Srebrenica 1995

Ahmet Çiğdem | (Sayı : 196 - Ağustos 2005)

Spinoza’nın yazdığı gibi utanç, eğer, “kendisinden utandığımız bir edimi izleyen acı”ysa, Srebrenica üzerine söz söylemek asla bir utancın eseri olmamalıdır. Srebrenica soykırımı “başkalarının edimi” olarak utancın nesnesiyse, bu başkalarına karşı utanabilecek kadar rahat, mesafeli ve kibirli kalabilmişiz demektir ki bu durumda susulsa yeridir.

Srebrenica soykırımında kendi edimimizi bir utanca konu ediyorsak, o vakit yapmamız gereken kendi uygunsuzluğumuz üzerine konuşmaktır. Uygunsuzluğumuz hem suçlu hem sorumlu olmamızdan ileri gelir. Ve her ikisi de salt etik kavramlar değillerdir sadece, aynı zamanda hukuksal bir durumu da zorunlu kılarlar. “Suç” ve “sorumluluk” yargılanmayı gerektirir. İnsan boş yere suçluluk ve sorumluluk duymamalıdır. Srebrenica’ya karşı suçluluk ve sorumluluk hissetmek bir yaptırım gerektirmiyor, çünkü herkes, ortakduyulara sahip canlıların kollektivitesi olarak insanlık, eş derecede, katliama katılmış durumda.

11 Temmuz 1995, BM Güvenlik Konseyi’nin 16 Nisan 1993’te aldığı 819 sayılı kararla “Güvenli Alan” ilân edilen Srebrenica’nın Sırp Ordusu ve paramiliter güçler tarafından ele geçirildiği zamanı gösteren bir tarih olmanın yanısıra, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği’nin de doğrudan sorumlu olduğu bir soykırımın başladığı tarihtir de. Fransa ve Hollanda, bölgede konuşlanmış birlikleri aracılığıyla ve BM kararı gereğince korumak zorunda oldukları insanları Slobodan Milosevic, Radovan Karadzic ve Ratko Mladic isimli kasaplara terk etmelerinden ve katliama seyirci kalmalarından ötürü ayrıca sorumludur. Her iki ülkenin de geçmişinde Nazilerle işbirliği yapmış yönetimlerin olması, çetniklerin Müslümanları soykırıma uğratmasına göz yummalarını anlamamızı sağlıyor. Srebrenica’da yaşanan trajedinin sorumluluğunu bir iki aciz BM komutanına, vesikalı katillere ve Sırp canileriyle sınırlamak, orta sınıf konformizmini mümkün yegane din olarak yaşayan kuzeyli, beyaz, wasp, zengin kitlelere bir vicdan rahatlığı sunabilir belki. Baudrillard gibi, Sırp vahşetini, Avrupa’nın Müslümanlardan arındırılmasını sağlayacak bir etnik temizleme hareketi sıfatıyla Batı dünyası tarafından görmezlikten gelindiği düşüncesine bel bağlamak da doğru değil, çünkü Srebrenica soykırımı bütün insanlığın toptan suçlu ve sorumlu olduğu total bir olaydır. Ve bu sıfatla anılmalıdır. Diğer her adlandırma, eksik, yersiz ve katilleri ödüllendiren bir adlandırma olacaktır.

Çünkü sadece insanlara borçlu kalabiliriz; insan zaten tanımı gereği başka insanlara borçlu kalarak insan olabilir. Tarih, insanların birbiriyle borç üzerinden kurduğu tanışıklığın ve birlikteliğin belgesidir. Ama bu tanışıklık ve birlikteliğin kırıldığı ânlar vardır ve bu kez tek tek insanlara borçlu kalmak ve bu borcu kabul etmek hiçbir şeyi hâlletmez, çünkü artık insanlığa borçluyuzdur. Tek tek insanlara değil de, insanlığa borçlu olduğumuzda, işler yolunda gitmiyordur ve bu kez tarih, artık bize sadece dünyanın yaşanılır bir yer olmadığını gösterebilir. Ne toplumsal projeler ne ütopyan itkiler geleceğe ümitle bakmamızı buyurabilir. Ve insanlığa borçlu kalmak konusunda tarih bize cimri davranmamıştır. Yakın tarihli bir örneğe bakalım: Auschwitz’den sonra yapamayacağımız tek şey Adorno’nun da farkında olduğu gibi sadece “şiir yazmak” değildir. İnsan bilinci körelmiş, vicdanı yaralanmış, ahlâkı iflâs etmiştir. Auschwitz’le birlikte, insan hayatını hep bildiği üzre sürdürmek konformizmine sahip olamaz. Auschwitz’de olup bitenlerden hepimiz, herkes, tek tek, insanlığa borçlu kaldık. Başımıza geleceklerin en kötüsü buydu; çünkü insanlara borcunuzu ödeyebilirsiniz ama insanlığa borcunuzu asla ödeyemezsiniz. İnsanlığa borçlu kalan, hep borçlu kalacaktır.

Ve bu yüzden, Auschwitz’den sonra hayatı çekilir kılan söz, “Bir daha asla!”ydı. Belki toplama kamplarından sonra insanlığa olan borçlarımızı ödemek imkansız hâle geldiğinden, belki en azından benzeri borçların sırtımıza yapıştırılmaması için mutlak bir ikâzdan başka tutunacak bir ilke kalmadığından. Auschwitz’den sonra bu sözün unutulduğu, hatırlanmak bile istenmediği birçok olay yaşadık. Srebrenica, insanlığa borçlu olma hâlinin en son örneği olarak su yüzüne çıktığında, merhamet, Srebrenica’daki soykırımın 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana karşılaştığımız en kötü felâket olduğu istatistiğine sıkıştırılmıştı. Srebrenica’da analar ve eşleri, oğulları ve kocalarıyla DNA testleri yardımıyla ve yeşil tabutlarda toprağa verilmek üzere buluşturmak, evet, insanlığa karşı borçlu olduğumuzu hakikâtını değiştiremez. İnsanlık, Srebrenica’ya borcunu ödemelidir. Auschwitz’i unutmak istemiyorsak, Srebrenica’yı hatırlamalıyız. Hatırlatmalıyız. Srebrenica’yı unutarak, Auschwitz’i hatırlamak, kötülerden taraf olmaktan başka bir anlam taşımaz. Ölenlerin ruhumuzu kurtarmak için attığımız adımlara vereceği karşılığı, katillerin suratında okumaktan duyacağımız şey, “Bir daha asla!”nın Srebrenica için de geçerli olabileceği iyimserliği olmamalıdır. Srebrenica, barbarlığın tarihsel son halkasıdır. Başka bir şeyi hatırlatmak üzere araçsallaştırılamaz. Srebrenica’nın kendinde taşıdığı gerçek, soykırım, böylece, insanlığın arkada bıraktığı bir momentin adı olarak kalamaz, insanlığın geleceğidir; eğer insanlığın bir geleceği olacaksa.

Srebrenica’daki soykırımın sorumlusu ve sanığı olarak aranan Radovan Karadzic ve Ratko Mladic, insanlığa karşı küstahlığını sürdüren Slobadan Milosevic’le birlikte katliamın esas özneleri değillerdir. Karadzic ve Mladic’in sanık sandalyesine oturtulması, yerlerinden yurtlarından edilen, tecavüze uğrayan, çetnik işaretiyle kalsın diye parmakları kesilen, fabrikalarda, okullarda toplu halde katledilen binlerce insanın, kadının, çocuğun geri gelmesini zaten sağlamayacaktır. Adalet bir fazla insanın öldürülmesiyle sağlanmış olsaydı, şimdi çok adil bir dünyada yaşıyor olmamız gerekirdi. Soykırımın Hitler’e ve toplama kamplarının komutanlarına kalmış olması, geride kalanları aklamadığı gibi, üç-dört kişinin sözde-mahkemelerle yargılanarak mahkum edilmesi, Srebrenica kasaplarını temize çıkarmaya yetmemelidir. Neden çevre kirliliğinden, bazı hayvan türlerinin kaybolmasına kadar uzanan bir çizgide yükümlülüğü bütün insanlara paylaştırıyoruz da, gerçekten bütün insanların gözleri önünde cereyan eden bir soykırımdan biz voyeristler sorumlu tutulmuyoruz? Katliamdan 10 yıl sonra, vücudunun çeşitli organları ayrı mezarlıklarda bulunan insanlar vardır; cesetler, soykırımın izleri bulunmaması için defalarca yer değiştirmiştir. Her seferinde ölü insan bedenine daha fazla zarar vermek için daha fazla gayret sarf edilmiştir. Anlaşılan Çetnikler, Nazi öncüllerinin teknik rasyonalitesine henüz ulaşmış değillerdi. Böyle farklılıklarla yaşıyoruz işte: katışıksız katliam profesyonellerinin deneysel girişimlerinin ötesinde gelecek kuşaklara anlatacak neyimiz var?