Anasayfa > Birikim Arşiv > 56 - Aralık 1993 > Terör ya da Mülkün Temeli Üzerine Deneme (II)

Terör ya da Mülkün Temeli Üzerine Deneme (II)

Faruk Alpkaya, Levent Kavas | (Sayı : 56 - Aralık 1993)

2.0.

Meillet dilin bir kuşaktan öbürüne “süreksizlikle” aktarıldığını savunur; gerekçesi de oldukça düzayaktır: çocuklar sözcüklerin anlamını yanlış anlar.[1] Söylemler alanında yeralan bütün ögeler gibi düşüncelerle sözcükler de iki değerlidir: eski ya da yeni, geleneksel ya da ilkel, sıradan ya da sıradışı. Dolayısıyla sözcükler kendi anlamlarını, düşünceler kendi düzenlerini hep korurmuş gibi, şu söz evreninde eklemeler çıkarmalar, çatışmalar, aldatmacalar görülmezmiş gibi süreğen bir anlam, kendini olduğu gibi yineleyen tek bir dil oyunu tasarımına, tek bir düzenliliğe bel bağlanamaz.[2] Birilerinin dilinden düşen (ya da düşmeyen) bir sözcükle karşılaştığımızda şunu sormamız gerekir: Bu sözcük yerli yerinde mi kullanılıyor? Yuvasından kopmuş olmasın? Anlamını sağlama almak için de sözcüğü yerli yerine, yuvasına geri götürmemiz, ilk dil oyununa dönmemiz, ilkin nasıl öğrenildiğine bakmamız gerekir. Ama sözcüğün yuvası ilk öğrenildiği dil oyunu olduğu ölçüde ilk kullanıldığı dil oyunudur da. Öyleyse “terörizm” sözcüğünün sürekliliklerini ya da süreksizliklerini kavrayabilmek için ilk kez bir dil oyununun gündemine girişiyle bizim gündemimize alınışı arasındaki kullanımlarına, alımlanışlarına bakmamız gerekir.

2.1.

“Terörizm” sözcüğünün geçmişi pek de eski değildir; Fransız Akademisi’nin sözlüğüne 1798 yılında 1793-1794 dönemini belirten “terör düzeni, yönetimi” anlamıyla girmiştir. Gerek “terörizm” gerekse “terörist” sözcükleri için sözlüklerin saptadığı en eski kullanım tarihi 1794’tür. “Terör” sözcüğünün siyasal kullanımıysa 1789’a dayandırılır [Le Grand Robert, 1985].[3] 1796’da çıkan Le Néologiste Français adlı sözlüğe bakılırsa Jacobinler “terörist” sözcüğünü ara sıra kendilerini nitelemek için olumlu anlamda kullanmış, Robespierre’in düşüşünden sonra deyim “suç” yananlamı yüklenmiştir. Yine de “terör” 5 Eylül 1793’den önce “gündeme” gelmez. 5 Eylül 1793’te önce Jacobinler, sonra da Kamu Esenliği Kurulu adına Barère Convention’un “terörü gündeme koymasını” önerir.[4] “Terör” 27 Temmuz 1794 (9 Thermidor II. Yıl) sonrasına dek “gündemde” kalır.

“Gündeme koyma” deyiminin çok belirtik bir tarihsel anlamı vardır. Bu deyim, 1793 yazından başlayarak, devrimci yönetim kuramının biçimlenişine koşut bir gelişim göstermiştir; devrimci yönetimin ardarda yürürlüğe koyduğu siyasal araçları belirtir.[5] Dolayısıyla “terörün gündeme konması” bir yandan yeni bir dil oyununun, bir yandan da ona yataklık eden belli bir yaşama biçiminin doğuşunu imler. Gerçekten de Fransız Devrimi yeni yaşama biçimlerine bağlı yeni dil oyunları yaratma bakımından alabildiğine verimlidir. Bunda devrimin tam da “terör dönemi”nde “dil”i “gündeme koyma”sının payı büyüktür. 27 Ocak 1794’te yine Barère şöyle der: “Yönetimde, yasalarda, alışkılarda, törelerde, giyim kuşamda, tecimde, düşüncenin kendisinde bile devrim yaptık; öyleyse gelin bunların gündelik aracı olan dilde de devrim yapalım.” Domergue şöyle karşılık verir: “Toprağıyla, siyasal düzeniyle bir, bölünmez olan Cumhuriyet diliyle de bir, bölünmez olmalıdır”.[6]

“Dilin gündeme konması” yürürlükteki dil oyunlarını baştan aşağı değiştirir. Hangi dil oyunlarının oynanacağını belirleyen Convention’a egemen olan Jacobinler “terör” sözcüğüyle yeni bir dil oyunu kurmaya girişmeden çok önce onun dayandığı yaşama biçimini yürürlüğe koymuşlardır. “Terör” sözcüğünün tüm anlam ağı, bu “ilkel dil oyununda” gizli olduğu ölçüde “terör dönemi”nin yapısında yatar.

“Terör dönemi”nin tam hangi tarihler arasında yaşandığı biraz tartışmalı da olsa kabaca Olağanüstü Ceza Mahkemeleri’nin kurulduğu Mart 1793 ile Robespierre’in devrildiği 27 Temmuz 1794 arasındaki on yedi ay üzerinde anlaşılabilir. 10 Mart 1793’te Olağanüstü Mahkeme’nin kurulmasını sağlayan söylevinde Danton şöyle der: “Halkın mutluluğu şimdi büyük uğraşlar ve yıldırıcı önlemler gerektiriyor. (...) Halkın korkunç olmaması için biz korkunç olalım; bir mahkeme örgütleyelim. (...) Böylece halk yasanın kılıcının tüm düşmanlarının kafası üzerinde sallandığını bilsin”.[7] 10 Mart gecesi benimsenen kararla “Paris’te, her türlü karşı devrimci girişime, özgürlüğe, eşitliğe, kardeşliğe, Cumhuriyetin birliğine, bölünmezliğine, Devletin iç, dış güvenliğine karşı her türlü suça, krallığı yeniden kurmaya ya da özgürlüğe, eşitliğe, halkın egemenliğine zarar verecek başka bir yetke kurmaya yönelik bütün düzenlere bakacak bir olağanüstü ceza mahkemesi kurulacak”tır.[8] Olağanüstü Ceza Mahkemeleri ya da daha yaygın adıyla Devrim Mahkemeleri 29 Mart 1793’ten 27 Temmuz 1794’e, daha doğrusu II. Yıl 9 Thermidor’a dek işletilmiştir. Anlaşılacağı üzere arada takvim değişir. Devrim zamanın düzenlenişini, gerek çalışma sürelerinin gerekse tarihin düzenlenişini de gündemine almadan edemez. “Terör yönetimi” yalnızca nesnelerle sözcüklerin düzenini değil, bütün (yasal, törel, giyimlik, tarihsel) imlerin düzenini belirler. Bu bakımdan, başlangıçta andığımız, Barthes’ın Hébert’e ilişkin saptaması gerçekten de “devrim durumunun” bütününü ele verir.

“Terörün takvimi”ni inceleyen Donald Greer[9] Mart 1793 ile Ağustos 1794 arasında 14.080 ölü saptamıştır. Giyotinin hızı Mart-Nisan 1793’te biraz yükselir, Haziran 1793’ten sonra iyice düşer, Ekim 1793 ortalarında birden tırmanır, Ocak 1794’ten sonra yeniden düşer, Temmuz 1794’e dek çok da aşağılara inmeden alçalıp yükselir, sonra birden durur. Bu takvim gerek “terör dönemi”nin yapısı gerekse sözcüğün dolaşımı konusunda sanıldığından da açıklayıcıdır. Döneme ilişkin geleneksel üç kuramın[10] neyi iyice görmediğini ya da görmek istemediğini gösterir bize: “ulus” ile “yurtseverlik” deyimlerini yaratan devrimin “Grande Nation”dan, “ulus”u kurmaktan vazgeçemeyeceğini.[11] Mart 1793 Vendée ordusunun bölgeyi ele geçirdiği aydır; Haziran 1793 Vendéelilerin yenildiği aydır. Convention 1 Ekim 1793’te “Vendée halkı”nın kökünün kazınmasını buyurur; 7 Kasım 1793’te Vendée topraklarının “ulusallaştırılmasına,” adının da Vengée [haklanmış] olarak değiştirilmesine karar verir; “özel adlar,” yer adları bile imlerin yeni düzenine uyacaktır. Turreau’nun Ocak 1794’te önerdiği Vendéelilerin kökünün kazınmasına ilişkin tasarının 8 Şubat 1794’te Kamu Esenliği Kurulu’nda onaylanmasından sonra, Robespierre’in düşüşüne dek altı aylık düzenli bir arıtma uygulaması sürdürülür; böylece giyotin takvimi de bir düzenliliğe kavuşur.[12] “Terör dönemi”nde öldürülenlerin yarısından çoğu (7.305) Vendéeli, bunların da yüzde 48’i köylü, yüzde 41’i işçidir.[13] Convention çok açık konuşmaktadır; adlar koyar, dil oyununu kurar, bütün kuralları adıyla sanıyla uygular. 5 Şubat 1794’te Kamu Esenliği Kurulu adına yaptığı konuşmada Robespierre şöyle demiştir: “Halk hükümetinin dayanağı, barışta erdem ise eğer, devrim içinde de hem erdem hem yıldırıdır [“terör”]: Gerçekten de, erdemin olmadığı yerde yıldırı kıyıcıdır, yıldırının olmadığı yerde de erdem güçsüzdür. Yıldırı, tetikte duran, sert, yumuşama bilmez bir adaletten başka bir şey değildir. Demek ki, yıldırının kaynağı erdemdir. Yıldırı, yurdun en geciktirilmeye gelmez ihtiyaçlarına uygulanan özel bir ilkeden çok, genel demokrasi ilkesinin bir sonucudur”.[14]

Böylelikle “terör” sözcüğü “korku, yılgı” anlamının ötesine geçerek ilk kez bir yönetim aygıtının dilinde kendi “demokratik yönetim ilkesi”ni imlemek üzere kullanılıyordu. Daha 8 Thermidor’da, Robespierre’in son söylevinde “suçsuzluğun güvenliğini sağlayan suça yönelik ‘terör’dür” (suça karşı yıldırı: caydırma) deniyordu.[15] Oysa bir hafta sonra, 14 Thermidor’da Barère şöyle söyleyecekti: “Terör hep zorbalığın aracı olmuştur; adaletse özgürlüğün aracıdır” [Convention tutanakları].[16] 26 Thermidor’da Legendre “insanların ruhuna yılgı salan” 23 Thermidor kararının kaldırılmasını önerecek, Tallien onu destekleyecekti: “Convention devrimci bir yönetim istiyor, adil ama sağlam, acımasız ama yurttaşları titretmeyen; çünkü ‘terör’ zorbalığın silahıdır; yalnızca halkın düşmanlarına acımasız, aile babalarına, saygıdeğer insanlara güven veren bir yönetim” [292]. Ama 2 Fructidor’da Louchet “her yerde terörü gündeme koymaktan başka çıkar yol olmadığını” ağzından kaçırıverince oturuma katılanların hepsi “Adalet! Adalet!” diye bağırmaya başlayacaktır. Bunun üzerine Louchet “terör”ün söykütüğüne kazınan o en önemli tümceyi söyler: “Terör sözcüğüyle en sert adaleti belirtmek istemiştim” [304]. Hemen ardından Tallien alkışlar arasında asal ikilliği kuruverir: “Terör zorbalığın silahıdır. Ülkemizin bütün düşmanlarına karşı en sert adalet kullanılmalıdır” [305]. 12 Fructidor’da (29 Ağustos) Lecointre de Versailles Genel Güvenlik Kurulu üyelerine yüklenen “suçlar” dizisini okur. Birinci “suç“ şudur: “Terörle, pekçok durumda herhangi bir suçlama, herhangi bir kuşkulanma gerekçesi, 17 Eylül 1793 yasasında anılan yasaya aykırı eylemlere ilişkin herhangi bir kanıt olmaksızın gelişigüzel tutuklama kararları verip uygulayarak Cumhuriyet’in bütün yurttaşlarını baskı altında tutmak” [309]. Böylece bir aylık bir süre içinde “terör” sözcüğü “suçsuzluğun güvenliğinin” göstergesi olmaktan çıkarak bir suçu belirtmeye başlamış, “demokratik yönetim ilkesinin” adı “adalet” diye değiştirilmiştir.

Kuşkusuz Fransız Devrimi sırasında türeyen yalnızca sözcükler değildir. Foucault, kabaca bu dönemde, neredeyse birarada ortaya çıkan iki yönelimi saptar: “Fransız Devrimi, ulusal ordularla yürütülen, dev kitle kıyımlarıyla sonuçlanan ya da sonu oraya varan günümüzün büyük ulusal savaşlarının” başlangıcını belirler. Ama o sıralarda devletin kamu sağlığını gözetmesine ilişkin ilk geniş kapsamlı tasarılar, taslaklar da boy gösterir.[17] “Sağlık güvencesi” 1870’lerde, Sedan Savaşının ardından gündeme gelecektir.[18] Ama gündemde “terör” sözcüğüyle başlangıcından beri sürekli atbaşı giden tamlama ne “ulusal ordu”dur ne de “sağlık güvencesi”. Söylemin tutanaklarında, taşıyıcılarında “terör”le birlikte başlıca yeri tutmakla kalmayıp doğrudan doğruya “terör söylemi”nin öznelerince saptanıp duyurulan, savunulan “temelleri” dile getiren tamlama “insan hakları”dır. 24 Nisan 1793’te, “terör dönemi”nde, “yeni insan hakları bildirgesi” taslağını yazıp Convention’a sunan Robespierre’dir. Bu bakımdan Carr’ın, Bolşevik Devrimi’ne düştüğü bir çıkmada sözünü ettiği Robespierre’in savlarıyla “Jefferson’un terörü savunan tutumu” arasındaki karşılaştırma olanağı daha sıkı bir temele oturur.[19] İlk “insan hakları” bildirgelerinden biri sayılan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni yazanın Jefferson olduğu düşünülürse, “terör”ün ilk savunucularının “insan hakları” tasarısını ilk ortaya atanlar olduğu anlaşılır.

1794 sonunda kıyımcı Goullin yargıçlar önünde şöyle diyordu: “Benim yazılarımda çiftanlamlılık yoktur; dobra dobra konuşurum, benim sözlüğüm boğma ile göçürme sözcüklerinin eşanlamlı olduğunu yazmaz. Yaptıklarımda gizlilik saklılık yoktur; hiçbir zaman adaletle arama kurbanlar sokma alçaklığına düşmedim”.[20] Bu hep katışıksız, düzanlamlarla konuşan devrimcilerin son sözüydü. Oysa çoktandır “adalet” sözcüğü başka bir sözcüğün yerine kullanılıyordu, çok geçmeden de “terör” sözcüğünün anlamı çatallanacaktı.

2.2.

19. yüzyılın ilk yarısında “terör” sözcüğü artık renklerle birlikte anılıyordu: “Kızıl terör”ün yerini “ak terör”ün sürekli egemenliği almış gibi görünüyordu. 1849 başında Engels “Macar Savaşı” üzerine yazdığı bir yazıda “1793’ten beri ilk kez, üstün karşı devrimci güçlerce kuşatılmış bir ulus karşı devrimin korkakça azgınlığının karşısına devrimci öfkeyle, ak terörün karşısına kızıl terörle çıkmayı göze alıyor” diye yazıyordu.[21] Bu övgünün ardında, Marx ile Engels’in 1848-1849 boyunca uğraştığı Fransız Devrimine ilişkin çözümlemeler yatıyordu. 1848’deki “devrim durumu,” sürekli 1793’teki “devrim durumu” örneğine bakmayı gerektiriyordu. Durum gerçekten de elli yıl öncesine benziyordu, 1871’de de yinelenecekti, ama imlerde, simgelerde, dil oyununda küçücük bile olsa önemli bir değişiklikle: “Paris Komünü” de bir Kamu Esenliği Kurulu oluşturacaktı kuşkusuz, ama bu kez 11. İlçe Alt Kurulu “giyotinin yakılmasını” kararlaştıracaktı (6 Nisan 1871). “Terör” sözcüğünün anlamı, yüklemleri, renkleri değişse de simgeleri yüzyıl boyunca pek değişmemişti anlaşılan. Oysa “terör”ün kuramsal yükü keskin bir kopuşa uğramıştı. Fransız Devrimi Tarihi ile kentsoylu sınıfın 19. yüzyıl boyunca “terör”e bakışını belirleyen Thiers’in karşısında bu kez yepyeni bir “terör tasarısı” vardı. Üstelik bu yeni tasarı sözcüğün bütün ağırlığını kendi üzerine çekerek gerek 1848’deki gerekse 1871’deki kitle kıyımlarını bundan böyle kimsenin “terör” nitelemesinin kapsamına sokmamasına yolaçacaktı. Dil oyununun kuruluş kuralları bir süre kentsoyluluğun denetiminden çıkmış gibi görünüyordu. “Terör” sözcüğünün olumsuzlanmasına, buna karşılık “adalet” ile “devlet”in “ak”lanmasına dayalı oyunun kuralı “kızıl”a boyandı.

Kasım 1848’de Marx yeni tasarıyı şöyle dile getirmişti: “karşı devrimin canavarlığı, ulusları, eski toplumun kanlar içinde can çekişmesini, yeni toplumun kanlı doğum sancılarını kısaltmak, kolaylaştırmak, yeğinleştirmek için devrimci terörden başka yol olmadığına inandıracaktır” [VII.505-506]. Mayıs 1849’da, Neue Rheinische Zeitung’un kızıl mürekkeple basılmış son sayısında şunları ekleyecekti: “Acımamız yok, sizden de acıma beklemiyoruz. Sıramız geldiğinde terör için mazeretler uydurmayacağız. Oysa krallığın teröristleri, Tanrı ile yasanın kayrasına dayanan teröristler eyleme gelince kıyıcı, kibirli, alçak, kurama gelince korkak, yalancıdır, iki bakımdan da bayağıdırlar” [IX.453]. Krallığın “okurlarda yönetime karşı saygısızlık uyandırma, bir toplumsal cumhuriyet kurmak üzere şiddetli devrimleri kışkırtma” suçlamasına karşılık veren bu yazı kentsoyluluğun “amaçsız kıyımları”ndan sözeden Kasım 1848 tarihli yazıya göndermede bulunuyordu. Orada Marx, Fransız kentsoyluları ile Alman kentsoylularının 1848 olayları sırasındaki tutumlarını karşılaştırırken Fransa’da kentsoyluluğun zorbalığı ele alarak kendi karşı-devrimini kendisinin yaptığını, oysa Almanya’da kölece bir tutumla karşı-devrimi kendi tepesindeki zorbalar adına gerçekleştirdiğini söyler; bunun sonucu Fransa’da kentsoyluluğun halkı sindiren utkusu, Almanya’daysa halkın utkusunu engellemek için kendi kendisini sindirmesidir [VII.504]. 1852’de, Hegel’in bütün büyük tarihsel olaylarla kişilerin aşağı yukarı iki kez yinelendiğine ilişkin gözlemini anarak başlayan Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i sık sık 1793-1795 ile 1848-1851’i karşılaştıracaktır. Sırasıyla “toplumsal cumhuriyet”in, “demokratik cumhuriyet”in, “parlamenter cumhuriyet”in krallığa doğru yokoluşunu Fransız kentsoylularının “gelecekteki kızıl terör” korkusuna dek izleyen Marx, kentsoyluluğun yönetim araçlarının, “tanrılaştırdığı kılıcın,” “polis gözetiminin,” “sıkıyönetimin” nasıl kendisine karşı kullanıldığını saptar.[22] Marx ile Engels’in çözümlemeleri krallığın “aklanmış terörünün” ne ölçüde kentsoyluluğun 1793’teki “terör yönetiminden” türediğini ortaya koyar, böylece dil oyunlarının 1793’ten 19. yüzyıl ortalarına dek nasıl “hısımlıklarla” eklemlendiğine ilişkin ipuçları verir. Oysa kendi dil kullanımlarıyla “terör” sözcüğünün anlamındaki çatallanmaya katkıda bulunmaktan kaçınamazlar; sözcüğün kentsoyluluğun kurduğu dil oyunundaki değişmiş, olumsuzlanmış anlamının yükünü yüklenerek oyunun içinde yer alırlar. Böylece “devrimci” savaşım, “karşı devrimci” savaşımın araçlarının kendisine karşı kullanılmasına boyun eğer. Yine de Marx ile Engels yürürlükteki dil oyununun temel kurallarına ilişkin çok önemli bir kaç ögeyi saptamıştır; bunların ardarda okunması “terör” sözcüğünün 19. yüzyıldaki serüveninin kilit taşlarını gösterir: Nisan 1849’da Engels, “Kitle başkaldırısı ile genel halk ayaklanması krallığın kullanmaktan ürktüğü araçlardır. Bunlar yalnızca bir cumhuriyetin başvurabileceği araçlardır - 1793 bunun kanıtıdır. Bunlar, uygulanması devrimci terörü varsayan araçlardır; böyle bir yolu kullanmaya karar veren hükümdar nerede görülmüş?” diye yazar.[23] Aralık 1848’de Marx “Bütün Fransız terörizmi, ayaktakımını kullanarak kentsoyluluğun düşmanlarıyla uğraşmaktan başka bir iş yapmadı” demiştir [VIII. 161]. Ekim 1845’teyse Engels “terör” sözcüğünün çatallanıp renklenişindeki çatışkıyı açığa vuran şu saptamayı yapmıştır: “Napoleon, Fransa’da işini görmüş olan terör yönetimini, savaş kılığında, öteki ülkelere uyguladı - bu ‘terör yönetimi’ Almanya’da dört gözle bekleniyordu” [VI. 19].

2.3.

Şu son saptama, krallığın devrime tepkisini dile getiren olumsuzlanmış anlamıyla da olsa İngilizce’ye geçen “terör” sözcüğünün Almanca’ya neden girmediğini, Almanların bunca bekledikleri “terör”ü neden kendi “korku dillerine” çevirdiğini açıklar belki de.

2.4.

Walter Laqueur düzenli, dizgeli “terörizm”in 19. yüzyılın ikinci yarısında başladığını söyler.24 “Terör söylemi”nin “terör kullanımı”ndan bağımsızlığını savlayan, dolayısıyla “teröristler”in, “terörist akımlar”ın sözcüğün ortaya çıkışından önce (avant la lettre) de varolduğunu ileri süren bu kavrayış biçimi, çağımızın sözlüğünün köklerini Fransız Devrimi’nde bulsa da çağcıl “terör söylemi”nin kavrayış çevrenini 19. yüzyılın ikinci yarısıyla, daha da önemlisi 1870’lerle sınırlar. Bu eşikten önce ne olup bitmişse “tarihin sonundan önceki dönemde” yer alır; oysa “çağcıl terörizm”in türeyişi, Çarlık yönetimine karşı savaşan Rus devrimcilerinin, İrlanda’daki, Makedonya’daki, Sırbistan’daki, Ermenistan’daki ulusal bağımsızlıkçı akımların, Fransa, İtalya, İspanya ile ABD’deki anarşist “eylemle propaganda” yönelişlerinin ortaya çıkışı ortak (ama aykırı) bir kökene bağlanır: “demokrasi ile ulusçuluğun doğuşu”na. Buna karşılık Franklin L. Ford ile Eric J. Hobsbawm “siyasal cinayetlerin,” “suikastlerin” sayısal dökümüne dayanarak gerek böyle bir doğum sınırına gerekse 1830-1930 arasına sıkıştırılmış bir “başkaldırı çağı” düşüncesine karşı çıkar, “siyasal şiddetin” geçmişini çağcıl devletin doğuş sürecine doğru yayar, onun yerine I. Dünya Savaşı sonrasına rastlayan bir kırılma eşiği saptarlar.[25] Ama 19. yüzyıl ortalarında iyice pekişen dil oyununun içinde dolaşmalarından ötürü “gündemin” yalnızca bir görünümüne, “eylem takvimine” bakarlar, “terör söylemi”nin işleyişine yönelmezler. Bu yüzden bir süreklilik düşüncesi barındırır gibi görünen saptamaları, sözcükleri düzanlamlarıyla okumalarından ötürü, kişiler, olaylar, yerler arasındaki kopuntulara bağlı kalır, bir “kurum” olarak “terör”ü ayırdetmez. Oysa önerdikleri tarihsel bölümleme “terör söylemi”ndeki dönüşüme tıpatıp uyar. Ford 1851 (bu başlangıç aşağı yukarı dil oyunundaki ikinci önemli dönemece denk düşer) ile 1900 arasındaki yaklaşık kırk “suikast”le 1919-1928 arasındaki elli dört saldırıyı oranlayarak “kitlesel siyasal suikastlerin ilk kara dönemini” 1920’lere yerleştirir [6-7]. Hobsbawm buna eylemlerin yapısına ilişkin bir gözlemle katılır: “suçsuz”ların öldürülmesinden sakınma döneminden “suçsuz”ların gerçek kurbanlar durumuna geldiği döneme geçiş [14]. Oysa 1894’te Paris’te bir kahvehaneye bomba koyarak bir kişinin ölümüne, on dokuz kişinin yaralanmasına yol açan Emile Henry, kahvehanede oturanların herhangi bir “kapitalist suç” işlememiş sıradan yurttaşlar olduğu söylendiğinde “Suçsuz kimse yoktur” karşılığını vermiştir. Doğrusunu söylemek gerekirse Ford ile Hobsbawm’un saptadığı kırılma yeri gerçekten de “suçluluğa” ilişkin bir dönemeçtir, ama doğrudan doğruya “terör söylemi” içinde, dil oyununun çerçevesinde bir dönüşümdür sözkonusu olan. “Terörizm” sözcüğü ilk kez, 26-30 Haziran 1930’da Brüksel’de üçüncüsü toplanan Ceza Hukukunun Birleştirilmesi Toplantısı’nda uluslararası ceza hukuku sözlüğünde boy göstermiştir. V. Kurulca benimsenen kararın 2. maddesi şöyle yazılmıştır: “Kişilerin yaşamına, özgürlüğüne ya da bedensel bütünlüğüne karşı ya da devlet ya da kişi mülküne karşı, siyasal ya da toplumsal düşünceleri yayma ya da uygulamaya geçirme amacıyla suç işleyenlere yüklenebilecek bir ‘terör’ eylemi oluşturacak, ortak bir tehlikeye yolaçabilecek araçların bilerek kullanılması ceza konusu bir suç sayılacaktır”.[26]

Gelgelelim, bu dönemecin başka birtakım bileşenlerine bakmak gerek “terörizm” söylemindeki yeni dönüşümün gerekse geçmişteki kırılma yerlerinin anlamını açabilir. “Terörizm” sözcüğünün uluslararası ceza hukuku sözlüğüne girdiği yıl Batı Cephesinde Yeni Birşey Yok, Oscar almıştır, iki yıl önceyse savaşı ulusal, siyasal bir araç olarak yasadışı sayan Briand-Kellogg Antlaşması imzalanmıştır. İki yıl sonra Cenevre’de Dünya Silahsızlanma Toplantısı yapılacaktır. “Silahsızlanma”nın uluslararası dil oyunlarında görünüp yitiş dönemleri, düzenli olarak “terörizm” söyleminin iniş çıkışlarına denk düşer: 1816, 1831, 1870, 1899-1907, 1932: “İnanılan, uluslararası sahnedeki güç mücadelesinin tipik belirtilerinden birini teşkil eden silâhlanma yarışının ortadan kaldırılmasıyla bu mücadelenin tipik etkilerinden birinin de ortadan kaldırılabileceği olmuştur: uluslararası anarşi ve savaş.[27] Ama başka kesişimleri de gözönüne almak gerekir: ilkin Fransız Devrimi dolaylarında, sonra da Sedan Savaşı’nın ardından ortaya çıkan “kamu sağlığı” söylemi ile 1830’lardaki Afyon Savaşı, 1920’lerdeki “içki yasağı” da bir koşut kurgunun bileşenleri gibidir. Başka başka söylemler bir tek dil oyununa eklemlenir: “ulusun bütünlüğü”nün kurulmasıyla “ulusal ordu”, “ulusların güvenliği” ile “us sağlığı” “terörizm” sözcüğünün yerini belirleyen yerlemlerdir. Bütün bu öğeler gerek ulusal gerek uluslararası ölçekte bir “ussal kamu düzeni” tasarımına götürür bizi; böylece Uluslararası Ceza Hukukunun Birleştirilmesi’ne ilişkin 1934’te Madrid’de yapılan beşinci toplantıda “siyasal terörizm” ile “toplumsal terörizm” arasında bir ayrım gözetilerek ikincisine dayalı bir suç tanımına varılacaktır: “Toplum düzenini yıkmak amacıyla halkı yıldırıcı (‘terrorize’) herhangi bir yola başvuran ... ile cezalandırılacaktır”.[28] “Terör” bir “eylem kavramı” olmaktan çok bir “durum kavramı”na dönüşmüştür. Bu durum kavramı geniş ölçekte işleyen “denge durumu”nu da karşılar. Ama 9 Ekim 1934’te Yugoslavya Kralı I. Alexander ile Fransa Dışişleri Bakanı Louis Barthou’nun öldürülmesinin ardından bu kez “siyasal terörizm” ile “toplumsal terörizm” arasında bir denge kurma gereği duyulmuştur. 1935’te Kopenhag’da yapılan altıncı toplantıya ilk kez katılan Sovyetler Birliği, 1871 Paris Komünü’ne gönderme yaparak “siyasal suçluların geri verilmemesi ilkesini” ortaya atmış, Komünist Parti’nin öteden beri “bireysel terörizm”e karşı olduğunu bildirmiş, “uluslararası terörizm”in ayırdedici özelliğinin “barışı tehdit etmek” olduğunu savunmuştur. Toplantının sonuç bildirisi de “kamu organlarının işleyişinde bir engele ya da bir değişikliğe yolaçacak ya da uluslararası ilişkilerde barışa belirli bir tehdit anlamına gelecek sıkıntılar doğuracak bir ortak tehlike ya da terör durumu yaratan birtakım eylemlerin özel suçlar olarak bastırılması”ndan sözederek “bir devlet başkanının ya da eşinin, ya da bir devlet başkanının yetkilerini taşıyan herhangi bir kişinin, veliahtların, hükümet üyelerinin, diplomatik dokunulmazlık taşıyan kişilerin, anayasal organların, yasama ya da yargı organlarının üyelerinin yaşamına, bedensel bütünlüğüne, sağlığına ya da özgürlüğüne yönelmiş eylemler”i “terörizm” diye tanımlayacaktır.[29] Bu tanımın ögeleri 16 Kasım 1937’de “uluslar topluluğu”nun imzasına açılan “Terörizmin Önlenmesi ile Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”nin “suç tanımları”nın da dayanağıdır.[30] Bu sözleşmeye “Bir Uluslararası Ağır Ceza Mahkemesi Kurulmasına İlişkin Sözleşme” eşlik eder.

Böylece çağcıl devletin “terörizm” sözcüğüne “suç” yananlamı yüklemeye başladığı 9 Thermidor sonrasından sözcüğün dönüştürülmüş dil oyunu içindeki anlamını karşıtlarına da benimsettiği 19. yüzyıl ortalarına dek yayılan, sonra bütün bir “başkaldırı çağı” boyunca bölük pörçük eylemlerin ya da devrim girişimlerinin üzerinde sallanan yasa artık genelgeçerliğe, evrenselliğe kavuşur. “Ulusal ordular”la yürütülen büyük savaşların yanısıra ortaya çıkan, Sedan Savaşı’ndan sonra yeniden boy gösteren “kamu sağlığı güvencesi” “yaşamı, bedensel bütünlüğü ya da insan sağlığını çekinceye sokan ya da mal varlığını yoketmeye yönelen eylemler”in suç sayılmasıyla [1. madde] “güvenli” doruğuna tırmanır, bu arada “terörizm” bir süre gündemde kalır, sonra 1970’lerde savaşı ilkece değilse de kılgı bakımından olanaksızlaştıran “terör dengesi”nin kuruluşunun ardından yeniden tutanaklardaki, yasalardaki yerini alana dek ortalıktan çekilir, sözcüğün kullanım sıklığında bir azalma görülür.

2.5.

Gelgelelim 19. yüzyılın ikinci yarısında gündeme yerleşen sözcük “terörizm” değil, “yoksayıcılık”tır. 1860’ların başında Turgenyev’in uydurduğu “nihilizm” sözcüğü kısa süre içinde bütün Avrupa basınında, sonradan 20. yüzyıl bilginlerinin ilk ”teröristler” sayacağı kişileri belirtmek için kullanılmaya başlamıştı. III. Aleksandr’a, daha çar olmadan önce, sunulan bir yazıda “yoksayıcılar”ın Bismarck’ın ya da Beaconsfield’ın yapamadığını yaptığı, Rus devletini yıkılmanın eşiğine getirdiği söyleniyordu. Ama bu yüklem, öznelerince benimsenmiş değildi; onlar kendilerine “devrimci” sanını yakıştırıyordu. Bakunin İngiltere’ye girerken doldurduğu bildirimde bile “işi” sözcüğünün karşısına “devrimci” yazmıştı. 1899’da Kropotkin Avrupa basınının yoksayıcılığı “terörizm”le karıştırmasından yakınıyordu: “Yoksayıcılığı ‘terörizm’le karıştırmak tıpkı stoacılık ya da olguculuk gibi bir felsefe akımını sözgelimi cumhuriyetçilik gibi bir siyasal akımla karıştırmak gibi yanlıştır. ‘Terörizm’i belirli bir tarihsel dönemdeki siyasal savaşımın özel birtakım koşulları varetmiştir. Yaşamış, ölmüştür. Yeniden dirilip yine silinip gidebilir.[31] Sözcüğün soykütüğüne aykırı da olsa dil oyununun içinde belirli bir anlam taşıyan bu düşünüş 1793’teki “kurucu,” 1848’deki “yıkıcı” “terör tasarıları”na eklenen üçüncü bir izlenceye gönderme yapıyor, dördüncüsünü de önceliyordu. Yüzyıl dönümü başını Narodnaya Volya’nın çektiği bir yönelimle büyük ölçüde Toplumcu Devrimcilerin başlattığı bir akım arasındaki ayrım yeriydi.

1879’da dağıtılan Narodnaya Volya’nın izlencesi “devrimciler”in “terör” konusundaki tutumunu duyuruyordu: “Yönetimdeki en zararlı kişileri yoketmeyi, partiyi çaşıtlığa karşı korumayı, yönetimden gelen şiddet, zorbalık eylemlerinden belli başlılarını işleyenleri cezalandırmayı içeren terör eylemleri, yönetim erkinin saygınlığını sarsmayı, yönetime karşı savaşımın olanaklılığını sürekli kanıtlamayı, böylece halkın devrimci ruhunu canlandırmayı, davanın başarıya ulaşacağına güvenmesini sağlamayı, son olarak da, dövüşmeye yatkın, eğitilmiş güçleri biçimlendirip yönlendirmeyi amaçlar”.[32] Ertesi yıl Morozov’un belirttiği gibi “yeni bir savaşım biçimi” doğmuştu: “kitlelerin devrimci kalkışmasının” yerini alan “tek tek siyasal suikastler dizisi”, doğrudan doğruya “kötücül eylemlerin” sorumlularını “cezalandıran” bu “terörist devrim”, “biricik adil devrim biçimi”ydi.[33] Böylece Narodnaya Volya’nın “terörist” söylemi bir yandan (i) kurulu dil oyunu içindeki ikillikleri “türüm yeri”ne geri götürerek kökten gidermeyi deniyor, bir yandan da (ii) “anarşizm” ile “yoksayıcılığın” iki kuşağını ya da eğilimini belirleyen “eylemle propaganda” ile “toplumsal kargaşaya egemen olma”[34] kavramlarına dayalı söylemlerin kurduğu anlatı izlencesini, eyleyen örüntüsünü yalınlaştırmaya girişiyordu. (i) Narodnaya Volya’nın “adalet” ile “ceza” kavramlarını odağa yerleştiren “terörist” söylemi “yönetim örgütünün özeğine vurarak tüm düzeni sarsmayı” öngören “yıkıcılık” ile “suçluları mahkemeye çağıran yeraltındaki tanınmayan bir gücün”[35] “adaletini” tek bir eyleyene bağlayarak Fransız Devrimi sırasındaki “kurucu terör” - “adalet” dönüşümünü yine söylem düzeyinde tersine çeviriyor, böylece (ii) “gönderileni” “toplum” olan “eylemle propaganda” izlencesiyle “gönderileni” “devlet” olan “toplumsal kargaşaya egemen olma”ya dayalı “terör” izlencesini çakıştırarak gönderen/özne “terörist örgüt” ile gönderilen/olumsuzlanmış nesne “devlet”e indirgenmiş bir eyleyenler çatısı kuruyordu.[36] Dil oyunundaki bu dönemeç gelecekteki “terörizm” söylemleri açısından birkaç açıdan önem taşır. Birincisi, daha Narodnaya Volya’nın söyleminde bile Troçki’nin “terörizm”in “bir siyasal savaşım yöntemi” olmadan önceki ilk görünümü sayacağı “bireysel öç eylemleri” düzeyinin aşıldığını gösterir.[37] İkincisi, 1930’lardaki tüzel dil oyununda ortaya çıkacak “siyasal terörizm” - “toplumsal terörizm” ikiliğini önceler. Üçüncüsü, “devletin yıldırılmasına”,[38] “konumunun savunulmazlığının”[39] sergilenmesine yönelik biricik “yıkıcı” saldırı biçimi olarak “terörizm” anlayışının kurulmasını sağlar. Ama 19. yüzyılın sonunda “tek vuruş” ülküsünden “sürünceme”ye geçişi zorlayan koşullar (Kropotkin’in yukarıdaki savı tam bu döneme rastlar) başka bir söyleme, “dizgesel terörizm” söylemine yol açacaktır.

Devrimci Rusya’nın Haziran 1902’de çıkan 7. sayısında yayımlanan “İzlencemizin Terörist Ögeleri” başlıklı yazı Toplumcu Devrimciler’in “tek başına yeterlilik taslayan eksik terörizme karşı” olduğunu duyurur. Böylece “dizgesel terörizm” söylemi eyleyenlerin çatısını bir kez daha tersine çevirir; “düzeni canevinden vurma” tasarımına dayalı “devletin başına” yönelik “suikast”in yerini “düşmanı çözme” tasarımına dayalı “bölgesel terörizm” alır.[40]

20. yüzyılın eşiği “terör”ün tarihsel gündeminde yeni bir dönemeci gösterir. Aşağı yukarı yirmi yıl boyunca “terör”e ilişkin tartışmalar Rusya’nın gündemini, Rusya’daki “terör” de bütün dil oyununun işleyişini belirleyecektir. 1900’den 1920’ye uzanan devrimci çalkantılar dönemi, sonunda Sovyetler Birliği’ni kuran Bolşeviklerle Menşevikler, Anarşistler, Toplumcu Devrimciler, Spartakus Birliği arasında “terör” yükleminin gidip gelmesiyle, güncel siyasal tutumlarla Fransız Devrimi’ndeki güçlerin karşılıklılığına ilişkin tartışmalarla geçecektir. Mayıs 1901’de, Iskra’nın 4. sayısında Lenin “İlkece ‘terör’ü yadsımadık, yadsıyamayız da” diye yazar. Ama “terör savaşın belli bir yerinde, ordunun belirli bir durumunda, belirli koşullar altında bütünüyle upuygun, üstelik temel olabilecek askerî eylem biçimlerinden biridir” yalnızca; yoksa “düzenli bir askerî uygulama olamaz; son saldırıda kullanılacak yöntemlerden biridir olsa olsa.”[41] 1903’te de “terörizm”in, “tek tek siyasal suikastler dizgesinin”, “şu sıralar en uygunsuz siyasal savaşım biçimi olarak” “yadsınmasını” önerir [VI. 472.]. 1902’de Toplumcu Devrimciler’in “terörizm”ini “devrimci maceracılık” diye nitelemiş [VI. 184], karşıdakilerin bu savda “suç” yananlamını okuması üzerine de “her şeyi ceza yasası uyarınca yorumlamamalarını” öğütlemiştir [VI. 273]. Ama Haziran 1918 eşiğine gelindiğinde Lenin’in söylemi karşı uca savrulacak, artık egemenliğini berkitmiş “terörizm” söylemi eyleyenlerin örüntüsünü de başkalaştıracaktır. 8 Temmuz 1918’de, Toplumcu Devrimciler’in başkaldırısının ardından Lenin ilk kez “terörist” nitelemesiyle “suç” nitelemesini birlikte evetler.[42] Bu iki eşik arasındaki durum dönüşümünün kavramsal ögelerini Troçki tamamlayacaktır. “Savaş, tıpkı devrim gibi, caydırmaya dayanır. Utkuya ulaşan bir savaş, genel olarak, yenilen ordunun küçük bir bölümünü yokederek geri kalanı caydırır, istencini kırar. Devrim de tıpatıp böyle işler: bireyleri öldürerek binleri caydırır. Bu anlamda kızıl terör de dolaysız bir sonucu olduğu silahlı ayaklanmadan ayırdedilemez. Devrimci bir sınıfın devlet terörünü ‘ahlakça’ kargışlayacak kişinin ilkece her türlü şiddete, dolayısıyla her türlü savaşa, her türlü ayaklanmaya karşı olması gerekir.[43] Bir “savaş” biçimi olarak “terörizm” söylemi yeni değildir, “suç” ya da “ceza” kavramıyla kurulmuş bir dil oyunu olarak “terörizm” de yeni değildir; ama “caydırma” kavramına eklemlenen “haklı çıkarıcı” koşul değişmiştir: “Çarlığın terörü” ile “Bolşevik terör” arasındaki ayrımı soran Kautsky’ye[44] Troçki eyleyenlerin örüntüsündeki değişikliği gösterir. Böylece “sınıf” ile “kitle terörü” kavramları dil oyununun kuruluş kurallarını yeniden düzenlemeye başlar, ama bu yeni kurgulanış iki önemli sorguyla karşılaşır: birincisi doğrudan doğruya “ceza” kavramına yönelir, “yargı yoluyla ölüm cezası”nı eleştirir (bu sorgulamanın Narodnaya Volya’nın “adalet” söylemini “savaş” söylemine dönüştüren Toplumcu Devrimciler ile Anarşistlerden gelmesi ilginçtir[45]), ikincisiyse doğrudan doğruya “sınıf” kavramına dayalı “haklı çıkarıcı koşul”a ilişkindir. 14 Aralık 1918’de Rosa Luxemburg, Spartaküs Birliği adına “Burjuva devrimlerinde görülen kan dökülmesi, terör ve siyasî cinayetler, yükselen sınıfların başvurduğu zorunlu bir silahtı” diye yazar, “Proletarya devriminin kendi amaçları için teröre ihtiyacı yoktur; proletarya, insan öldürmekten nefret eder ve bunu küçümser. Bu ilahlara ihtiyaç duymaz, çünkü bireylere değil kurumlarla mücadele eder”.[46] Lenin 1904’te Luxemburg’la tartışırken belirli bir çekinceyle benimsediği “Jacobinlik” nitelemesini bu kez daha bir kolaylıkla kullanır;[47] üstelik 1919’da bir köşeye şunu yazar: “1793-1794 karşısında 1917-1919” [XXX. 104]. “Gündem” “işçi sınıfının diktatörlüğü” ile “terör”dür ama Luxemburg’un sorguladığı düpedüz bu birlikte evetlemeymiş gibi görünse, bu yeni dönemecin 1793’teki ilkel dil oyununun kuruluş kurallarına nasıl da uyduğu sezilmiş sanılsa bile bir tek im, Luxemburg’un “yirmi tane Vendée’nin devrimin boynuna saldırtılması”ndan sözetmesi[48] “kurucu terör söylemi”nin “işçi sınıfının” “kitle terörü” kılığı altında seçilip ayırdedilemediğini gösterir.

“Terörizm” söyleminin 1901-1906 ile 1917-1920 arasında eyleyenler örüntüsü bakımından geçirdiği durum dönüşümünü, “yıkıcı terörizm” söyleminin başlangıç durumundan yeniden “kurucu” dil oyununun kapanış kurallarına geçişi kavrayabilmek için başlangıç ile kapanış durumlarının eşlikçilerine bakmak işe yarayabilir. Böylece, kapanış durumuna bakan kişi belki de ilkin niye “Kasım Devrimi”yle değil de “´kim Devrimi”yle karşılaştığını düşünecek, bu “devrim durumunda” da zamanın yeniden düzenlenişini, buna “çalışmanın örgütlenişi”ne ilişkin tartışmaların eşlik edişini soruşturacaktır. İkincisi, 1903’teki “dillerin eşitliği” tartışmasıyla bunca uğraşan Lenin’in[49] 1919-1920 eşiğinde “gereksiz yere yabancı sözcük kullanılmasına”, “Rusça’nın bozulmasına karşı savaş açmanın zamanı gelmedi mi?”[50] diye soruşuna bir anlam verebilir. Üçüncüsü, “kitle terörü”nün öznesinin mi nesnesinin mi “kitle” olduğunu kurcalayabilir, buradan da “caydırma” ile “haklı çıkarma” deyimlerinin nasıl “adalet” sözcüğüne ulaştırdığını çıkarabilir. Bir de niye ikide bir Vendée’den sözedildiğini anlarsa Rus devrimcilerinin “kurucu terör söyleminin” Fransız devrimcilerinin “kurucu terör söylemi”ne benzeyip benzemediğine karar verebilir. En sonu, “terörizm” dolayındaki dil oyununun kuruluş kurallarının çağcıl devletin kuruluşuyla 1970’lerde “iki kutuplu bir dünya”da “terör dengesi”nin kuruluşu arasında nasıl bir denge tutturduğuna varabilir, arada bir ayrımın, herhangi bir ayrılığın, dil oyunundan herhangi bir sapmanın gerçekten olup olmadığının ayırdına varabilir.

3.

Terimlerimizi, ister Hegel gibi bir düzene, bireşime varmak üzere eytişen savlar/karşısavlar gibi düşünelim, ister Derrida gibi yeniden yeniden sökülmesi gereken egemenlik ilişkisi içindeki yapı taşları diye tasarlayalım, ister Foucault’ya uyarak söylem alanındaki değerlerine bakalım, ister Orwell’in yenidilindeki gibi[51] bizim için evetlenmiş, ötekiler için değillenmiş kılıklarıyla kuralım, ister yalnızca mantıksal karşıolum yasalarına dökelim, dolayısıyla ister gidererek aşma yolunu, ister yapı çözme tutumunu, ister söylemin düzenini saptama yöntemini, ister sözcükleri dilden kovma siyasasını, ister mantıksal ilişkilerini tanıtlamayı yeğleyelim, hep ikişer ikişer, ikili ikili ele alıyoruz. “Devlet” ile “terörizm”, “insan hakları” ile “terörizm”, “demokrasi” ile “terörizm”, “birlik” ile “bölünme”, “kuruculuk” ile “yıkıcılık”, “adalet” ile “terörizm”, “güvenlik” ile “savaş”, “bura” ile “öte” bir ayrıklık iminin çevresinde tüm söylemimizi örüyor, bizi sıralanmış kümelere, bunlar üzerinde işleyen yeğleme ilksavlarına, saltık yeğleme yöneticilerine,[52] saptanmış “seçenekler”e bağlıyor, belirli bir tamdurumdaki yerimizi belirliyor, bir “tutum”a zorluyor bizi. Kurulu dil oyunları içinde “sözaçmazlık” ile “örtmece”ye de başvursak, terimlerden birisiyle ötekini “aşmaya” da çalışsak, bastırılmış olanı baskın olandan sıyırmaya da girişsek, genelgeçer söylemin baskısını çözmeye ya da yalnızca bastırıcı niteliğini göstermeye de uğraşsak hep ikiz terimleri tanımak, tamdurum konusunda bir ”anlayış”a varabilmek için kendimizi bu terimlerle tanımlamak, bu yüzden de bir “kanıtlama yükümlülüğü”nü üstlenmek zorundayız.

Böylece “saltık özgürlük” anlamına gelen “terör”ün nasıl “devlet” aracılığıyla ortadan kaldırıldığını ortaya koymayı amaçlayan Hegel’den, Reagan yönetiminin dış siyasasının temel kaygısının “insan hakları” yerine “terörizm” olacağını açıklayan ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig’e, “terörizm”in “Batı demokrasileri”ne özgü bir sorun olduğunu öne süren Laqueur ile Wilkinson’dan Batı kaynaklı “devlet terörü”nü tanıtlamaya girişen Chomsky’nin, Herman’ın, A. George’un karşısavlarına, “terörizm” karşısında “şahince” bir tutumun mu benimseneceğini yoksa “güvercinlik”ten mi yola çıkılacağını tartışanlardan “yargısız infaz”lara karşı “insan hakları”nı savunanlara varasıya dil oyununun bütün konuşan özneleri sıralanmış kümelerin ikilliğine, çağcıl konuşma evreninin bu dört başı bayındır çerçevesine gönderiyor “söylemin öğrencilerini”. Öyleyse, en iyi koşullarda, “terörizm” sözcüğü çevresindeki dil oyununun yalnızca işleyiş kurallarını saptayabiliyor bu söylem alanlarına ilk ayak basan (dilini dokunduran) kişi; oysa dil oyununun bütün görünümleri, işleyen bütün “hısımlıklar” “kuruluş kurallarını”, bu söylemlerin varlık koşullarını saydam olmayan bir söz bağlamının içine kapatıyor. Ama dil oyununun kuruluş kurallarını örten sıralanmış kümelerin ikilliği, bütünüyle gözönüne alındığında, söylemin bütün bileşenleri tek bir küme içinde görüldüğünde, bunların birarada varoluş koşullarını da ele verebilir; çünkü çağcıl konuşma evreninin ürettiği hortlak çarşafın bütününün altındadır ya da çarşafın bütünüdür. Hortlakla yüzleşebilmek için, kendisini parça parça üretmeyen dokumayı orasından burasından didiklemeyi ya da onarmayı bir yana bırakmak, bütünüyle sıyırmayı denemek gerekir. Bir ya da iki söylem durumuna şöyle göz atmak hortlağın yapısını anımsamamıza yetecektir.

3.1.

“Terörizm” söyleminin ürettiği “söylenler”den çok sözedilmiştir.[53] Ama bunlardan başlıcasına, özellikle Batılı demokratik ülkeler sözkonusu olduğunda “devlet” ile “terörizm”in birlikte evetlenemeyeceği savına karşı çıkarak “devlet terörü” tamlaması aracılığıyla sıralanmış kümelerin ikilliğinde bir düzen değişikliği öneriyor gibi görünenler “söylen”in yerine “gerçekliği” geçirmekle dil oyununun işleyiş kurallarında bile bir değişikliğin yolunu açmış oluyorlar mı? “Terörizm” sözcüğünü bir anlambilimsel aygıt olarak kullanan birtakım devletlere karşı yalnızca sözkonusu nitelemenin sözkonusu devletlerin kimi eylemlerine de uygulanabileceğini ileri sürmek, niteliğin ağırlıklı taşıyıcılarının “yönetime karşı güçler”den çok “yönetimler” olduğu söylense bile, yüklemin anlamını saklı tutmayı, kurulu karşıtlığı korumayı, özelliği de anlamı da değişmeyen aygıtı başka bir biçimde kullanmayı gerektiriyor. Böylece “devlet terörü” tamlaması, bir “suçlama” olarak “suç”u olduğu gibi bırakıyor, üstelik belirtik kılmaya çalıştığı “devlet” ile “terörizm” arasındaki bağı gizlemeye yarıyor, belki de yerleşik dil oyununu daha sıkı bir biçimde “yeniden üretiyor”. Oysa “bölük pörçük şiddet”e karşı “toptan şiddet”i dile getirir getirmez, “ayrımsız”, “genelgeçer” “şiddet tekeli”ne geçilebilse, “terör”ün “kurucu”luktan “yıkıcı”lığa doğru tersine çevrilişi, “demokratik yönetim ilkesi”nin “demokrasilere yönelik tehdit”e dönüştürülüşü, “suçsuzluğun güvenliği”ni sağlayan ilkenin adından “terör”ün silinip yerine “adalet”in geçirilişi, “ülkesiyle, ulusuyla, diliyle bir bütün” olan devletin “ordulaşmış millet” olarak “bölünme”ye karşı duruşundan “ayrılıkçılığın” ya da “bölücülüğün” hakkının, bu nitelikleri tıpatıp taşıyan bir devlet çekirdeği olarak tanınmak koşuluyla, saklı tutulmasına geçiş kuralları yeniden tersine çevrilebilse, “terör”ü bir suç olarak tanımlayanlarla kendisini “terörist” diye tanıtmadıkça kapıları aralayamayanların tek bir dil oyununun içinde yeraldığı görülebilse, ulusa dayalı çağcıl devletlerin “türümü”, “mülkün temeli”, “devlet terörü” tamlamasının boşluğu anlaşılabilir, anlayış uçurumu aşılabilirdi. Çünkü yoktur böyle bir uçurum; “devlet” ile “terörizm” birlikte evetlenemez; düpedüz bir taşırılığa yolaçacağı için; çünkü “terör” ulusal devletin kuruluş kuralından başka nedir?

Öyleyse yalnızca bu dil oyununu kavrayabilmek için şunu söylemekle yetinemez miyiz: “adalet” gördüğünüz yerde “terör” okuyun. Çünkü bu dil oyunu bir değiştokuş kuralıyla işler.

3.2.

Belki de şöyle bir tutumu yeğleyebiliriz: “Yargısız infazlara karşı sesinizi yükseltin!” Bu çağrıya karşı sesinizi yükseltin! “Yargısız infaz” uygulayanın “adalet”ine aykırıdır. “Yargılı infaz”dır karşı çıkılması gereken: ya da “yargı” ile “infaz”ın kendisi. Ya da tam tersi: terörü “terör” kılığı altına gizlediği için karşı çıkın ona.

3.3.

Ya da dil oyununun tarihsel gerekçelerinden yola çıkarak, söylemin ikizlerinden biri aracılığıyla şöyle bir kestirimi deneyebiliriz:

Thomas Jefferson 14 Temmuz 1813’te Dr. Samuel Brown’a şunları yazar: “Bu türün bilinen en incelmiş biçimi, Robespierre döneminde Fransızların bulduğu, Jamestown otundan, tatuladan yapılan bir karışımdır. Bütün yürekli adamlar giyotinden önce davranmak için bunu sürekli yanlarında taşırlardı. (...) Romalıların kan akıtmasından, Yunanlıların baldıranından, Türklerin afyonundan çok daha yeğ görünüyor bana. Karışımın tam ne olduğunu bugüne dek öğrenemedim, uyuşturucu özünün aşırı yoğunluğu olsa gerek. İmparatorlar çağında Romalıların sık sık başvurduğu gibi zorbalıktan kaçış yolu oluşuna gelince, zorbanın bağrına bir hançer saplamanın daha iyi bir çıkış olduğunu düşünmemelerine hep şaşmışımdır.[54]

Eh bien, Messieurs, qu’en dites-vous maintenant?

Niye 1830’larda Afyon Savaşı, 1930 eşiğinde içki yasağı, 1971’de haşhaş ekimine hayır, BM belgelerinde “terör”le “uyuşturucu” yanyana, üstelik “terörizm”in sözcüğün türeyişinden önceki varoluşuna uzanıldığında ilkin “Haşhaşinler”?

Est-ce clair, Messieurs?

“Kamu sağlığı güvencesi”yle “us sağlığı”nın, genelgeçer “usluluğun” bir ilgisi olmasın? Yoksa ne diye Kemaliye baskınından sonra “Bunu yapanlara uyuşturucu mu verilmiş?” diye sorulsun ya da “kendiliğinden teslim olan bir terörist” “eylemlerden önce bize hap veriyorlar” “itirafında” bulunsun? Bu dil oyununun kuruluş kurallarında anlaştık mı efendim? Öğrendik, öyleyse artık oynayıp oynamayacağımıza karar verelim.

[1] Antoine Meillet, “Comment les mots changent de sens”, Linguistique historique et linguistique générale I (Paris, 1948), 230-271.s.

[2] M. Foucault, “Nietzsche, Söykütüğü, Tarih”, Argos 3, 1988 (çev. C. Ener), 76.s.

[3] Fransızca dışında ilk kullanımı büyük olasılıkla İngilizce’dedir. Oxford English Dictionary’nin verdiği en eski tanık Edmund Burke’ün 1795 tarihli bir tümcesidir. Sözcük Almanca’ya çok yakın dönemlerde girmiştir; Grimm Sözlüğü’nde yer almaz. “Terör yönetimi” deyimi Almanca’ya “Schreckenherrschaft” diye çevrilmiştir. Hegel Tinin Görüngübilimi’nde Fransız Devrimi’nin “terör”ünü “Schrecken” (korku) adıyla anar.

[4] A. Aulard, Fransa İnkılâbının Siyasî Tarihi II (çev. N. Poroy; Ankara: TTK Basımevi, 1944), 502.s.

[5] J. Guilhaumou / D. Maldidier, “La langue française à l’ordre du jour [1789-1794],” Mots 16 (1988), 144.s.

[6] Agy., 152-153.s.

[7] “Devrim Mahkemesinin Kuruluşu İçin” (çev. M. Gök), Devrim Yazıları (haz. V. Günyol; İstanbul: Belge Yayınları, 1989), 231-232.s.

[8] G. Walter (der.), Actes du Tribunal Révolutionnaire (Paris: Mercure de France, 1986), xv.s.

[9] The Incidence of the Terror during the French Revolution. (Gloucester: Peter Smith, 1966).

[10] Taine’in, Mathiez’in, Aulard’ın savlarının bir değerlendirmesi için: agy., 5-12.s.

[11] E. Hobsbawm, Devrim Çağı (çev. A. Şenel; Ankara: V Yayınları, 1989), 129.s.

[12] R. Secher / J.J. Brégeon (yay.), La guerre de la Vendée et le système de dépopulation (G. Babeuf) (Tallandier, 1987), 209-211.s.

[13] D. Greer, agy., 164.s. Dönemle ilgili sayısal verilerin yorumlanışına ilişkin bir tartışma için: B. Moore, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri (çev. Ş. Tekeli, A. Şenel; Ankara: V Yayınları, 1989), 400-401.s.

[14] “Cumhuriyet’in İç Yönetiminde Konvansiyon Meclisine Önderlik Etmesi Gereken Politika Ahlâkının İlkeleri”, Devrim Yazıları (haz. V. Günyol), 85-86.s. (ayraç eklendi). Konuşmanın bütünü için: Robespierre, Discours et Rapports à la Convention (Paris: Union Générale d’Êditions, 1965), 207-241.s.

[15] Robespierre, Textes Choisis III (Paris: Editions Sociames, 1974), 189.s.

[16] R.T. Bienvenu (der.), The Ninth of Thermidor: The Fall of Robespierre (New York: Oxford Üniversitesi Basımevi, 1968), 264.s.

[17] “Bireylerin Siyasal Yapımı”, Ben’in Yapımı (çev. L. Kavas; İstanbul: Ara Yayıncılık, 1992), 52-53.s.

[18] E.H. Carr, Milliyetçilik ve Sonrası (çev. O. Akın; İstanbul: İletişim Yayıncılık, 1990), 24.s.

[19] E.H. Carr, Bolşevik Devrimi 1 (çev. O. Suda; İstanbul: Metis Yayınları, 1989), 148.s. Carr’ın, aktardığı parçanın niteliği konusunda bir parça yanıldığı anlaşılıyor; Jefferson’ın ilgili sözlerinin yer aldığı mektup “Terör Dönemi”nden önce yazılmıştır: William Short’a, 3 Ocak 1793; The Life and Selected Writings of Thomas Jefferson (yay. A. Koch / W. Peden; New York: Modern Library, 1944), 521-522.s. Ama bu mektubun bütününden de anlaşılacağı gibi, genel “tutum” olarak Fransız Devrimi’nin temellerine karşı çıkan Burke’ün karşısında Jacobinleri desteklediği kabaca doğrudur.

[20] Secher/Brégeon, agy., 178.s.

[21] K. Marx / F. Engels, Collected Works VIII (Moskova: Progress, 1977), 227.s.

[22] K. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i (çev. S Belli; Ankara: Sol Yayınları, 1976), 124-125.s.

[23] K. Marx / F. Engels, Collected Works IX (Moskova: Progress, 1977), 173.s.

[24] Laqueur, W., Terrorism (Boston: Little Brown, 1977), 11.s.

[25] Ford ile Hobsbawm’un yazıları için: W.J. Mommsen / G. Hirschfeld (yay.), Social Protest, Violence and Terror in Nineteenth- and Twentieth-Century Europe (Londra: Macmillan, 1982).

[26] “An Historical Introduction to International Legal Control of Terrorism”, International Terrorism and Political Crimes (yay. M. Cherif Bassiouni; Springfield: C.C. Thomas, 1975), 468-469.s.

[27] H.J. Morgenthau, Uluslararası Politika II (çev. B. Oran, Ü. Oskay; Ankara: Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, 1970), 497.s. “Silahsızlanma”nın tarihçesi için: 495-525.s.

[28] B. Zlataric, “History of International Terrorism and Its Legal Control”, Bassiouni, agy., 480.s.

[29] Agy., 481-482.s.

[30] Sözleşme metni için: Bassiouni, agy., 546-556.s.

[31] P. Kropotkin, Memoirs of a Revolutionist (New York: Horizons, 1968), 297.s.

[32] Aktaran J.B.S. Hardman: “Terrorism”, Encyclopedia of the Social Sciences (yön. E.R. Seligman; New York: Macmillan, 1936), 578.s. Ayrıca: R. Gaucher, Les Terroristes (Paris: Albin Michel, 1965), 24.s.

[33] N. Morozov, “Terroristic Struggle”, Violence in Politics (yay. F. Gross; La Haye: Mouton, 1972), 106.s.

[34] International’ın 1. sayısından (1890) aktaran J. Waciórski, Le Terrorisme Politique (Paris: A. Pedone, 1939), 34.s.

[35] Toprak ile Özgürlük’ün 2-3 sayılı yayınından aktaran Gaucher, agy., 24.s.

[36] Dönemin, böyle bir eyleyenler kurgusunun uygunluğunu gösteren anlatımı için: Waciórsky, agy., 31-47.s.

[37] L. Troçki, “On Terrorism (1911)”, Against Individual Terrorism (New York: Pathfinder, 1974), 8.s.

[38] K. Oldenburg “yönetimin yılgısı”ndan sözedecektir: Der Russische Nihilismus (Leipzig, 1888), 112.s.

[39] Stepniak, Underground Russia (New York: Scribner’s Sons, 1892).

[40] Aktaran Gaucher, agy., 42.s. Toplumcu Devrimciler’in “terör söylemi”nin kuruluş kuralları gerek Gaucher’den gerekse Waciórski’nin anılan yapıtından izlenebilir.

[41] V.I. Lenin, Collected Works V ( Moskova: Progress, 1975), 19.s.

[42] V.I. Lenin, Collected Works XXVII, 534-535.s.

[43] L. Troçki, Against Individual Terrorism (New York: Pathfinder, 1974), 3-4.s.

[44] K. Kautsky, Terrorismus und Kommunismus (Berlin: Neues Vaterland, 1919).

[45] Şçastni davası sırasında iyice belirginleşen tartışma için: E.H. Carr, agy., 155.s. sonrası. Ayrıca “terör” söyleminin bu dönemdeki bellibaşlı öğeleri de Carr’dan izlenebilir: özellikle 145-173.s.

[46] “Spartaküs Birliği Ne İstiyor?”, Spartakistler Ne İstiyor? (çev. N. Sarıali; İstanbul: Belge Yayınları, 1979), 123.s.

[47] Karşılaştırın: V.I. Lenin, Collected Works VII 472-483; XXV, 57-58, 121-122.s.

[48] R. Luxemburg, agy., 124.s.

[49] V.I. Lenin, Collected Works VII, 224-231.s.

[50] V.I. Lenin, Collected Works XXX 298.s.

[51] G. Orwell, 1984 (çev. A. İlkin; İstanbul: Kelebek Yayınevi, 1983), 261-270.s. 1984’ün “terörizm” bağlamında kullanılışı ya da yorumlanışı için: N. Chomsky, “Notes on Orwell’s Problem”, Knowledge and Language (New York: Praeger, 1986), 276-287.s. ile A. George, “The Discipline of Terrorology”, Western State Terrorism (düz. A. George; Cornwall: Polity Press, 1991), 80.s.

[52] Sonraki çalışmalar bir yana, yeğlemeler mantığının ilk ortaya konuşu ile saltık yeğlemenin yapısı için: G.H. von Wright, The Logic of Preference (Edinburgh: Edinburgh Üniversitesi Basımevi, 1963).

[53] Örnek olarak şu iki yazıya bakılabilir: M. Stohl, “Myths and Realities of Political Terrorism”, The Politics of Terrorism (düz. M. Stohl; New York: Marcel Dekker, 1983), 1-19.s. ile E.S. Herman/G. O’Sullivan, “’Terrorism’ as Ideology and Cultural Industry”, Western State Terrorism (düz. A. George; Cornwall: Polity Press, 1991), 39-75.s.

[54] T. Jefferson, agy., 628-629.s.