Anasayfa > Birikim Arşiv > 142-143 - Şubat-Mart 2001 > Hayata Dönüş ve Medya

Hayata Dönüş ve Medya

Tanıl Bora | (Sayı : 142-143 - Şubat-Mart 2001)

“Devletin hapisaneleri ele geçirmesi” için düzenlenen “Hayata Dönüş” operasyonu, -şimdilik- otuzu aşkın cana malolmuş bulunuyor. Binlerce tutuklu ve hükümlü -“Hayata Dönüş” öncesinden çok daha fazlası- açlık grevi veya ölüm orucunda. F-tipi hapisanelerin şartlarında (ki bununla ilgili, “yanlışlıkla” gözaltına alınıp burada üç gün geçiren bir işadamının tanıklığı okunabilir: Radikal, 28 Aralık) bedensel ve ruhsal hastalıkları ağırlaşanların hayatları ne olacak? Ulucanlar katliamından sağ kurtulanların nasıl eridiği düşünüldüğünde, bu operasyonun da kronik bir felâketin tohumlarını ektiğini görürüz. Radikal’in pek de şeditliğiyle bilinmeyen yazarı Hakkı Devrim 29 Aralık’ta “operasyonların endişe ettiğimiz boyutta bir faciaya dönüşmediğinden” bahsetti; “endişe ettikleri boyuttaki facia” nasıl bir şey olacaktı, insan sahiden endişe duyuyor.

Bu korkunç olaya takılan “Hayata Dönüş” adı, Nazilerin temerküz kampının girişine “Çalışmak özgürleştirir” dövizi yazmasıyla yarışabilecek bir karanlık sinizm örneği olarak tarihe geçebilir. Ecevit’in operasyonunu amacını duyururken sarfettiği, -herhalde kötülerin kötü olarak kalmasını “içine sindiremeyen” bir devlet âlicenaplığını yansıtması kastedilmiş- “Teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarmak” sözüne ise devlet/iktidar sinizminin evrensel dağarcığından bir rakip bulmak zor.

Medyanın, bu operasyonun psikolojik destek birimi gibi davrandığını söylemek, abartma olmayacaktır. Her seferinde ekliyoruz: Esas olarak büyük-endüstriyel medyayı, bilhassa satışları altı haneli rakamlara ulaşan büyük gazeteleri ve paralel televizyon kanallarını kastediyoruz. Büyük grupların tahsilli şehirli orta sınıfa hitap eden küçük gazeteleri bu harekâtta kenardadır, haber verme hassalarını yitirmemeye gayret etmişlerdir. Örneğin hakkında bilgi alınamayan tutuklu ve hükümlülerle ilgili, F-tipi hapisanelerdeki barınma/sağlık koşullarıyla ilgili haberler (“şüpheler”), “büyük” gazetelerde yok, bu gazetelerde vardır. Zaten görece “antenleri açık” olduğu varsayılan takribî 30 bin kişilik bir zümreye bu haberler servis edilmesinde sakınca görülmemiş, “esas kitle”nin kafasının bulandırılması ise uygun bulunmamıştır. (Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk basın toplantısında “devlete karşı şüpheci ifadeler taşıyan sorular sormayınız!” diye uyarmadı mı? Bununla ilgili, usûlen bile, hangi gazeteci kuruluşu, kim, kınayıcı beyanda bulunmuştur?)

Resmî propagandif enformasyon materyalini sorgusuz sualsiz neşretmek, ilâveten allayıp pullamak, yetinmeyip bu yönergelere uymayanları -yer yer tehditten, hedef göstermekten de geri kalmayarak- suçlandırmak, insanların can davasını takip eden İHD aktivistlerine doğru (yani devlet hizmetinde) insanhaklarıcılığı, Tabipler Birliği’ne doğru (yani devlet hizmetinde) hekimlik etikini öğretmek, operasyon günlerinin medya normalleriydi. Operasyondan birkaç gün önce ölüm oruçlarıyla ilgili yayın yasağı getirildiğinde -bizzat Oktay Ekşi gibi bir makamın ağzından- şikâyetlenmeleri anlaşılan sadece usûlendi; bu yasakla medya üzerinde sıkılaştırılan denetimin, operasyon günlerinde manipülasyon ve dezenformasyon dozunu misliyle arttırması, onları rahatsız etmedi. “Yetkililerin” saçtığı “duyumlara”, jandarma kamerası çekimlerine, büyük çoğunlukla herhangi bir şerh düşmeden, aracılık edildi. Haber alma faaliyetinin resmî yerlerden sızdırılan materyale en çabuk ve azamî miktarda erişim rekabetine indirgenmesi, “habercileri” nicedir rahatsız etmiyor.

“Devletin gücünü göstermesi”, neredeyse romantik bir mitos olarak güzellendi. Onca ölüm, onca şiddet, bu hayırlı olayın yan tesirleriydi sanki. Şiddeti şefkat olarak sunmanın yetişmediği ya da tatmin etmediği yerde, popüler “sallandıracaksın” duyarlılığıyla rakseden güç tapınmasının kan dondurucu örneklerini gördük. (Hürriyet’in ilk gün manşetini, “Devlet Girdi”yi, akledenlerin, bu lâfın pornografik imâlarından sarfınazar ettiklerini iddia edebilir misiniz?) Mahkûmların “kuzuya döndürüldüğünü” resmeden sunumlar, dezenformasyonla ilgili şüpheleri bir yana bırakalım, eziyetten tatmin duyan bir “duyarlılığı” okşuyor, işkenceci bir zihniyeti yansıtıyordu

İlk günlerden sonra, şiddeti, işkenceyi magazinleştiren, dahası insan onurunu zedeleyici biçimde alaya alan sunumlara geçildi. (Özellikle Milliyet gazetesinin, ölümün kol gezdiği bu ortamda “çarpıcı”, “renkli”, “komik” başlık bulma, lâf oyunu yapmadaki sınırsız ‘yaratıcılığı’ hakkında uygun kelime bulmak zor.) Arkasından, bu meseleyi kapanmış saymak, unutmak, unutturmak geldi. TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin operasyondan on gün kadar sonra Sincan F-tipi hapisanesinde gözleyerek kamuoyuna açıkladığı işkence, darp izleri, sağlık sorunları vb., -yukarda da değinildiği gibi- “büyük” gazetelerde haber olacak değerde görülmedi.

İslâmî medyanın da temelde büyük-endüstriyel medyayla aynı tutumu izlediğini söyleyebiliriz. Hapisanelerdeki teröristlerin “neredeyse tankla” silâhlanmış olmasını emsal göstererek, başörtülü öğrencilerin rejim açısından nasıl tehlikesiz/zararsız olduğuna dair anlayış talep etmek gibi taktik fırsatçılıklar da görülebildi.

Tutuklu ve hükümlülerin intiharî eylemleri, özellikle de bu eylemlerin örgüt hiyerarşisi içinde emirle gerçekleştirildiğine dair enformasyon, resmî makamlarla beraber medyada egemen olan zihniyete de insancıl görünümlü bir yazıklanma kapısı açtı ve yaşanan felâketi ölenlerin sırtına yıkmak için suistimal edildi. “Teröristlerin terörizmlerinden kurtarılmaları”nın onların bizzat kendi canlarından kurtulmaları şeklinde takdimi, hükümeti ve herkesi sorumluluktan kurtaran bir bahaneye dönüştü. Altını çizelim, medyanın ve kimi köşe yazarlarının “usta” sunuşları olmaksızın o kadar etkili olamayacak bir suistimaldi bu. Yanlış anlaşılmasın... İnsanların örgüt hiyerarşisi içinde intiharî eyleme tayin edilmiş olmaları ihtimal dışı değildir, burada “irade”nin özgürlük koşullarını tartışmalı kılan yoğun bir şartlanma ihtimal dışı değildir; ve böyle bir “strateji” insanî, etik ve politik açılardan tartışma dışı değildir, tersine çok ciddi problemlerdir. (Ölüm oruçlarının bir uzlaşmayla bitmesi için arabuluculuk yapan, görüş belirten bir kamuoyunda; dahası, bu eylemi yürüten örgütlerin ardyöresi olduğu varsayılan, geniş anlamıyla “sol” kamuoyunda, bu çizgiyle ilgili ciddi hoşnutsuzluklar hattâ tepkiler vardır. Fakat bu facianın ortasında, hele bu medya kirliliği içinde, bu hoşnutsuzlukların, tepkilerin sıhhatle, gönül rahatlığıyla tartışılması nasıl mümkün olacak?)

Fakat medyanın sunumunda bu ihtimaliyatı ve “hasbî” tartışmayı aşan bir şeyler vardı. Bir kere, ölümlerin ve bilcümle şiddetin intihar eylemlerine atfedilmesi, çarpıtmaydı. İlk otopsi sonuçları (25 Aralık tarihli gazete haberlerine göre - yukarıda değinildiği gibi “bazı” gazeteler), ölümlerin hatırı sayılır bir kısmının (13 insandan en az 5’i) ateşli silah yaralanmasından kaynaklandığını ortaya koyuyor - bu oranın daha yüksek olduğuna dair ciddi iddialar da var. Öte yandan, intiharî eylemlerin “failleriyle” ilgili söylemin (GülayGöktürkgil gûya-empatik lehçe dahil), “beyinlerinin yıkanmışlığı”, normal muhakeme yeteneğini yitirmiş olmaları vb. kabuller üzerinden, onları nasıl insan-olmayanlar olarak algılamaya/algılatmaya yöneldiği gözden kaçmamalıdır. Terörizm efsanesinin nihâî vargısıdır bu: “Terörist”, öylesine şeytanîleştirilir, saltık kötü, kötü olduğu için kötü, kötülük uğruna kötü... olarak resmedilir ki, seyirci-kamoyunun gözünde insan vasfını kaybeder. Yine yanlış anlaşılmasın... “Terör” diye bir şey yok değildir - ama en az onun kadar şedit -ve terörist!- bir de terör efsanesi vardır. “Terör”den bahsedebiliriz; şayet tedhişe, şiddetle yıldırmaya dayalı bir siyaset tarzını ya da eylemi anlatıyorsak; fakat bu resim, Chomsky&Herman’ın ünlü tasnifiyle, “gayrıresmî şiddet/perakende terör”den ibaret değildir, “resmî şiddet/toptan terör”le tamamlanır.[1] Eğilimsel olarak bütün rejim muhaliflerini kapsamaya uygun bir iç düşman formatı oluşturarak, “teröristlik”le damgalananları hem hukukun hem -şeytanî olmaktan öte irrasyonelliğe meyleden mahlûklar olmaları hasebiyle- insanlığın, insan-olma’nın parantezine alan “terör” söylemi ise, bir Terör Efsanesi kurar. Yarattığı yılgınlıkla resmî şiddeti/“toptan” devlet terörünü görmezden gelmeye, masumlaştırmaya alıştıran bir terörizmdir bu.

Bunları söylemek, evet, bilineni tekrar oluyor. Ancak durumu kayda geçmenin de lüzumu var. Medya normalleri, “Hayata Dönüş” adıyla toplu öl(dür)ümler arasındaki anlam uçurumundan dehşete düşmeyebilir, “gerçekten neler oluyor?” merakını iptal etmiş olabilir; biz, medyanın bu durumundan dehşete düşmeyi sürdürebilmeliyiz.

(*) Medya eleştirisine dönük internet sitesi www.medyakronik.com’da 2 Ocak’tan itibaren yayına konan yazının biraz genişletilmiş biçimidir.

[1] Akt. Philip Schlesinger, Medya, Devlet ve Ulus (çev. Mehmet Küçük), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1994, s. 53.