Anasayfa > Birikim Arşiv > 226 - Şubat 2008 > Muhafazakar-Otoriter İttifakı: AKP'nin Kendine Demokratlığı

Muhafazakar-Otoriter İttifakı: AKP'nin Kendine Demokratlığı

Ahmet İnsel | (Sayı : 226 - Şubat 2008)

Ahmet Çiğdem, zirve noktasını 27 Nisan muhtırasının oluşturduğu “Cumhuriyet mitingleri şahlanışı” ortamında, Birikim’in Haziran 2007 tarihli sayısında “Türkiye’de D’nin üç hali” olarak din, darbe ve demokrasiyi ele almıştı.

“Dinsellik ve politika arasındaki ilişkiyi, bu toplumu kavramanın ikame edilemez bir yolu olarak kurmak gerektiğini”, “laikliğin bile neredeyse dinsel bir hüviyetle tesis edilmesinin, dinselliğin siyasal rejimin meşrulaştırıcı araçlarından ya da paradoksal bir biçimde, rejimin iki muhalif unsurundan birisi olarak varoluşu[nun] bize zengin bir toplumsallık ve tartışma konusu yarattı[ğını]” belirtiyordu.

AKP-MHP işbirliğiyle Ocak 2008’de başlayan üniversitede türbana özgürlük hamlesi, parlamentoda iktidar ve muhalefet arasında, medyada da bu girişimi destekleyenler ve türbanın serbest bırakılmasını ilkesel olarak savunup, bu girişimi sakıncalı bulanlar arasında alevlenen tartışmalar bu öngörüyü bütünüyle doğruladı.

Türbanın, bireysel hak ve özgürlükler içinde ele alınması gereken bir hak olarak savunmayı terk edip, “dinin emri olduğu için saygı duyulması gereken bir hak” olarak ve bu çerçevede “siyasal simge” vasfını sahiplenerek savunanlar kadar, yükseköğrenim kurumlarında türbanın serbest bırakılmasına ilkesel olarak karşı çıkanların, kadınların tesettüre uygun giyinmesinin dinin açık emri olup olmadığı konusunda tartışmaya başlamalarıyla din siyasal alanın merkezine oturdu. CHP lideri Baykal’ın örtünme ile ilgili fıkıh yorumları, içinde türbanın yer almadığını ispatlamak için İslam dininin büyük günahlarını tek tek sayması, laikliğin bu ülkede, devletçi laiklik şampiyonları tarafından da fütursuzca çiğnendiğinin en açık göstergesiydi. Baykal, içinde zina etmek, savaştan kaçmak, büyü yapmak, faiz yemek, anne babaya asi olmak, sözünde durmamak ve gıybetin de yer aldığı “büyük günahları” sayarak, örtünmenin bu günahlar arasında yer almadığını, dolayısıyla üniversiteye girişte yasaklanmasının din açısından sakıncalı olmadığını ima yoluyla ilan etti. Türbanın “büyük günah” kategorisinde olmadığı için, Türkiye’de eğitim kurumlarında yasaklanabildiğini bu vesileyle öğrendik. Bu durumda, ileride, AKP hükümeti veya başka bir hükümet, Baykal’ın büyüh günahlarından birini, örneğin zinayı yasaklamaya kalksa, CHP liderinin ve laikçi ilahiyatçıların buna ne yanıt vereceğini insan ister istemez merak ediyor.

Türkiye’de laikliğin, başta laiklik şampiyonları tarafından sekülerleşmiş bir devlet dini olarak algılandığı bu vesileyle bir kez daha gözler önüne serildi. AKP yöneticilerinin bir kısmının buna yanıtı, “dinin gereklerinin ne olduğunu siyasal alanda, siyasal parti liderleri olarak tartışmak laikliğe aykırıdır” demek yerine, “dini bizden daha iyi mi biliyorsunuz ki dinin emirlerini bize öğreteceksiniz” türündendi. Dolayısıyla, türban yasağının kalkması kadar, yasağın devam etmesi de “dinin gerekleri” tartışması içine hapsoldu. Böylece, temel hak ve özgürlüklerin pekişmesinde yeterli olmamakla birlikte, gerekli bir ileri adım olan yükseköğrenimde türban yasağının kaldırılması girişiminin girdiği yol, hem bu hakkın kullanımının daha uzun bir süre yüksek yargı yoluyla engellenmesini ve bu nedenle diğer hak ihlallerinin ortadan kaldırılması girişimlerinin de ertelenmesini kuvvetli bir ihtimal haline getirdi.


22 Temmuz seçim sonuçları bir potansiyele işaret ediyordu. Muhtıra niteliğindeki Genelkurmay bildirileriyle, faşizan ulusalcı hatiplerin kışkırtmalarıyla, yargının araçlaştırılmasıyla vesayet altına alınmak istenen demokratik parlamenter rejimin üstünlüğüne toplumun önemli bir kesiminin sahip çıktığını gösteriyordu. Bunun yanında, AKP’ye verilen oylar, aynı zamanda iktisadî istikrarın devam etmesi beklentisinden de besleniyordu. Seçimler, Türkiye’ye özgü tınılarda muhafazakar-liberal bir orta sınıfın siyasal alana ağırlığını kalıcı biçimde koyduğunu teyit etmişti. Tayyip Erdoğan, seçimin hemen sonrasında yaptığı konuşmada, “Milletimiz, önemli bir çoğunluğu ile AK Parti’yi toplumsal merkezin adresi olarak tescil etmiştir” derken, bunun istikrar merkezli bir asgari demokratik dönüşüm adımı olduğunu ima ediyordu.

12 Eylül Anayasası ve onun kurumsal cenderesinden çıkış olanağını, demokratik hak ve özgürlükleri güçlendirmek ve genişletmek amacı taşıyan bir anayasa değişikliği ile gündeme getiren AKP’nin, demokrasiyi Türkiye halkının gerçek bir kazanımına dönüştürmesi beklenmiyordu. Yapısı gereği, neo-liberalizmin otoriter özelliklerine ve muhafazakar reflekslere sahip bir kadronun “sivil anayasa” önerisi, parlamentonun kompozisyonu dikkate alındığında, büyük bir demokrasi hamlesi anlamına gelmeyecekti. Ama otantik bir Türkiye burjuvazisi merkezli olağanlaşma vaadi söz konusuydu ve bu vaadin bütünlük içinde hayata geçirilmesi, toplumsal dönüşümü tıkayan bir dizi yasağın kalkması anlamına gelebilecekti. AKP’nin talebi üzerine, Ergun Özbudun’un başkanlığındaki komisyonun hazırladığı ve Eylül’de basında yayımlanan anayasa değişikliği paketi, demokrasinin olağanlaşması ve toplumsal ayakları üzerinde yükselmesine olanak sağlayacak liberal bir yaklaşımı iç tutarlığı içinde öneriyordu. Bu bağlamda, otoriter cumhuriyet rejimine içkin olan vesayet sistemine son vermenin koşullarını içinde barındırıyordu. Söz konusu potansiyel, devletin sahibi ve rejimin vasileri konumunu kendilerine atfetmiş zümrenin ayrıcalıklarının büyük oranda ortadan kalkmasını, bu zümrenin temel hak ve özgürlükler üzerinde oluşturdukları sınırlama yetkisinin büyük ölçüde parçalanmasını içeriyordu. Türkiye’nin sosyal sınıf yapısı içinde, bunun yerini yeni hakim sınıfın, toplumun çoğunluğunun desteğine dayandırdığı kurallarla farklı biçimde bu hak ve özgürlükleri sınırlaması olanağını da içinde barındırıyordu elbette. Bunu, Birikim’in seçimin hemen sonrasında yayımlanan sayısında, Türkiye koşullarında yaşanabilecek bir burjuva demokratik dönüşüm potansiyeli olarak tanımlamıştık. Eşitlik ve özgürlük mücadelelerinin demokratik tartışma ve mücadele ortamında daha güçlü biçimde sürdürülebileceği, darbe tehditlerinin bu mücadelelerin susturulmasında etkin olmayacağı, bir burjuva demokratik toplumsal mücadele zemini demekti bu. İktidarın sosyal yapısı ve dayandığı sınıf ittifakı gereği, sosyal haklar konusunda daha ilerici olmayacağı aşikardı. Mülklülerin hakimiyetini zedelemeyi AKP’den beklemek sadece safdillik olur. İktisadî planda liberal politikaların devam edeceği konusunda herhangi bir tereddüt söz konusu değildi. Türkiye’nin tarihsel-sosyal koşullarında serpilip güçlenen, muhafazakar ve otoriter eğilimleri güçlü bir burjuva ittifakına karşı verilecek toplumsal mücadelelerde, 1930’ları altın çağ olarak gören ve Türkiye sol düşününü dumura uğratan güçlerin etkisinin iyice zayıflamasının getireceği yeni dinamikler söz konusuydu.

Seçimlerin üzerinden altı ay geçti. AKP hükümeti, bu zaman zarfında bir anayasa değişikliği referandumu düzenledi ve cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesini garantiye aldı. Bu vesileyle yeni bir 367 kazası ihtimalini tasfiye etti. Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin seçilme sürelerini kısalttı. Ocak 2008’de, beklenmedik bir biçimde, ikinci bir anayasa değişikliğini, bu kez türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını sağlamak için gündeme getirdi. Halbuki AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat, 16 Eylül 2007’de, yeni anayasa çalışmalarına nihai bir biçim vermek için AKP’lilerin yaptığı üç günlük Sapanca toplantısının ardından, “toplumun her kesiminin kabul edeceği genişlikte bir anayasa yapmaya çalıştıklarını” ifade edip, bir hafta sonra bunu “tüm detayları ve gerekçeleriyle” bir basın toplantısında tanıtacaklarını tahmin ettiğini belirtiyordu. Bunun üzerinden beş ay geçmesine rağmen, söz verilen yeni anayasa taslağı bir türlü açıklanmadı. AKP’nin anayasa değişikliği hazırlıklarını yürüten uzmanları, türban konusunda bir formül bulmak için partilerinin anayasa değişikliği önerisini ilan etmekte geciktiğini dile getiriyorlardı.

Görünen o ki, kendisi için demokrat olma özelliklerine daha önce birçok kez işaret ettiğimiz AKP kurmayları, üniversitede türban yasağı gibi bariz anti-demokratik bir kuralı kaldırmayı, toplumdaki birçok farklı mağduriyete, temel hak ve özgürlük ihlaline son verecek kapsamlı bir anayasa değişikliği ile birlikte çözmekten ya ümitlerini kestiler ya da bu sorunu çözmeyi diğerlerinden daha acil ve önemli olarak gördüler. Ama kapsamlı bir anayasa değişikliği yapmayı gündemlerinden kaldırdıklarını açıkça dile getirmedikleri için, bu girişimleri, üniversiteye türbanla girebilme hakkını, Türkiye’de ihlal edilen diğer bir dizi temel haktan tecrit ederek, tek başına simgeleştirme sonucu doğurdu. Diğer temel hak ve özgürlüklerden yalıtılarak, çözümü tek başına aranan türban sorunu, Tayyip Erdoğan’ın, “siyasal simge ise simge, ne olmuş yani” efelenmesinin de katkısıyla, bireysel bir hakkın kullanımı alanını terk edip, bir cemaat hakkının kullanımına dönüşmesi ihtimalini ortaya çıkardı. Bunu bugüne kadar böyle algılayan laikçi zihniyetin endişelerini daha da katmerleştirdi. Üstüne üstlük, din gereğidir iması veya açık savunusuyla yapılan “türbana özgürlük” getiren yasal girişimlerin, kendilerini açıkça rejim mahkemeleri olarak gören zihniyet tarafından iptal edilmesi olasılığını güçlendirdi.

Bugün sadece türban değil, üniversite öğrencilerinin üzerinde bir dizi ağır hak ihlali yürürlüktedir. Bunları da büyük ölçüde ortadan kaldıracak bir önlem paketi içinde türban sorununun çözülmesi ile bugünkü çözüm yöntemi arasında sadece biçim ve kapsam değil, bir öz farkı vardır. AKP’nin YÖK yasasında gündeme getirdiği yegane değişikliğin türbanın üniversiteye girerken nasıl takılması gerektiğini tarif eden bir maddenin yasaya ilave edilmesi olması, YÖK yasasına hakim olan aşırı otoriter zihniyete el sürmemesi, bu özü tarif ediyor. Zihinler kadar, dış görünüm üzerinde tahakküm kurmak isteyen şekilcilik saplantılı, sözde modernist, özde muhafazakar ve otoriter zihniyetin Türkiye’nin güçlü ortak paydalarından birini oluşturduğunu bir kez daha gösteriyor. “Bu sorunu da böyle aşalım” türünden fırsatçı dozu yüksek pragmatik yaklaşımların, Türkiye’de özgürlüklerin kalıcı biçimde pekiştirilmesine hiçbir zaman katkısı olmadığını yakın tarihimiz birçok kez gösterdi.

Pragmatik muhafazakar AKP yönetiminin, türban sorununu anayasa değişikliği paketi içinde çözmeyi becerememekten korktuğu için aylardır değişiklik tasarısını gündeme getirmediğini yukarıda belirttik. MHP ile ittifak halinde, tüm enerjisini üniversitede türban yasağının kaldırılmasına yoğunlaştıran AKP yönetimi, görünen odur ki anayasa değişikliği yapmaktan da, öngörülür bir vade içinde vazgeçmiştir. Böylece, türban konusunda MHP ile oluşturduğu muhafazakar-otoriter ittifakın kurbanı, başta TCK’nın 301. maddesi olmak üzere, demokratikleşme hedefinin içerdiği diğer siyasal reformlar olacaktır. 301. madde tartışmasını anayasa paketi gibi öteleyen, “301’in toplumun derdi olmadığını ilan eden”, Vakıflar Yasası değişikliğinde kısıtlayıcı yeni düzeltmeler yapmayı kabul eden bir AKP hükümeti var karşımızda.

Türban hakkının tek başına savunulmasının kendi içinde yeterli ve anlamlı bir mağduriyet giderici işlevi olduğu iddiası yanlış değildir. Ne var ki, gündeminde örneğin 301. maddede değişiklik yapmak olan AKP’nin, MHP ile birdenbire görünüşte şimdilik ama bir ihtimalle kalıcı biçimde 301. madde değişikliğinin ertelenmesi ittifakı yapabilmesi, “zımni pazarlıkçılığın” bile değil, açık pazarlıkçılığın türbana özgürlüğe damgasını vurması demekti.

Ayrıca bu açık pazarlık gölgesinde türban konusunda getirilen düzenlemenin, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, yargının da hızla devreye girmesi ve olası iptallerle yeniden alevlenmesi, içinden çıkılmaz bir hale gelerek, kalıcı bir siyasal gerginlik yaratması kuvvetle muhtemel. Bu durumda AKP’ye türban konusunda yeni ve anayasal düzeyde daha kapsamlı bir hamle yapmak için MHP ile pazarlıkçı ittifakını daha da pekiştirmek ya da bu konuda bir kez daha mağdurları oynamak seçenekleri kalacak. Bunu dikkate alarak, önümüzdeki dönemde AKP-MHP ittifakının fiilen türbanla sınırlı olmakla kalmaması, MHP’nin engelleyici işlevinin çok daha geniş bir alanda dolaylı biçimde etkin olması beklenebilir.

AKP’nin oluşturduğu muhafazakar-otoriter ittifakın bir cephesinde türban var. Diğer cephesinde ise, Kürt sorununun çözümü konusunda yapılan ittifak yer alıyor. Farklı bir aktörle ama gene muhafazakar-otoriter zeminde yapıldığı hissedilen bu ittifak, PKK ile ilgili sorunu askerî yöntemlerle, Kürt kimliğinin tanınması talebi etrafında siyasallaşmayı da AKP içinde büyük ölçüde eriterek çözmeyi planlıyor. PKK’nın da, etrafındaki asabiyyeyi diri tutmak için silahlı çatışma yolunu tercih etmesi, bu ittifakın işini kolaylaştırıyor. Kısmi askerî operasyonlarla şimdilik sürdürülen, belki daha kapsamlı bir askerî operasyonun da önümüzdeki bahar aylarında devreye gireceği bu çözüm seçeneği, esas olarak kendini yerel seçimlerde deneyecek. Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ı, Tunceli’yi, Batman’ı “istemesi”, Kürt sorununun siyasal cephesinin muhafazakar zeminde çözülmesi beklentisini açık biçimde ifade ediyor. Üstelik, geçmişte Refah Partisi’nin bölgedeki gücü hatırlanırsa, bunun gerçekleşmesi ihtimali ham hayal değil. Fethullah Gülen hareketinin 400 işadamıyla Diyarbakır’a yaptığı taziye çıkartması da, Kürt sorununun din temelli bir muhafazakar cemaat dayanışması içinde eritilerek çözülmesi konusunda geniş bir konsensus olduğunu gösteriyor.

Bu gelişmeyi, PKK’yı bastırmak için bölgede yakın geçmişte başvurulan Kürt Hizbullahı oluşumuyla benzerlik kurarak eleştirmek, yaşanan dönüşümü bir kez daha anlamamak demektir. Eğer daha önce dile getirdiğimiz tespitler bir nebze doğruysa, burjuva demokratik dönüşüm dinamiği, Türkiyeli Kürtlerin tarihsel olarak memleketleri olarak algıladıkları bölgelerde Türkiyeli Kürt burjuvazisinin de AKP üzerinden hakim ittifaka dahil olmasını içerir. Bu ittifakı eleştirmek için, “Kürt Hamas’ı kuruluyor” iddiasını öne sürmekten, geçmişteki Hizbullah oluşumunun yeniden canlandırıldığını iddia etmekten medet ummak, vesayetçi laikçiliğin yıllardır başvurduğu ve siyasal sonuçları ortada olan bir yöntemi benimsemektir. AKP’nin Kürtlerin sorunlarını himmet-yatırım ekseninde ve güvendiği yerel yönetim idarelerinin oluşmasının ardından yapılacak kültürel açılımlarla çözmeyi başarır mı, şimdiden değerlendirmek mümkün değil. Ama bu herhalde bir Kürt Hamas’ı olmayacaktır.

Muhafazakar-otoriter düzlemde örtüşen bu iki farklı ittifak, seçim öncesinde başlayan “ulusalcı çetelere” yönelik operasyonların, bazı alanlara girilmemesi ve bugünkü sınırlarda kalması koşuluyla sürdürülmesi için uygun zemini oluşturuyor. Artık yeni dönemde, ses getirici suikastlar yoluyla kendisini hedefleyen bir istikrarsızlık yaratılmasına, olağanüstü durum ateşinin körüklenmesine olanak vermeyecek bir hegemonyayı AKP’nin elde ettiği, -emniyet güçlerinin Ergenekon çetesi olarak adlandırdığı içinde Veli Küçük’ün de bulunduğu oluşumun mensuplarının büyük ölçüde tasfiye edilmesi ile- ilan edildi. Bu tür girişimlere bel bağlayan faşizan ulusalcı odakların, ihanete uğramış olma öfkesi içinde dile getirdikleri suçlamalar, öc almak ya da tehdit etmek amacıyla yakın geçmişle ilgili ortaya attıkları iddialar, belgeler de, bu ittifakın elle tutulur nesnelliğini doğrular nitelikte. Kökleri epey eskiye ve devlet içinde derinlere giden bu yarı-resmî çetenin temizlenmesi operasyonunda muhafazakar-otoriter ittifakının yara almamasına özen gösterileceğini bekleyebiliriz. Bu da, temizliğin emekli subaylar, emekli emniyet görevlileri ve mafya türü örgüt üyeleriyle sınırlı kalması demek olacaktır.

AKP’nin otoriter güç ve çevrelerle oluşturduğu bu uzlaşmaların, “gizli şeriatçı emeller” dehşeti içinde gözü başka hiçbir şeyi göremeyenlerin gözünü belki şimdi açmalarını ve oluşan yeni hegemonyanın o çok güvendikleri zinde güçleri de içine alabildiğini görmelerini sağlar mı, bilmiyoruz? Yılların ideolojik şartlanmasıyla dumura uğrayan aklî melekelerinin buna izin vermemesi ihtimali, ne yazık ki yüksektir. Bugün silueti daha da belirginleşmeye başlayan hegemonya, AKP etrafında kümelenmiş olan Türkiye’ye özgü burjuvazinin, içinde büyüdüğü muhafazakar ataerkil değerler etrafında hakimiyetini kurmasıdır. Bu elbette asgari anlamda demokratik bir dönüşümdür. Ama bunun, demokrasiyi çoğunluk tahakkümüne indirgeme eğilimi baskın, toplumsal birliği siyasal ilkeler üzerine değil manevi değerler üzerine kurma eğilimi güçlü bir demokratik dönüşüm ufkuyla sınırlı olması ihtimali yüksektir. Böyle bir ufkun, AKP seçmenlerinin çoğunluğunun aslî özlemi olan iktisadî ve siyasal istikrar içinde değişimi gerçekten sağlayabilmesi ise şüphelidir. AKP’nin genel bir anayasa değişikliğinin sonuçlarını birkaç ay daha beklemeyip, salt üniversitede türbana özgürlük getirme konusunda alelacele ittifak yapması ve bunu Meclis gündemine ivedilikle taşımasının arkasında, içinde bulunduğumuz yıl ve büyük ihtimalle 2009’da etkisi güçlü biçimde hissedilecek olan iktisadî durgunluktan önce davranmak arzusu da muhtemelen vardır. İktisadî durgunluğun etkilerinin bütünüyle hissedilmeye başlanmasından önce, 2009 ilkbaharında yapılacak yerel seçimleri daha erkene almak ve bu durumda hiç olmazsa bu kazanımı seçmenlerine sunmak arzusu, tali de olsa, AKP-MHP türban itifakının oluşumunda bir rol oynamış olabilir. Ama gerçek veya sadece varsayımsal olsa da, bu iktisadî istikrarsızlık potansiyeline demokrat çevrelerin tüm ümitlerini bağlamamaları kuvvetle tavsiye edilir. AKP’nin iktisadî durgunlukla büyük ölçüde oy gücünü yitireceğini zannetmek için, AKP’ye oy vermiş seçmenlerin önemli bir bölümünün hiç olmazsa iktisadî istikrar içinde büyüme konusunda inandırıcı bulacağı bir alternatif siyasal oluşumun var olması gerekir. Bugün ne DP ne ANAP (böyle bir parti kaldı mı?) ne de CHP bu güveni o sınıfa veriyor. Bunun yanında AKP’nin ikinci büyük şansı, otoriter-muhafazakar ittifaklar karşısında etkili ve sahici demokratik-özgürlükçü ittifakların günümüz Türkiye’sinde oluşamamasıdır. Bu düşündürücü ve elbette hüzün verici gerçek dikkate alındığında, epey bir zaman daha AKP’nin demokrasi vaadinden toplumun büyük bir kesiminin medet ummaya devam edeceğini söylemek bir kehanet olmayacaktır..

AHMET İNSEL