkları “rekabet gücü” ve “verimlilik” adına bu tür sonuçları kabullenmeyi va’zeden tutumlarına karşılık; bu globalleşme karşıtları, hiç değilse mevcut durumun korunmasına çalışmaktadırlar. Mevcut durumda ulus-devletlerin bağımsız ve egemenlikleri epey törpülenmiş de olsa yine de azgın global sermayeye karşı bir ölçüde engel olabilmekte, sosyal devlet uygulamaları ve devlet güvenceleri, çok yetersiz de olsa alt sınıflara bir şemsiye sağlamaktadır.

Şüphesiz globalleşme üzerindeki tartışmalar sırf bu konular etrafında olmamaktadır. Fakat tartışmaların tümüne baktığımızda şu noktayı hemen görebiliriz. Saldırgan, kendine güvenli, hamle ve inisyatif gücüne sahip taraf globalleşme yanlılarıdır. Karşıtları savunmadadır, durumda köklü bir değişiklik gerçekleştirip, genel inisyatifi ele geçirebilmekten çok; o saldırıya karşı direnmeyi, dayanmayı ve bunu da henüz kaybedilmemiş olan imkânlarla, bulunulan mevzilerde yapmayı düşünebilmektedirler ancak.

Globalleşme konusu (sorunu) etrafında dönen tartışma, çatışma ve tavır alışlar da, bu kavrama serbest pazar, “yeni dünya düzeni” gibi olguları aslî verisi sayan bir içerik verildikçe; şu yukarıdaki pozisyonlar değişmeyecektir. Geçmişte nasıl “emperyalizm”e salt iktisadî (sömürü-sömürgeleştirme) ve siyasî (egemenlikten yoksun ülkeler) sonuçlarından ibaret bir anlam verilip onu ortaya çıkaran üretim tarzındaki gelişme üzerinde düşünülmediği için; söz konusu sonuçları püskürten o bildiğimiz “kurtuluş savaşları” zafer kazandıktan kısa bir süre sonra, yeniden “emperyalizmin kucağına” düşmek zorunda kalmışlarsa ... şimdi de temelinde çok daha köklü bir üretim tarzına dönük gelişmeler olan “globalleşme süreci”, -o üretici güç dönüşümlerinin doğal sonucu bile denilemeyecek, sadece şimdilik içinde cereyan ettiği koşullar sayılabilecek- sonuçlara, yani serbest piyasa (sömürüsüne) ve ulus-devletlerin geriletilmesine (“yeni dünya düzeni”) indirgenir, bu eksende ele alınırsa; globalizme karşı mücadelelerin sonu da o “emperyalizme karşı mücadeleler”inkinden hiç de farklı olmayacaktır.


Bu sayıda, Meksika’daki ünlü Zapatist hareketin sözcüsü ve fiilî önderi olan “komutan yardımcısı” Marcos’un geçen ay Le Monde Diplomatique’de çıkan bir yazısının çevirisini bulacaksınız. Zapatist hareketin önderlik ettiği, Meksika’nın güneydoğusundaki Chiapas yerlilerinin yaşadığı Tabasco eyaletinde olağanüstü canlı ve tam bir halk desteği, katılımı ile süren isyanın hikâyesini anlatmıyor burada Komutan Yardımcısı Marcos. İsyanın başlaması ve gidişatına dair bilgi ve haberleri birkaç yıldır tüm dünya basınında hayli geniş biçimde yayınlanmakta. Türkiye’de geçen yıl Söz dergisinin bir muhabiri Meksika’ya, isyan bölgesine gitmiş, gördüklerini ve izlenimlerini uzun bir röportajda anlatmıştı*

Komutan Yardımcısı Marcos, yayımladığımız yazısında Chiapas isyanını ve Zapatist hareketi, dünyamızın mevcut durumu ve gidişatının geniş, çok yönlü bir analizi ve tanımlaması içine yerleştirerek sunuyor. Bu manzara çizimi ve konumlanış ilk bakışta globalleşme karşıtlarının çizebileceği bir dünya manzarasına ve tutuma bir hayli benziyor. Fakat Komutan Yardımcısı Marcos’un durumu tanımlamak için daha çok kullandığı ve vurguladığı kavram globalleşme değil, neo-liberalizm. Bu “nüans” onun genel olarak globalleşmeye değil ama günümüzün globalleşme imkân ve eğilimlerini manipule eden, içeriklerini çıplak bir çıkar dürtüsüne indirgeyerek yönlendiren neo-liberal zihniyet ve uygulamaya karşı olduğunu belirtmiş oluyor. Nitekim yazısının sonunda idealinin, hayalinin “tüm dünyaları içerebilecek bir dünya”nın kurulması olduğunu söylerken; ulus veya toplulukların çıkarından, “kurtuluşu”ndan çok insanlığın geleceği ve kurtuluş perspektiflerine dönük bir dil kullanırken, bu bilinçle hareket ettiğini ortaya koyuyor.

Bunun yanı sıra komutan yardımcısı Marcos, neo-liberalizmin ve onun aslî/vurucu gücü malî piyasaların dünya ölçeğindeki saldırısı ve saldırganlığına karşı her ne kadar mevcut ulus-devletlerin korunması planında bir direniş hattından, böylece oluşturulacak bir dizi ve çeşitli direniş ceplerinden söz ediyor ise de; hem ulus devletlerin önlenemez iç çürüme ve çöküş nedenlerinin farkındadır, hem de -bunu gözönüne alarak- şimdilik önerdiği direniş biçimlerinin başarı sınırının bilincindedir. O bakımdan, Chiapas isyanı ve Zapatist hareket, Meksika hükümeti ile girdiği çatışmanın ilk perdesini beklenmedik kesinlikte bir başarıyla tamamlamış olmasına rağmen, hareket tüm dünyanın sempati ve hayranlığını uyandıran bir kararlılık, katılım yüksekliği ve “neşesi” ile büyük bir prestij halesiyle çevrili olduğu halde bile, abartılı, hamaset yüklü bir dille konuşmuyor.

Yerel bir isyanın çapını çok aşan, “global” bir perspektif içinden konuşan komutan yardımcısı Marcos’un, neo-liberalizm, malî (sermaye) piyasalar ile “yeni işsizlik”, onunla devlet ve suç örgütleri arasındaki ilişkiler ve daha bir dizi olgu arasında kurduğu bağlantılar, onun sorunları ele alış çerçevesinin genişliğini ve derinliğini gösteriyor. Yazı bu bakımdan, sıradan globalizm karşıtlarının dünyaya açılmaya kuşkuyla bakan, içe kapalılığı zımnen örgütleyen diskurları ile yetinmiyor. Onların şikâyetçi, ajitatif bir dille bölük pörçük kullandıkları temaları, olguları, hayli sistematik bir yapısal ilişkiler, bağıntılar çerçevesi içine yerleştirmeyi başarmış bir yaklaşımın eseri. Serinkanlı ama kararlı, çok güçlü ama naifliğe düşmeyen bir etik sesleniş her satırda duyuruyor kendini. Neo-liberalizmin, güçlü olanın ayakta kaldığı, egemen olduğu, güçsüzlere ve dışlananlara bu durumlarını “kader” diye kabullenmelerini veya en yakınlarındaki “tutunmuş” olanları aşağı çekip tutunabilmeyi denemelerini örgütleyen çiğ ve küstah “felsefesi”ne güçlü bir yürek ve aklın itirazı duyuluyor burada. Neo-liberalizmin bu felsefesi ile “orman yasası”nın “insan insanın kurdudur” kuralının geçerli olacağı bir toplum ve dünya oluşturma tasavvurunun, o “güçlü olma” imtiyazı ile kibirlenmeyi yansıtan sırıtkanlığını suçluluğa dönüştürüveren bir itiraz bu. Güçlü olma imtiyazını rahatça edinebilecekken, bu imtiyazı küçümseyerek reddeden “güçlü” özelliklerini vicdanın ve etik insanî kaygıların yoğurduğu bir bilince dönüştürebilmiş bir insanın, güçsüzlere, dışlanmışlara eşit, eşdeğer düzeye yükseltme şevkini, umudunu vermeye çalışan, bunun yollarını arayan bir ses bu.

O nedenle de yine birtakım güçlülere, güç kurumlarına “onları kurtarın, onlar için bir şeyler yapın, hiç değilse ellerindekileri kaybetmemelerini sağlayın” demiyor; doğrudan o “güçsüzlere, dışlanmışlara” sesleniyor. Kendiniz için bizzat kendiniz harekete geçin, çıkış yolu arayın, deneyin diyor.

Bu çıkış yolları ise “güçlü”leri güçlü yapan vasıfları ve maddi imkânları yok etmek, böylece herkesi “eşitlemek”ten geçmiyor. “Güçsüzler”in o vasıfları bizzat edinmelerinden, içselleştirmelerinden; o maddi imkânları yaratan dinamikleri kendi amaçları doğrultusunda sahiplenip egemen olabilmekten geçiyor.

Globalleşmenin düz karşıtlarının korku ve kuşku yüklü içe kapanmacı yaklaşımı, her şeyden önce “güçsüzleri” bir kurtarıcı beklemeye, ona sığınmaya iten bir nitelik taşır. Oysa şu anda geçerli, neo-liberalizm güdümlü globalleşmeye karşı bizzat güçsüzlere -global bir ufku gözeterek- seslenen, onları kendi kurtarıcıları olmaya çağıran yaklaşım, elbette onlardan devasa bir çaba, bir silkiniş ve arayış şevki talep etmektedir. Çünkü günü kurtarmak değil, gerçek ve tam bir “kurtuluş”un yolunu açabilmek ancak böylece mümkündür.

Komutan yardımcısı Marcos’un yazısı, vicdanımızla birlikte, aklımızı, tüm potansiyellerimizi seferber ederek yürütmek zorunda olduğumuz bir “globalleşme” tartışması için bir başlangıç, bir kıvılcım olması umuduyla...

(*) Meksika hükümetinin isyanın başlangıcında giriştiği bastırma harekâtı, bölgede karşılaşılan etkin ve topyekûn direniş nedeniyle başarısızlığa uğramış ve hükümetçe de durdurulmuştu. Şu anda fiilî bir ateşkesin varlığına rağmen, isyanı sona erdirecek bir çözüme varmak da güç gözüküyor.