Anasayfa > Birikim Arşiv > 125-126 - Eylül-Ekim 1999 > Zemin Altımızdan Kayarken

Zemin Altımızdan Kayarken

Erdoğan Özmen | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Zemin altımızdan kayıyor, sallanıyorduk. Belki de sakin, sıradan, -takmadan, umursamadan- ‘yaşayıp gidiyoruz işte’ hayatlarımız; en emniyette olduğunu sandığımız yerde, ev-içlerinde en mühim dayanağından, aşinalık duygusundan koptu ve bizler öylece, korunmasız, garantisiz, kimsesiz kalakaldık. Ayağımızı bastığımız toprak kayıyordu. Bütün güvencelerimizi, temel güven duygumuzu, belki de önemlice miktarını ölümün inkârı için harcadığımız ruhsal enerjimizi, savunmalarımızı, hafızamızı, bağlarımızı toptan yitirdik ve her şeyi/her şeyimizi içinde yok eden devasa bir korku ve dehşet zamanının ortasında, öylece kalakaldık. İster herkesi, hepsini ardımızda unutup hızla merdivenlere ya da pencerelere fırlamış olalım, isterse odanın ortasında, yataklarımızda yığılıp kalmış; felç edici o panik dalgası hiç bitmeyecekmişçesine uzadıkça, içimiz tükendikçe yaşadıklarımızın farkına belli ki çok sonra varacağız: Ölüm dehşeti her zaman her yerde zira. Ölümün aşkınlığı bütün insanî deneyimlerin en önemli motifi: İç dünyalarımızın dehlizlerinden; rüyalarımız, arzularımız, güdülenmelerimiz, korkularımız ve dirençlerimizden, bütün toplumsal yapılara, inançlarımız, eğlenme tarzlarımız, anıtlarımız, zaman ve mekân alışkanlıklarımıza değin. Ölüm ve yaşam karşılıklı bağımlı ve ölümün bütün dehşeti ve yıkıcılığı karşısında, ölüm fikri bizi koruyan, esirgeyen bir derinliğe sahip. Ölümün, kendi somut ölümümüzün tanınması hayatlarımıza bir keskinlik duygusu bahşederken, yaşam üslûbumuzda radikal dönüşümlere yol ve alan açarken, hayatlarımızı; uyuşuklukla, önemsiz endişelerle, hay huyla, biriktirmeyle aslında yitirdiğimiz; daha çok tüketerek, haset ederek, daha çok tamah ederek, oyalanarak ellerimizden kayıp gittiğini sadece izlediğimiz hayatlarımızı, daha doğrudan, kendiliğinden, üretici-yaratıcı potansiyellerimizin daha çok ayırdında olduğumuz, giderek açılan katlarından duyduğumuz sevincin çoğaldığı hayatlara doğru bükmemizin olanaklarını sağlayabilir. Söylediklerim bunca acıdan, yitimden, ızdırabtan sonra bir üşüşme, talan etme tutumuna mı işaret ediyor? Daha çok şu: İç dünyalarımızda ve dışımızda olup bitenlerin izini sürmede yeterince sebatkâr davranabilir, ortaya dökülüveren her şeyin bu sefer bir unutuluş örtüsü altında geçiştirilmesine müsaade etmez, yeterince cesur olabilir, şimdi atmaya başladığımız adımların sonuçlarını hiçbir ürküntüye kapılmadan göğüsleme kahramanlığını gösterebilirsek, bundan sonra ne kişisel ne de toplumsal hayatlarımızda hiçbir şeyin gerçekten de eskisi gibi kalamayacağı...


“Devlet, doğal afetlerde (ve günlük hayatta) şefkat gösteren veya bunu esirgeyen bir varlık değildir. Toplumun maaşlı memurudur. Devlet, kürsülerden beline kadar sarkıp kollarını açarak halka, ‘devlet yardım elini uzatacaktır’ diyen bir yaratık değildir. Bu, kendinde devletlilik vehmeden politikacı ve bürokratların hayasız, babaerkil küstahlığıdır. Devlet, toplumun verdiği işi yapan bir siyasi-idari örgüttür. Devleti şahıslandıran görevliler, işlerini yapmazlarsa, o kürsülerden ve makamlardan çekilip alınmalıdır” (Taha Parla). Ama bu devlet neden sadece ceberruttur, neden sadece devlet olma gücünü kullanır, sadece yasak koymaya, dayak atmaya, işkence yapmaya yarar? Neden sürekli gözdağı verir, tehdit ve tembih eder, korku salar? Eleştiriye neden tahammülü yoktur, neden sürekli toplumun taleplerini, ihtiyaçlarını, duyarlılıklarını bastırmaya çalışmakla meşgûldür, insanların acılarına neden hiç kulak asmaz? İnsanlar göçük altlarında can çekişirken nerede bulunur devlet? Neden yardımımıza koşan, çocuklarımızı kurtarmaya çalışan insanları istemez, onları apar topar geri yollar? Neden onların bütün uyarılarına rağmen, içinde canlı kalmış insanların olabileceği enkazları acele kaldırmak ister? Nasıl böylesine zalim, insafsız, küstah olabilir? Sürekli gizlemeye çalıştığı nedir? Ne ister ki bizden? Hâlâ talep ettiği biricik şeyi, gücün ve kontrolün kendinde olması talebini ne hakla taşır, bu ne yüzsüzlüktür?

Aşağılık kompleksi ya da duygusu yapısal bir nitelik kazandığı ölçüde, her ne pahasına olursa olsun sadece benlik-değerinde bir artış hissine imkân verecek telafilere hayatî bir ihtiyaç duyar. Bu durumda güç ve iktidar için sarfedilen mutlak çaba, bütün psikolojik enerjiyi ve potansiyeli kendi yörüngesine hapseder. Belki de geçmişte yaşanmış, hayali ya da gerçek, incinmelere verilen ve kaçamadığımız bir yanıttır aşağılık duygusu. Sevgi kaybının ve kastrasyonun yol açtığı ızdırabı katlanılır kılmanın bir yoludur. Çok ileri gitmiş olmamak için kişisel olanla sınırlandırarak söylersem; gerçekten aşağı olarak kabul edilen tek beden organı penistir. Belki de bütün mesele ‘küçük’ penisten ibarettir. Belki de aşağılık duygusu, benin idealine uygun davranma ve yaşama yetersizliğinden ya da bir türlü idealini gerçekleştirememe halinden türüyor. Belki de yaşadığımız onca acı, hayal kırıklığı hiç hazzetmediğimiz, asla hazzetmeyeceğimiz bir ideal yüzündendir. Bu yüzden ucuzdur hayatlarımız, çocuklarımızın hayatları; geleceğimizin talan edilmesi, kıyılmamız, can çekişirken seyrediliyor olmamız bu yüzdendir belki. Öfke duymayalım, öfkemizi kontrol edelim, öyle mi? Apaçık ortaya çıkan şey karşısında; bu devletin sadece dayak atmaya, işkence yapmaya, Cavit Çağlarlar’a trilyonları akıtmaya, hepimizle alay edercesine katilleri yüceltmeye, ‘Aile’ fotoğrafları çektirmeye yarayan bir alet oluşu; sadece rant bölüşüm, yolsuzluk ve talan ağlarından ibaret oluşu karşısında öfke yok öyle mi?


Öyle diyorlar. Ağız birliği ettiler yine; tevekkül göstermemizi buyuruyorlar, öfkeyi çocuksu, ilkel bir duygu olarak kodlayan, geçersiz ilân eden, yıkıcı bulan psikiyatristlere müracaat ediyorlar. Bazıları ‘deprem acısının bağırır, ağlar ve üzülürsek geçeceğini’ salık veriyor. Seslerinde alabildiğine ‘cool’ bir tını, görmüş-geçirmişlere özgü bir yüce gönüllülük, ama yeri geldiğinde de, başka her duygu ve tavrın henüz yetişkin olamamışlıkla malûl olacağını duyuran, bir mahcubiyet aşılamaya göre ayarlanmış bir tepeden-bakış.

Yine karşımıza duygu ile akıl arasında temel bir karşıtlık ilişkisi olduğunu vaaz eden pozitivist epistemolojinin argümanlarıyla dikiliyorlar. Duygularımızın dünya ve ilişkilerimiz tarafından uyarıldığı, o matrikste ortaya çıktığı ölçüde, o dünya ve ilişkilerimiz hakkında da olduğunu bilmezden geliyorlar. Duygunun bir eylem kipi olduğunu, bir eylem kipi olarak kişinin dünyası ve ilişkileri hakkında dile getirdikleriyle, o dünyanın aktif bir kurucu ögesi olduğunu da. Uzunca bir zamandır hiç olmazsa sol siyasal zihniyet dünyasında, kişisel olanın da politik addedildiğinden, yani duygu, fantezi ve imgelemin de has bir bilgi kaynağı sayıldığından bihaber, bizi yine ketenpereye getirmek istiyorlar: Sakın ha, öfke yokmuş! Öfkenin ezilen sınıflar için ulaşılabilir, makûl bir duygu olmaktan çıkarılmasının, yıkıcılıkla, çocuksulukla eşdeğer kılınmasının temel bir hâkim sınıf yönelimi olduğunu bir kez daha unutalım; sistematik olarak, her vesileyle yeniden-üretilen bir öfke reddinin aslî bir tâbi kılma mekanizması işlevi gördüğünü bilmeyelim istiyorlar. İçin için korkuyorlar: Belki de işte bu sefer, öfkemizin uyandırdığı enerjinin; haramilere, zalimlere, katillere “Artık yeter, inin sırtımızdan” dedirtecek bir cesaret, kahramanlık ve kararlılığı ateşleyeceğinden korkuyorlar.


Hadi bakalım. Bu sefer olsun, birbirimizin yüzünü kara çıkartmayalım. Hem neden olmasın ki, bu sefer bir düşünelim: Oburluğun, arsızca tüketmenin, her şeyi sınırsız bir iştahla talan etmenin, öldüresiye rekabetin ve didişmenin, para ve ayak oyunlarının, haksızlığın, hukuksuzluğun, hırsızlığın, istifçiliğin, ötekinin altını oymanın, arsa spekülasyonunun, köşe dönme hırsının, rant dağıtım çevrelerine dahil olma hevesinin, paranın egemenliğinin karşısında; kardeşliği, adaleti, hukuku, eşitliği, dayanışmayı, paylaşmayı, özveriyi hâkim kılabiliriz. Hiç unutmayalım, biz istersek lanet olası her şey çok farklı olabilir.