Anasayfa > Birikim Arşiv > 213 - Ocak 2007 > Pinochet Ve(silesiyle) Evrensel Yargı

Pinochet Ve(silesiyle) Evrensel Yargı

Erdem Denk | (Sayı : 213 - Ocak 2007)

“Yardımlarınız için size ne kadar çok şey borçlu olduğumuzu biliyorum.” General Augusto José Ramón Pinochet Ugarte’nin terki diyar eylediği akşam BBC haberlerinde bizlere tekrar hatırlatılan bu sözler Mart 1999’da gözaltında tutulduğu evde kendisini ziyaret eden aziz dostu Barones Thatcher’e ait.

Burada kastedilenin Falkland (yoksa “Malvinas” mı demeli?) Savaşı sırasında Arjantin’e karşı İngiltere’nin bölgede bulduğu tek ve en “anlamlı” destek olduğu aşikâr ama 1970’lerin sonunda Arjantin’le yine bir ada uyuşmazlığı nedeniyle savaşın eşiğine gelen ve bu krizi Papa II. John Paul’un temsilcisinin araya girmesiyle atlatabilen Pinochet yönetiminin İngiliz-perverliğini “düşmanımın düşmanı” anlayışına indirgemek yanıltıcı/eksik olur.

Bir kere, daha çok Thatcher’ın adıyla ve uygulamalarıyla anılan neo-liberal politikaların pilot bölge uygulamasına tâbi tutulduğu en önemli yerlerden biridir 1973 sonrası Şili. Pinochet’nin “Chicago Boys” diye anılan 25 teknokrat prensi Milton Friedman’cı ekonomik anlayışlarını tüm acımasızlığıyla ülkeye yerleştirdiler. Dahası, Pinochet’yi elinden tutup bu âleme kazandıranın dünya haritasının hangi karanlık köşesine baksak altından çıkan Kissenger olduğunu da artık bilmeyen yok.[1] NATO ülkelerindeki Gladio’nun Latin Amerika’daki versiyonu olan Operation Condor’un en hararetli uygulayıcılarından olan Pinochet, Latin Amerika’nın soldan sağa, oradan tekrar sola savrulan tarihinde etkili bir figür(an) olarak göze çarpar. Bu nedenle, her türlü -ama özellikle sol- muhalifin bir şekilde pasifize edildiği ve yürütülen ekonomik politikalarla fırlayan yüzeysel piyasa göstergelerinin gölgesinde kitlelerin yoksullaştırıldığı Pinochet döneminin makro bir teorinin/uygulamanın taşıyıcısı olduğunu vurgulamak elzem.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, Ekim 1998’de tedavi için Heathrow VIP salonundan girdiği ve kendisini evinde hissettiğini hep söylediği İngiltere’de gönlünce alışveriş yapamadan, takıldığı İngiliz kulüplerinde iki el poker çevirip bu alandaki ününü bir kere daha ispatlayamadan, bir-iki İngiliz silah şirketiyle “iş görüşmesi” yapamadan ama en kötüsü Barones’e beş çayına gidemeden göz hapsine alınan Pinochet’nin “ben İngiltere’yi insanların özgürce seyahat edebildiği bir ülke olarak bilirdim ama burada bir siyasi tutsağım”[2] demesi uğradığı derin hayal kırıklığına bağlanmalı.

Malum, Pinochet’nin İngiltere’de gözaltına alınmasına neden olan talep İspanyol “süper yargıç” Baltasar Garzon’dan gelmişti. O ana kadar özellikle Bask bölgesindeki devlet uygulamalarına karşı yürüttüğü hukuksal mücadeleyle tanınan ve hatta dönemin sosyalist İçişleri Bakanı’nı hapse attıran Garzon (-ki 2002’de ETA’yla bağlantısı gerekçesiyle Herri Batasuna’yı da üç yıllığına kapattıracaktır!), malum dönemde öldürülen, “kaybolan” ve işkence başta olmak üzere envai çeşit insan hakları ihlallerine maruz kalan İspanya vatandaşları üzerinden Pinochet’nin İspanya’da yargılanmasını istemiş ve İngiltere’nin “sanık”ı İspanya’ya vermesini talep etmişti. Peşine düştüğü devlet adamları arasında Kissenger ve hatta Berlusconi de olan Garzon’un en somut uluslararası “başarı”sı kuşkusuz Pinochet’yi İngiltere’de gözaltına aldırabilmesi.

Aslında, İngiltere’nin en yüksek mahkemesi (de) olan Lordlar Kamarası, Pinochet’nin en azından belli bir dönemdeki kimi suçlar açısından pekâlâ yargılanabileceği yönünde karar almıştı; hem de ilk komisyonun bu yöndeki kararının üye bir Lord’un “anti-Pinochet’ci Uluslararası Af Örgütü”yle dolaylı bağının olduğu gerekçesiyle geçersiz kılınmasına rağmen. Ne var ki, İngiltere’de 16-17 ay kadar süren bu göz hapsi/kararsızlık hali, gençliğinde Allende’yi destekleyen yürüyüşlere katılan ama artık duygularını işine karıştırmamayı öğrenen dönemin İçişleri Bakanı Jack Straw’un “sağlığı yargılanmaya elverişli değil” gerekçeli himmetiyle sona erdi. Zaten, en az Muhafazakarlar kadar devlet yönetmenin ne kadar ciddi bir iş olduğunu öğrenen İşçi Partisi önde gelenleri de ilk andan itibaren bu işe bulaşmamak taraftarıydı. Öyle ki, “ethical foreign policy” kavramıyla büyük sükse yapan dönemin Dışişleri Bakanı Robin Cook “bile” bu meselenin İngiltere-Şili ilişkilerine verebileceği zarardan ziyadesiyle tedirgindi.[3] Dönemin İspanya Başbakanı Aznar’ın da Pinochet’nin yargılanmak üzere İspanya’ya verilmesi ihtimali yüzünden uykusuz geceler geçirdiğini düşünmek de kehanet olmaz.

“Straw affı”yla serbest kalması üzerine hemen ülkesine dönen Pinochet, yandaşları tarafından havaalanında en sevdiği şarkı olan Lili Marlen’le karşılandı. Gerek bu karşılama sırasındaki gerekse de daha sonra verdiği mülakatlardaki hal ve hareketleriyle “her (zalim) nefis bir gün yargılanmayı tadacaktır” umuduna sarılanlara tam bir nanik yaptı aslında. Pinochet’ye bir çeşit Alzheimer teşhisi koyan İngiliz doktorlarına ve İngiliz hükümetine kandır(ıl)dıkları için ne kadar anlayış gösterilebilir ki? Allah’tan, post-Pinochet Şili yetkilileri kurdukları araştırma komisyonlarıyla tüm suçlarının envanterini bir bir çıkartmaya başlamıştı bile. Hatta 2005’te eski dost ABD bile bir sürü banka hesabında kara paraları olduğunu keşfetmişti. Böylece, kendi kendini ilan ettiği “ömür boyu senatörlük” ve “sağlık nedenleri” dahil yargılanmasının önündeki tüm engeller 2000-2006 döneminde peyderpey kaldırılan Pinochet ülkesinde yargılanmaktaydı; ta ki “sağlık nedenleriyle öldüğü” Aralık 2006’ya kadar.

BU VESİLEYLE...

Peki, devlet başkanları vb. kimi resmî yetkililer için geleneksel olarak tanınan “yargı muafiyeti” ilkesi bu ve benzeri vesilelerle aşındırılamaz mıydı? Yani, İspanyol yargıcın kendi vatandaşlarına karşı insanlık suçu işleyen yabancı devlet adamlarını yargılama girişimini de kapsar/aşar şekilde “suçun işlendiği yer ya da vatandaşlık bağından bağımsız yargılama yetkisi” bir şekilde olgunlaştırılabilir miydi?

Gerçekten de, “öyle suçlar vardır ki, üçüncü devletler de bunları işleyenleri yargılayabilir” şeklindeki “evrensel yargı yetkisi” fikri en azından üst düzey Nazi yetkilisi Adolf Eichmann’ın İsrail’de yargılanmasından bu yana gündemde. Avrupa kıtasında bu konudaki ilk ciddi girişim de Belçika’nın 1993’te çıkardığı “evrensel yargı yetkisi” yasasıydı aslında. Bu yasa ilginç bir şekilde ilk olarak Belçika’nın sömürge döneminde ciddi katliamlara imza attığı Kongo’daki Hutu-Tutsi çatışmaları bağlamında yani ülkeye yeni bir müdahale vesilesi olarak gündeme gelmiş ve 1994 soykırımındaki rolleri nedeniyle iki rahibe hakkında dava da açılabilmişti. Hatta Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin o dönemki Dışişleri Bakanı A. Yerodia da yargılanabilmişti. Ama bu aşamada devreye sokulan La Haye Uluslararası Adalet Divanı’nın -her zamanki “tutucu” ve “ürkek” tavrıyla- yargılanmaya konu suçların görev başındayken işlenmiş olmasını ileri sürerek yani “devlet yetkililerinin yargı bağışıklığı” gerekçesiyle “yargılanabilemez” demesiyle işin rengi değişmişti.[4] Bu karardan destek alan Belçika, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Sabra ve Şatila katliamları nedeniyle Belçika’da yargılaması için aynı yasaya dayanarak açılan davayı hemen reddedivermiş, daha sonra da 1993 yasası tanınmaz hale gelecek şekilde değiştirilmiştir.[5] Hem “ucu istenmeyen kişilere kadar uzanacak” böyle bir yasa 11 Eylül sonrasının dünyası için artık kabul edilemezdir.

Tüm bunlar bir yana, aslında evrensel yargı yetkisinin tek tek devletler eliyle uygulanması ciddi sorunlar yaratabilecek bir durum. Bu tür yargılamaların seçici ve keyfi davranan devletlerin siyasi hesaplaşmalarına bahane olacağı ortada. Gerçekten de devletlerin altı üstü birkaç yüz bin mağdur için birbirlerinin (eski) yetkililerini yargılayacağını düşünmek fazla safdillik olur. Bütün mevcut örneklerin de gösterdiği gibi, bu ancak olsa olsa güçlü/merkezî devletlerin köşeye sıkıştırdıkları (ya da gözden çıkardıkları) çevre devletlerin yetkilileri için sözkonusu olmaktadır. Aslında “devlet yetkililerinin temel evrensel normları ihlal eden uygulamalarının yargılanmasını o devlete bırakmama” adına bu tür ilkesiz uygulamalar da/bile sineye çekilebilir. “Evrensel yargı yetkisi” fikriyle benzeşen bir anlayışla ama farklı hukuksal temeller üzerinden yap(tır)ılan Miloseviç, Kızıl Kmer liderleri ve hatta Saddam Hüseyin vb. davalarına “esastan itiraz etmek” gerçekten de mümkün değildir.

Ne var ki, ilk bakışta “masum” ve hatta emsal olur düşüncesiyle hüsnüniyetle karşılanabilecek bu tür davaların açılması “en azından suçluların bazıları yargılanıyor, diğerleri için de yol açılıyor”[6] şeklinde geçiştirilemez; keşke öyle olsaydı. Çünkü, yapılan insanlığa karşı suç işleyenlerin insanî duygularla yargılanmasından ziyade insan haklarının kısır siyasi tartışmalara âlet hatta kurban edilmesidir. Kaldı ki, “diğerleri”nin yargılanmasına yol açılmadığı ve açılacağının da olmadığı ortada. Daha da vahimi, bu tür davalar temel amaç olan adalet duygusunu tatmin etmekten ziyade en hafifinden bu masum duyguyu örselemeye hizmet etmektedir.

Yani, bu öyle yaman bir çelişki ki, insanın “buna da şükür” demeye bile dili varmıyor. Tam da bu nedenle tek çıkar yol tam yetkili evrensel ve sürekli bir yargı organı belki de. Aslında, 2002’de resmen faaliyete başlayan “Uluslararası Ceza Mahkemesi” bu konuda bir umut ışığı olabilir(di). Tâbii, işleyişindeki kimi sorunlara[7] ilaveten merkezî devletlerin ama özellikle de ABD’nin taraf olmama lüksü bertaraf edilebilseydi. Bu bir yana, birçok taraf devletle imzalanan ikili muafiyet anlaşmalarıyla ABD vatandaşlarının bu devletler üzerinden doğabilecek yargılanma ihtimali de önlenmiştir.

Bu durumda, özellikle Guantanamo Üssü ve Irak işgali vesilesiyle gündeme gelen ihlallerin tekrar gösterdiği gibi, bu tür bir evrensel yargı organının rüştünü ispat etmesinin en önemli göstergesi olan bir “merkezî devlet üstü düzey yetkilisi”nin yargılanabilmesinin yolu büyük ölçüde kapanmıştır. Aslında, İngiltere Başbakanı Tony Blair’in Irak işgali ve orada gündeme gelen ihlaller nedeniyle yargılanması konusunda çeşitli girişimler olmuştur.[8] Ama Şubat 2006’da bu konuda bir açıklama yapan Mahkeme Baş Savcısı Luis Moreno-Ocampo (büyük ölçüde İngiltere’den aldığını söylediği!) elindeki verilerden Irak’ta olduğu iddia edilen ihlallerin UCM’nin yetki alanına girecek kadar ciddi/ağır olduğu sonucu çıkmadığını söylemiştir.[9] Açıklamanın dilinin, elini kolunu bağlayan mevzuatın ağırlığı altında ezilen bir yargıcınkinden ziyade (-ki durum zaten öyle değil! -ki öyle olsa bile bir “hukukçu” soruşturmadan yani dava açmadan “böyle” karar ver(e)mez!) “ihlaller ne kadar ağır olursa yetki eşiği aşılmış olur” üzerine sözüm ona hukuksal fikir yürüten bir işgüzarınki olması çok şeyi anlatıyor aslında. Onun için Mahkeme’nin gündemindeki dört davaya konu olan devletlerin ismini hatırlatmakla yetinelim: Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Uganda, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Sudan.

Kısacası, tartışmasız tek çıkış yolu olarak görülen evrensel yargı yetkili sürekli bir yargı organının UCM şeklinde bu haliyle vücut bulması, diplomasinin o çok sevdiği “ihtiyatlı iyimserliğe” bile rahmet okutacak nitelikte. Eğer tüm hak edenler değil de birilerinin işine gelenler yargılanacaktıysa, eski alışkanlıklarla idare edilseydi de UCM yoluyla evrensel yargı fikri bari kirletilmeseydi.

Aslında, “tüm bu acı tecrübelerden bir ders alınabilir, umudumuzu korumalıyız” mealinde bağlanabilirdi bu yazı. Tabii, ölmeden iki gün önce S. Niyazov’la ilgili yine BBC’de tanık olunan bir haber olmasa! Şöyle diyordu AB’nin Orta Asya Özel Temsilcisi Pierre Morel Türkmenbaşı’yla yaptıkları doğal gaz görüşmesinde: “Ülkenizi güvenilir ve sorumluluk sahibi bir ortak olarak görüyoruz.”[10]

Allah uzun ömür verseydi, belki yargılanırdı!

ERDEM DENK

[1] Ayrıntılı bilgi için örneğin bkz. Christopher Hitchens, The Trial of Henry Kissenger, Verso, 2001, s. 55-76.

[2] “Pinochet: ‘I’m a political prisoner’” BBC News Online, 18 Temmuz 1999 <http://news.bbc.co.uk/2/hi/ uk_news/ 397405.stm>

[3] “Pinochet Row Escalates” BBC News Online, 25 Ekim 998 <http://news. bbc.co.uk/2/hi/uk_news/200999.stm>

[4] UAD’nin karar metni için bkz. <www.icj-cij.org/icjwww/idocket/iCOBE/iCOBEframe.htm>

[5] Gelişmelerle ilgili ayrıntılı değerlendirme için bkz. Hans Köchler, Küresel Adalet mi, Küresel İntikam mı? (çev. F. Keskin ve E. Denk), Alkım Yayınevi, 2004, s. 140-164.

[6] Bu görüşün en önemli temsilcilerinden Avustralyalı avukat Geoffrey Robertson’dır: Crimes Against Humanity: The Struggle for Global Justice, Alan Lane, 1999.

[7] Örneğin, UCM Roma Statüsü’nün yargılama önceliğini ilgili devletlere tanıması Almanya’nın bu statünün yürürlüğe girmesinden hemen önce benzer içerikli bir yasa çıkararak bir vatandaşının Allah-göstermesin-UCM’nin-eline-düşmesini engellemiş ve hatta bu hülle yolunu ABD’ye de tavsiye etmiştir (Köchler, s. 138-139). Öte yandan, Fransa da nükleer silahlarla işlenen suçların savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları yargılayacak UCM’nin yargı yetkisine dahil olmadığı yönünde bir “yorumlayıcı açıklama”da bulunmuştur.

[8] En bilinen girişim Yunan avukatlar tarafından Temmuz 2003’te yapılandır. Bkz. “Lawyers sue Blair over war” BBC News Online, 28 Temmuz 2003 <http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/3101697.stm>

[9] Açıklama için bkz. <www.icc-cpi.int/ library/organs/otp/OTP_letter_ to_senders_re_Iraq_9_February_ 2006.pdf>

[10] “EU Seeks to Broaden Ties with Turkmenistan” 19 Aralık 2006 <http:// consultingbase.countrywatch. com/cb_wire.asp?vCOUNTRY= 175&UID=2454391>