Barut Fıçısı

Ahmet Çiğdem | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Goran Paskaljevic’in herkesin bir cinnetin eşiğinde yaşadığı, herkesin katil olmak için elindeki bütün imkânları kullandığı, herkesin aslında suçlunun bir başkasının olmasına ait o mutlu tesadüfe umut bağlayarak barbarlaştığı bir Belgrad gecesini anlatan filmi Barut Fıçısı’nı seyrettiğimde Ankara’nın yahut İstanbul’un Belgrad’dan bir farkının kalmadığını düşünmüştüm. Trafik kazası, mafya, çete, işkenceci polis, dostlukların aşınması, anlamsız ve korkuya bürünmüş bir gündelik hayat, tecimselleşmiş bir nostalji, savaştan kaçan Bosnalı Sırplar (buradaki muadilini bulmakta zorlanmadınız umarım), umutsuzluk ve.. herkesin kurtarıcı çığlığı: “Ben suçlu değilim!” Paskaljevic yabancısı olmadığımız bir gerçekliğe bakmamızı isterken, anlattığı Belgrad’ın Ankara’ya uzaklığı sadece kilometrelerle ifade edilebilir ve fiziksel uzaklık her zaman aşılabilir. Ötesi, korkunç ve korkutucu bir benzerlik. Filmin Amerika’daki deneme gösterimleri sırasında içerisindeki şiddet ögelerinin çıkartılması teklif edildiğinde, “Sizin filmlerinizde daha çok şiddet yok mu?” diye soran Paskaljevic’e, “Ama sizinki gerçek bir şiddet” cevabının verildiğini okuduğumda bu benzerliğin hiç de ihmal edilebilir bir benzerlik olmadığı yolundaki düşüncem pekişti. Burası her tarafında gerçek bir şiddetin yaşandığı ender topraklardan birisi değil miydi? Enzensberger’in İç Savaş Manzaraları’nda anlattığı şiddet: Bakkala gidip ekmeğimi rahatça alabiliyorum diye, size bir şey olmayacak sanmayın! Belgrad’ın üzerine bomba yağarken de böyle düşünmekten vazgeçmedim - aradaki tek fark, BM’nin, NATO’nun ve ilgili öteki “birimlerin” umursamazlığına bağlanabilirdi. Ayrıca bombalardan sonra Belgrad’dakiler, Milosevic ve yandaşları, Miloseviç’den daha iyi katil olabileceği kesin Vuk Draskovic, 1991’den başlayarak Yugoslavya’nın küçülen haritalarıyla meydanlara koşan “liberal” ve “sosyal demokrat” unsurlar, Arkan ve benzeri bir yığın Çetnik, Türkiye’deki muadillerinden daha yetenekli ve cesur olabilirlerdi belki, ama kesinlikle “malzeme” konusunda yarışabilirdik. Sonra “deprem” oldu. Belgrad’ın yaşadığı şiddeti biz de yaşadık - üstelik daha çaresiz bir biçimde. Gölcük, İzmit, Yalova ve Adapazarı’nın Belgrad manzaralarından daha “verimli” olduğu açıktı - CNN oradaydı çünkü. Bu yazıyı deprem öncesi Türkiye ve bombardıman öncesi Belgrad arasında tam da Paskaljevic’in tasvir ettiği türden bir ruh hali benzerliğine işaret etmek için tasarlamıştım. Şimdi bombardıman ve deprem sonrası diye devam ediyorum. Aradaki benzerliği daha iyi ne gösterebilirdi ki?

Nitekim deprem (deprem işte! ne zaman, nerede ve nasıl olduğu sorusunun bir önemi yok artık, sadece deprem!), deprem sonrası ve daha uzun yıllar süreceği kesin “deprem sonrasının sonrası” bizim içinde yaşadığımız cinnetin hiç de Sırplar’ınkinden aşağıda kalır bir yanının olmadığını gösterecek işaretlerle dolu. Faciadan hemen sonra, devletin kendine ait bir aklının olduğunu hatırlamasıyla üzerimize, yasaklarla, tehditlerle, eleştiriden masuniyet talepleriyle çullanması boşuna değil. Toplumsal deliliğin “denetim dışı” bir biçimde gerçekleşmesi egemenleri tehdit etmişti çünkü. Delilik, çünkü burada “rasyonel” bir kalkışma zaten başlamadan ezilir; öyle bir “gelenek” olamıyor. Depremzedelerin isyanının bastırılması, bir köle ayaklanmasının bastırılmasını andırıyor bu yüzden. Mağdur olmak, kimseyi kendiliğinden iyi yapmaz belki ama yarası olan yarasını neden göstermesin? Bu topraklara duyulan ümidin, böyle apansız, birdenbire ortadan çekilivermesi, bu ümidin gerçekliği konusunda bizi kuşkuya sevketse de, ancak böylesi cılız bir ümide sahip olunabileceği uyarısını hatırlatması açısından kayda değerdir sadece.

Depreme ilişkin yaşanılanlar, “Başka türlüsü nasıl olabilirdi?” diye sormayı gerektirmiyor mu? Sevindiklerimiz, zaten sevindiğimiz şeylerdi; o açıdan bir “sürpriz” yok. Peki ya ürktüklerimiz? Korktuklarımız? Gerçeği söylemek gerekirse, orada da esasta yeni bir şey yok. Sadece barbarların cür’etinin biraz daha arttığını, bitlerinin biraz daha kanlandığını söyleyebiliriz. Bunun bu taraflarda bir karşılığının olmamasını beklemek, aptallık olur. Gözyaşları, kurtarıcı değildir. Ağlamaktan başka yapılacak bir şeyin olmaması, ağlamayı masum kılmaz.

Her şey gerçekti. İnsanlar tek başlarına kaldılar. Önce birer birer, sonra toplu olarak. Geçmiş kötülüklerimizi devredebileceğimiz bir iblis bulabilecek miyiz?

Dinlediğim en iyi hikâye, dükkânının önünde yardım malzemesi olarak su ve ekmek dağıtılan bir bakkalın, “Biraz uzakta dağıtsanız, satış yapamıyorum” talebine ilişkin. Bakkalın mutsuz bilinci harekete hemen geçmiş. Genel olarak, yalnızca, yıkık evinden tenceresini kurtarmaya çalışan kadına, “mal canın yongası” denilerek gösterilen istihzayı anlama güçlüğü çektiğimi söyleyebilirim bu yüzden: kadın, deprem sonrasında o tencereye muhtaç olacağına dair bir bilgiyi derisinde taşıyorsa, başkalarına ne oluyor?

Kabarık bir “başkaları” listesi var. Elimizdeki liste, katillerden, düzenbazlardan, sahtekârlardan oluşan bir liste değil. Türsel olarak farklı, en azından o iddiada. Allah’a şükür ki değil. İyi aile babalarından, düzgün bürokratlardan, politikacılardan, Durkheimcı bir toplumsal işbölümünün, prekapitalist bir korporatizmin gerektirdiği kimler varsa onlardan; ilk zaman şaşkınlığını üzerinden atıp subaylardan demeç almak üzere deprem mahaline koşan anchormanlerden, başyazarlardan, patates tarlalarına otomobil fabrikası kuran “müteşebbislerden”, fabrikanın açılışını yapan devlet “adamlarından” oluşan başka bir liste daha var. Depremin yarattığı şaşkınlığı üzerlerinden atar atmaz, halkın üzerine çullanan o devlet ve onun sahici, apaçık imgesi, ona söz söyletmemeyi varoluş nedeni olarak vaz’eden o başkaları. Adı İslâmcıya çıkmış kuruluşların yardımlarını engelleyen vali. Yurttaşlarının açık götünden utanmayıp, “stratejik yerleri” Yunanlılar’dan gizlemeyi başaran, gavur yardımı kabul etmeyen bakanlar. Bence en doğru açıklamayı Kemal Yavuz yaptı: Bir başına kalmışlıklarının bilinciyle süratle kendi çıplak varoluş şartlarına dönen ve denetimleri zorlaşan toplulukları sıkıyönetimden başka ne zaptürapt altına alabilirdi ki? Ne olmuştu ki, ellerinde avuçlarında ne varsa kaybetmişlerdi işte! Tarihe bakarak, temayı sürdürelim o zaman: Afetin yarattığı bir azınlık olarak Autobahn yapımında kullanılmalarında ne kötülük var? Hazır işgücü. İşsizlik kol geziyor. “Bunların” talepleri de az olur zaten - karın tokluğuna çalışırlar. Sermaye zaten hazır. Daha şık bir öneri: İstanbul’a üçüncü bir köprü kurulsun. Depremden “zarar görenleri” çalıştıralım. Şantiye şefliği için önerim, sorumlu milletvekili, elinde hazır deprem “senaryolarıyla” dolaşan Yaşar Topçu. Bilgisi görgüsü var. Yardımcı olur. Bu bilgisi, beni başka bir öneriye itiyor: Karadeniz Otoyolu İhalesi hazır duruyor. Topçu’nun o konuda da engin bilgileri vardır. Ne dersiniz?

Bütün diktatörlükler halklarına yalan söylerler ve karın doyurmayı vaadederler karşılığında. İnsanlara hem yalan söyleyip hem de aç bırakmayı başaran içkarartıcı akrobisiyi burada, depremin politik ekonomisinde keşfetmenin insanı dehşete düşüren bir tarafı var. Depremden hemen sonra, dayanışmadan duyduğumuz gönenci ve sevinci kursağımızda bırakan devletin karşı atağının sonuçlarını düşünmeye başlamamız bu dehşete dayanıyor. Bu dehşet bizi teslim almış durumda. Bırakın kahramanlığı, küçük, ahlâklı bir varoluşa bile izin vermiyor. Bu yüzden “deprem vesilesiyle” oluşan durumdan pozitif bir şey türetmek, bunu oluşacak yeni bir toplumsal sözleşmenin bir aracı olarak tahayyül etmek, “yeniden inşâın” başka türlü bir toplumsal etkileşime yol açacağını düşünmek, iyimserlik sınırlarını zorlamak olacaktır. Nitekim depremin yarattığı etkiler, süratle normalize edilirken, iyi niyetli yurttaş çabasının giderek yavaşladığını, azaldığını gördük. Bu belki normal. Giderek sıfırlanacak olması da. Sonrası felaket. Sonra, toplum olarak barbarların şefkatine kalacağız. Mağdur olmayanlar da içerilmek üzere. Barbarların şefkatine kalmak, bu yaşanacak en kötü şey olsa bile, depremzedelerin yapabilecekleri, umabilecekleri tek şeydir. Medeniyetin, insanlığın, insanlık ideasının kendisini utanarak bile dile getiremeyeceği bir nesnel durum olarak, barbar şefkatine muhtaç kalacağımız yeni bir döneme giriyoruz, hep beraber. Barbar şefkatine marûz da kalabileceğimiz yeni bir döneme üstelik. Barbar şefkatini göstermek ister! Hazır olalım! Serzenişlerimizi ve içerlemelerimizi hemen tüketmeyelim; kusursuz bir vicdan tasarımı için onlara ihtiyacımız olacak çünkü. Şimdiden daha keskin ve yasakçı, baskıcı ve gaddar olacağını saklamaya bile ihtiyaç duymayan yeni bir dönem bu. Bu toplumun buradan çıkabilmesinin bir ihtimali varsa, o ihtimale yaslanalım diyeceğim, yok, maalesef yok.