Anasayfa > Birikim Arşiv > 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998 > Türkiye'nin Kredisi Bitiyor

Türkiye'nin Kredisi Bitiyor

Taner Akçam | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

Hürriyet gazetesi ve televizyon kanallarından izleyebildiğim kadarıyla, Fransız Parlamentosu’nun “sözde” Ermeni Soykırımı konusunda aldığı karar Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Türkiye’ye karşı yeni bir uluslararası komployla mı karşı karşıya idik? Gösterilen tepkilerde iki boyut oldukça dikkat çekiciydi. Birincisi, niçin Fransa ve niçin tam da ilişkilerimizin en iyi olduğu bir sırada bu yapılıyor sorusuna cevap bulunamıyordu. Gerçekten de, Fransa’nın tutumu biraz cami duvarına işemeye benziyordu ve ne “komplo” ne de “emperyalist çıkar” gibi teorilerle fazla açıklanabilecek gibi gözüküyordu. İkincisi, konuya gösterilen tepkinin “histerik” boyutu. Genel olarak “ağırbaşlı” yazılarıyla tanıdığımız Ertuğrul Özkök bile, konuya ilişkin bir “bilimadamı” olarak tavır aldığını söyledikten ve olayı “provokasyon” olarak değerlendirdikten sonra, 1. Dünya Savaşı sırasında hem hiçbir şeyin olmadığını hem de “unutulması” gerektiğini ilân ediyordu.

Türkiye’de, Ermeni Kırımı meselesinde takınılan tavrın traji-komik bir boyutu var. Bu, “hiçbir şey olmamıştır, ama olanlardan Ermeniler sorumludur”, biçiminde özetlenebilir. Olmamış olan ve ama gene de Ermenilerin sorumlu olduğu bu tarihin bize hatırlatılması, bizi niye bu denli “deli-divane” ediyor, sorusu bile işin içinde bir çapanoğlu olduğunu gösteriyor. Yahu, gerçekten 1915’te ne oldu, sorusunu soran çıktı mı, bilmiyorum. Ama anladığımız kadarıyla ne böyle bir soruyu soracak, ne de bu soruyu tartışacak serinkanlılığa sahibiz. Konunun tansiyonumuzu bu denli arttırması bile, “olan bir şey yok” tezinin zayıflığını gösteriyor. Eğer gerçekten bir şey olmamışsa, bu telaş niye?

Fransız Parlamentosu’nun kararının arkasında ne türlü hesaplar var, sorusu oldukça spekülatif bir soru. Gerçekten büyük bir senaryonun bir parçası mı yoksa Sosyalistlerin hemen her sene gündeme getirdiği bir konunun uygun bir ortam bularak onaylanması mı söz konusu? Ayrıntılı bilgimiz olmadığı için de her türlü spekülasyon yapma hakkına sahibiz. Burada bu spekülasyona yardımcı olabilecek iki-üç noktanın altını çizmek istiyorum. Birincisi, benzeri tekliflerin hemen hemen her sene verildiğidir. Özellikle Ermenistan’ın bağımsız bir devlet olmasından sonra, Diaspora Ermeniler’inin konuya ilişkin tavırlarında önemli bir değişiklikten söz etmek gerekir. Sorun Yahudi Soykırımı ve İsrail devletinin varlığı ilişkisine benzer. Yaşananların, tarafımızdan soykırım sayılıp sayılmayacağından bağımsız bir konudur bu. Çünkü bugüne kadar, soykırım gerçeğinden hareket eden ve soykırımı kendi kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak gören Ermeni toplulukları, kendisini bu soykırımla da tanımlayan bir devlete sahiptirler. Artık “Ermeni Soykırımı” meselesi, “Türkleri” eskisinden olduğundan daha fazla rahatsız edecektir. Türkiye’nin, “hiçbir şey olmamıştır ama olanlardan Ermeniler sorumludur”, gibi tuhaf bir çizgiyle işin içinden çıkması mümkün değildir. Tarihte gerçekten neyin olup olmadığı konusunda, ciddi bir tartışmanın kendisini beklediğini görmek zorundadır.

Bugüne kadar konu uluslararası platformlarda gündeme gelmediyse bu Petrosyan Hükümeti sayesindeydi. Petrosyan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurabilmek için Diaspora’yı da karşısına almak pahasına, konuyu hiçbir biçimde gündeme getirmeme çizgisi izliyordu. Türkiye, Ermenistan’ın bu fazla dikkatli çizgisini anlamak yerine, büyük bir “şımarıklıkla” Ermenistan’ı köşeye sıkıştırdığı kanaatine kapıldı. Bu politikanın, değişen dünya koşullarında kendisine sunduğu büyük imkânı fark etmedi veya bilerek yok saymayı tercih etti. Ermenistan açısından bu çizginin hiçbir olumlu sonuç yaratmaması ise Petrosyan’ı iktidardan etti. Yeni Hükümet, kendisi bu doğrultuda girişimde bulunmasa bile, Diaspora’nın girişimlerine engel olmaya çalışmayacaktır.

Spekülasyonda kullanılabilecek ikinci anahtar boyut, Türkiye-Avrupa ilişkileridir. Avrupa siyasî birliğe doğru büyük adımlar atmaktadır. Siyasî birliğin en önemli ayağı, Avrupa kimliğinin tanımlanması olacaktır. Avrupa nedir, sorusuna ne sadece “insan hakları ve demokrasi” gibi soyut kavramlarla ne de iktisadî birlikteliklerle cevap verilebilir. Kimlik tanımlaması, kültürel ve tarihsel bir anlamlandırmayı kaçınılmaz kılar. Bilmem kaç yüz yıllık Batı-Hıristiyan kültürünün, Avrupalı kimliği oluşturmada en önemli öge olacağı ise görülmesi gereken bir nokta. Böyle bir Avrupalı kimlik tanımlamasında, “insan hakları ve demokrasi” konusunda önemli adımlar atsa bile Türkiye’nin bulunma şansı oldukça zor. Kimlik, sınır çizmek demektir. Türkiye tarihsel ve kültürel nedenlerle bu çizginin dışına düşmüştür. En önemlisi, kendisi adına bu çizginin dışına düşmek için ne gerekiyorsa onu da yapmıştır.

Türkiye, Avrupa’nın şımarık çocuğudur. Özellikle Soğuk Savaş yıllarında, NATO üyeliği ile de perçinleşen ilişkiler ağında, Avrupa’nın kendisine boş çek verdiğinin bilincindeydi. İnsan haklarını ihlâl etmenin Avrupa açısından çok önemli olmadığı bilinci Türkiye’de bu süreçte oluştu. Askerî darbeleri, idamları, işkenceleri destekleyen bu Avrupa değil miydi? O halde, insan haklarını biraz ihlâl etmek, Avrupa’ya girmede bir engel teşkil etmezdi. Fakat, Avrupa’nın, yapması zorunlu kimlik tanımında, Türkiye’yi dışarda bırakmak için, yıllardır kendi desteğiyle de gündeme gelen insan hakları ihlâllerini hatırlaması ve bunu bir “bahane” olarak kullanması, şımarık çocuk Türkiye’yi şoke etti.

Bunun anlamı şudur: Bugüne kadar Türkiye konusunda, “Türklerin” iddialarının aksine, Türkiye’den yana çifte standart uygulamaktan hiç çekinmeyen Avrupa artık bundan vazgeçeceğinin sinyallerini vermektedir. En azından Avrupa kamuoyu, siyasî partiler, sivil örgütler, alınan karar örneğinde de görüldüğü gibi, hükümetlerinden bu konularda daha az engellemelerle karşılaşacaklardır. Eğer Avrupa, kendisi açısından kriter olarak aldığı İnsan Haklarını, çifte standartan uzak, Türkiye için gerçek anlamda uygulamaya başlarsa, Türkiye için durumun oldukça karanlık olduğunu söylemek gerekir. Şimdilik bağlayıcı olmasa ve sadece tavsiye niteliğinde olsa bile, İnsan Haklarının ihlâl edildiği ülkelere, silah satışının durdurulması yolunda alınan karar bu duruma bir başka örnek olarak verilebilir.

Ermeni soykırımı, İnsan Hakları paketinin içindeki en ağır maddedir. Jenosit en ağır insan hakları ihlâlidir. Özellikle Yahudi soykırımıdan sonra Avrupa’da konuya ilişkin bir “bilinç değişimi”nden söz etmek yanlış olmayacaktır. Jenosit, sadece uluslararası değil, ulusal hukukun da ayrılmaz bir parçasıdır. Yugoslavya örneğinde olduğu gibi, Bosna’da katliam yapanlar, Alman ve Fransız kanunlarına göre bile yargılanabilmektedirler. Özellikle Avrupa kamuoyu bu konuda çok hassastır ve hükümetler konuya ilişkin eksik ve yetersiz tutum takınmaları durumlarda büyük eleştirilere hedef olmaktadırlar. Türkiye konusunda bunun anlamı şudur. Oluşan yeni dünya dengelerinde, kamuoylarından gelen baskıları hasır altı eden hükümetler, şimdi “atış serbest” diyebilecektir.

Bu nedenle, bugüne kadar, İnsan Hakları ihlâlleri konusunda, Avrupa’nın müdahalesini sadece emperyalist çıkar olarak değerlendirmek isteyen Türkiye, sonuçta bu konunun nasıl ciddi bir mesele olduğunu geç de olsa kavradıysa, benzeri durumun Ermeni Soykırımı için de geçerli olduğunu görmek zorunda kalacaktır. Kamuoyu ve siyasî partilerin önüne, hükümetlerce konulmuş engellerin artık ortadan kalkabileceğini söylemek yanlış olmaz. Avrupa ülkeleri parlamentolarında konuya ilişkin kararların peşpeşe alınması bu açıdan tesadüfi değildir. Üstelik Türkiye’nin bir başka gerçeği daha hatırlaması gerekiyor. Avrupa Parlamentosu, 1987’de almış olduğu bir kararda, soykırımın, Türkiye’ye hiçbir ek sorumluluk getirmeden, Türkiye tarafından kabul edilmesini, Avrupa’ya girmenin ön koşulu olarak zaten saymıştır. Ancak bunun kabulü durumunda Türkiye’nin tam üyeliği söz konusu olabilirdi.

Eklemeye gerek yok ki, Avrupa kamuoyunda, sağ-sol siyasî partiler yelpazesinde, 1915’te yaşananların bir soykırım olduğu konusunda fazla bir tereddüt bulunmamaktadır. Konuya ilişkin daha önceki girişimler, zaten sorunlu olan “Türkiye-Avrupa” ilişkilerini daha da sorunlu hale getirmek istemeyen hükümetlerce engelleniyordu. Önümüzdeki dönemde, “Sevgili NATO müttefiki”ni üzmemek için bu konuyu Avrupa-Türkiye ilişkilerinde hiç gündeme getirmeyen Avrupa’nın, zaten almış olduğu bu kararı hatırlaması Türkiye’yi fazla şaşırtmamalıdır. Türkiye, kafasını kuma sokan deve kuşu misali, “hiçbir şey olmamıştır, olanlardan Ermeniler sorumludur”, tutumuyla işin içinden artık çıkamayacağını görmek zorundadır.

Fransız Parlamentosu’nun aldığı kararın doğrudan ilişkisinin ne olduğunu bilemezsek bile, konunun oluşan yeni dünya dengeleri ile de doğrudan bağlantısını kurabilir, bazı senaryolar çizebiliriz. Özellikle Ortadoğu ve Kafkaslar’da, bölgedeki doğal hammadde kaynaklarını da kontrol etmeyi amaçlayan yeni dengeler kuruluyor. Türkiye-İsrail-Amerika bu dengelerde taraflardan birisi olarak şekillenmiş durumda. Buna karşı, Rusya-İran’ın başını çektiği bir başka blok daha şekilleniyor. Avrupa ülkeleri henüz tam kararlarını verebilmiş durumda gözükmüyorlar. Ama Avrupa’nın siyasî lideri saymamız gereken Fransa bu konuda sinyalleri vermeye başlamış gözüküyor. Soykırım iddiası, Türkiye-İsrail-Amerika cephesinde açılabilecek kolay gediklerden birisi gibi gözüküyor.

Şüphesiz, Türkiye’ye karşı, ne genel anlamda İnsan Hakları ihlâlleri ne de Jenosit gibi bir konuda gündeme getirilen iddiaları, büyük devletlerin emperyal politikalarından bağımsız düşünmek mümkün değil. Fakat İnsan Hakları ve bu hakları ihlâl eden ülkelere müdahale etmek gerektiği artık Batı’da yerleşmiş önemli bir norm durumundadır. Birleşmiş Milletler bu konuda harekete geçmek moral yükümlülüğü altındadır. Gerekleri tam olarak yerine getirilmiyor olsa bile, Batı’nın kendisine böylesi bir davranış normunu koymuş olduğunu görmemiz gerekiyor. Zaten, Türkiye’de Batı’ya yönelik genel eleştirilerde de bu durumun zımni olarak kabul edildiğini görüyoruz ve Batı’nın, İnsan Hakları konusunda kararlı değil, sadece işine geldiği zaman kararlı davrandığını söylüyoruz.

Batı dünyası, elbette bu konudaki tutumunu, “çifte standart”tan uzak olarak gündeme getirmiyor. Ama kendi emperyal çıkarları yanısıra, daima üzerinde düşünmek zorunda olduğu bir alanın varlığında davranmak zorunda kalıyor. İnsan Haklarının dış politik ilişkilerde en etkin olduğu durumların, emperyal çıkar çelişkilerinin konunun önünde bir engel teşkil etmekten çıkması durumunda sözkonusu olmasının nedeni de budur. Uluslararası ilişkilerde, Nazi Almanyası gibi uç örnekler dışında, emperyal çıkarlarla İnsan Hakları ilkesinin çeliştiği durumlarda, Batılı ülkeler, çıkarlarını öne çıkarmakta zorlansalar bile buna göre davranabildiler. Türkiye, bugüne kadar, hem “Avrupa’nın şımarık çocuğu” hem de “komünizme karşı NATO’nun bekçisi” olarak, bu durumun meyvesini yemişti. Olayı yine, “emperyalist politikalar” olarak değerlendirsek bile, bugüne kadar emperyalist çıkarlar sayesinde, İnsan Hakları ihlâllerinde serbestçe davranmaya alışmış Türkiye siyasî eliti, artık kendine sağlanan kredinin bittiğini görmek zorunda.

Ülkedeki insan hakları ihlâllerinin doğrudan kurbanları açısından ise durum oldukça vahim bir hal alacağa benziyor. Bugün Müslüman bir ülke olduğumuz ve Bosna’dan yana tavır takındığımız için fazla farkında olmadığımız Sırplar’ın konumuna benzer bir yere yuvarlanıyoruz. Sırplar, bugün Avrupa’ya ve Avrupa’dan gelen tüm müdahalelere, tıpkı Türkiye’nin yaptığı tarzda karşı koyuyor ve “büyük Sırbistan” hayaliyle, Bosna’dan sonra, Kosova ve Karadağ’da yeni insan hakları ihlâllerinin hazırlıklarını yapıyor.

Bölgemizde oluşan yeni güç dengelerinde Türkiye’nin özellikle Musul-Kerkük hattına doğru yayılmacı emelleri var mıdır? Özellikle Barzani eksenli yeni bir Kürt politikasına yönelmenin, PKK’nın bile meşrû bir siyasî parti olarak örgütlenmesini sağlayabilecek hazırlıklar içinde midir? Bu soruların cevaplarını bilemiyoruz.

Ancak tahmin edebileceğimiz bir durum söz konusu: ülkede nefes almak giderek zorlaşıyor. Dışardan baskı altına alınmış duygusuna kapılan siyasal elitler daima, içeride “birlik ve bütünlük” sağlamak için hava alma olanaklarını daraltmayı tercih ederler. Zaten ne kadar ve nereye kadar işlediği belli olmayan, yöneticilerin kendilerini hiçbir biçimde bağlı hissetmedikleri demokratik hakların, kurum ve kuruluşların “lüks” ilan edilmesi artık fazla şaşırtıcı sayılmamalı. Gelişmelere bakınca karamsar olmamak elde değil. İnsan olduğumuzu bize hatırlatan en insani faaliyetimizden, konuşma ve yazma özgürlüğümüzden vazgeçmemek dışında yapacak çok şeyimiz yok gibi gözüküyor. Eğer onu da yapamazsak....