Neden Çekiniyoruz?

Mete Çubukçu | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

Geçtiğimiz Mayıs ayında uzun süredir üzerinde düşünmediğimiz, kafa yormadığımız, belki de unuttuğumuz bir konu yine gündeme geldi, tartışılmaya başlandı: Ermeni Soykırımı. 1970 ve ’80’lerin başında özellikle “şiddet” hareketleri ile konuyu gündemde tutmayı başaran Asala türü bazı Ermeni örgütlerinin güç yitirmesinin ardından iddialar Türkiye’nin de gündeminden çıkmış gibiydi. Gerçi zaman zaman konuyla ilgili itiş-kakış yaşanmıyor değildi. Ama Mayıs ayı sonundan başlayarak Haziran ayı içinde konu bir anda gündemin birinci maddesi haline geldi. Senaryolar üretildi, soykırımın yapılmadığını kanıtlamak için yerli yabancı “uzmanlar” harekete geçirildi. Türkiyeli Ermeniler harekete geçirilerek “Türkiye”de ne kadar mutlu ve huzurlu olduklarını, soykırım iddiaları ile rahatsız edilmek istemediklerini” dile getirdiler. Daha etkili olması için kiliselerde toplantılar düzenlenerek soykırım iddilarına yine Türkiye’li Ermenilerin “yanıt”vermesi sağlandı. Peki sonra?... Sonrası malûm. Fransız Senatosu Parlamento’nun yasa tasarısını gündeme almayacağını açıkladı ve sorun “çözüldü”. Konu rafa kaldırıldı, ta ki bir sonraki iddiaya kadar.

Fransız Parlamentosu’nun 1914-1915 yılları arasında Anadolu’da yaşananların bir “soykırım”olduğunun kabul edilmesi yönündeki yasa tasarısı Türkiye’ye yüzyılın başında yaşanan olayları tekrar hatırlattı. Aslında bu ilk kez hazırlanan bir tasarı veya karar değildi. Bundan önce 1995 yılında Rusya Federasyonu 24 Nisan gününü “soykırım kurbanlarını Anma Günü” olarak değerlendirmişti. 1996’da Kanada, Nisan ayı içindeki bir haftayı “bir toplumun diğerine insanlık dışı tutumuna yönelik hareketlerini “protestoya ayırdı. Belçika, Yunanistan, Avustralya da benzer kararlar alarak “Ermeni Soykırımı”nı gündemde tuttu. Son olarak California Senatosu bir anıt dikme kararı aldı.

Ancak bu kez konu Türkiye’de diğerlerine oranla daha hararetli ve daha saldırgan bir tavırla yanıtlanmaya çalışıldı. Batı’nın Türkiye’nin başına çorap ördüğü üzerine teoriler üretildi, “PKK’nın bitmeye yüz tutuğu bir dönemde” Ermeni meselesinin ısıtılarak gündeme sokulduğu, bunun Sevr senaryolarının bir devamı olduğu söylendi sürekli olarak. Ama kimse gerilelere gitmedi. Çok da geriye gitmeye gerek yoktu asılında.

Aslında “tehlike” Türkiye için geçen yılın sonunda geliyorum demişti. Çünkü Türkiye’nin 3 milyon nüfuslu sınır komşusundaki gelişmeleri ne kadar yakından takip ettiği daha sonra ortaya çıktı. Ermenistan bağımsızlığını kazandık sonra bölgedeki dengeleri çok iyi bilen, entellektüel derinliği olan bir tarihçiyi başkanlık koltuğuna oturtmuştu Levon Ter Petrosyan ’90’ların başında bağımsızlığını yeni kazanmış ve ardından savaş yaşamış, temel ekonomik sorunları olan bir ülkeyi yönetmeye soyunmuştu. Savaş sırasında Ermeniler, Karabağ ve Azeri topraklarının yüzde 20’sini işgal etmişler, bir milyona yakın Azeri, mülteci durumuna düşmüştü; hâlâ da öyle. İlk yıllardaki milliyetçi dalga uzun süre devam etmedi, edemedi. Çünkü savaş sonrası Ermenistan Türkiye, Azerbaycan arasına sıkışmıştı. Tek çıkış noktası Rusya ile olan ilişkisiydi. Ve Ermeniler Ruslarla işbirliğine gitmekten başka çare bulamadılar. Azeri topraklarını işgali nedeniyle Türkiye sınırını kapattı. Ve Ermenistan’a karşı ambargo başlattı.

Çift taraflı kıskaça alınan Ermenistan bir anlamda sıkıştı, ekonomik olarak bunaldı. Bunda Azerbaycan’ın etkisi de vardı. Azeriler Türkiye’nin en küçük bir olumlu adımına tepki gösteriyor ve elindeki petrol kozunu Türkiye’ye karşı kullanıyordu. Tüm bunlara karşı Levon Ter Petrosyan özellikle son döneminde Türkiye’ye ilişkiler konusunda bazı olumlu sinyaller göndermeye başladı. Karabağ konusunda arabulculuğa soyunan AGİT Minsk grubunun çözüm planına sıcak baktığını açıkladı. Minsk grubunun çözüm planı Ermeniler’in Azeri topraklarından kademeli olarak geri çekilmesini ve Karabağ’ın statüsünün ise bir sonraki aşamada karar verilmesini öngörüyordu.

Ama hepsinden önemlisi Petrosyan’ın “soykırım” iddialarının tarihçiler tarafından karşılıklı olarak tartışılmaya başlanmasını önermesiydi. Ancak Türkiye’den aldığı yanıt “biraz daha bekleyin” oldu. Beklemek demek Ermenistan’daki radikal milliyetçi unsurlara zaman kazandırmak anlamına geliyordu. Üstelik ülkedeki yolsuzluklar da ayyuka çıkmıştı. Özellikle Karabağ konusundaki “ılımlı”tavrı Petrosyan’ın sonu oldu. Önce muhalefeti susturmak için bugünkü devlet başkanı Robert Koçaryan’ı başbakan olarak atadı. Ardından “kansız bir darbe” ile görevinden uzaklaştıldı. Ve kaybetti. Karabağ kökenli radikal milliyetçi Koçaryan ekibinin argümanı ise “verilen tavizler karşısında Türkiye’nin hiçbir adım atmadığı” yönündeydi. Koçaryan kazandı. Petrosyan’a “radikal” diyenler asıl “radikal” unsurlarla başbaşa kalmıştı bu kez.

Koçaryan ise içeride kendi tabanına dışarıda ise diasporaya “güc”ünü gösterecekti. Koçaryan’ın başkan seçilmesinin hemen ardından Fransa’da soykırım yasa tasasısı gündeme geldi. Yani Petrosyan’la ilişkilerinde hiçbir farklı çizgi izlemeyen, açık kapı bırakmayan Türkiye, ilişkileri daha uzun bir süre askıya alma taraftarı olan Koçaryan”la başbaşa kaldı. Tabiî ki bu tasarının bir diğer yönü de Fransız politikacıların kendi Ermeni seçmenlerine yönelik oy yatırımıydı. Bunu tür tasarıların Fransa’da zaman zaman gündeme gelmesine de saşmamak gerekir.

Fransa’daki yasa tasarısını sadece son birkaç yılın gelişmelerine dayanarak değerlendirmek yeterli olmayabilir. Zira sorunun temeli de burada yatmıyor. Sorun daha derinlerde; resmî deyişle “sözde soykırım iddiaları”nın doğru olup olmadığı; tartışılıp tartışılmayacağı noktasında yatıyor.

Levon Ter Petrosyan ve partisi Ermeni Ulusal Hareketi konunun her iki toplumun vicadanını da yaraladığı ve konunu tarihçilere bırakılıp bir tartışma başlatılması gerekiğini vurgulamıştı. Belki de iki ülke arasındaki köprülerin yeniden inşâsı için gerekli olan ilk adımlardan biriydi. Çünkü bugüne kadar Ermeniler, hücum anlayışı içinde hareket ederken Türkiye de kendi mevzilerine çekilerek savunma yapmak durumunda kalmıştı; hâlâ da öyle. Türkiye’nin tezleri, “yüzyın başında ne olduğu üzerine değil, ne olmadığı” üzerine yoğunlaşmıştır. Böylesine nazik ve vicdanları yaralayan bir konu her iki tarafta da tarihçilerden çok siyasîlere malzeme olmuştur. Ancak asıl sorulması gereken soru “Türkiye’nin neden bu konuyu tartışmaktan kaçındığı”dır. Eğer söylendiği gibi bir soykırım yaşanmamışsa, bu bir ayaklanmanın ardından meydana gelen tehcir hareketi ise , hayatını kaybedenler konusuda çelişkili sayılar varsa yani soykırım sadece bir iddia ise Türkiye bu konuyu açıkça tarışmaktan, arşivleri açmaktan niçin kaçınıyor? Ermeni milliyetçileri ise Türkiye sustukça “soykırım” argümanından beslenmeyi sürdürüyor. Çünkü varlıkları neredeyse Türkiye”nin soykırım iddialarını reddetmesine bağlı.

Tarihi değiştirmek, mümkün değil, ancak hasıraltı edilmeye çalışıldığı sürece tarih Türkiye’nin üzerine gelecektir. Soykırımı kabul edersek ardından tazminat ve toprak talepleri gelir paranoyasından artık kurtulmak gerekir. Kendisine ve halkına güvenilmeyen, sürekli paranoya üreten ve ürettiği paranoyalarla insanlarını sindirmeye çalışan bir devlet , kafasını kuma gömdüğü oranda gelecekte de onlarca sorunla uğraşmak zorunda kalacaktır. Belki devlet değil, ama bizler vicdanlarımızı temizlemek istiyoruz.