Anasayfa > Birikim Arşiv > 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998 > Güller mi, Devlet mi? Hangisi Yerli?

Güller mi, Devlet mi? Hangisi Yerli?

Sezai Sarıoğlu | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

Düzenli Dünya

Bayılırım şu düzenli dünyaya / Kışı yazı / Baharı güzü / Gecesi gündüzü sırayla. / Ağaçların kökü içerde / Bütün ağaçların kökü içerde / Dağların başı yukarda / Bütün dağların başı yukarda / İnsanların aklı başında / Bütün insanların aklı başında / Beş parmak yerli yerinde / Baş işaret orta yüzük serçe. / Diyelim kalksa da serçe / Orta parmağa doğru yürüse / Ne haddine! / Yahut akasyanın biri/ Başını toprağa daldırdığı gibi / Bir gezintiye çıksa / Merhaba kestane, merhaba çam / Selâmün aleyküm, aleyküm selâm / Kimsin nesin nerelisin derken / Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden... / Bir uğultudur başlar rüzgârda / Kökü dışarda, kökü dışarda! / Yahut ne olur koca bir dağ / Başaşağı gelsin... / Aman Allah göstermesin. / Bayılırım şu düzenli dünyaya / Altta ölüler / Üstte diriler / Gel keyfim gel!”

Melih Cevdet Anday

Anday’ın yıllar önce yazdığı bu özgün şiiri “yerellik/yerlilik” bağlamında okuyarak, küçük bir “deneme” yapmaya çalışacağım. Bu “deneme”, zaman zaman bir şiirden (şiirlerden) yola çıktığı için, “edebi” olarak okunmamalıdır. Daha doğrusu ne bir yerden yola çıkıyorum, ne de bir şeyden... Sadece, ezberden değil, ezberimin bozulduğu yerden konuşmak istiyorum... Yani, “herkesin bir öyküsü var, benim öyküm yok” demeye getiriyorum. Benim tek başıma bir öyküm yok ve bir mekânım yok!... Daha da ileri giderek, dünyanın ezberinin bozulduğunu, yerel ve evrensel her şeyin ezberinin bozulduğunu düşünüyorum. En çok da, “tarih bizi doğruladı, yaşasın ezeli ve ebedi kapitalizm” diyen Batı merkezli düşüncenin ezberinin bozulduğunu... Her coğrafyanın, her evin, her mekânın, her sınırın ve her öznenin öyle ya da böyle ezberi bozulmadı mı sizce? Rahatı kaçan merkezî (ve hattâ yerel/yerli) kavramlardan söz etmemiz gerekiyor. Yine M. Cevdet Anday’ın dizelerinden yola çıkarsak, dünyanın şu andaki hali, “Rahatı Kaçan Ağaç”ın haline benziyor. Bu ağaç etlik bağlarına yakın bir yerdedir, saadetin adını bile duymamıştır, geceyi gündüzü, dört mevsim rüzgârı, karı bilir, ay ışığına bayılır ama karanlığı kötülemez. Adresine aldırmayın, belki “yerli”, belki ye yabancı (öteki) bir ağaçtır bu... Şair bu, ağacın rahatını kaçırmak ister, kim karışır belki de “bilinçlendirmek” ister yapraklarından başlayarak:

Ona bir kitap vereceğim / Rahatını kaçırmak için / Bir öğrenegörsün aşkı/ Ağacı o vakit seyredin.”

Yani bu ağacın da ezberinin bozulması ve rahatının kaçması gerekmektedir... Belki de bu nedenle, -özgürlük, dayanışma, eşitlik gibi sözcüklerinin denklileri olan yeni bir dünya düşünü, unutmadan- öncelikle ezber ettiğimiz verili kavramlaştırmaların pek çoğuyla yüz yüze görüşmeler yapmamız gerekiyor. “Yerellik/ evrensellik” kavramları da acilen yüzleşilmesi gerekenlerden...

(Bayılırım şu düzenli dünyaya: Üstte evrensel(lik), altta yerel(lik)... Gel keyfim gel... )

Bu nedenle “kökü dışarıda” imgesi ve onun karşıtı olarak “kökü içeride”lik üzerinden yeni bir okuma yaptım “Düzenli Dünya”yı... Dünyada yaşanan karmaşayı, “Bir uğultunun başlaması ve sürmesi” olarak düşünebiliriz. Kökü içeridelik, içeride ve içsel olanın, o değerlere içkin ve ait olanın, bir cevherin, közün ve tözün (kök) pozitif varlığını imliyor. Ve hemen karşıtını da oluşturuyor: Öteki. Yani, böyle bir karşıtlık imgesi ( ya da tarih teorisi, dünya görüşü, söylemler, göstergelere vs...) öteki’nin var olduğu bütün bağlamları; öteki mekânı, öteki bireyi, öteki biz’i, öteki kimliği dışsal olarak tanımlayarak kendini kurar. (Negatif bir yorumla, öteki ötekine baka baka kararır, diyebiliriz.) Ağaç imgesi söz konusu olduğunda, bütün, merkez, doğa mıdır, orman mı? Bu sorunun yanıtı bir yana, “bütün”ün parçaları olmasına karşın, her ağaç bir diğerine göre öteki’dir, her parmak bir diğerine göre öteki’dir. Bel ki bu nedenle, özellikle de serçe parmak, orta parmağa doğru yürüse... Ne haddine? Yahut akasyanın biri, hem de hem “modern” anlamıyla merhaba, hem de “oryantalist” anlamıyla “selamünaleyküm” demeyi unutmadan başını toprağa daldırdığı gibi kestaneyi ve çamı ziyaret etmek istese... Yani öteki’ne bir komşuluk yapmak istese... Bir uğultudur başlar rüzgarda; “kökü dışarıda.... kökü dışarıda...” Bu uğultu sanırım resmî, merkezî, dıştalayıcı bir uğultudur. Belki resmî tarihin, belki evrenselci merkezlerin uğultusudur, öteki’nden ötekine “yerel” ve “evrensel” yolculuk izne tâbidir. (Ama her zaman pasavansız da geçenler de vardır elbet sınırları...)

Akasya, belki utangaçlığından, belki “gizli/saklı ve görünmez olan her şey iktidardır” anafikrinden yola çıkarak, belki, keyfin ve keşfin bir fantezisi olarak, başını toprağa daldırarak yol alır her hedense, kendini ve öteki’ni görünmez kılmak için midir nedir?

“Kökü içeridelik” daha dar anlamda, ben’e ve bize ait olan tarih, coğrafya değerler ve göstergeler toplamı olarak da ele alınabilir. Bize ait olan ev de bir mekân olarak “yerellik/yerel” olamaz mı? Kök, ait olunanın ötesinde biat edilen, edilmesi gereken bir merkezdir de. (Bu yerel de olabilir, evrensel de... ) İmgesi kök olan merkez, kimliğin, kişiliğin, tarihin ve kavramların kurulacağı göstergelerin ana mekânıdır... Dıştalayıcı evrenselin yereli hizaya sokması, ya da ayrılıkçı yerelin evrenseli hizaya sokması için ise bir çatışma gerekir; savaş... Gerek içerideki öteki (düşman) gerekse de, dışarıdaki öteki, nitelik değil niceliktir, sadece bir sayıdır... Varlığı dışında bir hükmü yoktur, sadece vardır, ötekidir...

Bir düzensizliğin düzenini yaşamaktadır insanlar ve doğa... Daha özel bir “temsil” olarak ise beş parmak ve ağaçlar... Üstteki dirilerle, alttaki ölülerle de konumuzu ilişkilendirmek mümkün. Merkez Üs(t)teki diriler, günümüz üzerinden konuşacak olursak, “modernlik”, evrensellik”, Batı merkezli düşünce olabilir... Bu merkezdeki bütün anlamlar ve yan kavramlar, söylemler, yaşayan, asıl ve asil olan en kıymetli ve her zaman kurucudur... Çevredeki ast’lar ise, ölülerdir, evrenselci kuram tarafından tanımlanmış yerel öteki’dir... Bir haz, tanıma ve adlandırma ötesinde bir anlamı olmayan ölüler... Alttaki ölüler, çevredeki ölüler... Yani bir öteki’ler mezarlığıdır bu... Coğrafi olarak, doğu-batı, kuzey-güney, oryantalist, vs olarak adlandırılırlar isim hakkı-rüçhan hakkı elinde olanlar tarafından...

(Batılı merkezin, evrensel ve modern olma iddiasındaki söylemin dıştalayıcı, hegemonyacı, emperyalist-sömürgeci konumlanışı karşısında, yerel söylemin ayrılıkçı, uzaklaşıcı ve içe kapanıcı bir başka konumla/varoluşla yanıt verişi İslâm’ın ve milliyetçiliğin yanıtında görülebilir... Semboller, yaşam tarzı, söylem vs vs...)

Tekrar şiire dönersek, beşibiryerde ama ayrıksı parmakların hangisi merkez ve hangisi çevre, hangisi yerel ve evrensel, hangisi modern ve tutucudur... En önemlisi de bunun ölçüsü nedir, nasıl ve kimler tarafından belirlenecektir?

“Yerel ve evrensel”ci yaklaşım, bir hayali varsayımın ötesinde bir tarihî, siyasî ve kültürel bir yargıya da dayanır. Öteki’nin; öte ağacın, öteki insanın, öteki parmağın başkalığı ve geriliği... Benzeşmez olan ağacın merkezdeki ağaca göre tarif edilmesi mecburiyeti. (Ağaçların da devam ettiği yaygın ve örgün eğitimden başlayan bir hegemonya mücadelesiyle de tabiî...) Benzeşmez parmağın evrensel olan modern parmağa, (Baş parmak? İşaret parmağı? Orta parmak... Acaba hangisi?) benzeşmesinin/benzeştirilmesinin tarihen, siyaseten ve kültürel olarak bir zorunluluk olarak kurgulandığı bir Düzenli Dünya Düzeni...

Sorun, siyaseten de, çok kültürlü çok kimlikli, çok uluslu-etnili çoğulcu demokratik ve özgürlükçü bir Dünya/Türkiye imgesiyle de yakından ilgilidir. Ulus-devlet, federasyon, otonomi, ulusal kültürel özerklik, çok kimlikli kültürlü, etnili anayasal yurttaşlık gibi tarihen ve siyaseten oluşmuş ve örnekleri yaşanmış kavramları ve onların denklikleri ile ‘yerellik’ tartışmasının ilişkisi vardır...

“Kök” sözcüğünden yola çıkarak oluşturulmuş “kök” imgesi konumuz bakımından önemlidir. İmgeyi çoğaltırsak, “kökü içeride”lik, “kökü dışarıda”lık resmî tarihin temel tezinin izdüşümü olan, “komünistlere” ve “bölücülere” atfedilen bir diskuru da hatırlatır: “Kökü dışarıda”lık Aynı mantığın güncel politik ifadesini ve sürekliliğini, faşist hareketin gündeme getirdiği “Ya Sev Ya Terk Et” sloganında da görebiliriz. Serçe parmak, baş(buğ) parmağı ya sevecek ya da eli terk edecektir... Ait olunacak, biat edilecek el, kol, gövde “mecburi istikamet” olarak tanımlanmaktadır. Sosyalistlerin “kurucu söz”lerinden, kavramlaştırmalarından biri olan enternasyonalizm ise, “biçimde ulusal (yerel), özde enternasyonal (evrensel)” şeklinde özet bir tanım yapageldi. Muhalif ve muhtelif parmakların ve ağaçların böyle konumlandırılması, “İnsana dair hiçbir şey bize yabancı değildir”, “reddetmek ama inkar etmemek” şeklindeki yaklaşımlarla birleştirildiyse de, “mek parmak ve mek ağaç” ilerleme sağlamamadı... Çünkü, verili koşullar da, verili kavramlar da, hayatı, insanı, tarihi, açıklamaya da değiştirip dönüştürmeye de yetmedi...

Sorun galiba, parmağı ve ağaç bilmenin ötesinde, tarihin kuruluşunu sorguya çekme işidir... Bir dizi ikiliğin içinde yer alan yerellik evrensellik de, kimin tanımladığı kimin istediği pek de belli olmayan (aslında çok belli...) bir olgudur. Doğu-Batı, yerel-evrensel, uygar-ilkel, demokrasi-despotizm ikilemlerini söylemekteki murat edilen, bir dillendirme, tanıma, sorunu değildir. Bunların ebedi bir çatışma ve uzlaşmazlık içinde değil, tarih içinde oluşmuş durumlar olduğu biliniyor. Sorun, bu ikiliklerin, şimdiki zamandaki hallerinin kavranmasıdır. Bunları tarih içinde yerine oturtmak, tarihin kuruluşunun, kavramlarını, söylemlerini, kodlarını sorguya çekmektir aslolan. Soru şudur: “Belli değil biz mi, doğa mı / Kimdi kim bu ayrılığı isteyen?” (M Cevdet Anday) Bu ayrılığı isteyenin bilgisi ve bilinci çözümlemelerimize dahildir, olmalıdır...

İlk elden, yerel-evrensel, Doğu-Batı, oryantalizm gibi söylemlerin bir emperyalizm-sömürge söylemi olduğunun hatırlanması, bilinmesi gerekir. Renklerin, ara renklerin, yönlerin bir tarihi olduğu gibi, içinde yaşadığımız coğrafyanın, mekânın kuruluşunun, adlandırılışının tarihi var. Bizi bize rağmen tarif eden merkez, onu da ona rağmen tarif etmektedir? Adlandırmalar ve konumlanışlar, bu tartışmaların temel argümanı olan “Dünyanın neresi” sorusunu sorduruyor. Neye göre, orta, neye göre yerel, neye göre evrensel? Burada bir bilinemezcilikten söz etmiyoruz, sorun, bilginin ve adlandırmaların kaynağının ne olduğunu sorunsallaştırmaktır. Başından beri kapitalizmin, Batı’nın tarihinin evrensel tarih olduğu, evrensel tarih olarak kurulduğu, kalan kısmın ise öteki/yerel olduğu şeklinde geliştirilen kuram esastan ve usulden sorunludur. Kökü içeride ve dışarıda ağaçlardan söze başlamışken bu bölümü bir başka bağlam ile, “ağaç ve dal”ın hikayesi ile bitirelim: “Ölmek ölümlülüktü, yaşamak ölümlülük / Ağacın dalları uzar tek bir dalda / Tek bir dalda gömülmek ister ağaç”

Kimbilir, yerellik belki de iç güdümüzdü bizim... Kimi zaman da düşgüdümüz... Belki de dünyanın, hayatın, biz ve öteki arasındaki ilişkinin yeni bir harmanlanmaya, bir melezleşmeye ihtiyacı var; hem kendi hem öteki olan bir melezleşmeye... “Çünkü şimdi ben de / Bir ara renk, bir bildiriyim” (M. Cevdet)

ÖTEKİ’NİN SELAMI VAR!

“Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan / Eşkiyalar kanar, kötü donatımlı askerler kanar”

Turgut Uyar

Kendi coğrafyamızda da, merkez-çevre, modern-ilkel, yerel-evrensel ikilemlerinin izdüşümlerini görebiliriz. Siyaseti, edebiyatı, çok kültürlülük, çok kimliklilik, ulus-devlet, öteki gibi kavramlar açısından yeniden tanımlamaya çalışmak önemlidir. Böyle yapıldığında, resmî bilginin, bilincin, öğrenme ve davranma biçiminin ötesine geçip, karşı ve alternatif kavramlar ve projeler kurmak mümkündür. Bunun anlamı, var olan merkezî söyleme, (iktidara içkin veya dolayımlı olarak iktidara içkin merkezî söyleme), emperyalist ve sömürgeci kavram, söylem ve sembollere itibar etmemektir. Onların dışından geliştirilen ve kurulan yeni bir dizgeleştirmeye gereksinim vardır.

Tarih ve coğrafyayla çok ilgisi var yerel/evrensel olanın... Sıkça soruyorum, Muş-Tatvan yolunda karşılaştığımız güllerin ve devletin hangisi yerel, hangisi evrenseldir. Soru bununla da kalmıyor, eşkiyalar mı, askerler mi, hangisi yerel hangisi evrenseldir? İşte o saat bir uğultudur başlıyor düşünce sistemimde, yeni sorular, yeni yanıtlar bulmak istiyorum... Bu, eski sınırları aşmanın gereğidir. Ve belki de bu nedenle, “sınırları aşabilene derler aşkiya”...

Tanığı olduğum bir kaç hikayeyi paylaşmak istiyorum...

Devlet ve İhtilali okumamış, Marx’ı hayatında duymamış, yabancılaşma kuramından, Frankfurt Okulu’ndan haberi olmayan, alıntılar, dipnotlar bilmeyen bir Kürt kadınla günün birinde Taksim’in orta yerinde karşılaşsanız ve şu sözlere kulak misafiri olsanız ne derdiniz?

“Şimdi daha iyi anlıyorum, bu ülkede neden barış olmadığını... Çünkü benim anladığım kadarıyla, devlet(ler) cahil, bu devletin okuması-yazması yok...” (“Rüzgarın okuması yazması yoktur, der bir Kızılderili atasözü...” Mecazların, kendiliğinden ve evrensel dolaşımı!)

Şimdi bu Kürk kadın, sizce/bizce yerel midir, yerli midir, evrensel midir?

Veya, günlerden bir gün, “kuşların olduğu /oturduğu yerde” dillenen Cumartesi Anneleri’nden “iki kere yerli, iki kere yerel yerel” bir kadına rastlasanız ve yirmidört ayar dipnot niyetinde kulağınıza şöyle seslense: “Ey devlet, ey dünya, ben oğlumu tanımaz mıyım, devletin gazetelerde bastığı bu resimler benim oğlumun resimleri değil. Ben oğlumu tanımaz mıyım? Devlet hayal görüyor... Devlet zaten hayaldir. Devlet! İşte bak yüzüne karşı söylüyorum; sen hayalsin!...”

Orada bulunan, sivil ve resmî görevlilerin yüzüne bakarak ve devlete “sen” diye hitap eden bu kadın sizce/bizce yerel midir, evrensel midir?..

YEREL BİR ÖLÜM; EVRENSEL BİR ÖLÜM İHTİMALİ

Biz iki tarafta da olamayız / çünkü ikisiyiz ve başka biriyiz / inanmak istedemedin / biz yalnızlığın ta kendisiyiz.”

Mehmet Yaşın, Pathos

“Düzenli Dünya”nın hegemonik, sömürgeci, iktidara dayalı yatay ve dikey mutsuzluklarından söz etmişken, “yerel” bir coğrafyadan söz edeyim size. Resmî tarihin, evrensellik adına sürekli şovenizm ürettiği bir coğrafyadan... Söz yerellikten söz açılmışken, “yerli” evlerden, ev ölülerinden, yalnız evlerden söz ederek, konunun bir başka yanına vurgu yapmak istiyorum.... Kıbrıs, iyiliğin de kötülüğün de, aşkın da savaşın da denizden geldiği bir ülkeciktir. Kıbrıs, doğusu ve batısı olmayan sadece güney ve kuzeyden oluşan, “kurtarıcı” sömürgecilerin de denizden geldiği bir ülkedir.

Egemen söyleme göre Kıbrıs, Akdeniz’in ortasında yerel bir coğrafyadır...

Kıbrıs’ta herkesin dilinin ucundadır sınır. Sınır dersem, “terk edilmiş, boşaltılmış evlerin bile sınır olma hüznünü yaşadığı, öteki ile ötekini ayıran bir duvardan söz ediyorum. Görünüşte “yerel” bir duvar bu. Ama evrensel (ve yerel) merkezler tarafından örülmüş bir duvardır. Sınırları, duvarları aşmakla ilgisi var yerel/evrensel, özgürlük tartışmalarının... İmgesel olarak da ilgisi var: “Duvarları aşabilene derler sevgili/ ama ne eksik ne fazla iken uçamazsınız” (M. Yaşın, Pathos)

Kıbrıs’ın güneyinde (Güney Kıbrıs’ta değil!) yaşayan Kıbrıslı Türk bir arkadaşımla “vatan-ev”, “parça-bütün” “göçmenlik”, ikilemi üzerinde konuşuyorduk. Kuzey’den göç etmiş bir Kıbrıslı Rum’un toprak ve evle ilişkisini anlattı bana. Onu dinleyince, Kıbrıs’ın neresinin bütün, neresinin parça, neresinin yerel, neresinin evrensel olduğunu bir kez daha düşünür oldum...

Özellikle parçalanmış toplumlarda toprak, ev, yönler, sınır, daha doğrusu bütünü ve parçası imleyen her şeye çok fazla anlam yükleniyordu Dahası bu anlamlandırmalar daha çok “yerel” bir renge bürünüyordu... Kıbrıs’ın sahibi kimdi, ilk gelen kimdi, son gelen kimdi? “En son kurtaran kimdi?” “En son kurtarandan kurtaracak kim olacaktı?”... “Mal sahibi mülk sahibi, vardır bunun ilk sahibi” konumunda olan asıl/asil sahip kimdi, yerli, konuk, kiracı olan kimdi? Öteki kimdi? Ulus-devletin, tarih teorisinin Taksim ve Enosis tezinin ünlü kavramı Anavatan’lar (Türkiye ve Yunanistan) öteki miydi, merkez mi?) (Tarihsel, siyasal süreçlerde sıkça yaşanan, mağdurun zalim olması çevriminde olduğu gibi, bazen merkez başka bir olguya göre çevre/yerel olabiliyordu... Veya, “beyaz merkez” karşısında yerli/yerel alan, öteki karşısında “beyaz merkez” olabiliyordu... Bu durum bizim coğrafyanın muhalifler bakımından temel sorunlarından biriydi... Çünkü hayat, makro ve mikro iktidarlarla örülmüştü... )

Kıbrıs’ın en eski yerleşik halkları yerel/yerli (davetli ya da davetsiz) son gelenler uygar, evrensel miydi?.. Dahası Kıbrıslılık “evrensellik”, Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar yerellik miydi? Daha da dahası, Kıbrıslı Türkler mi, Kıbrıslı Rumlar mı evrensel olanı imliyorlardı.... Hangisi merkez, hangisi öteki’ydi? Yoksa, kendileri de birer öteki olan Anavatan’lar karşısında her ikisi de öteki miydi?

Elbette, merkezin tarih ve coğrafya yönetmeliğine göre, İngiliz sömürgecileri, ABD veya Avrupa Topluluğu’nun merkezliği tartışılmazdı!

Dıştalayacı olanın ayrılıkçı olanı, ayrılıkçı olanın dıştalayıcı olanı yeniden kurmasını net olarak Kıbrıs’ta görebilirsiniz. Öteki olarak imlediği mekândan ve insandan ayrı olarak kurulan özdeşçi bir kimlik, ne kadar dayanışmacı, eşitlikçi ve özgürleştirici olabilirdi... Öteki indirgenemezdi ve hiçbir kimlik kendi kapalı devre çemberi içinde tanımlanamazdı...

Ve sonuçta, parçalanan bütün, parçanın bütün olma ihtimali üzerinden yeniden kurgulandığı, insanın birleşmesini değil toprağın birleşmesini öne alan resmî tarih... Bir bakıma yurt içinde yurtsuzluk... Kıbrıslıtürk şair Mehmet Yaşın’ın “Aris ve ötekiler için” ithafıyla yazdığı dizeleri konumuzla ilgili okuyabiliriz:

“Bir yerli-yabancı burada, bir yabancı-yerli orada / ayaklarını akıntıya sarkıtan çocuk / Dünyada bir Anayurt bulunmaz sana bana.”

“Ülke” yerel/evrensel bir düş olarak muhayyilede kurulup yaşatılmalı ama ev dönüştürülmeliydi. Belki de bu nedenle her ev bir ülkedir Kıbrıs’ta... Özellikle göçmen evleri ülkenin trajedisini en iyi yansıtan mekânlardır... Güney’de rastladığım, konuk olduğum pek çok evin kapısında “Bu ev benim değildir. Ben Girneliyim, Girne’de oturuyor(d)um vs” diye tabelalar vardı. Her evin bir poetikası ve politikası vardı. Politik bir geçmişi vardı... En çok evler yenilmiş ve yanılmış gibiydi veya tersi!... Kıbrıslıtürk şair Fikret Demirağ’ın, aşkı yazanın asker olmasını, asker olmanın bir aşk haline dönüşmesini, aşkın askerlik olarak tariflenmesini anlatan “Asker oldu Aşk’ı yazan! Asker oldu aşkı yazan!” dizeleri “yerel” alanın “askerleşmesini” de imleyemez mi?

Gelelim Kıbrıslı öteki’nin “yerel” hikayesine...

Adı geçen kahraman Kıbrıslı bir Rumdur... 1974 sonrasında Kıbrıs ikiye bölününce Kuzey’den Güney’e göç etmiş ve Kıbrıslı bir Türk’ün, öteki’nin evine yerleştirilmiştir... Ölüm yaşını çoktan geçmiştir. Günlük bir ritüelle herkese bir şeyler anlatmak istiyor gibidir... O belki de ölmüştür ama, evinin, barış’ın hatırı için, “dünyaya”, kendi biz’ine ve öteki biz’e bir şeyler anlatmak istercesine “yaşıyor taklidi” yapmaktadır. Rivayete göre; zorunlu ikamet ettiği göçmen evinde her sabah erkenden apartopar “ölmek için” kalkar. İlk işi, öteki elin yıllarca değdiği kapıyı açmak ve bir an önce “ölmek için” çiçekli yoldan dışarıya çıkmaktır. Ölmek, onun uzun zamandır bir yaşam biçimidir, ironisi, hikayesi, anlatımı, “yerele ve evrensel”e bedava bir tiyatro oynamaktadır. Ben Kıbrıs’ın ve anlatanların yalancısıyım; bahçeye indiğinde, bastonuyla toprağı kontrol ettikten sonra şöyle mırıldanır: “Vaz geçtim. Ölmekten vazgeçtim.” Nedenini soranlara verdiği yanıt daha çarpıcıdır: “Çünkü burada toprak çok sert. Çünkü ben sert toprakta ölemem. Benim evimin olduğu yerde toprak çok yumuşaktı.”

Bu, hergün tekrarlanan bir hikâyedir. Tanıyanların ortak kanısı şudur: Bir mucize olsa ve kuzeydeki evinin bahçesine ulaşabilse oracıkta hemencecik ölüverir... Bu, “savaş gibi, sınırlar gibi ömrü uzun” Adalı’nın “mutsuzluğu” aslında temel bir göstergedir... (Yerel mi evrensel mi?) Modern/evrensel dünyaya ve onun “yerli işbirlikçisi” izdüşcülerine: “Mutsuzluktan söz etmeliyim size / Yatay ve dikey mutsuzluktan/ Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun / Sevgim acıyor...” (T. Uyar), demek istemektedir...

Evin ve toprağın öteki’ne dönüştüğü özgün bir hikayedir bu. Ev, toprak, ait hissetme, alışkanlıklar, bir anlatım biçimidir. Ev artık öteki’nin göstergesidir. Ev, “yerel/yerli” olanın bir itirazı olduğu kadar yanıtıdır da... Hem gizlendiği, içine kaçtığı bir “maske”, hem de gizlenmediği ve içinden kaçtığı strateji... “Elma çekirdeğinde gizlidir...” Ülke ve öteki evin çekirdeğinde gizlidir...

Gitme arzusuyla, kendini eve dışsallaştırır ama, evin imgesi evdir ve o uzaktaki eve içseldir. Evler hem tekil, hem de çoğuldur... Ortada hem alacak hem de bir borç vardır... Yani, “... ölçüyü ya da değeri evrensel yapan her zaman öteki olduğu için, hep borçlu kalacağız” hali işlemektedir. “Evine dönmekle”, sınırın açılmasıyla sorun bitecek gibi değildir. Ortada hâlâs ödenemeyen bir şey her zaman kalmaktadır. “.... bu değiş tokuşun hala neyi ödeyemediğini ortaya koymak, öteki mekânın gözden kaybolmasını sağlamaktır.” (Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark)

O, Kıbrıslı Rum için, belli ki, “Ölmek ölümlülüktü, yaşamak ölümlülük”tür... “Ağacın dalları uzar tek bir dalda” dizeleri onu da tarif eder gibidir... Ama ön önemlisi, “Tek bir dalda gömülmek ister ağaç” dizelerinin çağrıştırdığı zenginliğin konumuzla ilgisidir...

O ağaç, rahatı kaçan bir ağaçtır... Merkez kuram, kuramlar tarafından “yerli” olarak tanımlanmış, yine onlar tarafından, “adlandırılarak” “kimlik” verilmiştir... Bu, kendi doğrularının yanlışlarına bakmayı bilemeyen merkezin; evrensel ve modern halidir...

Aslında yerel/evrensel ikileminde süren ve şimdilerde Türkiye’de de zenginleşen tartışmanın hikayesi “Düzenli Dünya!” ve “Rahatı Kaçan Ağaç” imgelerinde gizlidir... Benim anlayamadığım yer şurası; “dalında gömülmek isteyen ağaç”, yerel midir/evrensel midir?

İsterseniz, bu sorunun yanıtını dıştalayıcı “evrenselci”, ayrılıkçı ve içe kapanıcı “yerelci” kuramlara, tarih yazıcılara sormayalım... Zahmet(ler) edip, bir yolunu bulup, “Ağacın dalları uzar tek bir dalda” dizesindeki ağacı bulmaya ne dersiniz?

“Bağlantısız bir düzende ordan oraya / Koştukça artıyordu yalnızlığım”, “Bütün müyüm parça mıyım kimbilir?”, “Doğanın yanında bir başka doğa / Karşıdan bize gözlerimiz mi bakan”, “Birlikte var olmanın rastlantısı/.../ Gel birliği yeniden kur ey gece!” dizelerini yanımıza alarak, “Rahatı Kaçan Ağacın” adresini sormaya M. Cevdet Anday’a yatıya gidelim mi? Ağacın adresini bilirse o bilir gibime geliyor....

Yanılıyor muyum?