Anasayfa > Birikim Arşiv > 125-126 - Eylül-Ekim 1999 > Bir Depremin Düşündürdükleri

Bir Depremin Düşündürdükleri

Taner Akçam | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Hiç unutmam, 1969-70 yıllarıydı. Ankara’nın gecekondu semtlerine İşçi-Köylü gazetesi satmaya giderdik. Girdiğimiz bir kahvede yaşlı bir amca beni karşısına oturttu; neyi savunduğumuzu, ne yapmak istediğimizi sordu.

Genç yaşın verdiği heyecanla, “Millî Demokratik Devrim”i nasıl yapacağımızı ve Türkiye’yi nasıl kurtaracağımızı anlattım. Yaşlı amca güldü ve bana “oğlum, bu iş bir zihniyet meselesidir, zihniyeti değiştirmeden bu memlekette hiçbir şeyi değiştirmezsiniz”, mealinde şeyler söyledi. Altta kalmadım. Yaşımın elverdiği “derin” Marksizm bilgimle, altyapı-üstyapı analizleri yapıp ekonominin esas belirleyici olduğunu; siyasî iktidarı ele geçirerek, üretim ilişkilerinin niteliğini değiştireceğimizi ve her sorunu buna bağlı olarak adım adım nasıl çözeceğimizi anlattım. Yaşlı amca’nın bana, zihniyetin önemi ve Türkiye insanına egemen olan zihniyetin bazı özellikleri ve bunların kolay değişmeyecegi konusunda uzun bir nutuk attığını hatırlıyorum. “Bu memlekette kafalar değişmeden hiç bir şey değişmez.”

Aklımda kalan bu sözlerdi. Aradan geçen yıllar beni, yaşlı amcanın geldiği noktaya getirdi. Bunda yaşın veya ülkeyi değiştirme konusundaki “radikal romantizm”imizin hüsranının bir payı var mıdır, bilmiyorum. Bildiğim, inanç ve zihniyet dünyasının önemidir.

Dünyadaki önemli değişikliklerin, inanç ve zihniyet kırılmalarının ürünü, ortaya çıkan süreçlerin sonucu olduğudur. Tüm basit ifade ediliş tarzına rağmen, konunun çok karmaşık olduğunu hepimiz biliyoruz. En azından Max Weber’in Protestan Ahlâkı kitabından beri, inanç-düşünce, zihniyet dünyalarının ve buralardaki değişmelerin nasıl büyük toplumsal devrimlere de yol açtığini tartışıp duruyoruz.

Deprem bana yaşlı amcayı hatırlattı. Çünkü, yıkıntıların altında kalanın “zihniyet dünyamız” olduğuna inanıyorum, daha doğrusu kalmış olmasını çok arzu ediyorum. Yıkıntıların altında kalan, yöneten-yönetilen ayrımından bağımsız, bizlere egemen olan zihniyettir. Yani bana göre, “biz”iz. Depremin toplumda bir zihniyet çatlamasına yol açıp açmayacağı henüz belli değil.

Bunun bazı işaretleri var. Fakat sonucu konusunda aceleci olmamak gerekiyor.

Çünkü zihniyet dünyamızın bir başka direği pusuya yatmış beklemektedir: Unutkanlık. Unutmayı bu kadar seven, bu kadar unutmaya yatkın bir başka toplum zor bulunur. Depremin zihniyet dünyamızda yarattığı çatlak ile unutma zihniyeti arasında büyük bir gerilimi yaşayacağız önümüzdeki dönemde.

***

“Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar” sorusunun cevabı yok. “Yumurtadan tavuk değil, civciv çıkar”, biçimindeki bir kelime oyunu fazla işe yaramıyor. Deprem sonrası yapılan tartışmaların kıssadan hissesi bu. Depremden sağ kurtulanlar, felaketin asıl suçlusu, çürük binaları yapan müteahhitleri arıyorlar. Müteahhitler, her binanın altında imzaları olan mimar ve mühendisleri gösteriyorlar. Mimar ve mühendisler kendilerine tam yetki vermeyen ve devlet arazisini iskâna açarak soyguna yol veren belediyeleri işaret ediyorlar. Belediyeler, arsa ve rant mafyasına dikkat çekerek, asıl kabahatlinin, ikide bir imar affı çıkaran siyasetçi olduğunu söylüyor.

Siyasetçi ise, herkesin yetki ve sorumluluklarının açıkça yazılı olduğu mevcut kanun ve yönetmelikleri açıp okuyor. Ayrıca bu kadar çok kaçak ve çürük bina yapılmasında “vatandaş talebinin” asıl belirleyici olduğuna dikkat çekiliyor. Sonuçta, depremden canını kurtaran vatandaş, suçlu arayan parmağın kendisine yöneldiğini görüyor. “Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar”, sorusu cevap vermemiz gereken soru olarak duruyor.

Depremin bir felaket haline gelmesinin sorumlusu kim gerçekten? Parmağımı kime uzatsam, o da parmağını uzatacak birisini buluyor ve sonuçta tüm parmaklar beni gösteriyor. Son derece çaresiz olduğumu itiraf etmek zorundayım. Suçlu kim gerçekten? Başını sokacak bir çatı aradığı için yasak araziye kaçak bina inşâ ettirmekten çekinmeyen, ucuz olması için her imkânı kullanan vatandaş mı; bunun iyi bir gelir olduğunu bilen arazi mafyası ve spekülatörü mü; inşaattan çalarak ve verilen iznin üstünde kat çıkan müteahhit mi; verilen ruhsatlardan çok iyi bir gelir kapısı elde eden ve bu nedenle durmadan yeni arazileri iskâna açarak yukarıdaki mekanizmayı kolaylaştıran belediyeler mi; “imza için beni bulmasalar, başkasını bulacaklar” diyen mimar ve mühendis mi; “kendi mühendisimi nasıl olsa denetleyemiyorum, bari bu işten biraz gelir elde edeyim”, diyen meslek odaları mı; kanun ve yönetmeliklerdeki eksiklikler mi; yoksa bu kanunlarda ne yazdığını bile bilmeyen, devletin arazisini bazen doğrudan yağmalayan ve seçimlerde oy hesabıyla ikide bir imar affı çıkaran siyasetçi mi?

Gerçekten kimin “asıl” suçlu olduğu konusunda kafamın çok karışık olduğunu itiraf etmek istiyorum. Çünkü suçlu olarak ilân edilecek her kişinin parmağı ile göstereceği bir başkası var. Nasrettin Hoca’nın karpuzu gibi, bulaşmayan kalmamış ki. “Depremin altında çürümüş devlet yapısı kaldı”, bugünlerde en çok söylenen bu. Fakat bu yeterli değil. Mevcut sistemin sadece açık şiddet üzerine oturduğu gösterilebilseydi, bu iddia ciddiye alınabilirdi. Antik Yunan’da söylenmiş, sonra Hz. Muhammed’in hadisi halini almış bir söz daha açıklayıcı bu durumda, “her halk layık oldugu şekilde yönetilir”. Ortada çöken bir “sistem”den söz edeceksek eğer, görmemiz gerekiyor ki, hepimiz ama hepimiz, bu sistemin bir tarafından tutmuş, bu sistemin gereklerine göre, “işi kitabına uyduruyorduk”. Hep beraber tüm ayrıntısını bildiğimiz, en çok bileni de “en uyanığımız” saydığımız bir sistemi, el birliği ile götürüyorduk. Doğa oyunbozanlık yaptı. Belki sert ama işin gerçeği bu...

Bu nedenle “kollektif suç” kavramı daha anlamlı. Fakat bu kavram çok tartışmalı. Çünkü, hukuki anlamda suç, bireysel bir kavramdır. Bir birey veya bir grup suçu doğrudan işleyebilir. Onların suç işlemesine imkân sağlayan ortamı gerekçe olarak göstererek, suçu işleyeni sorumluluktan kurtaramazsınız. Bu nedenle, kollektif suçtan daha çok kollektif sorumluluktan bahsetmek gerekir. Suç’un nerede başlayıp nerede bittiğini ise, ceza hukuku çerçevesinde ele almak gerekir. Benim burada ele alacağım, işin kollektif sorumluluk ile ilgili bölümüdür.

Şikayetçi olduğumuz sistem kabaca nasıl işliyor şu anki isleyiş tarzıyla, Türkiye’de devlet yapısı ile toplumsal gerçeklik arasında büyük bir uçurum söz konusudur. Birey veya sosyal gruplar ile devlet arasındaki kopukluk, şu andaki gerçekliğimizdir. Sosyolojik ifadeyle, devlet ile toplum arasında “biz” ilişkisi yoktur. Bizler için devlet, ötede, bizim dışımızda duran “başka” bir şeydir. Devlet de kendisini toplumun dışında, ötesinde, “bir başka şey” olarak görmektedir. Meşrûiyetini sadece kendisinden alır. Bu devletin bir de “milleti” vardır. Bu devlet her şeye kâdirdir; bu durumu askerî gücünün yanısıra, biraz da ülke ekonomisinin % 60‘ını kontrol etmesiyle sağlar. Ülkemizde, “bize ait olmayan” bu devlet ile aramızdaki ilişkiyi sağlayan en önemli aracı kurumlar siyasî partilerdir. Devlete yönelik kurulmuş bu ilişki tarzı, siyasî partilerin siyaset yapış tarzlarını da esas olarak belirler. Siyasi partiler, bir toplumun işleyişini düzenlemekle sorumlu devletten ve bu devletin sorunlarından kendilerini “sorumlu” görmezler. Toplumun yönetilmesine iliskin esas sorunların kendi görev alanlarının dışında kaldığını kabul ederler. Siyasi partilerin görevi, seçimler aracılığıyla hükümet olmakla sınırlıdır. Ama bu, toplumun yönetiminde ve dolayısıyla devlette egemen olmak anlamına gelmez. Bu durum partilerce de bilinir ve kabul edilir. Bu nedenle bazı siyasî olaylarda, hükümet yetkililerinin “olanları şiddetle kınıyorum”, biçimindeki saçma demeçlerine bir tek Türkiye’de rastlanır.

Siyasi partiler için esas olan, seçimler kanalıyla, devlet imkanlarının, para ve siyasî rant musluklarının başına geçmek ve bunları daha sonra eş-dost-akraba ve parti üyeleri arasında dağıtmaktır. “Devletin malı deniz yemeyen domuz” sözü bu siyasî felsefenin en özlü ifadesidir. Siyasal partiler Türkiye’de “zenginleşme şirketleri”dir. Bu şirketlerde aktif politika yapanların ana amacı, “iş bulmak”tır, siyasî veya iktisadî rant yemektir. Genel kural olarak, temel ve ciddi siyasî sorunlar, bu partiler tarafından, ülke güvenliği ile ilgili sorunlar şeklinde yorumlanır ve çözmek için kafa yormak yerine, devletin asıl sahibi olduğuna inanılan silahlı kuvvetlere havale edilir. Türkiye’de hiçbir siyasî partinin toplumun gerek iç gerekse dış sorunlarıyla ilgili herhangi ciddi bir siyasî programı, oluşmuş stratejisi yoktur, bulunmaz. Parti programlarında temel sorunlarla ilgili birkaç cümleye rastlanabilir, ama bu cümleler gerekenin yapılması için yazılmamışlardır. Partiler Yasası, “yapılması lazım” dediği için, “iş olsun”, diye kaleme alınırlar. Kürt, Kıbrıs, Balkanlar, Ortadoğu vb. sorunlara ilişkin, Batı partilerinde rastladığımız türden somut politikaları, ilgili parti komisyonlarını, sözcülerini Türkiye’de boşuna ararsınız. Bunun için de, partilerin seçim öncesi söyledikleri ile hükümet olduktan sonra yaptıkları arasında en büyük uçurum Türkiye’de yaşanır.

Çünkü, Batı rejimlerinin işlemesinin düzenlendiği kamusal alan bizde, büyük ölçüde siyasî partiler aracılığıyla, siyasî ve iktisadî rantı paylaşmak üzerine kurulmuştur. Siyasi partiler, kollektif “köşeyi dönme” örgütleridir. Kamusal alanın kapsamı ve içeriği sadece bu kadardır. Ve bizler de yıllarca bu partilere büyük ölçüde bu nedenle oy verir dururuz. “Bana, Bizim Aileye, Bizim Partiye, Bizim Bölgeye” somut olarak kazandırdığı iktisadî ve siyasî rant, her partinin başarısının ana ölçüsüdür. Deprem bu mekanizmayı biraz zor sarsar gibi geliyor bana.

Ortada toplumsal bir şizofreni söz konusudur; devlet-toplum kopukluğu, Osmanlı’dan bu yana, bireylerin ve grupların kendi aralarında ve bunlarla devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen şizofrenik bir davranış tarzını da geliştirmiştir. Bir tarafta belki “günlük dünya - gerçek hayat” diyebileceğim bir düzey vardır ve diğer tarafta, bunun dışında, bununla ciddi bir çelişki içinde olan, “kanun ve kararnamelerce” de düzenlenmiş “resmî dünya” oluşmuştur. “Hukuk Dünyası” olarak da adlandırılabilecek bu “resmî dünya” üstümüzde bir örtü gibi durur. Bizler ise onun altında “gerçek dünyanın” kurallarına göre birbirimizle ilişkiye gireriz.

Yani, bir yandan insanlar arasındaki, devlet ile vatandaşlar arasındaki ilişkileri düzenleme iddiasındaki ve esas olarak toplumun işleyişinden sorumlu kurumlar, hukuk sistemi vb. vardır. Bu “kanun ve kararnamelerle” örülmüş “resmî dünya”nın işleyebilmesi için bunların dayandığı belli davranış normlarının da taraflarca benimsenmesi gerekir. Ama gerek devletin kendisi gerekse vatandaşlar, birbirleriyle ilişkilerini ve davranış tarzlarını bu değerler sistemine ve bu değerler sistemine dayanan kurumlara göre düzenlemez. Gerek birey ve gruplar kendi aralarındaki gerekse devletle toplumun ilişkileri, bu “resmî dünya”nın dışında var olan başka değer sistemlerine ve davranış modellerine göre yürütülür. Devleti yönetenler dahil, tüm toplumsal güçler veya daha basit bir deyişle “hepimiz”, hareket saiklerimizin, bizi esas olarak belirleyen değerler sisteminin “resmî dünya”nın değerler sistemi ile çelişki içinde olduğunu, gizli ya da açık bir şekilde ondan farklı olduğunun bilincindeyizdir. Ama asıl sanatımız da budur. Kanunu bilmek, ama ona aykırı olan davranışımızı, kanunların açıklarından da yararlanarak işi “kitabına uydurmak”. Bizim kültürümüzdür bu, deyim yerindeyse, ruhumuzun örgüsüdür.

Depremle birlikte sarsılan bence bu mekanizmadır. Hukuk devleti, onun kurumları ve değer yargıları, gerek yönetici elitlerin gerekse geniş kitlelerin yalnızca birbirleriyle oynadıkları oyunun sürdürmesine hizmet ediyordu. Gerek devlet toplumla ilişkisini, gerekse de grup ve bireyler birbirleri ile ilişkilerini bu “kanun ve kararnamelerin” dışında, “bildikleri” “gerçek hayatın” normlarına göre düzenliyorlardı. Bu nedenle, Türkiye’de esas olarak insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemesi gereken hukuk kurumları, onları belirleyen davranış normları, hakettiği ilgiyi hiçbir zaman görmedi. Gerek devlet gerekse toplum için önemli olan, mevcut kurumların, grupların kendi düşünceleri açısından önemli gördükleri ilişkileri, kendi istedikleri biçimde düzenlemelerini sağlamak için nasıl kullanılacağı idi. Bütün bunların sonucunda, hukuk devletini ve onun kurumlarını küçümseyen, onun değerler sistemi ile alay eden, hattâ reddeden bir siyasî kültür ortaya çıkmıştı. Bu tür bir işleyiş tarzı, gerek mikro gerekse makro düzeyde “çifte davranış normları” üretti. “İşi kitabına uydurmak” Türkiye’de yaşam ilkesi haline geldi. Hareketler ve davranışlar, yalnızca dışarıdan bakanlar için görünüşte yasalara ya da hukuk normlarına uydurulmaya çalışıldı. Devleti yönetenler, yaptıkları işin görünüşte “yasaya uymasına” özel dikkat ederler, ama “uymadığı” durumlarda da bir çıkış yolu bulmaya özel dikkat gösterirler. Ama hiçbir zaman bu kurumlar yönetenlerin davranışlarını belirlemez. 1854 yılından beri işkence kanunen yasaktır. Yöneticilerimiz, 1999’da bile işkence cezasını arttıran kanun çıkarmaya devam ederler ama bu kanunu çıkartırken de, “işkence olmazsa polisimiz çalışamaz”, demeyi unutmazlar. Kanunen bir şeyin yasak olmasının bir anlamı yoktur. Biz de yöneticilerimiz de biliriz ki, polisin işkence yapması “normal”dir. Çünkü bu aramızdaki ilişkileri düzenleyen “gerçek dünya”nin normlarından birisidir. Bizler açısından da durum farklı değildir. Deprem sonrası yapılan “Siyaset Meydanı” programı bu açıdan öğreticiydi. Devlet arazisine kaçak bina inşâ edilmesi, müteahhit vb.nin bunu mümkün olduğu kadar ucuza çıkarmak için malzemeden çalınması, mimar, mühendisin planların uygunluğuna bakmadan imzalaması, belediyenin her araziyi imara açması, her inşaata onay vermesi vb. yapılan işlerin her adımı kanunlarda yazılı olanlara aykırıdır ve son derece bilinçli yapılmaktadır. Yani sıradan vatandaşından siyasetçiye kadar hepimiz, “kanun ve kararname”nin ne olduğunu biliyorduk ama bunlara “siktir et” gözüyle bakıyorduk. Bunlar “uyulmak” için değil, üstte bir örtü bulunması gerektiği için oradaydı. Boşluklarını da çok iyi bildiğimiz için, “işi kitabına uydurmak” ve “malı götürmek”le meşgûldük. Şu anda şikâyet ettiğimiz ve suçlusunu aradığımız her iş, vatandaşından devletine kadar, hepimiz tarafından son derece bilinçle yapılmaktaydı.

Türkiye’de “Deprem Yönetmeliği” var. Bunu yönetici de biliyor evini yaptıran vatandaş da (bilmiyorsa da inşaat sırasında öğreniyor). Ama hepimiz, bu yönetmeliklerin “uyulmak için” yapılmadıklarını da biliyoruz. Türkiye’de toplumsal bir şizofreni vardır. Hepimiz her şeyi “resmî dünya”ya uydurarak yaparız ama asıl “işi bitiren” düzeyin başka olduğunu biliriz. İki ayrı yüzümüz, iki ayrı kişiliğimiz vardır. Birincisi, işi “resmî” düzeyde konuştuğumuz zaman ortaya çıkar, diğeri ise “hakikisi”dir. Birbirimizle bu “resmî” düzeyin diliyle konuşuruz. Gerçek niyetimizi, asıl amacımızı ise bir kural olarak “saklarız”. Veya “resmî” konuşurken, hafif tebessümle konuşuruz, karşımızdakine de hafif tebessümle cevap vererek, neyin söylenmek istendiğini anladığımızı imâ ederiz. Yani, hepimiz ötekinin, “sözünün başka, niyetinin başka” olduğunu biliriz. Bu işleyiş tarzı bir ahlâki çöküntü anlamına gelir. Çünkü, kollektif olarak güdülen bir “sahtekârlık” söz konusudur. Herkes, bir diğerinin “iki yüzü”, “iki kişiliği” olduğunu bilir. Bir kişilik bölünmesidir söz konusu olan, hani “gündüz insan, gece hırt” dedikleri cinsinden...

Ötekine derin bir güvensizlik, yaygın bir şüphe esastır. Çünkü “resmî olarak ettiğimiz lafın ötesinde”, herkes herkesin “iş bitirme” anlayışıyla davrandığını bilir. Böylece, Türkiye’de, hayatın bütün alanlarında, kökleri derinlerde yer alan “ötekinden şüphe” ve “başkalarının gizli emellerini bildiğini zannetmek ve onu ortaya çıkararak ötekinin maskesini düşürmek sanatı” gibi bir alışkanlık oluşmuştur. “Açık konuşalım”, “dürüst olalım” ifadeleri Türkiye’de kullanıldığı kadar başka bir ülkede kullanılmaz. Açık konuşanı “keriz”, başkasının söylediğinin ötesindeki gizli amacını bileni ise “uyanık” sayarız. Gerçek amacın gizli tutulması gerektiği, siyasetten iktisada kadar hayatın her alanını bir ahtapot kolu gibi sarmıştır. Bu anlamda toplumda yaygın bir şizofreniden söz edilebilir. Karşımızda, bireyinden kollektif aktörlerine dek, herkesin kendi gerçek düşüncesini ve amacını gizlemek zorunda hissettiği ve davranışlarını en az iki farklı norma göre düzenlediği bir toplum durmaktadır. Deprem bizim kendi sahtekârlığımızı bizim suratımıza vurdu o kadar...

Bundan sonra ne olur? Büyük katastrofların insanların davranışlarını önemli ölçüde değiştirdiği kabul edilir. Ama “unutmazlarsa”! Biz ise unutmayı severiz. “Adam sende”ciyizdir. ATV, 12 Eylül’ün geçen yıldönümünde sokaktan kısa röportajlar aktardı. Konuşanların tamamına yakını 12 Eylül’de askerî bir darbe olduğunu hatırlamıyordu. Darbeden en çok etkilenen kuşak bile, bugün bu tarihin davranışlarında önemli bir değişikliğe uğratmadığını gösteren bir günlük yaşam pratiği içindeler. Tarih üzerine uğraştığım dönemden beri, en “duyarlı” arkadaş çevremden aldığım ortalama tepki, “işin gücün mü yok!”; “uğraşacak başka bir şey bulamadın mı?”nın ötesinde değil. Değil tarihini, “dün akşam yediği yemeği” bile unutmanın bir meziyet sayıldığı bir kültürel ortamda yaşıyoruz. Bir konuyu, bir sorunu tüm olası sonuçlarına kadar düşünmek ve davranışını buna göre ayarlamak... Bize herhalde bundan daha yabancı bir tarz olamaz. Boşver düşünmeyi... “İşi en kısa ve en kolay nasıl hallederiz, sen ona bak,” türü bize en uygun olanı. Depremin yarattığı zihniyet çatlaması acaba kendimize ilişkin düşünmemiz gerektiğini ve belki de ilk önce bizden, kendi kafa yapımızdan başlamamız gerektiğini bize hatırlatacak mı?