Otantik' Olanı Aramak

Asena Günal | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

Son yıllarda globalleşmenin yarattığı düşünülen birörnekliğe tepki olarak ‘yerli’ ve ‘otantik’ olan değer kazandı. Globalleşme tartışmalarında, sıklıkla, globalleşmenin homojenleşme demek olmadığı, aynılaştırıcı mekanizmalar kadar özgüllükleri öne çıkaran farklılaştırıcı mekanizmalara da sahip olduğu belirtildi. Globalleşme sadece kimliklerin benzeşmesini değil, yeni melez kimliklerin yaratılmasını ve farklılıklarının tehdit altında olduğunu hisseden ulusal ve yerel kimliklerin güçlenmesini de içeriyordu. Daha çok Batılı özellikler atfedilen bu hegemonik global kültür karşısında yerel/otantik olanın korunup kollanması gerekliliği düşüncesi, çoğunlukla statik ve özselci bir kültür kavrayışına dayandırıldı. Otantik olana duyulan merakı global kapitalizm de değerlendirmekten geri kalmadı ve seri üretimin birörnek mamullerinin yanına, aslında yine seri üretimin, Afrika maskları, Hint elbiseleri, ‘yerli’ takıları ve Türkiye’de de Beymen’in tezgahlar kurarak üretimini teşvik ettiği Buldan bezleri eklendi. ‘Yerel’ olanın pazarlanışı ‘yerel’ kimlik talepleriyle atbaşı gitti.

TURİZMDE ‘OTANTİKLİK’ ARAYIŞI

Ben bu yazıda ‘otantik’ nitelendirmesinin kendisini sorunsallaştıracak ve turizm bağlamında süren ‘otantik’ olana yönelik arayışın, diğer kültürleri ‘ötekileştirmek’ suretiyle, Oryantalist söylemi yeniden ürettiğini iddia edeceğim. Yerelin, otantiğin bir meta olarak sunuluşunun en bariz olduğu alanlardan biridir turizm. Turizmde otantik olarak pazarlanan şey sadece mekân, el sanatları ya da yemekler değil, bizzat o yerde yaşayan insanların kendileri olabilmektedir. Bu insanların toplumsal ve kültürel pratikleri memleketinden kalkıp gelmiş turist için bir seyir nesnesidir. Ben bu noktada bir ayrım yapmak, daha doğrusu ‘otantik’in burada kullandığım anlamını sınırlandırmak istiyorum. ‘Otantik’ olan ile ‘tipik’ olanı kastetmiyorum. Disneyland, Amerikan otobanları ve gökdelenleri, Fransız fırınları, Alman birahaneleri ve İngiliz pubları tipiktirler ve turistler her zaman tipik olanın peşindedirler. Bu yüzden Jonathan Culler turistleri, her şeyi bir bütünün işareti, simgesi olarak alan semiyotikçiler diye tanımlar (155). Turist gittiği yerde o yerin bütününü ifade ediverecek, özetleyecek imgeler arar. Bir Fransız Fransızlığın, Latin mahallesinde bir lokanta Latin mahallesi lokantası olmanın örneğidir. Aslında bu arayışı da pekala otantiklik arayışı olarak nitelendirmek mümkün, fakat söz etmek istediğim şeyi ayırabilmek için bu türden arayışları otantiklik arayışı tanımına dahil etmiyorum. ‘Otantik’ olanı aramak ile kastettiğim daha çok etnik olarak ‘saf’, kültürel olarak ‘geleneksel’ ve Batılılaşmanın ya da diğer global süreçlerin etkilemediği ‘kapalı’ yerleri aramaktır.

Turizm sosyolojisi çalışmalarında turistlerin bu tür bir otantiklik arayışı içinde olup olmadıkları konusu son derece tartışmalı bir konudur. Dean MacCannell kendi toplumlarında otantik diye bir şeyin kalmadığını düşünen yabancılaşmış Batılı bireylerin başka kültürlerde otantik olanı aradıklarını, ancak karşılaştıkları şeyin ‘sergilenen’ bir otantiklik olduğunu söyler (1976). MacCannell bir taraftan turistin peşinde olduğu ‘otantik’in gözönünde değil saklanan art alanlarda var olduğunu söylerken bir taraftan da buralara ulaşmanın, yani sergilenen ‘turist mekânı’ndan çıkışın mümkün olmadığını iddia eder. Yani hem ‘otantik’ ve ‘gerçek’in varlığına olan inancını sürdürür hem de orijinal ve kopya arasındaki farkın ortadan kalktığı bir simulasyon rejimine referans yapar. MacCannell daha sonraki yazılarında bu sergilenen şeyin, rasyonel planlama ve ekonomik hesap gibi ‘modern’ ögelerle ‘ilkel’ kostüm, müzik, tören ve pratikleri birarada içermesi anlamında ‘melez’ bir kültürel form olduğunu savunur (1992). Erik Cohen, MacCannell’ın analizindeki ‘turist’in, turistten çok antropoloğa benzediğini, bütün modern bireylerin aynı oranda yabancılaşmadıkları için aynı oranda da otantiklik peşinde olmadıklarını söyler (1988). Jon May de turistlerle yaptığı araştırma sonucunda sınıf ve cinsiyet gibi faktörlerin ‘otantik’ olana yönelik arayışın doğasını belirlediğini gösterir (1996).

Kimin ne kadar ‘otantiklik’ peşinde olduğu araştırılabilir, ancak benim derdim daha çok bu arayışın sürüp sürmediğiyle ve eğer sürüyorsa ne anlama geldiğiyledir. Turizmde postmodernizm tartışmalarında otantik olanı aramanın artık turizm örgütlenişinin temelini oluşturmadığı vurgulanmaktadır. Son yıllarda postmodern bir turistik ethosun yerleştiğini savunan Eric Cohen ve John Urry, turistlerin kendileri için sergilenen şeyin otantik olmadığını bildikleri halde şikayet etmediklerini ve aslında pek de ‘otantik’in peşinde olmadıklarını ileri sürerler (Cohen 1995, Urry 1990). Cohen turistlerin, ‘otantik’in yeniden üretimine dayanan kasaba, park ve müzelerden ve Singapur’daki Many Worlds ya da Disneyland’daki EPCOT Center ve Magic Kingdom gibi diğer kültürleri geçmişleri ve bugünleriyle ayağımıza getiren ‘sanal gerçeklik’ mekânlarından zevk aldıklarını belirtir. Aynı şekilde Urry de post-turist diye tanımladığı günümüz turistlerinin karşılaşılan kültürlerin ‘otantik’ olmadığının farkında olduklarını ve ‘turist’ olma fikrinden utanmayıp ‘turist’ gibi davranmaktan imtina etmediklerini söyler. Urry’ye göre seyahat etmenin ardındaki motivasyon, kişinin yaşama/çalışma mekânıyla gittiği yer arasındaki farkla açıklanabilir; otantik ögelerin aranışı olarak ele aldığımız şey aslında gündelik hayatla çakışmayan ögelerin aranışıdır (1990:11). Benim bu noktada Cohen ve Urry’nin analizlerine dair bir çekincem var. Otantik olana yönelik arayışın bu postmodern zamanlarla birlikte sona erdiğini düşünmüyorum; aksine bu kadar çok yeniden üretilmiş nesneyle ve simulasyonla karşı karşıya gelen insanların bunların gerçeklerini görme düşüncesinden uzaklaşmadıklarını, simulasyonu ‘gerçek’in yerini alan değil, bizi ‘gerçek’e hazırlayan bir şey olarak değerlendirdiklerini iddia ediyorum. Hattâ böylesine yoğun bir imaj, taklit ve kopya bombardımanının insanların ‘otantik’ olandan mahrûm kalma hislerini kamçıladığını ve dolayısıyla onları pek de gerçekçi bir arayış olmayan otantiklik arayışına ittiğini düşünüyorum. Elbette ki bütün turistler aynı şekilde düşünür ve davranır gibi bir varsayım söz konuusu olamaz. Turistler arasında ‘otantik’ten ne anladıkları ve onu arayıp aramadıkları noktasında farklılıklar vardır. Gerçekten de belki eskiye göre ‘otantik’in bir kurgu olduğu düşüncesi yaygınlaşmış ve turistler, aslında kendilerinin orada bulunuşları yüzünden ‘otantik’ pratiklerin sergilendiğinin daha çok farkına varmış olabilirler. Ancak bu, ‘otantik’ olana yönelik arayışın tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez; Batı ülkeleri dışında kalan belli bölgelerde ve genel olarak kırsal alanlarda ‘otantik’i bulma beklentisi canlılığını korumaktadır.

‘OTANTİK’ NEREDE ARANIR?

Bugün turizm sektöründe uluslararası bir işbölümü hâkimdir; İspanya daha çok denizi ve güneşi, İsviçre kayak olanakları ve İngiltere ise tarihi ile pazarlanmaktadır (Urry, 1990: 108). ‘Geleneksel’ kültürlerini koruyarak yaşayan ‘yerlileri’ ve keşfedilmemiş bakir toprakları ile ‘otantik’ ve ‘egzotik’ olarak pazarlanan yerler, daha çok Asya, Afrika ve Pasifik Adaları’ndaki ülkeler ve bölgelerdir. Bu da bizi ‘otantik’ olana yönelik arayışın Oryantalist bir karakteri olduğu düşüncesine yaklaştırır. Doğu ile Batı, ilkel ile modern ve doğa ile kültür arasında kurulan ikili karşıtlık, turizmdeki temsillerde ve turistin imgeleminde halen canlılığını korumaktadır. Doğu Afrika broşürlerini incelediği makalesinde Edward M. Bruner Afrikalıların, Fabian’ın terimleriyle ‘zamansal olarak’ nasıl ‘geriye itildiklerini’ gösterir. Batılı turiste, egzotik Üçüncü Dünya ülkesinde hayatının sonuna kadar unutamayacağı ve tamamen yenilenmiş ve değişmiş olarak döneceği bir tatil vaad edilmektedir. Turist bu kadar kısa zamanda değişebilme kapasitesine sahipken Afrika’daki ‘yerli’, geçmiş zamanda kalmış ve uygarlıkla hiç tanışmamış gibi gösterilmektedir. Sömürgecilik, bağımsızlık savaşları, milliyetçilik, yeni ulusların doğuşu, iktisadî kalkınma, turizm ve modern teknolojiye rağmen Afrikalı sanki hiç değişmemiştir ve tarihöncesi ve ‘ilkel’ bir seyir nesnesi olarak pazarlanmaktadır (239-40). Doğu’nun Batı’nın geçmişi ile özdeşleştirilmesi, Aydınlanma’nın düzçizgisel zaman anlayışına dayanmakta ve Doğu’ya değişim ve dönüşümü yakıştıramayan bu anlayış, iki kültür arasında hiyerarşik bir ilişki kurmaktadır. Afrikalıların, Batılı turist tüketimine sundukları kültürel performanslar da Batılıların kafalarındaki imgeyle örtüşür niteliktedir (244). Bu noktada, Afrikalıların bu şekilde pazarlanışının turistlerin de onları aynı şekilde algıladığı anlamına gelmeyeceği itirazı dile getirilebilir. Turistler, ‘geçmişte yaşayan otantik Afrikalı’nın gerçeklikle örtüşmeyen bir reklam sloganı olduğunun farkında olabilirler ve reklamı yapılan yere saf ve değişmeden kalmış bir kültür bulma amacıyla da gitmiyor olabilirler. Ancak reklamlar, hâkim kültürel söylemi yansıtan ve yeniden üreten araçlar olarak turist talepleriyle örtüşmek durumundadır. Birebir örtüşmeden sözedemesek bile reklamların, yaygın beklentilere seslendiğini rahatlıkla iddia edebiliriz. Aynı şey gezi dergilerindeki temsiller için de geçerlidir. Türkiye’de sayıları son yıllarda artan Atlas, Tatil, Gezi ve Outdoor gibi dergilerdeki Oryantalist temsiller, hem okuyucuların imgelemindeki Batı-dışı kültür kavrayışını yansıtmakta hem de bu kavrayışı pekiştirmektedir.

Bunca tarihsel olaya ve dış dünyayla her zaman var olan ve bazen hâkimiyeti de içerebilen ilişkilere rağmen bir kültürün değişmeden kalmış olabilmesinin imkânsızlığı yargısı, bizi, ‘en önce saf bir kültür vardı ama zamanla yok oldu’ nostaljisine de götürmemelidir. Hiçbir toplum, dış dünyayla (ya da spesifik olarak sömürgeci Batı’yla) karşı karşıya gelmeden önce tekil bir kimlik veya gelenekler kümesine sahip değildi. Gelenek, statik değil aksine hep değişen bir şeydir. Antropolog Renato Rosaldo’nun (1989) bir toplumun değişmesinde rol almış sömürgeci, misyoner ve etnograf gibi insanların o toplumun müdahaleden önceki halini özlemeleri olarak tanımladığı emperyalist nostalji kavramının pekâlâ turizm için de açıklayıcı olabileceğini düşünüyorum. Emperyalist nostalji bir paradoksa dayanmaktadır: birisi bir yerdeki yaşamı değiştirir ve sonra da hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığından şikâyet eder. Rosaldo’ya göre bu nostalji hissi hiç de masum değildir, aksine ‘geleneksel’in, ‘otantik’in yokoluşuna üzülen insanların oradaki dominasyon süreçlerinin içerisinde yer aldıkları gerçeğini gizleme ideolojik işlevine sahiptir (70). Turistlerin bir yerdeki varlığı oradaki toplum üzerinde dönüştürücü etkilere sahip olabilir. En tipik turist davranışlarından biri, gidilen yerin turistikliğinden ve turizmle beraber otantikliğini kaybetmiş olmasından şikâyet etmektir. Kendilerinin oradaki varlığını ‘aslında ben bir gezginim, Japonlar turist’ diyerek meşrûlaştırmaya çalışanlar, turist ile gezgin arasında kurulan ayrımın sorgulanabilirliğinin* ve turist olarak oradaki dönüştürücü rollerinin farkında değillerdir. Ziyaret edilen yerin ‘bozulmamış’ haline özlem duymak ideolojik bir şeydir. Susan Stewart’ın nostalji ile ilgili şu cümleleri gayet açıklayıcıdır:

“... nostalji her zaman ideolojiktir: peşinde olduğu geçmiş, bir anlatı olmak dışında hiçbir zaman var olmamıştır ve bu geçmiş bizi, her zaman kendini hissedilen bir eksiklik olarak yeniden üretmekle korkutur. Tarihe ve onun görünmeyen orijinlerine düşman ve yine de o orijinde yaşanmış bir tecrübenin saf bağlamının peşinde olan nostalji, ütopyacı bir yüze bürünür; bu yüz, gelecek bir geçmişe, sadece ideolojik bir gerçekliği olan bir geçmişe yönelmiştir” (Stewart:23).

YOK OLAN İLKEL TEMASI

Bu nostaljiye, ‘her şey tamamen değişmeden bari kalan birkaç şeyi görelim ve toplayalım’ düşüncesi eşlik eder. Kalıntıları toplama arzusu, sadece turizme değil etnografiye ve sanata da hükmeder. ‘yok olan ilkel teması’ (the theme of the vanishing primitive) olarak nitelendirilen şey etnografinin olduğu kadar modern turizmin de gelişiminde rol oynamıştır. Bu tema, sürekli yok olma ve modernleşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı düşünülen Batı-dışı dünyanın kültürünün korunma ve temsil edilme ihtiyacı içinde olması fikrine dayanır. James Clifford, kültürel ürünlerin ve geleneklerin kurtarılması gerektiği düşüncesine dayanan etnografik ve artistik pratikleri eleştirir (1988). Clifford’a göre bu kurtarma kaygısı, Batı-dışı toplumları tarihdışı bir zamana yerleştiren düzçizgisel ve geri döndürülemez bir zaman anlayışına dayanmaktadır (1988:231). Clifford, kültürel veya artistik otantiklik adına kabile insanlarının süregiden hayatlarını ve ‘saf olmayan’ yaratılarını silen etnografik ve artistik sergilerden örnekler verir (1988:202). Bu noktada ‘otantik’ ile ‘otantik olmayan’ ayrımının kültürel ve tarihsel olarak kurulu doğası dikkate alınmalıdır. Bir kültürün ya da o kültüre ait bir eserin, kim neye göre otantik olup olmadığına karar verecektir? Otantik olan sadece geçmişten günümüze ‘değişmeden’ gelmeyi başarmış olan mıdır? Mesele bir kültüre özgü olmaksa bugün karşılaştığımız pek çok ‘melez’ kültürel pratik de pekâlâ ‘otantik’ olarak nitelendirilebilir.

Otantiklik geçmişe olduğu kadar bugüne de ait bir meseledir, yani geçmişin bugünde nesneleştirilmesi, korunması ya da canlandırılması ile ilgilidir. Belli bir tür etnografide, sanatta ve turizmde egemen olan ‘yok olan ilkel’ teması, Clifford’a göre Avrupamerkezci bir pozisyona dayanır (1988:222). Bir monokültüre doğru ilerlediğimiz düşüncesi, belli direniş şekillerini gözardı etmek demektir. Elbette global süreçler içerisinde birçok gelenek, dil, kozmoloji yok olmuş ya da ortadan kaldırılmıştır, fakat birçoğu da karmaşık bağlamlar içerisinde icat edilmiş ve yenilenmiştir. Kültürler, tektipleştirici süreçler karşısında zayıf olabilirler, ancak pasif değillerdir. ‘Çok daha muğlak ve tarihsel olarak karmaşık bir şey gerçekleşmiştir ve bu da bizim belli özgüllüklerin sonu ile beraber diğerlerinin yaratılması ve dönüştürülmesini de algılamamızı gerektirir’ (Clifford, 1988:16). ‘Yok olma’ vurgusu, Batılının diğerini temsil etme pratiğini meşrûlaştırmak için kullanılır. Diğeri zayıftır ve dışarıdan biri tarafından temsil edilmeye ihtiyaç duyar. Clifford, kaybolan gelenekler ve dillerin varlığını ya da bunları kaydetmenin önemini inkar etmediğini ısrarla vurgular. Onun sorun ettiği, değişim ile beraber özsel bir şeyin (bir kültürün), bütünlüklü, tutarlı ve ayırdedici bir kimliğin kaybolduğu varsayımıdır (Clifford,1986:113). Otantik olanı yok olmadan önce toplama ve kaydetme uğraşısının arkasındaki bu varsayım, Batı-dışı kültürleri sadece özselleştirmekle kalmaz, onları zamansal olarak da geriye iter. Bu ikisi de Batı ile Batı-dışı arasında hiyerarşik bir ilişki kurmak demektir. Hiçbir kültür belli bir öze sahip statik bir yapı arzetmez. Kültürlerin birbirleriyle en başından beri hep ilişkide olduğu bir dünyada hiçbir kültür, hiçbir kimlik otantik değildir. Derrida’nın differance’ı ile açıklayacak olursak her kültür diğerlerinden farklılığı ile kendini kurar (differ-farklı olmak) ancak hiçbir zaman bu kuruluş nihai olmaz ve kuruluşun sonuçlanması hep ertelenir (defer-ertelemek). Değişmeyen, özsel bir otantik varoluştan söz etmek imkânsızdır. Kendilerini otantik olarak pazarlayan gruplar, aslında kendilerini turistleri de içeren diğerleri ile ve turizmi de içeren olgular ile ilişkileri içerisinde tanımlarlar. Bir yerlerde başka kültürlerden etkilenmemiş ve değişmemiş ‘otantik’ bir kültür aramak boş, ama daha da önemlisi Oryantalist nitelikte bir çabadır.

Bruner, Edward M. (1991) ‘Transformation of Self in Tourism’. Annals of Tourism Research, 18: 238-50.

Buzard, James. (1993) The Beaten Track: European Tourism, Literature, and the Ways to Culture, 1800-1918. Clarendon Press, Oxford.

Clifford, James. (1986) ‘On Ethnographic Allegory’. James Clifford ve George E. Marcus (der.) Writing Culture: The Poetics and Politics of Ethnography içinde, University of California Press, Berkeley, Los Angeles, Londra.

Clifford, James. (1988) The Predicament of Culture: Twentieth-Century Ethnography, Literature, and Art. Harvard University Press, Cambridge ve Londra.

Cohen, Eric. (1988) ‘Authenticity and Commoditization in Tourism’. Annals of Tourism Research, 15: 371-86.

Cohen, Eric. (1995) ‘Contemporary Tourism - Trends and Challenges: Sustainable Authenticity or Contrived Post-Modernity’. Richard Butler ve Douglas Pearce (der.) Change in Tourism: People, Places, Processes içinde, Routledge, Londra ve New York.

Culler, Jonathan. (1988) ‘The Semiotics of Tourism’. Framing the Sign: Criticism and its Institutions içinde, Basil Blackwell.

MacCannell, Dean. (1976) The Tourist: A New Theory of the Leisure Class. Schocken Books, New York.

MacCannell Dean. (1992) Empty Meeting Grounds: The Tourist Papers. Routledge, Londra ve New York.

May, Jon. (1996) ‘In Search of Authenticity Off and On the Beaten Track’. Environment and Planning D: Society and Space, 14:709-36.

Ousby, Ian. (1990) The Englishman’s England: Taste, Travel and the Rise of Tourism. Cambridge University Press, Cambridge, New York.

Rosaldo, Renato. (1989) ‘Imperialist Nostalgia’. Culture and Truth: The Remaking of Social Analysis içinde, Routledge, Londra ve New York.

Stewart, Susan. (1984) On Longing: Narratives of the Miniature, the Gigantic, the Souvenir, the Collection. Johns Hopkins University Press, Baltimore.

Urry, John. (1990) The Tourist Gaze: Leisure and Travel in Contemporary Societies. Sage Publications, Londra.

(*) Kendilerini gezgin olarak adladıranlar, turistleri, bir yere dair hiçbir bağlılık, bilgi ya da merak sahibi olmadan gezmekle eleştirirler. 19. yüzyıl başlarında turizmin kitlesel hale gelmesiyle birlikte snob anti-turist tavrı da yayılmaya başlamış ve pek çok insanın başka ülkelere gidebilme fırsatına sahip olması bazılarını kendi gezi tecrübelerinin otantik ve biricik olduğunun ispatına yöneltmiştir. James Buzard’a göre gezgin ve turist arasında kurulan farklılık iki yüz yıllık bir kültürel stereotipleştirmenin sonucudur (1993). ‘Gezgin’ ve ‘turist’ kategorileri, tarihsel olmaktan çok başından beri turizme içkin söylemsel kategorilerdir. Gezinin nerede bitip turizmin nerede başladığı son derece muğlak bir şeydir. Ousby Ortaçağ’da Kudüs’e yapılan hac ziyaretleri ile bugünkü turizm arasında paralellikler kurmaktadır (8). Bu yüzden kimin daha çok gezgin kimin daha çok turist olduğu tartışması bir noktada anlamsızdır. İnsan her zaman kendisinden daha ‘turist’ birini bulabilir.