Anasayfa > Birikim Arşiv > 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998 > Reel Politika Hayata Karşı

Reel Politika Hayata Karşı

Yetvart Danzikyan | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

Türkiye, resmî tarihinin “sinirlerinin deşilmesi”ne “marûz kaldı” geçtiğimiz ay boyunca. Kısaca “Ermeni meselesi” diye tabir edeceğimiz sorun, gerçekten de resmî söylemin kendi tarif ettiği çerçevenin dışına çıkıldığı anda bahsedilmesine dahi tahammül edemediği bir “sinir ucu”dur Türkiye’nin tarihinde. -Sosyalist solun bir kesimini hariç tutacak olursak- ülkedeki neredeyse tüm siyasî akımların yaklaşık olarak aynı kalıplarla tarif ettiği bir mesele bu 1915 olayları.. Ve bu ülkenin tarihinde pek az gelişmenin yorumunda böylesi geniş bir mutabakat sağlanmıştır. Söylemeye gerek yok, resmî/devletçi söylemin bu konuda yıllardır gösterdiği “azami” dikkatten kaynaklanmaktadır bu durum. Şüphesiz olayları resmî söylemin tarif ettiğinden daha farklı bir açıyla yorumlamaya kalkışan araştırmacılar çıkmıştır. Keza yurtdışında yayımlanan çalışmaları incelemek, resmî tarihin “satır aralarında” kimi ipuçları yakalamak ya da olaylara tanıklık etmiş/tanıklık edenleri dinlemiş “öteki taraf”ın söylediklerini dikkate almak suretiyle aykırı sesler çıkaranlar da olmuştur. Ancak resmî tarih bu konuda öylesine güçlü ve “boşluk bırakmayan” bir söylem geliştirmiştir ki bu aykırı görüşler, Türkiye’nin derinlerinde bir yerde, ancak fısıltıyla seslerini duyurabilmektedir. Lâkin işin bir de “dış dünya” yönü vardır. Bu aykırı görüşler, Türkiye’de ne kadar fısıltıyla konuşuyorsa -özellikle ABD, Fransa gibi hatırı sayılır bir Ermeni diasporası barındıran- Batı ülkelerinde de megafonla bağırmaktadır. Hatırlanacaktır, ’80’li yıllar boyunca her 24 Nisan arefesinde ABD Temsilciler Meclisi’nde gündeme alınıp alınmayacağı tartışılan Soykırım tasarısı Türkiye’yi periyodik olarak epey huzursuz ederdi. Son olarak geçtiğimiz ay Fransız Parlamentosu’nun Ermeniler’in soykırıma uğradığını grup temsilcilerinin oybirliğiyle kabul etmesi Türkiye’yi hayli “sarstı”. Bütün bu gelişmeler karşısında Türk -ve Türkiye’deki Ermeni- kamuoyunun gösterdiği tepkiler dikkate değer.

Bu yazıda, bahsedilen dönemde gerçekte neler olduğunu, olayların -Fransız Parlamentosu’nun kabul ettiği şekliyle- gerçekten bir soykırım olup olmadığını, hangi “taraf”tan aslında kaç kişinin öldüğünü veya “tehcir” adlandırmasının ne kadar doğru olduğunu tartışacak ve bir yargıya varacak değiliz. Bahsetmek istediğimiz, konunun Türkiye’de farklı kesimlerce genel ele alınış şeklidir.

Devletlerin kuruluş aşamalarında veya daha öncesinde -sonuç olarak tarihlerinde- sonradan “huzursuzluk” yaratan tasarruflarda bulunmaları görülmemiş bir olay değildir. Ancak kendine güvenen bir toplum ve devlet, tarihiyle yüzleşmeyi, yaptığı hataları idrak etmeyi becerebildiği sürece “sağlıklı” bir ruh haline kavuşabilir. Türk devletinin başta “Ermeni meselesi” olmak üzere kimi konularda gösterdiği aşırı hassasiyet ise -söylemeye gerek yok- hiç de “sağlıklı” bir ruh halinin tezahürü değildir. Mümkünse böyle bir olay hiç olmamış gibi davranmak, konu gündeme geldiğinde ise kendi “deklare” ettiği izah tarzının dışındaki her iddiayı “oyun” olarak nitelendirmek ve “yeri göğü inletmek” çok ciddi bir “kompleks”in ve tezlerine güvenememenin işaretleridir. Ve sorunun çözümüne -ancak- ters yönde bir katkısı olur. Ayrıca Türk devletinin ve resmî görüşün az önce bahsettiğimiz gibi kendi izah tarzına uymayan iddiaları “oyun” sözleriyle nitelemekle kalmayıp, her seferinde tozu dumana katması -ki bunu devletin resmî ya da yarı resmî sözcüleri kadar (kimi zaman daha da yoğun bir dozda) “büyük medya” yapmaktadır- toplumun da meseleyi “böyle” algılaması ve kendi istediği gibi davranması yönünde verdiği çok ciddi ihtarlardır. Demek istediğimiz böyle bir konuda “kompleksli” davranan bir devlet, “hükümranlığı” altındaki toplumun da böyle bir kompleksle hareket etmesini “ısrarla” istemekte/ emretmekte, bununla da kalmayıp tüm dünyanın “kendisine uymasını” talep etmektedir. Burada toplumun bu ihtara nasıl karşılık verdiği ve nasıl bir davranış kalıbı geliştirdiği üzerinde biraz duralım.

Gerek birebir tanıklıklar, gerekse o tanıkların anlattıkları yoluyla o dönemde en azından “adaletsiz” bir şeyler olduğunun farkındadır bu toplum aslında. Zira bu tür “yırtılma”ların her iki tarafta da tahribat yaratması kaçınılmazdır. Eğer bahsettiğimiz topluluğun her bireyi insanî duygulardan tamamen uzak bir yapıyla donanmamış ise bu tahribatı hesaba katmamız gerekir. Dolayısıyla resmî görüş ne derse desin, toplu göçlerin, ölümlerin, mallara ve evlere el koymanın yani sefaletin ve büyük acıların olanca ağırlığıyla yaşatıldığı bir topluluğun geride kalan fertleri ve izleriyle yaşamak “durumunda” olan bir halk, belki devletin istediği gibi hareket edebilir ve bu halkın bir kesimi belki devletin davranış kalıplarını aynen -hattâ daha da katılaştırarak- benimsemiş olabilir. Ancak azımsanmayacak bir kesimin hafızalarında olayların izi -kabuk bağlamış ve o kabuk sonradan dökülmüş de olsa- durmakta ve yapılan haksızlığın bu ruhlarda yarattığı “ağırlık” öylece oturmaktadır. Ve bu iç dünyaya özgü “ağırlık” kimi zaman dış dünyayla temas eder, çünkü etmek zorundadır. Bu durum da bu topraklarda -ancak fısıltıyla konuşulabilen- bir “alt-tarih”in oluşmasını sağlamıştır-buna benzer birçok konuda olduğu gibi. Bu bize devletin ve resmî görüşün bu konu her gündeme geldiğinde niçin tozu dumana kattığını da biraz açıklar: Bir yanda meselenin hiç de yukardan tarif edildiği gibi olmadığını bilen -veya tahmin eden- ve bir kısmı bu haksızlığın oluşmasına bizzat katkıda bulunmuş -veya oluşmasını kendi elinden geldiğince engellemeye çalışmış- bir topluluk, bir yanda da devletin “yüce menfaatleri”, “dönemin koşulları” ve kendi tarihiyle yüzleşemeyen bir zihniyet. Devletin bulduğu ve benimsenmesini yüksek sesle emrettiği/istediği “izahat”in neden rahatlıkla onaylandığının ve yeniden üretildiğinin izlerini belki de burada bulabiliriz. Onyıllardır böylesi bir atmosferde yaşayan bir toplumun konunun açılmasını hiç istememesinin, böyle bir meseleyi “yokmuş” gibi kabul etmesinin sebepleri bizce bir miktar buralarda yatmaktadır. Bir ailenin, uzun yıllar önce yaşadığı kötü bir olayı unutmak istemesi, konuyu açmak isteyenlere “düşman” gözüyle bakması nasıl sık görülen ve aslında -aile açısından bakarsak- anlaşılabilir bir durumsa bu mesele de öyle bir durumdur. Neler olup bittiğine tanıklık eden yaşlı kuşak ve bu anıları ilk ağızdan dinleyen orta kuşak hayattan silindiğinde asıl “hikâye” de iyice silikleşecek, travma daha farklı bir hal alacak, konu açıldığında ailenin genç üyeleri ya suskunlaşacak ya da kimileri bağıra çağıra böyle bir şeyin olmadığını söylerken kimileri “isteyen istediği gibi konuşsun” diyecektir. Ama konuyla ilgili o huzursuz ruh hali -kimbilir, belki de sonsuza dek- baki kalacaktır.

Meselenin Türkiye’de yaşayan Ermeni toplumu tarafından nasıl algılandığına da değinmekte fayda var. Çünkü burada da bahsettiğimiz travmanın başka bir türü yatıyor. Çünkü burada da hikâyeler anlatılıyor, hem o tarafın hem de bu tarafın resmî tarihleri dinleniyor, bütün gelişmelere kulak kabartılıyor -neler olup bittiğinden tam anlamıyla emin olamadan. Üstelik şöyle bir ruh haliyle: Mağduriyet (bizi öldürdüler, göçe zorladılar), şüphe (biz de öldürmüşüz), suçluluk (Ermeniler bizi arkadan vurdular), tevekkül (kaç kişi kaldık ki..), dışlanmışlık (canım, aslında siz de bizden sayılırsınız), tehdit (tükürüğümüzle boğarız), itham (ASALA cinayetleri), devlet baskısı (çıt çıkarmadan oturacaksanız oturun), resmî ayrımcılık (Varlık Vergisi, kimi yasal düzenlemeler), sahiplenme (bu topraklarda -bu şehirde- doğduk, büyüdük), yabancılık (aslında bizi burada istemiyorlar), buralılık (Mimar Sinan, Balyan Ailesi, Udi Hrant, Agop Dilaçar, Ara Güler, -apayrı bir bağlamda ama “buralı” olmak bakımından- Mıgırdiç Şellefyan vs.), kapalı yaşama (“gavur” olduğumuzu belli etmeyelim), açık yaşama (gazete, dergi çıkarma, tiyatro, müzik topluluğu kurma), bağlılık (Türk eşler, dostlar, komşular, iş ortakları, futbol takımları) ve nihayetinde koca bir tarih...

Bu derece “ağır” bir atmosferde böylesi hassas bir konunun farklı gerekçelerle gündeme gelmesi Ermeni toplumu için de huzursuzluk kaynağı olmaktadır dolayısıyla. Bu ruh halinin oluşmasında medya ve devlet/ resmî söylem’in konu açıldığı dönemdeki teyakkuzu ve psikolojik bombardımanı kadar, sair günlerdeki tavrı da rol oynar. PKK’nın yönetim kadrosunun ve Abdullah Öcalan’ın Ermeni oluşu gibi “flaş haber”lerden, devletin dış tehdit konseptinde Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Suriye, Ermenistan, Rusya gibi ülkelerden oluşan bir “komşular zinciri” oluşturmasına kadar çeşitli vesilelerle gündeme gelen “Baş düşmanımız Ermeniler” parolasının topluma anons edilişini yukarıda bahsettiğimiz atmosfere ekleyince oluşan manzarayı hakkıyla incelemek herhalde ancak etnopsikiyatri bilim dalının alanına girer. (Daha önceki bir yazımda da değinmiştim, ASALA eylemlerinin yoğunlaştığı ’80’lerin başlarında bir Ermeni yurttaşın bu cinayetleri protesto etmek için Taksim meydanında kendini yakması yaşanan ruhsal bozukluğun uç, ama anlamlı bir örneğidir.)

Tahmin etmek hiç de güç değil: Türkiye’deki Ermeni toplumu da bu konunun “kamuya açık” yerlerde konuşulmasını istemez. Kendisini konuya taraf olarak görmek istemese -ve görmemesi gerektiği öğretilse- bile “çoğunluğun” gözucuyla ona baktığını ve o bakışların “hele bir ters laf et, bak o zaman ne yapıyorum” imâsı taşıdığını bilir. Dolayısıyla tavrını belli etmek zorunda hisseder kendisini ve söylediği, gerçek hissiyatıdır genellikle. “Bunlar geçmişte kalan hadiseler, tekrar gündeme getirmenin kimseye faydası yok. Biz bu topraklarda kardeşçe yaşamak istiyoruz, bu konuları deşmeyin” şeklinde özetlenebilecek açıklama tarzı büyük ölçüde gerçek hissiyatı yansıtır.1 (Kaldı ki “çoğunluğun” siyasetle ilgilenmesinin bile “suç” sayıldığı bir kültürün hâkim olduğu bu coğrafyada hele bir de azınlığın, bırakın siyaseti, böylesi “can alıcı” bir meseleyle iştigal etmesi zaten suçların en büyüğü.) Buna mukabil bu hissiyattan tamamen habersiz diaspora Ermenilerinin, kimi Batılı ülkelerin politikacılarının ve Ermenistan hükümetinin konuyu tamamen içtenlikten uzak bir çerçevede gündeme getirmesi Türkiye’de her iki toplumun yaşadığı travmayı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. İçtenlik kelimesini kullanarak ne kastetmek istediğimize biraz sonra değineceğiz.

Türkiye’de bu konunun farklı kesimler tarafından yaklaşık olarak aynı kalıplar içinde değerlendirildiğini yukarıda söylemiştik. Resmî tarihin ve devletin ısrarla vurgulayageldiği genel izah tarzı “1. Dünya Savaşı sırasında Doğu’daki Ermeniler Ruslar’la işbirliği yaparak bizi arkadan vurdular. Biz de bu Ermenileri başka bölgelere naklettik. Bu sırada tabii ki istenmeyen ölümler ve üzücü hadiseler olmuştur ama unutulmamalı ki Ermeni çeteciler de birçok masum Müslümanı katletmişlerdi” şeklindedir. Türkiye’de bir vesileyle bu olaylardan bahsetmek isteyen her şahıs ya da siyasî oluşum, bu dairenin çevresinde hareket etmek zorundadır. Buna mukabil Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin -özelde İttihat Terakki merkez kadrosunun- ve bölgedeki idarecilerin beceriksizliklerinden ve bu idarecilerin bazılarının suiniyetinden bahsetmek serbesttir. Ancak bu dönemdeki ölümlerin, etnik bir topluluğu tamamen ortadan kaldırmak amacıyla planlı bir şekilde yapılmadığı ısrarla vurgulanır. Zaten kendini “taraf” olarak sunan her iki kesimin yıllardır tartışageldikleri mesele bu eksen etrafında dönmekte. ASALA eylemleriyle başlayan süreçte özellikle diasporada yaşayan Ermeni toplumunun temsilcilerinin bir kısmı 1915 olaylarının uluslararası kamuoyunda resmî olarak “soykırım” nitelemesiyle tanınmasını isterken Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî makamları ve devletçi görüş o dönemde karşılıklı katliam girişimlerinin olduğunu ancak “tehcir” kararını soykırım olarak nitelendirmenin mümkün olmadığını savundu. Ancak ortada her iki tarafın da tezlerini kanıtlayacak tartışılmaz ve somut bir delil bulunamaması bu tartışmanın uzamasını sağlıyordu ve hâlâ sağlıyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu tezlerin hangisinin doğruluk payı taşıdığıyla değil konunun nasıl ele alındığıyla ilgileniyoruz. Bu konuda fikir beyan edenlerin hangi “daire”nin etrafında hareket ettiğini de belirtmiştik. Bu çerçevede kaba bir kategorileştirmeye gidecek olursak milliyetçi- muhafazakâr sağ kesimle Kemalist- Türk Sosyal Demokratı2 kesim arasında bir ayrım göze çarpıyor.

Milliyetçi- muhafazakâr kesim devlet/ resmî söylemin tezlerini de kimi zaman yetersiz bularak meseleyi 1. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında fırsattan yararlanan Ermeniler’in toplu bir Müslüman katliamına giriştiği şeklinde sunar ve tehcir kararının meşrû müdafaa hakkı olarak anlaşılmasını ister. “En iyi savunma saldırıdır” prensibini hatırlatan bu tutum aynı zamanda akademik düzeyde yapılabilecek tartışmaların/araştırmaların da önünü tamamen kesmeyi amaçlar ve bu çerçeveden uzaklaşıp “Acaba o dönemde bir hata yapıldı mı?” sorusuna cevap aramayı düşünen tarihçileri/akademisyenleri şimdiden “vatan haini- Ermeni uşağı” kategorisine sokmakla itham eder. Meseleyi “soykırım” tanımlamasıyla yasa maddesi haline getirmek isteyen ülkeler zaten Türkiye’nin düşmanı Hıristiyan Batılılardır ve konuyu onların gündeme getirmesi, bu iddiaların tamamen iftira olduğunun başlıbaşına apaçık delilidir. Yani tartışma konusu yapılacak herhangi bir durum yoktur.

Kemalist- TSD kesim ise konuya aynı dairede hareket ederek başka bir çerçeveden yaklaşır. Olan olmuştur. Türkler de Ermeniler de karşılıklı olarak birbirlerini öldürmüştür. Bu konuyu araştıran Bernard Lewis, Justin McCarthy gibi -üstelik- Batılı tarihçilerin eserleri başvuru kaynağı sayılmalıdır. Batılı ülkelerin ve Ermeni yanlısı tarihçilerin tezleri gerçeği tamamen çarpıtmaktadır. Öldüğü veya öldürüldüğü iddia edilen rakam, o tarihte Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusu kadardır, dolayısıyla böyle bir şeyin olması mantıken mümkün değildir. Türk devletinin yapmakta geciktiği şey Türk “taraf”ını destekleyen önemli tarihçilerin eserlerini mahkemelere kanıt olarak sunmak ve bu davayı bilimsel alanda kazanacak adımı atmaktır. Bunlar bugüne kadar ciddi şekilde yapılmadığı içindir ki sürekli başımız ağrımaktadır. Sonuç olarak durum Türk devletinin ve Dışişleri’nin lakaydisinden kaynaklanmaktadır. Buna mukabil Türkiye’de yaşayan Ermeniler ayrı tutulmalıdır. Onlar incitilmemesi gereken, bu toprakların “çeşni”si küçük bir topluluktur.

İstisnalar mutlaka vardır ancak konuyu “deşmeye” çalışan kampların davranış kalıplarını yaklaşık olarak böyle özetleyebiliriz. Burada dikkat çekici, daha doğrusu “Böyle deşecekseniz, deşmeyin daha iyi” dedirtecek bir tavır var. Ele alınan konu Anadolu tarihinde -ve haritasında- meydana gelen bir “yırtılma”. Böyle “yırtılma”ların o toplumların ortak hafızasında ve ruhunda yarattığı/ yaratabileceği tahribatı yukarda anlatmaya çalıştık.

Söylemek istediğimiz seloteyple üstünkörü yapıştırılan bu tür bir yırtılmayı, haritayı çekiştirip durarak onaramayacağımızdır. Konuyu gündeme getirenlerin ortak özelliği ise -gerek Batılı hükümetler, gerek Türk devleti ve Türkiye’deki siyasî akımlar, gerek soykırım teorisini destekleyen lobiler, diaspora Ermenilerinden kimi gruplar, Ermenistan şahinleri vs.- meseleye tamamen reel politika çıkarlarını gözeterek yaklaşmaları. Bu çıkarın ne olduğu dönemlere göre değişebiliyor ama konuya reel politika mantığı ve sevimsizliğiyle yaklaşma tavrı hiç değişmiyor.

Velhâsıl bir ülkenin, yasalarına -ispat edilmeye muhtaç- “soykırım” kelimesini ekleyerek sorunun çözümüne nasıl bir katkıda bulunacağı kanımızca meçhuldur. “Böyle bir şey olmadı, asıl onlar yaptı” sözlerinin sorunu ağırlaştırdığı apaçık ortadadır. “Bizim tarafımızı tutan ne kadar objektif bilimadamları var, onlar herşeyi açıklasın işte” demenin toplum düzeyinde yaraları kapatmak açısından hiçbir karşılığı yok. Keza meseleyi “Soykırım uyguladığınızı kabul edin, olayı kapatalım” derecesine kadar vardıran taşyürekli bir mantık -hele böyle bir meselede- herhalde az bulunur. Özetle bir kez daha görüyoruz ki devletlerin, reel politikanın çıkarları insan hayatının kutsallığıyla çakışmıyor, ters düşüyor.

Eksikliği duyulan; daha samimi, daha içten, acıyı paylaşan, o acıya ortak olan, her kesimin “vicdanına” seslenen, bu tür “yırtılmaların” bir daha yaşanmayacağı bir kültürü, yaşama ortamını oluşturmaya/ kurmaya çalışan, o travmayı, o ruh yarılmasını iyileştirmeyi deneyen bir irade. Ancak o irade reel politikanın soğuk çıkarlarını geçersizleştirebilir ve o mantığı “vicdansız” durumuna düşürebilir. Yoksa reel politika -şimdi ve her zamanki gibi- hayatı yenecektir.

[1] Fransa Parlamentosu’nun yasa tasarısını kabul ettikten sonra Türkiye’deki Ermeni Patrikhanesi’nden yapılan ve “Böyle girişimlerin lüzumsuz olduğu” şeklinde özetlenebilecek resmî açıklama bu söylediğimize iyi bir örnek teşkil eder.

[2] Evrensel sosyal demokrasi akımından ciddi biçimde ayrılmasına rağmen Türkiye’de hâlâ aynı adla anılan siyasî hareket için bu ismi uygun bulduk. Makalede TSD olarak geçecektir.