Anasayfa > Birikim Arşiv > 101 - Eylül 1997 > Yoksullar Kulübü ve Savaş

Yoksullar Kulübü ve Savaş

Hülya Ergün | (Sayı : 101 - Eylül 1997)

Zenginliğin “nimetlerinden” daha fazla faydalanabilmek de “örgütlülüğü” gerektiriyor olmalı ki, sanayileşmiş 7 ülke zenginler kulübünü oluşturmuş! Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya’nın da zirveye katılmasıyla G8 haline dönüşen “dünyanın patronları” şimdi yoksullarla da “ilgilenmeye” başladı. G8’ler son olarak azgelişmiş ülkeleri de global sisteme dahil etme kararı aldı!

G8’in bir gün kendileriyle de ilgileneceğini ”ummayan” yoksullar da başlarının çaresine bakarak kendi aralarında “örgütlendiler”. Türkiye’nin de içinde bulunduğu D8 oluşturuldu. İslâm 8’lisinin ekonomik ve politik anlamda farklı beklentilerine karşın İsrail’e karşı olma ortak paydasında birleşiyorlar. Yoksulların İsrail karşıtlığı temelinde birarada bulunmasının ne gibi etkili sonuçlar yaratacağı ekonomi çevrelerinde merak konusu!

Erbakan Hoca ve diğer sağ çevreler D8’den çok ümitliydi!.. Buna karşılık Hoca’nın bizdeki yoksullar kulübüyle -Türkiye’nin yoksul illeri- için ne kadar ilgili, ne kadar ümitli olduğunu bilemiyoruz!

Doğa Anadolu Türkiye’nin en yoksul bölgesi. Türkiye’nin en yoksul illeri Ağrı, Muş, Bingöl, Bitlis ve Hakkari bu bölgede. Bu illerin yoksulluğu son yılların işi olmamakla birlikte uzun zamandır süren savaşın yoksulluğu daha da arttırdığı biliniyor.

Gerek savaş gerekse bölgenin azgelişmişliği zaman zaman gündeme geldi. Yıllardır süren savaşın ekonomik maliyeti üzerinde çok duruldu. Çeşitli tahmini rakamlar söylendi. Büyüme üzerindeki etkileri incelendi. Bazı harcama kalemlerinden yola çıkılarak savaşın toplam faturası üzerinde fikir sahibi olunmaya çalışıldı.

Yine savaşın yatırımları ne kadar etkilediği tartışıldı. Bilindiği gibi askerî harcamalara ödenen para sivil yatırımlardan kısıntı anlamına geliyor. Bazı ekonomistlere göre askerî harcamalar sivil yatırımları dörtte bir oranında geriletiyor. Yine bazı işadamları koruculara ödenen parayla ne kadar fabrika yapılabileceği üstüne hesaplar yaptı.

Savaşın enflasyon üzerindeki etkileri üzerinde de çok konuşuldu. Bilindiği gibi askerî harcamaların enflasyonu etkileyip etkilemediği konusunda iktisatçılar arasında farklı görüşler var. Kimi iktisatçılara göre enflasyonu kamçılayan önemli etkenlerden biri askerî harcamalar. Kimi iktisatçılara göre “askerî harcamalar enflasyonu” fazla etkilemiyor.

Devletin yoksul illerle ne kadar “ilgilendiğini” anlamak için bütçe üzerinde tartışıldı. Konsolide bütçeden savaşın yoğun yaşandığı illerin aldıkları pay konuşuldu. Yine bu illerin millî ekonomiye katkıları irdelendi.

Yeterince konuşulmayan söz konusu illerdeki millî hasıla kalemleri oldu. Savaş bu yoksul illerin millî hasıla kalemlerini nasıl etkiledi? Bir başka ifadeyle tarım, sanayi, ticaret, inşaat, devlet hizmetleri gibi kalemlerin ağırlıklarında değişmeler oldu mu? Olduysa bunların sonuçları nelerdir?

Yoksullar kulübünün yani Y5’in ekonomik yapısını savaştan önce ve savaştan sonra diye ikiye ayırarak incelemekte fayda var. Savaştan önce bu illerin neden gelişemediği sorusu devamlı soruluyordu.

1987 yılına kadar söz konusu illerde ekonomi tarıma dayanıyordu. Gerek tarımın daha verimli hale getirilmesi gerekse sanayileşme sürecine nasıl geçileceği ya da neden geçilemediği üzerine çok şey söylendi.

Bölgenin gelişememe sebepleri üzerinde en fazla kabul gören görüşler şöyle özetlenebilir. Ürünlerini sentezleme sürecinde geleneksel tarım ve doğal kaynaklarını sanayi üretimine dönüştürememiş, doğacak ekonomilerle oluşturulacak rantlardan, teşvik ve kredilerden yararlanılamamıştır. Bunun yanısıra ucuz girdi, ara-malı ve istihdamdaki uzmanlaşmış işgücüyle özel sektöre belirli katkılarda bulunan KİT’lerin sağlayabileceği olanakların oluşturulamamış olması da gelişme sürecini olumsuz etkilemiştir.

Kalkınma serüvenin evrensel gelişimine baktığımızda, diğer kalkınma dinamikleriyle birlikte tarımsal birikimler, sanayileşme sürecinin, yani gelişmenin önemli basamaklarını oluşturmuştur. Bilinçli yönlendirilmiş tarımın, geçmişte olduğu gibi bugün de sanayinin itici gücü oluşturduğu deneyimlerle kanıtlamış bir gerçektir.

17. yüzyıl İngiliz sanayiinin gelişiminde, Atlantik ticaretinde önemli bir yer tutan orta ve Uzakdoğu tarımının payı büyüktür. ABD sanayisinin gelişiminde tarımsal plantasyonların rolü yadsınamaz. Bugün önemli bir sanayi merkezi olan Adana’nın gelişmesindeki, 1860’lı yıllarda bataklığı kurutularak sulu tarım alanları haline getirilen Çukurova’nın etkisi ise Türkiye için çarpıcı bir örnek oluşturuyor.

Geleneksel anlamda tarım, bir bakıma doğa koşullarına doğrudan bağımlı, “kaderin” ve “şansın” sonucu belirlediği bir uygulama iken, modern anlamda ise doğa koşullarının kontrol edildiği, yönlendirildiği ve genetikteki ilerlemelerle verimin arttırıldığı bir ekonomik uygulamaya dönüşmüştür.

Çeşitli tarımsal uygulamalar için her ikisi de hâlâ geçerli olan bu tanımlardan hangisinin bölgenin tarımı için geçerli olduğu sorusunun cevabı ise son derece açıktı. Çünkü bölgenin tarım modernizasyonla, temel yapıyı etkileyecek düzeyde tanışamamıştır. Bu yeterli tanışamama, tarımsal üretim için önemli avantajlardan birisi olan verimli kahverengi toprakları öne çıkarılabilir diğer ekolojik faydaların üretime dönüşmesini engelledi. Bir başka ifadeyle bölgenin tarımı doğanın cilvelerine açık olup, doğa ile sert çelişkileri yaşamaktaydı.

Sosyo-ekonomik destekleme politikaları fiyat oluşma sürecini altüst edebilmektedir. Böylesi bir gelişme hayvancılık sektöründe yaşananlarla somutlanabilir. Hayvancılığa ait hiçbir ürün destekleme kapsamına alınmamış olup, bu piyasada gelişen değerlerin üreticiye yansıması sağlanamamıştır. Bunun sonucunda üretici ile tüketici arasında rantiyeci gruplar (celep, toptancı kasap, diğer dağıtıcılar) hayvancılığı cazip olmaktan çıkarmıştır.

Ekonomide üretim faktörlerinin bedeli, sermaye için “faiz”, emek için “ücret” ve arazi için “rant” olarak tanımlanır.

Serbest piyasa koşullarında, bir mal ya da hizmetin fiyatı, ortalama arz ve talep fonksiyonlarının kesişim noktasıdır ve buna denge fiyatı denmektedir. Sübvansiyon, kredi kolaylıkları ya da geliştirilmiş altyapılarla “denge fiyatı” yükseltilebilmekte ve “rant” artmaktadır. Ve bu ranta ekonomide diferansiyel rant denilmektedir.

İşte bu boyutta bölgenin şanssızlığı bir kez daha şekillenmektedir. Çünkü bölgede tarımsal tasarruflar yeniden tarıma ya da sanayinin verimli veya olanakları devletçe özellikle geliştirilmiş alanlara kaydırılamamış ve diferansiyel rant nimetlerinden yararlanılamamıştır. Böylece sermaye ya birtakım cılız girişimcilikler ile kısır döngülerde tutulmuş ya da gelişmiş yörelere transfer edilmiştir.

Tarımsal üretimin yarattığı katma değer artışının sanayiye yansımamasının önemli nedenlerinden birisi de, aşiret ve yarı feodal yapıya dayalı ağalık ve beylik kurumu. Ağalık-beyliğin en çarpıcı özelliklerinden birisi de, uzmanlaşmış, özgürleşmiş işgücü ve uyumsuzluğudur. Rasyonel ilişki denilen sanayi talebi, ağa ve beyler için çekilmeyecek ağır koşullardır. Bu nedenle büyük toprak sahibi, hem tarımsal işletmesinde hem de ticari işletmesinde sorun çıkaracak uzmanlaşmış işgücünün istihdamını göze alamamaktadır. Bu tutum geleneksel prestij savunma mekanizmalarından birisidir. Bu yapı tarımda üretim deseni ve tarım dışında yatırım çeşitlemesini sınırlamakta, tek ürün ve tek ekonomik faaliyeti yeterli görmektedir.

Ağrı, Muş, Bingöl, Bitlis ve Hakkari Türkiye’nin en yoksul illeri. 1987-1995 yılları arasında kişi başına düşen yurtiçi millî hasıla ortalama olarak sırasıyla 526, 579, 672, 701 ve 726 dolar olarak gerçekleşti. Aynı yıllarda Türkiye genel ortalaması ise 1850 dolar oldu.

Yoksul 5 ilin Türkiye ortalamasının ne kadar altında olduğu ortada. Bölgeler arası gelişmişlik farkı istatistiklerle de doğrulanabiliyor. Bu yoksul ve savaşın sürdüğü illerin millî hasıla kalemlerine yıllar itibarıyla baktığımızda son derece ilginç sonuçlara varabiliyoruz. Bazı illerde tarımın ekonomideki ağırlığını yitirmesi, tarımın yerini devlet harcamaları kaleminin alması gibi.

Devlet harcamaları nedir? Devlet kuruluşları tarafından yapılan amacı amme hizmetinin sağlanması olan bütün faaliyetler devlet hizmetleri sektöründe kapsanmaktadır. Maaş ödemeleri kalemi devlet harcamalarının bel kemiğini oluşturuyor. Genel ve katma bütçeli kuruluşlarca yapılan ücret ve maaş ödemeleri arasında Maliye ve Gümrük Bakanlığı, Özel İdare ve Belediyeler de bulunuyor. Yine bu kalemin içine devletin yaptırdığı binalar da girmektedir. Gerek lojman olarak gerekse işyeri olarak.

Bir ekonomide üretimle direk ilgili olan tarım, sanayi gibi sektörlerin oranlarının azalması sağlıklı göstergeler olarak yorumlanmaz. Hele bu yoksul ve kapalı ekonomiyse durum gerçekten vahimdir. Devlet hizmetleri kaleminin büyümesi de ekonomi için son derece olumsuz bir göstergedir. Gelirlerin -özellikle maaşların- bölge dışında harcanması bölge ekonomileri için bir başka kayıp.

1987-1995 yılları arasında Türkiye’nin en yoksul ili Ağrı. 1987 yılında Ağrı’nın il millî hasılasında tarımın oranı yüzde 43 iken, 1994 yılında 37’ye geriledi. Aynı yıllarda sanayi de yüzde 5’ten yüzde 4’e geriledi. Bu dönemde Ağrı’da millî hasıla kalemleri içinde tek artış devlet hizmetlerinde görüldü. 1987 yılında devlet hizmetlerinin oranı yüzde 17’lerdeyken 1994 yılında 31’e yükseldi.

Ülkenin ikinci yoksul ili Muş’ta aynı yıllarda tarımın oranı yüzde 50’lerden yüzde 46’lara geriledi. Sanayinin ağırlığı yüzde 4’lerde sabit kalırken devlet hizmetleri kaleminde ciddi artış görüldü. Devlet hizmetlerinin ekonomide payı yüzde 16’lardan yüzde 32’lere yükseldi.

Üçüncü yoksul il Bingöl’ün ekonomik yapısı ise tamamen değişti. Tarıma dayalı bir il olan Bingöl’de 1987 yılında tarımın oranı yüzde 48’lerdeyken 1994 yılında yüzde 30’lara geriledi. Sanayide kısmî bir artış oldu. Sanayi yüzde 4’lerden yüzde 7’lere yükseldi. Devlet hizmetleri ise büyük! bir artış göstererek yüzde 19’lardan yüzde 44’lere yükseldi. Yaklaşık ekonominin yarısını belirler oldu.

Dördüncü yoksul il Bitlis’te 1987-1994 yılları arasında tarım yüzde 36’lardan yüzde 31’lere geriledi. Sanayi de yüzde 9’lardan yüzde 6’lara düştü. Devlet hizmetleri de yüzde 14’lerden yüzde 34’lere yükseldi. Devlet hizmetleri ekonominin en büyük kalemi haline geldi.

Beşinci yoksul Hakkari ise savaştan en fazla etkilenen il, Hakkari’de 1987 yılında tarımın payı yüzde 46’lardayken 1994 yılında yüzde 17’lere geriledi. Sanayinin payı yüzde 1 olarak sabit kaldı. Devlet harcamaları kalemi de yüzde 24’lerden yüzde 62’lere yükseldi.

Yoksul illerde savaşın etkisiyle tarımın gördüğü zararın farklı boyutlarda olmasının en önemli nedeni coğrafi şartlar. Örneğin Hakkari gibi dağlık illerde tarım -ve hayvancılık- merkez dışında yapılıyordu. Köylerin boşaltılması tarımı büyük ölçüde geriletti.

Muş gibi coğrafi yapısı düz olan illerde ise tarım savaştan fazla etkilenmedi. İl merkezinin çevresinde tarım yapılabildi. Yine coğrafi yapısından dolayı Muş’ta boşaltılan az sayıda köy oldu.

Sonuç olarak söylenebilecekler 4 maddede özetlenebilir. 1. Devlet hizmetleri kalemi bütün illerde büyük artış gösteriyor. 2. Tarım -değişik oranlarda olsa da- bütün illerde geriliyor. 3. Devlet hizmetleri il ekonomilerini yüzde 30 ile 60 oranında belirliyor. 4. Sanayi geçmişte olduğu gibi önemsiz.

Devlet harcamaları kaleminin büyüklüğünün ekonomi için olumsuzluğunu bir kez daha konuşmaya gerek yok. Yine tarımın gerilemesinin sonu ölüme varacak biçimde açlığı getireceği herkes tarafından bilinen bir gerçek. Geçtiğimiz günlerde Hakkari çöplüklerinde yiyecek arayan çocukların patlayan el bombası sonucu feci şekilde parçalanarak öldüklerini televizyonlar gösterdi. Söylenebilecek tek söz ekonomideki çürümenin durdurulması. Her geçen gün ülkenin aleyhine işliyor.

Savaştan önce bu illerin nasıl gelişebileceği konuşuluyordu. Ne acı ki şimdi bu bile konuşulamıyor.