Anasayfa > Birikim Arşiv > 125-126 - Eylül-Ekim 1999 > Hâlâ Devleti mi Bekleyeceğiz?

Hâlâ Devleti mi Bekleyeceğiz?

Mete Çubukçu | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Depremi derinden yaşayan herkes isyan etmekte haklıydı. Herkes sadece yardım bekliyor, birilerini arıyordu. En çok aradığı da yaşamının her alanına nüfuz eden, her alanını denetleyen, her dakikasında kendini hissettiren, çoğu zaman korkutan, zor kullanan ve insanları “bensiz bir şey yapamazsın çaresizliği içinde bırakan” yapıydı. İnsanlar o gün de onsuz bir şey yapamıyor, onu arıyorlardı. Haklı olarak isyanı da ona yönelmişti. Devlet neredeydi?

Peki ilk saatlerden itibaren aradığı devlet neydi onlar için? Kimisi için hükümet, kimisi için Kızılay, kimisi için belediyeler, kimisi için görebileceği bir ambulans, dozer, resmî elbiseli bir şahıs ya da askerdi. O ortamda devletten ne anladışıldığını sorgulamanın mantığı da yoktu. Sadece bekledikleri ya da devlette de somutlaştırdıkları o yaşanan korkunç olayda uzatılacak bir eldi. O güne kadar bu elin “devlet” olacağı insanların kafasına işlenmiş, işletilmişti. Ama bu tek yanlı değildi tabiî ki, devlet her yerde kendini hissettirmeye çalışırken, insanlar da kendi inisyatifini ona devretmişti. Ama onlar, o bölgedeki insanlar yalnızdı. Sadece kendileri vardı, kendi güçleri ya da güçsüzlükleri ile başbaşa kaldılar.

İnsanların beklediği o güne kadar insanlara nefes aldırmayan, her şeyi kontrol edebileceğini ve her şeye hâkim olduğunu iddia eden bu yapıdan, o “devasa” güçten eser yoktu. O, soğuk, hantal ve duygudan yoksun yapı hâlâ derin uykudaydı.

Uyandığında ise bizzat “insanların” kendi yerini aldığını gördü. Çünkü harekete geçmesi için uyanması, kendi insanları için kasalarında bulundurduğu “kurtarma” planlarını uygulamaya koyması gerekiyordu. Gerekiyordu. Ama olmadı. Çünkü “devletin sahip olması gerektiği iddia edilen” o “güç”ün hiçbir belirtisi yoktu. Kof bir hamaset ile yıllarca hem kendini, hem de insanları avutan yapı, korkunç olayın üzerinden kısa süre geçmesine rağmen bir şey olmamış pişkinliği ile kendini savunmaya kalktı.

Türkiye yaşadığı depremle birlikte bir kez daha devlet, insanlık, vicdan ve sivil inisyatif kavramları ile yüzleşti, tartıştı, sorguladı. İnsanlar uzun süreden beri ilk kez insan olmanın sorumluluğunu hissetti ve harekete geçti. Peki devlet neredeydi?

Doğru ya da yanlış herkesin bir devlet tanımı vardı o bölgede. Kimse belki devletin tam olarak ne demek olduğunu bilmiyordu. Ama o devletin gündelik yaşamda karşılaştığı bürokrasisinin ihtiyaç olduğu bir zaman ve ortamda olmadığını biliyorlardı. Hangisi herhangi bir devlet kuruluşunda, herhangi bir memur tarafından adam yerine konulmuştu ki? Ama o insanlar o çaresizlik içinde normal hayatlarında adam yerine konulmamış olmalarına rağmen, yine de bir şeyler bekliyorlardı. Beklediler ama gelmedi, gelemeyecekti.

“Yaşarken bize saygı göstermeyen bir devlet, ölümüze hiç göstermez. Dolayısıyla dirimize sahip çıkmayan devlete ölümüzü niçin kaydettirelim” sözleri o korkunç olay sonrası çok duyulan yakınmalardan biriydi. Ve bu yüzden hiçbir zaman kaç kişinin o felâkete kurban gittiğini bilemeyeceğiz. BM’den 45 bin ceset torbası isteyenlerin 15-16 bin kişinin öldüğünü açıklamasına yalnızca kendileri inanacaktır.

İşte tam da bu noktada insanlar önce bireysel, ardından kollektif güçlerini ve vicdanını ortaya koydu. Soyut anlamda “insanlık” ayağa kalktı. Somut anlamda ise siviller, sivil toplum kuruluşları, sadece deprem nedeniyle biraraya gelen oluşumlar aslında çok daha yalnız ve güçsüz olmadığımızı ortaya koydu.

Devletin kendi görevlileri bile yitirdikleri inançlarından dolayı sinmişlerdi. Valiler ise normal zamanlarda olduğu gibi, sadece odalarında gelen heyetleri kabul makamına dönmüştü. Sakarya’da yardım toplama merkezi izcilerin denetimine geçmişti. O ruh hali ile polisin bile kendi valisine, bakanına inancı kalmamıştı. Ama ilerleyen günlerde devlet, özellikle gönüllüleri devre dışı bırakmak için çalışmalar başlattı. Özellikle yardımlar konusunda tek denetim merkezleri oluşturmaya çalıştı. Çünkü depremin ilk günlerinde olmayan itibarını tekrar kazanmak istiyordu. Gönüllü kuruluş ve kişileri deprem bölgelerinden uzaklaştırma faaliyetleri de yine bu çerçeve içinde değerlendirilebilir. Yine ilk günlerde depremzedelere karşı çok duyarlı olmaya çalışanların eski kimliklerine bürünmeleri için fazla zaman gerekmedi. Göçük altında kalan “itibarını” ancak böyle sağlayabileceğini düşünüyordu. Ancak o itibarı insanların vicdanında sağlayabilmesi ve kendini affettirebilmesi çok zor görünüyor.

Medya her şeye rağmen iyi bir sınav verdi. Ama sadece devletin bazı kurumlarını öne çıkarıp geneli gözden kaçırması önümüzdeki günlerde köklü değişikliklerin olmayacağının işaretiydi. Örneğin müteahhitler adına Veli Göçer hedef seçildi. Ama binlercesi es geçildi. Kızılay başkanı haklı olarak eleştirildi. Kurumun içinin nasıl boşaltıldığı anlatıldı. Ama kimse yıllardır Kızılay’ın yardım faaliyetlerinden daha çok istihbarat elemanlarının istihdam merkezi olduğunu gündeme getirmedi. Batılı ülkelerin bazı NGO’larını istihbarat amacıyla kullandığını bilen Türkiye bu işi bile bir devlet kuruluşuna, Kızılay’a yükleyip yurt dışında kullandığı biliniyor. Kızılay için bilgi toplayan elemanların çadır kurmayı bilenlerden daha önemli olduğu depremde ortaya çıktı. Ama depremde toplanacak istihbarat herhalde ölü sayısının gerçek olup olmadığının saptanmasıydı.

Tüm bölgede devlet dışında ortalıkta görünmeyen bir grup daha vardı. Gerçi onlar kendilerini de devlet saydıkları için çok şaşırtıcı olmasa gerekti. MHP ve onların gençleri her nedense ortalıkta yoktular. Adapazarı’nda pankartsız ve kimliksiz binlerce insan yardım faaliyetlerine katılırken, onlar pankart açarak çalışmayı tercih etmişler ve tepki toplamışlardı. Neredeler derken onları İstanbul sokaklarında geceleri bozkurt işareti yaparak, kornalar çalarak asker uğurlaması yaparken bulduk. Enkazlarda ise hâlâ canlılar vardı. Evet, bir de Gölcük yolunda sopalarla düzen kurmaya çalışıyorlardı.

İslâmcılar ise yine en örgütlü kesimdi. Hemen komitelerini, çadır kentlerini kurdular, yardım bağlantılarını yaptılar. Ama sadece kendilerinden olanlara açtılar kapılarını. Bir de sokakları deprem gerçeğini “anlatan” kitapçıklarla doldurdular; sürekli sistemi sorgulayanlar, oturdukları bozuk zeminin, kendilerine mezar olan evlerinin nasıl yapıldığının hesabını sormadılar. Yanıtı başka yerde aradılar.

Bu deprem korkunç bilançosuna rağmen, şunu ortaya koydu: Duyarlı, vicdanlı olan ve insanlık değerlerini, dayanışma ruhunu kaybetmeyenler hâlâ var. Biraraya gelmemiz için felâketlerin ve ölümlerin mi olması gerekiyor? Hâlâ mahallemize, kentimize, ülkemize ondan da öte kendimize devletin mi sahip çıkmasını bekleyeceğiz?