Anasayfa > Birikim Arşiv > 116 - Aralık 1998 > Kitle ve İktidar ve Totaliter Toplumların Açıklanması

Kitle ve İktidar ve Totaliter Toplumların Açıklanması

Iring Fetscher , Çeviren : Ender Ateşman | (Sayı : 116 - Aralık 1998)

“Kitle ve İktidar” konusu beni özellikle “Üçüncü Reich”ın bilinmesi açısından sahip olduğu potansiyel açıklama gücü nedeniyle ilgilendirdi. Yurtiçinde ve yurtdışında pek çok gözlemci için gizemli olarak görülen şu fenomenin açıklanmasına katkıda bulunacakmış gibi göründü: kültürlü ve bilinçli kişilerden oluşan bir halkın gözlerini kapayarak “Führer”lerini izleyen bir “kitle”ye dönüşümü. Elias Canetti’den farklı bir kuşağa ve farklı bir toplumsal gruba ait bir kişi olarak benim “anahtar deneyimlerim” de farklıdır ve bunlar -önemli bilimsel yapıtların okunmasından önce ve okunması sırasında- bendeki “kitle” ve “sürü” “imge”lerini mutlaka etkilemiştir. Canetti’yi okurken, aynen onun 15 Temmuz 1927 tarihinde gerici bir karara karşı Viyana’da yapılan ve 90 kişinin hayatına mal olan kitle gösterisi gibi, yaşamımdaki benzer olayları anımsamak zorunda kaldım. Doğru anladıysam, Canetti’nin kendisi de o kitle içinde yer almıştı ve o anda kendisinin içinde bulunduğu ruhsal durumdan yola çıkmak suretiyle kitlelerin en azından bazı karakteristik özelliklerini tespit etmişti. Belki de buna başka benzer deneyimler de eklenmişti, örneğin 1938 Mart ayında Kahramanlar Meydanı’nda Hitler’i bir “kurtarıcı” olarak selamlayan topluluk gibi ya da siyasî olmayan başka kitleler; şölen kitlesi, kaçan kitle, saldırgan kitle gibi… Kitle ve sürü ile ilgili birçok örnek olmasına rağmen, benim “kitle” ve “sürü imgemi” belirlemiş olan deneyimlerimi anımsamakta güçlük çekiyorum. Anımsadığım üç olay ise Canetti’nin tanımladığı anlamda “gerçek” kitleler değildi, oysa bunlar başka kuramcılar tarafından rahatlıkla kitle olarak kabul edilebilirdi.

Büyük bir halk topluluğu ile ilgili ilk anımsadığım deneyimim 1933 ya da 1934 yılına rastlar. Herhangi bir nedenle Dresden şehir merkezine gitmiştim ve insanların akın akın Bellevue Oteli’nin önündeki alana yöneldiklerini gördüm. Söylendiğine göre bu otelde Adolf Hitler kalmaktaydı. Merakımı yenemeyerek ben de insan kalabalığına karıştım. Otelin önünde hiçbir şey görünmüyordu. Üniformalı bir adam -sanırım bir SA mensubuydu-, bu delikanlı da ‘Führer’i görmeli diyerek beni omzuna aldı. Kitleden ritmik olarak sesler yükseliyordu: “Sevgili Führer, pencereye gel, kendini göster!” En sonunda balkon kapısının bir kanadı açıldı ve Hitler ortaya çıktı; yapılan tezahürata selam ve gülücükle karşılık veriyordu. Kitle duygusunu o anda tattım mı acaba? Canetti tarafından tanımlanan dokunulma korkusundan kurtulup rahatlamış mıydım? Anımsamam çok güç. Belki de o duyguyu tattım. “Kitle duygusu” olmasaydı belki de o üniformalı yetişkinin bana dokunmasından rahatsız olurdum. Büyük ihtimalle, henüz bu tür duyguları kavrayabilecek yaşta değildim. Her neyse, ama eve dönünce bütün dünyanın sözünü ettiği adamı gördüğümü heyecanla anlattım. Babam anlattıklarımdan fazla etkilenmedi, çünkü Nazi hükümeti bir süre önce onun Teknik Üniversitedeki görevine son vermişti. Yaptığım “iş”i ona beğendirmeyi bir türlü başaramadım. Yanlış hatırlamıyorsam, eve geç geldiğim için çok kızdı, annem beni merak etmişti.

On yıl sonra Hitler’i bir kez daha “yaşadım”. Yine çok sayıda insanla birlikteydim. Ordunun bütün genç teğmenleri, yeni rütbelerini kutlama töreni için Hitler’i dinlemek üzere Berlin Spor Sarayına davet edilmişti. Askerlerin oluşturduğu bu topluluk tam anlamıyla bir kitle değildi, çok disiplinliydi, hiyerarşik bir yapıya sahipti; ayrıca - Stalingrad’dan sonraydı - artık kimse Hitler’in komutanlığına hayranlık duymuyordu. Üniformalarımıza yalnızca meçlerimizi takmamız, tabancalarımızı almamamız emredilince şaşırmıştık. Bu tür “tedbirlerin” nedenini hepimiz biliyorduk. Tam anımsamıyorum ama, Hitler üç kez yinelenen “Sieg Heil!” gibi bir resmî tezahüratla selamlanmış olmalıydı, ancak “kitleyle bütünleşmek” gibi bir duygudan eser yoktu. Bu topluluğu Canetti de “kitle” olarak nitelemezdi. Geriye dönüp düşününce, kitleyi ben radyodan tanıdığımı sanıyorum; Goebbels’in ya da onun arkadaşlarının yorumları ve duyulan “Emret Führer, seni izleriz!” gibi tezahüratlar insana canlı bir kitle duygusu yaşatıyordu. Bu tür kitle gösterilerini okulda da dinlemek zorunda kalıyorduk. Ama kıvılcımın bize sıçradığını hiç anımsamıyorum. Belki de fazla mesafeli ve eleştiriciydik. Ergenlik yaşlarımdaki anılarımı düşününce, o tarihlerdeki dünya görüşümün, Nietzsche’nin yanlış yorumu ve -farkında olmadan- seçkinci Nazi ideolojisinin dolaylı etkisiyle beslenen “kitleleri küçümseme” düşüncesi ile bireysel kendini beğenmişliğin bir karışımı olduğunu anlıyorum. Şiirlerimden birinde şunları yazmıştım: “Ah, boş verin kitleleri, onlar basitlik ve sığlık içinde zevk-ü sefa sürsünler.” Subay olmakla “kitle”den kaçabileceğim gibi bir yanlış düşünceyle orduya başvurmuştum.

Rusya seferi sırasında “kovalayan sürü”ye benzer bir olay yaşadım. Savaşın başlarında, Batı Ukrayna’daydık. Askerî okuldan yeni mezun olmuştuk ve öğrendiğimiz Den Haag Kara Savaşları Yönetmeliğinin de etkisiyle, talanın ölümle cezalandırılması gereken bir suç olduğunu düşünüyordum. Biraz Rusça bildiğim için, bir Rusun etkileyici bir yalvarışla, konakladığımız yerin biraz ilerisindeki bir depoyu yağmalayan askerleri engellememi istediğini anladım. Depoya ulaştığımda, elinde tabancayla sağa sola bağıran Bavyeralı bir subay görünce rahatladım. Ona yaklaştım ve yağmayı engellemede bana yardım etmesini rica ettim. Subay, Bavyera lehçesiyle “Siz aklınızı mı kaçırdınız,” diye yanıt verdi, “adamlarım şimdi yağmada. Hemen toz olun buradan!” dedi ve elindeki tabancayı bana doğrulttu. Asker kitlesi, ceplerini ve torbalarını çocuk ayakkabıları, kadın çorapları ve buna benzer şeylerle dolduruyordu, ki bunların “birliğin acil ihtiyaçları” ile hiç ilgisi yoktu. Bize taşkınlıkların ancak acil ihtiyaç durumunda yapılabileceği öğretilmişti. Talan sırasında yaşanan sarhoşluk sanırım kitlenin parçalanmasına yol açtı, çünkü herkes açgözlülükle etrafa saldırıyor ve yanındaki arkadaşının kendisinden fazla bir şeyler kapmasına tahammül edemiyordu. Ama diğer birliklerden gelen askerlere de -“hep birlikte”- engel olunuyordu. Onlar kitlenin dağılmasını engelleyen “dışsal düşmanlar”dı. Ancak en çok dikkatimi çeken şey ise aklın sesinin ya da hukuk düzeninin -burada savaş hukuku söz konusuydu- tamamen unutulmuş olmasıydı. Çok sonraları, Den Haag Kara Savaşları Yönetmeliğinin genel olarak Doğu’da geçerli olmadığını öğrenecektim.

Bu bir kitle miydi? İnsanların yaşadıkları sarhoşluğu ve aklın ya da vicdanın sesini duymaz oluşlarını görünce bunu o tarihlerde kitle olarak kabul etmiştim. Engellenmiş içgüdülerini serbest bırakmışlar ve onları “özgürce yaşamışlardı.” Tabiî, dokunulma korkusundan kurtulmaktan farklı tür bir rahatlama hissetmişlerdi. Bana ve askerlerime karşı “saldırgan kitle” her an oluşabilirdi. Bu nedenle yenilgiyi kabul ederek geri çekildim.

Eğer -Canetti’nin aksine- kitleye şüpheyle yaklaşıyorsam, işte bu tür deneyimler nedeniyledir. Bunlara bir de erken yaşlarda, tamamen sarhoş olması nedeniyle aynen kitle içindeki insanlar gibi kendisine olan hâkimiyetini kaybetmiş birisiyle karşılaşmamı da ekleyebilirim. 1930 yıllarında olmalıydı. Okuldan dönerken bir barın önünden geçiyordum, kapıdan sendeleyerek bir adam çıktı, bağırıp çağırıyordu, çok korkmuştum. Belki de o günden beri “kontrolünü” kaybeden insanlardan hep nefret etmişimdir. Belki zevkli, rahatlatıcı ve güzel yönleri de olan sarhoşluk bana hep korkutucu ve tehditkâr görünmüştür. Kitle içinde hâkimiyetlerini kaybeden insanlar da bana hep sarhoşlar gibi korkutucu ve tehditkâr gelmiştir.

Korku ve tehdit ile ilgili bu duyguların kitlenin siyasî özellikleriyle ilgili olmadığını 1946 yılında Kurt Schuhmacher’in* bir konuşmasını dinleyen kitlenin tepkilerini görünce anladım. Nazi dönemini toplama kampında geçiren ve yeni bir demokratik sosyal Almanya kurmak isteyen Kurt Schuhmacher, amaçları göz önüne alındığında sempatimi kazanmalıydı. Ama dinleyicileri tezahürata sürükleyerek kararlı bir “kitle” haline getirmek için kullandığı hitabet sanatı, bana dayanılmaz gibi geliyordu. İyi bir amaç için de olsa abartı ve eleştirel mesafenin eksikliği bana hâlâ “tehlikeli” ya da en azından “çift anlamlı” gelmektedir.

Sanırım, Kitle ve İktidar’ı hangi yargılar ya da önyargılarla okumaya başladığımı anlatmak için kendi yaşantımdan verdiğim örnekler yeterli olmuştur. Yazarın kitle ve sürüyü “gözlemek” için lafı dolaştırmaksızın büyük bir açıklıkla bizi davet ettiği geziyi izlerken zorlandığımı itiraf etmeliyim. Kitle ve İktidar’ı okurken birçok şey öğrendim ve özellikle eski kültürlerden, hattâ hayvanlardan söz edilmesi bana çok şey öğretti. Ama buna rağmen hissettiğim mesafeyi kapatmam mümkün olmadı. Ne kadar çabalarsam çabalayayım Canetti gibi düşünemiyorum.

Bu nedenle aşağıda yazdıklarım belirli bir mesafeye dayanmaktadır. Bu mesafenin gizlenmesinden ziyade açıkça itiraf edilmesi bence daha yararlı ve dürüst bir tavır olur. Bu mesafeyi kuramsal olarak ifade edecek olursam, ben -aydınlanma ve modernitenin etkisi ile- bireyin ve aklın özgürlüğüne ve vazgeçilmezliğine inanır ve bunlardan her “sapma”yı bir “geri dönüş” olarak nitelerken, Canetti’nin -ki o bu açıdan liberal sayılır- bireysel otonomilerin yanyanalığını ve bir gruba (kitle, sürü, ilkel topluluk) mitsel, hattâ hayvansı aidiyete inandığı ileri sürülebilir. Ben -Freud gibi- kitle ile bütünleşmeyi bir “baskı” olarak düşünürken, Canetti hiçbir yargıda bulunmaksızın onu tanımlamaya çalışır. Uzun süren araştırmaları sırasında çoğunlukla olumsuz özelliklere sahip kitleler ile karşılaşsa bile, Canetti’ye göre kitle mutlaka “olumsuz” değildir. Bu konuda en çok Ernst Bloch’a yakındır. Bloch “Bu Zamanın Mirasları”nda solcuları, ruhu etkileyen simgelerin (ve mitlerin) insanın bir parçası olmasına rağmen, duygu alanını insanların hislerine hitap eden sağcılara terk etmekle suçlar. Yani, kendi deneyimlerime dayanan tavrımın tek yanlı ve belki de bu nedenle önemsiz olduğunu itiraf etmeliyim.

Kitle olgusu beni totaliter hareketlerin ortaya çıkışı ve kazandığı zaferler açısından ilgilendiriyor. Bu süreç bana, modernizm öncesi toplumlarda yaşanan kitlelerden, sonuçta benzer yönleri olsa bile oldukça farklıymış gibi geliyor. Modern toplumlarda kitlenin çekim alanında yer alsa bile ondan etkilenmeyen bireyler bulunduğu gerçeği düşünüldüğünde, bu tez daha iyi anlaşılabilir. Bu bireyler kitle içinde bile “tek kişi” olarak kalma olanağına sahiptir. Benzer bir olayın doğal insanlar arasında mümkün olmaması gerekir. Örneğin doğal toplumlarda, bireysel alanı korumak için oluşturulan haneye karşı yapılan bir saldırıdan söz edilemez, çünkü o toplumlarda evler böylesi bir işleve sahip değildir. Ancak, çağdaş kitleler içinde, vicdanın bastırılmasını gerektiren saldırganlıkları ateşleyen “kitleden bağımsız” kişilerin yer aldığı göz önüne alındığında bu tür saldırganlıklar görece daha kolay açıklanabilir.

Canetti’nin “Kitlelerin Dünya Dinleri İçinde Evcilleştirilmesi” örneğinde anlattıkları şeyler Nazi dönemi için de geçerlidir. Nazi hareketi de, Almanya’da başarı kazandıktan sonra kontrolsüz olarak büyüyen kitleyi “itaatkâr sürü” haline dönüştürmeye çalışmıştır. Nasıl önceden büyüme desteklenmişse, zaferden sonra bölünmeler engellenmeye çalışılmış, farklı niyetler ortadan kaldırılmak istenmiştir. Parti kongrelerinde ve anma günlerinde yapılan törenler ve gösteriler ile, Canetti’nin dünya dinlerinin kurumlaşmasından sonra anlattığı şeylere benzer bir şekilde, katılanlar “ılımlı bir kitle durumunda” tutulmaya çalışılmıştır. “Birlik duygusu onlara belirli bir dozda verilmiştir.” Mükemmel bir şekilde kurulan hiyerarşik düzen “açık kitle”nin yeniden oluşmasını engellemiştir.

Ama, çağdaş toplumlardaki kitle oluşumları, Canetti’nin yaptığı mükemmel kitle betimlemelerinden ziyade, Freud ya da Erich Fromm’un kuramlarıyla çözümlenebilen (ya da açıklanabilen) sorunlar yaratır. Bunun ötesinde, bu sorunların çözümüne sosyoloji ya da daha doğru bir ifadeyle sosyal bilimsel düşünce katkıda bulunabilir. Modernizm öncesi toplumlarda yalnızca -örneğin Ortaçağda birdenbire beliren Hz. Meryem görüntüleri ya da kutsal yerleri kitlesel ziyaretler gibi- kitle oluşumlarının yanısıra, kapalı ve sağlam bir bölgesel birliğe ve ortak değerlere sahip bir topluluk bulunmaktadır. Köy ya da kentlerde yaşayan bu topluluğa ait insanlar, salgın hastalıklar ya da benzer afetler, savaşlar ya da alışılmış “düzen”in dağılması gibi çok özel dışsal nedenlere bağlı olarak “kitle”ye dönüşürler. Bunlar -uygun dışsal koşullarda- kitle haline gelebilmek için yönlendirilmeye ve yardıma gereksinim duyan tekil atomlara dönüşmelidir önce. Bu dışsal etkileri Canetti’nin “kitle kristalleri”ne benzetmek mümkündür; tarihte neredeyse düzenli olarak karizmatik liderler görülse de bunların mutlaka karizmatik liderler olması gerekli değildir.

Seyrek de olsa, topluluğun geleneksel yapısı anatomik atomlara bölünerek “kitle”nin ortaya çıkışını sağlasa bile, bu tür bir ortak yaşam, düzenli çalıştığı sürece kitleye dönüşümün önünde önemli bir engeldir. Daha sonraki gelişim aşamasında, özgür ve bağımsız bireyin ortaya çıkışı -burjuva aydınlanmasının umuduna göre- insanları kitle oluşum sürecinden de koruyacaktır. Kişiliğin özgürleşmesinin -en azından ilk- nedeni burjuvanın ekonomik bağımsızlığıdır. Burjuvazi kendi işyerinde kendi üretim araçları ile anonim bir pazar için üretim yapar ve kendi “kaderini” kendisi belirler. Bu ekonomik bağımsızlık -Kant’a göre- hem topluluğun siyasî yaşamı hep birlikte belirleme taleplerinin hem de koşulsuz ahlaki ve düşünsel özgürlüğün zeminini oluşturmuştur. Bireysel özgürlük için gerekli bu toplumsal önkoşullar, çağdaş toplumda hiçbir zaman bütün insanlar için var olmamıştır. Endüstrileşme ve mülkiyetin birikim süreci sonucunda bu koşullar insanların çoğu için yeniden ortadan kalkmıştır. Kitlenin hızla ve kolaylıkla oluşmasının önündeki engelleri kaldıran olgular -özellikle dinsel bağlılığın azalması ve diğer geleneklerin zayıflamasından sonra- işte bu gelişmelerdir.

Birliği sağlayıcı geleneksel etmenlerin çözülmesi, geçtiğimiz yüzyılda önce orta tabakaların alt katmanlarını ve memurları etkilemiştir. Ancak, sınırlı oranda da olsa ücretliler üzerinde de etkili olmuştur. Görüşüme göre, çağdaş anlamda “kitle” bu tarihten itibaren ortaya çıkar. Tiyatro ya da konser salonlarında ya da siyasî toplantılarda biraraya gelen “burjuva topluluğu” “kitle” değildir. Bunlar, -hiç değilse normal koşullarda- birlikte izleyen ve seyreden ya da tartışan, yani görüşlerini akılcı biçimde gerekçelendiren insanlardan oluşur. Schiller’in tiyatroyu bir “ahlâk kurumu” olarak görmesi, insanların izledikleri oyunun konusunu kendi aralarında tartışmasına neden olur. Biraraya gelen insanlardan bir “kitle” yaratabilmek için bu insanların, özgür düşünüş alışkanlıklarını, kitle oluşturmak uğruna bir yana bırakmaya hazır olmalarını sağlayacak belirli önkoşulların ortaya çıkması gerekir. Freud -“Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları” başlıklı yazısında- bu önkoşullar arasında uygarlık çağındaki yaşamda içgüdülerin giderek daha çok baskılanmış olmasını da sayar. Bilindiği üzere, Freud eros ile yıkıcılık içgüdüsünü (destrudo) ayrı şeyler olarak görür, ki bu içgüdünün varlığı Canetti tarafından yadsınır. İnsanların giderek daha büyük ve heterojen birimler halinde barışçıl bir şekilde yaşamaları, bireyin kendisini bu içgüdüyü yaşamaktan daha çok alıkoymasına neden olurken, aynı zamanda da -planlı çalışma zorunluluğu nedeniyle bedenini disipline etmek amacıyla- erosuna engeller koymasına ve onu -genel olarak- evlilik içi heteroseksüel ilişkiyle sınırlamasına yol açmıştır. Bu nedenle, -Freud’un tezine göre- güçsüzleşen eros, yıkıcılık içgüdüsüne karşı direnecek güçten yoksun kalır. Yıkıcılık içgüdüsünün kültürel araçlarla engellenmesi, önemli bir hayal kırıklığı olarak algılanır. Ancak, bu “kader”, değişik toplumsal tabakaları farklı ölçülerde etkiler. Üst tabakalara üye kimselerin şeyler ve kişiler üzerinde egemen olmaları nedeniyle, alt tabaka mensuplarına oranla kendilerine daha az kısıtlamalar getirmeleri beklenir. Bu konuda en hassas olanlar ise -Erich Fromm’un tanısına göre- orta tabakanın alt katmanlarına mensup olanlardır, ki bunları burjuvaziye bağlayan şey katı bir geleneksel (ama artık büyük burjuvazi tarafından uygulanmayan) cinsel ahlâktır ve bu nedenle de çifte başarısızlığın yükü altında ezilirler. Endüstri işçileri ise -birincisi belki daha serbest bir cinsel ahlâka sahip olmaları, ikincisi anlık taşkınlıkların önündeki engellerin daha zayıf oluşu nedeniyle – daha az etkilenirler. Belki de -örgütlü işçilerin- örgütün gücünün bilincinde oluşları, bireysel güçsüzlük ve yalıtılmışlık duygusunu bir derece de olsa engellemektedir. Bu nedenle işçiler arasındaki kitle oluşumları, akılcı hedeflere sahip tutarlı örgütlerin denetimleri dışında meydana gelir ve en şanssız anlarda -eğer örgüt başarısızlığa uğrarsa- kaotik kitle patlamalarına yol açabilir.

Sigmund Freud’un bireylerin kitle ile bütünleşerek üzerlerindeki yükten kurtulmaları diye tanımladığı ve regression olarak adlandırdığı olay, Canetti’nin Kitle ve İktidar’da “dikenin yok olması” diye tanımladığı şeyle karşılaştırılabilir. Her iki durumda da, birincisinde emir (Canetti’de), ikincisinde ise kültürel çevrenin baskısı sonucunda (Freud) bireysel çabaların ya da içgüdülerin baskılanmasına yol açar ve bunlar bir “diken” olarak içselleştirilir ya da dışarı atılır. Her ikisinde de kitleyle bütünleşmek, içgüdülerin baskılarından ya da “dikenler”den kurtulmayı sağlar. Her ikisinde de olay tersine döndürülür. Başkaları tarafından verilen “emirlerin” ya da içgüdü yasaklarının baskısı altında bunalan insanlar, kitle içinde “egemenler” ve “baskı yapan”lar haline dönüşürler ve yıkıcılık içgüdülerini güçsüzler, savunmasızlar ve tekil insanlar üzerine serbest bırakırlar. Birey, içinde bulunduğu durumdan tek başına kurtulamaz, “en canavarca ve en karmaşık olanı dahil, bütün sızılardan [dikenlerden] kurtulmanın yolu bulunabilir; kurtuluş ancak bir kitlenin içinde yaşanabilir. (…) Karşıtına dönme kitlesi, çok sayıda insanın, tek başına kurtulma umutlarının olmadığı emir sızılarından birlikte kurtulmaları için var olur. Bu kitleyi oluşturan insanlar, bu kadar süredir taşıdıkları bütün emirlerin yaratıcısı olarak gördükleri başka insanların oluşturduğu gruba cephe alırlar.”[1]

Bu şekilde sağlanan rahatlama açısından “ayaklanma”nın mutlaka zaferle sonuçlanması gerekli değildir; yenilseler bile, kitle oldukları zamana ilişkin “anılar” daima taze kalır. Kitle iken en azından dikenlerden kurtulmuşlardır ve o anı her zaman büyük bir özlemle anarlar.[2]

Bu anlatımları Nazi yönetiminin kullandığı kitlelere uyarlayacak olursak, bu kitleler için kendilerine verilen “tüm emirlerin” kaynağında “Yahudiler” vardır. Ancak, bu emirler küçük burjuvazi için anlaşılmaz, esrarlı ve gizemli görülen para ekonomisinin kurallarından oluşmaktadır. Üstelik, enflasyon ya da dünya ekonomik krizi gibi olayların, dünya çapında faaliyet gösteren güçlü bir Yahudi çetesine bağlanması, onları iktisadî yaşamın kuralları üzerine düşünmekten ve kendi kendilerini suçlamaktan da kurtarır. Savunmasız azınlıklara karşı yürütülen vahşi savaşın “zafer”le sonuçlanmasının, kitlelerin ebedi “kurtuluşunu” asla sağlamayacak oluşu, varolduğu sürece kitleyle bütünleşmekten duyulan rahatlama açısından -Canetti de aynı görüştedir- hiç önemli değildir.

Yahudi düşmanlığından yararlanılması ve bunun Naziler tarafından kitle oluşturmak amacıyla “kullanılması” konusunda Canetti bir başka gerekçe daha ileri sürer. Enflasyonun ruhsal etkilerini anlatışını anımsıyorum. Önce “paranın çoğalması” olgusunu kitlelerin sınırsız büyüme eğilimi ile karşılaştırır ve bunlar arasında paralellikler tespit eder. Birikimlerini özellikle para şeklinde saklayanlar için paranın hızla değer kaybetmesi korkunç bir aşağılanma demektir. “Enflasyon sırasında her şey gözle görülür bir biçimde sarsılmakla kalmaz, aynı zamanda her bir kişi insan olarak değer yitirir. Her neyse ya da her ne idiyse, her zaman istediği milyon gibi bir hiçtir. Herkesin bir milyonu vardır ve herkes bir hiçtir.”[3]

Bu açıklamalar gerçeğe uygun ve etkileyicidir. Yalnız bir şeyi ihmal eder: enflasyon sırasında yalnızca kaybedenlerin değil, kazananların da olduğu gerçeğini… Bütün mülk sahipleri, özellikle gayrimenkul sahipleri para değer yitirdikçe zenginleşir ve eskisinden daha iyi bir konuma gelirler. Milyonun çok para olduğu dönemlerde milyona ulaşmaya çalışan kitleler, gerçek milyonerlerin, varlıklarının çok az bir kısmını para olarak saklarken, esas büyük kısmını gayrimenkula yatırdıklarını unuturlar. Bu nedenle Canetti, “her hazine biriktirimi yok olur” derken tamamen haklı değildir. Örneğin, savaş sırasında uslu küçük burjuvaların “vatan için” demir ile değiştirdikleri altın hâlâ değerini korumaktadır, hattâ günden güne değer kazanır. Enflasyon ile, Canetti’ye göre ikili bir değer yitimi yaşanır: “Birey, değerini düşürülmüş hisseder, çünkü güvendiği ve kendisini özdeşleştirdiği birim değer kaybetmeye başlar; kitle de değerini düşürülmüş hisseder, çünkü milyonun değeri gerçekten de düşmüştür.”[4] Gerçi Canetti’nin hem ücretlilerin hem de rantiyelerin- bununla yüksek rantlar elde edenler kastedilmektedir - enflasyondan aynı derecede etkilendikleri doğrudur, ama yukarıda da belirtildiği üzere, mülk sahiplerini unutur. Özellikle küçük burjuvalar “kişiliklerinin üzücü değer yitimini” kolayca unutmazlar. “Bu acıyı başka birine yükleyemezse hayatı boyunca taşır. Bir kitle de kendi değer kaybını asla unutmaz. Bu değer kaybından sonra ortaya çıkan doğal eğilim kendisinden bile daha değersiz, kendisini küçümsediği gibi küçümseyebileceği bir şey bulmaktır.”[5] Buna bir de şu eklenebilir: insan, kötü kaderi, gözler önüne serilen yoksulluğu ve güçsüzlüğü nedeniyle içten içe kendisini küçümsemeye başlar. Bu nedenle gerek kitlenin gerekse bireyin gereksinim duyduğu şey: “Dinamik bir aşağılama sürecidir. Bir şeye öyle muamele edilmelidir ki, tıpkı paranın enflasyon altındaki akıbeti gibi, giderek değersizleşsin. Ve bu süreç o nesne mutlak değersizliğe indirgenene kadar sürdürülmelidir.”[6]

Canetti, enflasyon deneyimleri ile Naziler tarafında uygulanan, soykırıma dek uzanan Yahudi düşmanlığı arasında doğrudan ilişki bulunduğu görüşündedir. Yahudiler saldırgan bir değer indiriminin nesnesi olarak “sunulurken”, enflasyon ile değer kaybına uğrayanlar kendi değerlerini telafi edici bir rahatlama yaşarlar. Yahudiler bu rol için çok uygundur, çünkü eskiden beri parayla uğraşmaktadırlar, ancak bu arada Hıristiyan dünyasının asırlardan beri onların bir başka işle uğraşmasını yasakladığı hiç akla gelmez. Enflasyon dönemlerinde paranın değer kaybı, birçok insan için Yahudi azınlığın varlığı kadar esrarlı bir olaydır. Eski bir Frankfurtlu doktora öğrencisi olan Moishe Postone, Yahudilerin paranın dolaşım sistemi ile özdeşleştirilmesinin, anti-semitik küçük burjuvazi için ayrımcılığın odağı oluşu olgusunu ayrıntısıyla incelemiş ve bunların kuramsal olarak da birbirine bağlı olduğunu göstermiştir (Canetti aynı ilişkiyi imgesel bir çağrışımla kurar). Çağdaş para ve kredi ekonomisinin insanlar arasındaki ilişkilere dayattığı soyutluğa duyulan nefret, -halkın büyük kesimleri tarafından- Yahudi ve aydın düşmanlığı şeklinde ifade edilir. Yahudiler’in yalnızca Almanya’da değil, Alman ordusu tarafından işgâl edilen bölgelerde de yaşanan, Yahudilerin sistemli bir şekilde kovuşturulması ve kitleler halinde yok edilmesi olgusu, “farklı olan”ların, zor anlaşılanların değersizleştirilmesi ve yok edilmesi ihtiyacına da cevap verir ve kitlelerin aşağılanmış bilinçlerinin yeniden yüceltilmesi amacına da hizmet eder. Canetti’ye göre “Nasyonal Sosyalizm, Yahudilere yaptığı muamelede, enflasyon sürecini büyük bir titizlikle” tekrarlamıştır.[7]

Canetti burada başka modern antisemitizm çözümleyicilerinin de gözünden kaçmayan bir ilişkiyi imgesel bir şekilde gözler önüne serer. Ancak antisemitizme yol açan nedenlerin hepsini açıklamaz. Max Horkheimer -psikanaliz yöntemlerine dayanarak- Yahudilere duyulan nefretin içinde -eskiden soylulara duyulan nefrette olduğu gibi- önemli bir toplumsal kıskançlık momenti de bulunduğunu göstermiştir. “Görece homojen” bir topluluğun arasında “farklı olanlar”: Hıristiyanlar arasında Yahudiler, beyazlar arasında zenciler, kuzey ülkelerinde İtalyanlar, “yabancı” farklılıkları nedeniyle küçümsenirken aynı zamanda da kıskanılırlar. Sık sık zevke düşkünlük ile suçlanırlar, çünkü suçlayanlar cinsel olarak baskıcı ve asketik bir süperegonun buyruklarına boyun eğdiklerinden, bu özelliğe sahip değillerdir. Kuzey Amerikalı zencilerden nefret eden püriten beyaz, aslında kendi cinsel başarısızlığından şikâyet etmektedir. Cinsel sorunları olan bir insan için hiçbir şey, gelenekleri, görenekleri, kültürleri ve dış görünüşleriyle çoğunluktan farklı olan bir azınlık mensubunun cinsel zevk yeteneğine sahip olduğu düşüncesi kadar rahatsız edici olamaz. Nazi antisemitistlerinden Streicher bu ilişkiyi, ajitasyon amacıyla gazetesi Der Stürmer’de sürekli olarak kullanır.

Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları”nda şunları yazar: “Uygarlık insanı hem cinselliğinden hem de saldırganlığından büyük özverilere zorladığı için, bu uygarlıkta mutlu olmanın neden bu kadar zor olduğunu anlayabiliriz. Aslında hiçbir içgüdü kısıtlamasını tanımayan ilkel insan çok daha iyi durumdaydı. Buna karşılık bu mutluluğun belli bir süre tadını çıkarma şansı çok azdı. Uygar insan ise güvenlik için mutluluk fırsatlarının bir bölümünden vazgeçmiştir. Ne var ki ilkel ailede sadece aile reisinin bu içgüdüsel özgürlüğün tadını çıkardığını unutmayalım; geri kalan herkes köleci bir baskı altında tutulmuştur. Dolayısıyla o ilkel uygarlık döneminde uygarlığın avantajlarından yararlanan azınlıkla bunlardan yoksun olan çoğunluk arasındaki tezat uç noktalara varıyordu.”[8] Freud bunlara bir de bu karşıtlığın çağdaş uygarlıkta ortadan kalkmadığını ve - özellikle ekonomik kriz ve enflasyon dönemlerinde - büyük çoğunluğun, kültürün bu tür olumsuzluklarına karşı çağdaş uygarlığın sunduğu telafi edici olanakların çoğundan da yoksun olduğunu ekleyebilirdi.

Bireylerin kitleyle bütünleşmesi sırasında kurtulduğu yükler arasında Freud, süperego ya da kültürel vicdandan kaynaklanan kendini suçlama baskısını da sayar: “Kültürel süperego kendi ideallerini geliştirmiş, kendi beklentilerini oluşturmuştur. Bu beklentiler arasında, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyenler, ahlâk başlığı altında toplanır. İnsanlar sanki özellikle önemli sonuçlar vermesi bekleniyormuş gibi, her çağda en büyük değeri ahlâka vermiştir. (…) Dolayısıyla ahlâk, bir terapi girişimi -diğer kültürel etkinliklerle ulaşılamayan bir şeye süperego buyruğuyla ulaşma çabası- olarak değerlendirilebilir.”[9] Süperegonun yardımıyla yok edilmesi ya da en azından sınırlandırılması istenen şey ise insanın saldırganlık eğilimidir. Ancak kültürel süperego insanların gerçekte içinde bulunduğu durumu yeterince dikkate almaz ve “egoya yüklenen her şeyin psikolojik olarak taşınıp taşınmayacağını” sorgulamaz, “id üzerinde koşulsuz hâkimiyet” kurma gücüne sahip değildir. İçgüdülerin sınırlı bir denetimden daha fazlası talep edilecek olursa bu, nevrozla sonuçlanır. “Saldırganlığa karşı konan savunma da saldırganlığın kendisi kadar mutsuzluk yaratabiliyorsa bu, bunun uygarlığın karşısına dikilen çok büyük bir engel olduğu anlamına gelir.”[10] Freud bu bağlamda son derece dikkatli bir şekilde, sırf etik postulatlardan başka, “insanların mülkiyetle ilişkilerinde yapılacak gerçek bir değişikliğin” de yararlı olabileceğini söyler.[11]

Erich Fromm -revize edilmiş psikanalizin bakış açısıyla- kitle ile bütünleşen küçük burjuvazinin yaşadığı rahatlamayı şöyle tanımlar: “Kendi kişiliğinden vazgeçerek, çevresindeki milyonlarca atoma benzer bir atom haline gelen kişi, artık kendisini yalnız hissetmez ve korku duymaz. Ancak, ödemek zorunda kaldığı bedel çok ağırdır; bu bedel de kişiliğini kaybetmektir.” Demagog politikacılar, kendilerine ait çözümleri ve görüşleri isteyerek üstlenen alıcılar hâline getirdikleri kitlelerin özelliklerini iyi bilirler ya da hissederler. Hitler de kitlenin en aşırı amaçları kabule hazır oluşu ile her türlü fedakârlığı yapabilecek durumda bulunuşu arasındaki ilişkinin tamamen farkındadır ve bundan yararlanmasını da bilmiştir. Kitle oluşumları, ister genel olarak olumsuz görülsün, ister yalnızca çift anlamlı olarak değerlendirilsin, çünkü kitlelerin cesareti, kimi durumlarda dayanılmaz hâle gelen egemenliğin aşılması için bir araç olarak kullanılabilir, demagog önderlerin rollerinin eleştirici bir gözle çözümlenmesi, demokratik ilişkilerin güvenliği açısından son derece önemli bir görevdir.

Hitler (ayrıca Lenin de) kitleyi küçümsediğini, hattâ propaganda amaçlı kitle ajitasyonunun gizini açıkça itiraf etmiştir. Kavgam’da şunları yazar: “Geniş kitleyi kazanmak isteyen, kalplere açılan kapının anahtarını iyi tanımalıdır. Bu, nesnellik, yani zaaf değil, irade ve güçtür. Halkın ruhunun kazanılması, kendi hedefleriniz için yürüttüğünüz olumlu mücadelenin yanısıra, bu hedeflerin düşmanlarının ortadan kaldırılmasına da bağlıdır. (…) Geniş kitle, doğanın bir parçasıdır ve birbirine karşıt talepleri olan insanların tokalaşmak için birbirlerine el uzatmasını kabul edemez. O, güçlü olanın zafer kazanmasını ve güçsüz olanın ya ortadan kaldırılmasını ya da koşulsuz boyun eğdirilmesini ister.”[12] Hitler’in burada sözünü ettiği “halk”, siyasî bilince sahip, politikayı aktif olarak belirleyen yurttaşlar toplamı değil, Canetti’nin betimlediği “kitle”ye çok yakın bir şeydir. Hitler “kitle ruhu”nu “kadın”a benzetir. Bu benzetmede, ataerkil uygarlığın geleneksel klişelerine dayanarak, kadını, güçlü ve egemen olana duyulan hayranlık ve güçlü olana “koşulsuz boyun eğmeye” hazır oluş ile özdeşleştirir. Bu bağlamda Erich Fromm sadomazoşist ilişkilerden söz eder ki, bu ilişkiler önder ile kitle arasında -eşitsiz bir şekilde- dağıtılmıştır. Bu mazoşist bileşen, liderler arasında, sosyal-Darvinci anlamda “doğa yasalarına” boyun eğiş ya da -Hitler’in kendi ifadesiyle- “her şeye kâdir olan”ın gücüne duyulan saygı şeklinde belirir. Ancak, kitle kendi mazoşist gereksinimlerini liderlik ile gidermek zorundadır; liderlik ondan kendi çıkarlarını, hattâ hayatını feda etmesini ister ve emreder.

Hitler kitlesel toplantıların uzmanı olduğunu kanıtlamıştır. Onun için önemli olan, insanlara kitle duygusu yaşatmaktır, onları denetim altına almaktır. Şunları yazar: “Kitlesel toplantılar (…) şunun için gereklidir: Genç bir hareketin taraftarı haline gelen ve başta kendisini yalnız hissederek korkuya kapılan insanlar, ilk kez büyük bir topluluğun parçası olduklarını görerek güç ve cesaret kazanırlar.”[13] Hitler, bu sözlerle kitlesel toplantıları bir orduya benzetse bile, bu tür toplantıların ruhsal etkilerinin tam olarak farkındadır. Başka bir yerde, insanların kitlesel itaatleri için yüksek bir eğitim ve bilinç düzeyine gerek olmadığını, önemli olanın “iyi eğitim görmüş askerî birliklerdeki gözü kapalı itaat”in sağlanması olduğunu yazar. Hitler -kitle tarafından yaratılan- isteğe bağlı kendini adama ile askeri eğitim tarafından yaratılan fedakârlık arasında önemli bir fark olmadığı görüşündedir. Onun için önemli olan yalnızca, halkı, Führer’in emirlerini bekleyen itaatkâr ve fedakâr savaşçılar kitlesi hâline getiren “bütüncül boyun eğiş”i sağlamaktır. Canetti tarafından da vurgulanan, tamamen “eşit” kitlede bütün farklılıkların ortadan kalkması eğilimi, farklı bireylerden oluşan topluluk üzerinde sınırsız egemenlik kurmak isteyen Führer’in egemenlik ve iktidar isteklerine de uygundur. Bu nedenle, 1918/19 devrimi sırasında geleneksel hiyerarşik yapısı bozulan Nazi Almanya’sında faşist egemenlik, İtalya’dakine göre çok daha bütüncüldür, çünkü İtalya’da geleneksel hiyerarşik yapısını büyük ölçüde koruyan krallık, ordu ve Katolik kilisesi Mussolini faşizmi tarafında tamamen bir tarafa atılamamış, etkinlikleri kırılamamıştır. Nazi Almanya’sına benzer bir durum da Sovyetler Birliğinde -özellikle parti ile devlet aygıtının kaynaşmasından sonra- meydana gelir.

Bir toplum ne kadar örgütsüz ve geleneksiz ise o kadar kolaylıkla bir “kitle” olarak diktatörce bir yönetimin kurbanı haline gelir. Ancak, günün birinde bu yönetime son verecek olan muhalefet de o kadar kitlesel olmak zorundadır. Eski Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde iktidar değişikliğinin barışçıl bir biçimde gerçekleşmesi, Protestan kilisesinin korumalığında barışçı gösterilerin inisyatifini üstlenen cesur bir muhalefetin örgütlenebilmesine bağlıdır. İyi incelenirse, muhalif gruplar tarafından başlatılan gelişmenin hangi aşamadan sonra bir “kitle eylemi”ne dönüştüğü çok daha iyi görülecektir. Muhalif gruplar tarafında kullanılan “biz halkız” parolası, Federal Almanya ile birleşme ve refah düzeyinin yükselmesi umudunun da etkisiyle “biz bir halkız” parolasına dönüşür. Canetti bu olayları yorumlayacak olsaydı, kitleye ait sınırsız büyüme eğiliminden söz ederdi. Bu eğilim 1989 Güzünde muhalif aydınları da şaşırtmıştır. Onların devrimci hedefleri, Demokratik Almanya’da demokratik düzenin kurulmasıydı, Federal Almanya ile birleşmek değildi; hattâ bazıları kapitalist pazar ekonomisine geçmek de istemiyorlardı. Ancak bu hedefler halkın içinden çıktı. Halkın “kaçış kitlesi” olan bir kısmı, dağılarak tüketim düşkünleri arasına katıldı, diğer bir kısmı ise ani birleşmeden dolayı Federal Almanya’nın refah düzeyinden şikayetçi oldular ve bu şikâyetleri de Federal Alman politikacıları arasında yankı buldu.

Kitle kuramı, totaliter toplumlar kuramına ve totaliter gelişmelere engel olunmasına ne gibi katkılarda bulunabilir? Çağdaş, çoğulcu, karmaşık endüstriyel ya da post-endüstriyel toplumdan, basit, sağlam yapılı, geleneksel dünyalara geri dönüş olamayacağına göre, kitle oluşum tehlikesi ya da ihtimali daima mevcuttur. Ya da en azından düşük refah düzeyi, büyük toplumsal karşıtlıklar ve halkın çoğunun düşük eğitim düzeyinde oluşu gibi bazı koşullar devam ettiği sürece de bu tehlike mevcut olacaktır. Aydınlanmış, benliği güçlü, akılcı bireylerden oluşan toplum ideali, bugün birçok toplum için hâlâ ulaşılması gereken bir hedeftir. Büyük devletler ve büyük kentler, kendi başına davranabilen karakterlerin oluşması için en önemli önkoşullardan birisi olan, bilinçli olarak kurulan, uzun süreli toplumsal ilişkilerin ortaya çıkışını zorlaştırmaktadır. C. G. Jung 1941 yılında verdiği bir konferansta, totaliter devrimi, kitle oluşumundan yararlanmaya çalışmakla suçlar: “Toplum, (…) bilinçsizliğin en büyük nedenidir, çünkü kitle kendi kendisine yeterli olmayan bireyi hiç gözünün yaşına bakmaksızın yutar ve onu aciz bir parçacık düzeyine indirger. Devletin bütüncül egemenlik isteği, kendisinde bir insanın doğal isteklerini gerçekleştirmesine yardımcı olma hakkını gören psikoterapiye bir an için bile tahammül edemez.”[14] Buna ek olarak, totaliter devletlerin, psikoterapistlerden bireylerin kendi taleplerine tamamen uymalarını sağlamalarını beklediği söylenebilir. Jung bu beklentiye kesinlikle karşı çıkar. Ona göre psikoterapistin görevi, “bireyselliğin ve öz çıkarların bilincine varılmasını” sağlamak olmalıdır. Ancak, görev bununla sınırlı kalamaz, çünkü bu görev, itiraf edilmese bile aşırı bireyselliğin idealize edilmesine dayanır ki, bu da koşulsuz kollektivizme hastalıklı bir tepkidir. Buna karşılık, doğal bireyselleşme süreci insan topluluğunun bilincine varılmasını sağlar, çünkü bütün insanları bağlayıcı olan ve bütün insanlarda ortak olan bilinçdışını bilince ulaştırır. “Bireyselleşme, insanın kendisiyle ve parçası olduğu insanlıkla bir olmasıdır. Bireyin varoluşu bu yolla güvence altına alındığında, bireylerin bir devlet içinde örgütlü olarak toplanışının, (…) anonim bir kitlenin oluşumuna yol açmamasını, bilinçli bir topluluğun kurulmasını da sağlayacaktır.”

John Portillo-Hess, Verhandlungsverbote und Befseiungsversuche in Cannettis “Masse und Macht”, Viyana 1991, s. 9-21

(*) Alman Sosyal Demokrat Partisinin kurucusu politikacı (çev.)

[1] Elias Canetti: Kitle ve İktidar, çeviren Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1998, s. 326.

[2] A.g.y. s. 327.

[3] A.g.y. s. 184

[4] A.g.y. s. 185

[5] A.g.y.

[6] A.g.y.

[7] A.g.y. s. 186

[8] Sigmund Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları”. Uygarlık, Din ve Toplum, Ankara 1995, s. 300.

[9] A.g.y. s. 329-330

[10] A.g.y. s. 331

[11] A.g.y.

[12] Adolf Hitler: Mein Kampf, Münih 1933, s. 371.

[13] A.g.y. s. 535.

[14] Carl Gustav Jung: Gesammelte Werke, Zürich-Stuttgart 1958, S. 113.