Anasayfa > Birikim Arşiv > 116 - Aralık 1998 > Bir Türkiye Klasiği

Bir Türkiye Klasiği

Oray Eğin | (Sayı : 116 - Aralık 1998)

İstanbulspor çözülmesinin üzerinden belli bir zaman geçti şimdi. Komplo teorileri birer birer ortaya atıldı. Cem Uzan’ın en dikkat çeken açıklaması “beklediğini bulamaması”ydı. Üstelik takımdaki futbolcuların profesyonellik anlayışı da yoktu. Star, haberi “büyük başkanın vedası” diye verdi. Medya hiç olmadığı kadar takımın Ataköy’deki tesislerine yerleşti. Futbolcular sürekli toplantı halinde takımın -ve kendilerinin- geleceğini çözmenin yollarını aradılar.

Geçtiğimiz sezon Gençlerbirliği beraberliğinde de Uzan futbolcuları hiçbir takıma satmamakla ve futbol hayatlarını bitirmekle tehdit etmişti. O zamandan beri hırsı daha da aşikardı. Buna dayanarak oyuncuların ne derece ‘bıçak sırtı’ bir konumda olduklarını anlamak daha kolaylaşıyor.

Geleceği en çok merak edilen -hâlâ- Sergen bu kriz anlarının birinde “Bir işyeri kapatılırsa mallar da elde kalmasın diye ucuza gider” diye bir açıklama yaptı; “Bize karşı art niyeti yoksa bonservislerimizi düşük tutar”. Art niyet giderek ortaya çıkmaya başladı. Sergen’in bonservisi o ‘fahiş’ rakamlardan daha az fahiş bir rakama indirildi. Hakkını noter yoluyla arayan, ödenmesi gereken meblalardan birinin kendisine uzun zamandır ödenmediğini iddia eden Sergen’e de bu ‘davranışı’ ve ‘açıklamaları’ yüzünden bir de ceza kesildi. Haksız durumlarda, hakkını aramanın Türkiye’de nasıl cezalandırıldığına bir diğer örnek.

Aynı şey Engin’in de başına geldi. Üstelik Engin’in söylediği belki de takımı ve kendilerini kurtaracak en önemli çözüm yoluydu: “Cem Uzan gider, bir başkası gelir. Biz İstanbulspor için oynarız.” Engin ceza aldı, desem bilmem şaşırır mısınız.

MÜZMİN MEDYA GERÇEĞİ

Medya bir süre için futbolcuların Uzan’dan özür dilemesi yolunda haberler yaptı. Her geçen gün birinin ağzından -doğru ya da değil- o yönde açıklamalar yer aldı. Tüm bunlar olurken Sabah gazetesinde Cem Uzan’ın ‘özel’ ve sadece orada ve bir kez yayımlanan açıklaması yer aldı. Uzan’a göre futbolcuları profesyonel değildi ama Oğuz ve Aykut’un da yeri ayrıydı. Oğuz olay tam patlak verdiğinde Almanya’da tedavi gördüğü için sonradan dahil oldu ve oynayabileceği tek kulübün Fenerbahçe olduğunu, aksi halde futbolu bırakacağını söyledi, en son.

Aykut, konuşmama hakkını kullandı. Gittiğim bir idmanda bir gazeteciye dediği “Ben zamanında çok konuştum, başıma çok şey geldi” cümlesi zaten her şeyin özetiydi. Kendi bildiği, inandığı, doğru bulduğu düşüncelerini açıklasa ertesi gün başına gelecekleri biliyor. Yine aynı saldırılar, kışkırtmalar başlayacaktı.

Yavaş yavaş, bir yok oluşa, bir yok edilişe sürükleniyoruz. Sergen bundan sonra futbolu bırakacağına dair açıklamalarda bulundu. Sergen’in geleceğinin üzerine ‘kamuoyu yoklamaları’ yapılıyor. Televizyon kanalları ‘halka’ Oğuz’un mu Sergen’in mi Fener’e alınıp alınmayacağını soruyor. Sonuçları altın madeni bulmuşçasına açıklıyorlar. Olayın ertesi günü de zaten gazeteler hangi takımın hangi futbolcuya ihtiyacı olduğunu şemalarla göstermişlerdi. Altan Tanrıkulu bir adım daha önde giderek -kendi algılama yeteneğiyle- Oğuz ve Aykut’a “Futbolu bırakın” çağrısı yaptı. Bırakmak nasıl bir çözüm olacaksa... Yani insanlar gerek medyada, gerek taraftarlar arasında sermayeye karşı durmak yerine, futbolculardan ‘feragat’ edebilecekleri şeyler istediler; futbolun bu insanların bir hayatı olduğuna aldırmadan.

ADNAN SEZGİN DİYE BİRİ

Türkiye’de futbolcuların haklarını korumakla yükümlü bir örgüt var: Profesyonel Futbolcular Derneği. Bu derneğin başında bugüne kadar aklı başında bir insan görüntüsü çizen Adnan Sezgin var. Kendisi aynı zamanda İstanbulspor genel menajerliği mertebesinde.

Siyaset bilimi mezunu. Eşitsizlik, adalet, hoşgörü gibi konuları iyi bilmesi gerekir. Üstelik master’ını da Amerika’da yapmış. Orada da futbol oynamış. Yöneticilik yapmaya başladıktan sonra hep futbolcuların “Adnan Abi”si. Gerçi ondan çok korktukları gibi kimi sözler de zaman zaman ortalıkta dolaşıyor ama portföyünde ‘başarılı’ bir geçmişi var. Galatasaray’dan İstanbulspor’a transfer oldu, yönetici olarak. Cem Uzan bu çözülme dönemlerinde en çok onun adını söyledi. Sürekli yanında olduğunu, bundan sonra da yollarının ayrılmayacağını ve Sezgin’den daha çok faydalanacaklarını. Futboldan ‘elini eteğini çektiğini’ söyleyen eski bir kulüp başkanı için şaşırtıcı bir durum. Bir televizyon, gazete, banka vs. patronu bir kulüp menajerinden bu gibi alanlarda nasıl faydalanabilir? Herhalde zaman bunu gösterecek...

Adnan Sezgin, haklarını aramakla ve korumakla yükümlü olduğu futbolculara bir akşam Cem Uzan ve Yönetim Kurulu imzalı iki ayrı faks okuyup onlara kulüp bulmalarını söylüyor. “Her türlü kolaylığı yapacaklarını” da ekliyor.

Söz konusu Gençler beraberliğinden sonra Uzan’ın hışmını da o dengelemişti; “Kimsenin kimsenin futbol hayatını bitirmeye hakkı yoktur” diye. Fakat aynı Adnan Sezgin kulübün çıkarlarını futbolcuların daha da önünde tuttuğu için olsa gerek, ürperti dolu ortamın canlı simgesi şimdi.

Sergen’i hiçbir yere satmayacaklarını açıkladı. Oğuz’la “jübile garantisi” adı altında alay eden kulüp yöneticilerine karşı ‘ufacık’ da olsa bir sesi çıkmadı. Futbolcuların bonservislerinin düşük tutulması, hayatlarına, futbollarına başka takımda devam etmeleri için hiçbir çabasını göremedik.

Sadece nerede Sermaye, orada Adnan Sezgin. Yedek oyuncularla çıktıkları maçlardan sonra takımın gücü hakkında yorum yapıyor. Sanki dünyanın en iyi takımını yönetir gibi övgüler düzüyor rezalet oynayan futbolculara. Futbolcular da -belki de ‘meydan bize kaldı’ telaşından- sanki birilerine mesajlar yolluyorlar: “İşte gerçek İstanbulspor bu!”

GERÇEK İSTANBULSPOR

Türkiye’de hayâl kurmaya pek yer yok ama, gerçek İstanbulspor yaratılmaya çalışılsaydı, mesela Engin’in sözlerinin izinden gidilseydi çok şey değişecekti.

Hababam Sınıfı’nı izleyenler bilir; okulları ‘maddiyat’ yüzünden kapatıldığında öğrenciler direnirler, Mahmut Hoca da tesadüfen arsayı satın alan eski öğrencisini bulur ve okulu kurtarır. Bu ana gelene dek geçen zaman içinde öğrencilerin bahçede ders yapma fedakârlıkları gerçekten takdire değer bir durumdur.

Medyada insanlar büyük starların Bayrampaşa stadı gibi sahalarda oynamamalarını, bunun da doğal karşılanması gerektiğini savunadursunlar, futbolcuların takımı sahiplenmesini düşünün. Cem Uzan’ı elimine edip, kulüp yönetimine katıldıklarını düşünün!

Futbolcular, Cem Uzan’ın gidişine rağmen keşke -en azından sezon sonuna kadar- direnebilselerdi. Hem belki o zaman daha da hırslanıp, daha da başarılı olurlardı. Ligde mücadeleleri hâlâ sürüyor, Türkiye Kupası şansları var. Burada başarı sağlayıp, sezon sonunda tekrar durumu gözden geçirdiklerinde ne kadar farklı bir noktada olabileceklerdi. O yoğun toplantıların birinde herkesin ortak müşterekte buluşup “Biz sezon sonuna kadar para da almadan bu takımda en iyi şekilde oynayacağız” demelerini. Ne de olsa, hiçbirinin bir sezon maç başı ücretlerini almadıkları halde geçim sıkıntısı ya da açlık gibi kavramlarla da tanışmaları gibi bir durum da söz konusu değil.

Bunun önündeki engellerden biri de doğal olarak, Adnan Sezgin’in dışında futbolculardan bir kısmının tavırlarında çok net ortaya çıktı. Kaleci Haluk’un maç sonrası açıklamaları, Emre’nin “önce beni satın” minvalindeki çağrıları futbol ortamının ‘içeride’ de nasıl kirlendiğini kanıtladı.

Fakat yine de tüm olumsuz faktörleri dışarıda bırakarak ütopik bir “gerçek İstanbulspor”un başlatabileceği dönemi de yadsımamak imkânsız. Futbolcular kendileri için oynayıp, kendi kendilerine para kazanacak, özgür olacaklar ve her istediklerini söyleyebileceklerdi. Daha da önemlisi, bir sermaye grubuna ya da şahsına bağlı olmadan çalışacaklardı. İşte iş güvenliği! Yapmadılar, olmadı...

Fenerbahçe’de de Aziz Yıldırım tarafından liderliği sürdürülen bir “parayla her şey mümkün” yönetimi var ya bir süredir, onlar da bir anda (bu kadro sıkıntısı, kötü gidiş içinde) kendilerine bugüne kadar çok faydalı olmuş, bundan sonra da olabilecek 4 futbolcusunu bir anda kapı dışına koyuverdi. Üstelik, Uzan’dan bile daha tuhaf davranarak herhangi bir açıklama bile yapmadılar. Futbolcuların kovulduğu hafta Fenerbahçe 18’lik kadroya 17 kişi alarak sahaya çıkmayı bile göze aldı ama yine de ‘neden’ ile ilgili bir şey söylenmedi.

Sorular bitmiyor tabiî; dört tane önemli futbolcu neden satılır? Bunlardan biri olan Kemalettin durumu “beklenen bir süreç” olarak tanımlıyor. Solcu olduğu için mi, düşüncelerini özgürce açıkladığı için mi? Halbuki futbol camiasının yozlaşmayı en canlı şekilde yaşadığı 2. Ali Şen Fenerbahçesi döneminde bile Kemalettin siyasî görüşünü açıkladığında “Ne kadar demokratik bir kulübüz” demişti, bizzat Şen. Şimdi anlayabilene aşkolsun!

Tabiî, bu arada Fenerli dört futbolcu için de “el yakıyorlar” tanımlaması yapıldığını da hatırlatmalıyım. Bonservisleri yüksek tabiî ki ve yine kimse alamıyor. Bu arada kulüp olaya bir süpermarket duyarlılığıyla yaklaşıp “Saffet’le Kemalettin’i birlikte alanlara 2 milyon dolar indirim” diye anonslarda bulunuyor.

ÖRGÜTLENME OLMAZSA!

İstanbulsporlu futbolcular bir isyan dalgası başlatmalıydılar. Haklarıydı. Arkalarına diğer futbolcuları da alıp “ortak tavır” sergilemeliydiler. En uç noktada ülkede oynanan futbol bile durdurulabilirdi. Grev hakkını, haklarını aramak için pek tabiî ki kullanabilirlerdi.

Ancak Türkiye’de insanlar sürü psikolojisiyle örgütlenmeyi sürekli karıştırıyorlar. Futbolcular da ‘bireysel’ geleceklerine daha önem verdiklerinden örgütlenme, ortak tavır da futbolcuların yönettiği İstanbulspor kadar ütopik aslında.

Ama öyle ya da böyle, belki de başlarına kakarak insanlara bireysel geleceği kurtarmanın yolunun da ortak geleceği garanti altına almaktan geçtiği öğretilmeli diye düşünüyorum. Bugün “paramı alırım, BMW’me bakarım” diye dolaşan düğün sofrası futbolcuları, yarın öbür gün aynı şey başlarına gelirse neye dayanacaklarını bilmeden yaşıyorlar. Futbol kulüpleri adil ve eşitlikçi bir yapıya dönüştürülmedikleri sürece onlar her ne kadar uğraşsalar da yarın öbür gün ‘bir kıvılcım’ ile çok üzerinde titredikleri “kendi geleceklerini” kaybedeceklerini bilmiyorlar. Kulüpler futbolcular olmadan bir hiç olduklarını, futbolcular da kulüpler olmadan işe yaramadıklarının farkında olsalar ve bu iki ‘taraf’ arasında adil bir paslaşma olsa... Ama demekle olmuyor. Olmadığı için de İstanbulspor’un ardından Fenerbahçe’den de dört oyuncu atılıyor. Yarın öbür gün sıra kime gelecek?

Örgütlenmenin uzun vadede ortak çıkar sağlayacağını düşünmeyip yaşanlar da ‘kuşku’ duymaya ve oynadıkları kulüplerde ‘kendilerinden vererek’ bulunmaya mahkûm.

Birçok insanın içine su serpecek bir gelişme de geçenlerde yaşandı ve Cem Uzan’ın asıl çıkışının sebebi ‘kısmen’ anlaşıldı.

Uzan başkanlığı bıraktığında çeşitli teoriler ortaya atılmıştı derinden derine; Korkmaz Yiğit’in başına gelenlerden korktuğu ve çekilmek istediği, sahada kaybettiği, Federasyonla ve BJK ile uğraşamadığı, saha dışında kaybettiği gibi şeyler söylenmişti.

Fakat galiba asıl sorun yenilgilerden ya da başarısızlıktan, ya da beklediğini alamamaktan çok parasızlıktı. Öyle ki hem TELSIM ihalesine harcanan paralar, gazetelerin çıkışı, televizyon kanalları derken bir de İstanbulspor’un TV geliri de kesilince herhalde takımdan feragat etmek en işine gelen sonucuydu.

Dört İstanbulsporlu futbolcuyla yeniden anlaşıldı. Yeni kontratlar yapıldı. Özel şartlar ile. Diğerleriyle de uzlaşma zemini aranacağı söylendi. O dört futbolcu, ki adları gayet tabiî ki transfer listesindeydi, takımlarındaki yerini aldı.

Demek ki işin özü, az para ödemenin yolunu bulmaktı. Futbolcular da bu oyuna gelmekte hiç zorlanmadılar. Bir yandan da mecburdular herhalde. Ama doğrusunu isterseniz Uzan’ın böylesine bir taktiği öyle her sermaye sahibinin de aklına gelmez. Kapitalizme de canavar yaratacaksa böyle kurnaz zekalısı yakışır zaten.

Yakın zamanda en azından İstanbulspor cephesinde sular durulacak gibi gözüküyor. Ama dalga da yayıldı bir kere. Önce Fenerbahçe karıştı. Öyle geliyor ki daha da büyüyecek bu olayın etkileri. İşsiz kalan yeni futbolculara hazırlıklı olun.

Kemalettin bile satıldığına, Oğuz’un futbol hayatının devamı üzerine bahisler açıldığına göre, demek ki hiç kimsenin bir garantisi, bir güvencesi yok. Herkes, sanki her an aşağı itilebilecekleri bir uçurumun kenarında. Bunun farkına “benim yerim garanti” diyen futbolcular da varsa hiç fena olmaz.

Şimdi, idman çıkışlarında bekleyen küçük çocukları görüyorum. Onlar da bir zamanlar sizin, bizim gibi; futbolcu olmak istiyorlar. Sırayla antrenman sahasından Blazer, BMW, Mercedes, Range Rover vs. çıkıyor. Çocuklar onları izliyor, onlarla tanışmak, arabadan indirmek, imza almak istiyor.

Akşam evlerine gittiklerinde yine onlar var; duvarlarında, televizyonda, zihinlerinde. Medya çağının tüm görkeminden faydalanan, bunun için her tür kanalı deneyen ve başarılı olan futbolcuları görüyorlar. Bu medya çarkı da karşılıklı çıkar ilişkileri içinde işliyor. Futbolcular hayal tacirliğini televizyondan yapıyorlar; hayatlarını sergiliyorlar. Evlerinin içine kameralar “ilk kez” giriyor, bu ilklerin sonunda başka bir sürü insan bu görkemin hayalinin parçası olmak istiyor.

20-25 yaşlarında, liseyi zorla bitirmiş, tüm o şehirli içgüdülerimizle biraz da “taşralı” diye aşağılayarak baktığımız kırsal kesimlerden gelip hiçbirimizin birarada göremediği paralar, milyon dolarlara imza atmalarını şaşkınlıkla izliyoruz. Bir yandan bunun gerçek olduğunu biliyoruz, bir yandan da tatlı bir hayâl gibi bakıyoruz. Çok içimize sindiremediğimiz bir durum olursa da “Yok canım, medyanın uydurması” deyip kendi kendimizi rahatlatıyoruz.

Şimdi olanları gördükçe, kendi kendime şükrediyorum. İyi ki futbolcu olmamışım. Kurtuluş yok gibi gözüküyor. Hem ciddi olarak, futbolcuların umursamazlıklarını gördükçe öfkem artıyor. Belki de umursamaz gözüküyorlar geleceklerini kurtarmak için. Çünkü doğru söyleyenler de Türkiye geleneğine uygun olarak kovuluyor.

Eğer bir milyar yıl sonra da arz küresi döndüğünde, hâlâ “şunu aldık, şunu sattık” konuşuluyorsa, (futbolda ve hayatta) “bunu yaptık” yerine; bir şeyler yapmalıyız herhalde. Öyle de görünüyor ki, değişim futbola da çok uzak. Ne yapsak, acaba benzer şeyleri düşünen insanlar olarak biraraya gelip bir futbol kulübü mü yönetsek?