Anasayfa > Birikim Arşiv > 142-143 - Şubat-Mart 2001 > Bilgi Çağı Eşiğinde Üniversiteler

Bilgi Çağı Eşiğinde Üniversiteler

Ömer Laçiner | (Sayı : 142-143 - Şubat-Mart 2001)

Son birkaç on yıldan beri; toplayıcı/çoban, tarım ve endüstri çağlarını geçen insanlığın şimdi de endüstri sonrası çağa, daha özgül ve yaygın bir ifadeyle “bilgi çağı”na girdiğini söylemekteyiz. İçine girdiğimiz dönemin ayırdediciliğini, bir aşama olarak mahiyetini tam olarak anlatıyor gibi görünmese de “bilgi çağı” deyimi, bilgi dediğimiz şey(ler)in üretim, edinim ve işleme süreç ve ilişkilerinin bireysel ... toplumsal hayatlarımızda, geçmiştekinden daha farklı ve merkezî bir rolde olmaya başladığını, olacağını vurgulaması bakımından yeterli sayılabilir. Ama yine de “bilgi çağı”na geçmenin, “bilgi toplumu” olmanın, örneğin “tarım toplumu”ndan “endüstri toplumu”na geçişte yaşanan her düzeydeki köklü değişimlerle kıyaslanabilecek çapta bir değişimler, altüst oluşlar süreci anlamına nasıl gelebileceğini kavramakta güçlük çekiyoruz. Çünkü ortada henüz o tarımdan sanayiye geçiş çağındakilere benzer kurumsal dönüşümler, “eski” ve “yeni” arasındaki sert ve karmaşık aleni siyasal-toplumsal çatışma, mücadele ve gerilim ortamı yok. Kullandığımız hemen her aletin bilgisayar devreleriyle çalışan “akıllı” aletler haline getirilmesi, sermayesi bilgi olan bir dizi danışmanlık, yazılım ve servis şirketinin her yerde boy göstermesi, “medya”nın etkinleşmesi gibi gözle görülür sonuçları ile “bilgi çağı” bize, sanayi toplumundan beri teknoloji olarak hayatımıza giren ve onu etkileyen “bilgi”nin daha fazla ve yaygın bir işlerlik kazanmasından öte pek bir izlenim vermiyor. Dolayısıyla da, onu sanayi çağının devamı; olsa olsa bir aşaması olarak algılayabiliyor; o nedenle de ona örneğin “nükleer çağ” gibi genel sanayileşme süreci içinde bir aşama, ama sanayi toplumlarının temel dokusunda herhangi bir değişim gerektirmeyen bir aşama anlamı verebiliyoruz.

Ancak bu yüzeysel görünümün ötesine geçer, “bilgi çağı” adlandırmasının, o görünen fazlalık ve yaygınlıktan ötürü değil, yaklaşık ’80’lerden itibaren yaygın ve belirleyici hale gelen “bilgi”nin mahiyeti itibariyle farklı bir “bilgi” olduğundan dolayı yapıldığını dikkate alırsak; bu mahiyet farkının anlam ve sonuçları üzerinden düşünür isek; gerçek bir çağ dönümünün söz konusu olduğu, kaçınılmaz ve tüm hayatımızı, kurum ve düzenleri dönüşüme, altüst oluşlara, yeni şekillenmelere zorlayacak gelişmelerin hiç de uzak olmayan bir süreçte bizi beklediği hükmüne varırız. Şu anda, endüstri çağının kurumlarına, algı ve zihniyet dünyasına eklenmiş, bunlar tarafından massedilmiş ve işlerliğe sokulmuş gibi duran bu yepyeni bir çağın habercisi dinamikler, bu haliyle tıpkı 18. yüzyılda sanayi çağının tarım ve ticarete dayalı toplumlar içinde onu takviye ediyormuş gibi göründüğü zamanları hatırlatıyor. O zaman da ufukta 19. yüzyılın fırtınaları gözükmüyordu.

Ama, unutmamak, daha doğrusu bilhassa dikkat etmek gerekir ki, tarıma dayalı toplumlardan endüstriyel toplumlara geçişin kaynağında da insanlığın bir tür bilme ve bilgi anlayış/pratiğinden başka tür bir bilme-bilgi pratiğine geçişi vardı. Bu yeni bilme ve bilgi biçimi, bunun “ürünleri”, sadece endüstri dediğimiz etkinliği mümkün kılmakla kalmamış, bu bilgi üretim, edinim pratiğinin ve ürünlerinin mantığında siyasetten sanata, ekonomiden ahlâka kadar tüm toplumsal kurum ve ilişkiler ağının kökten bir dönüşüm imkân ve zorunluluğu da görülebilir olmuştur.

Benzer ve belki de daha çarpıcı bir durum “bilgi çağı” için de söz konusudur. Çünkü “bilgi çağı” ile devreye giren bilgi türleri, endüstriyel devrimi mümkün kılan bilgi türünden nitelikçe aşkındır. Endüstriyel devrimi ve bunun şekillendirdiği toplumları “kuran” bilgi, ister insana ister doğaya/nesnelere ilişkin olsun, onların davranış/hareket biçimlerini, enerjilerini dönüştürebilme vasfıyla sınırlıyken; bilgi çağı, nükleer fizik ve genetik gibi alanları ile insan da dahil canlı ve cansız doğanın, nesnelerin bizatihi kendisini dönüştürebilme, onları -yok etme de dahil- isterleri yönünde tözsel bir başkalaşmaya uğratabilme imkânını açarken; “bilgi çağı”nın odağında yer alan bilişimin kombine disiplinleri, nesnelere, araçlara, insana özgü özellikler ekleyebilmenin imkânını açmakta, “akıllı” makineler, robotlar, “suni zekâ” yaratılmakta; kısaca endüstriyel çağın “insanın elinin uzantısı” araçlarının yerine bilgi çağı, “insan beyninin uzantısı” araç ve nesneleri sunmaktadır.

Bunlar başlıbaşına birer devrim olmakla birlikte, şimdiye kadar insan pratiklerine yön vermiş bilgi biçim ve ürünlerinden nitelikçe farklı bir içeriğe sahiptir. Canlı ve cansız doğanın yasalarından, yaşam ve davranış özelliklerinden hareketle onları bu çerçevenin izin verebildiği amaç doğrultusunda kullanabilme bilgisinin yerini, bu çerçeveyi aşabilmiş bir bilgi türü almaktadır. Nesnelere, organizmaların “doğa”sına gerek görülen herhangi bir özelliğin zerk edilmesi, onların doğalarının değiştirilebilmesi, yeni nesneler ve hattâ organizmalar yaratılabilmesi, suni zekâya sahip aletler, süper bilgisayarlar yalnızca mikrobiyoloji, genetik, nükleer fizik ve elektronikte açılan bir ufuk olmanın ötesinde bunlara dayalı bir “sosyal bilim”in kapılarını da ardına kadar açmaktadır. Bu, bilginin insanların hayatını ve davranışlarını dolaylı olarak etkileme, belirleme noktasından doğrudan doğruya insanın öz varlığına müdahale etme, onu değiştirebilme noktasına gelişi demektir.

Bu mahiyette bir bilginin, bilgi üretim, edinim ve uygulamasının bildik kural ve kurumlar içinde yapılması kabul edilemez. Daha önceki safhalarında üretim, edinim ve kullanımı tercihe bırakılabilen, bir tür özel mülkiyet konusu olabilen, uygulanımına etkin sınırlar konulabilen, sahiplerine kısmi bir güç sağlayabilen ve ancak bir iktidar bileşeni olabilen bilgi, şimdi mutlak ve sınırsız bir iktidar kaynağına dönüşerek, insan ve doğaya ontolojik bir müdahale gücü veriyor olmasından dolayı özel mülkiyet konusu olmaktan çıktığı gibi; üretim, edinim ve uygulama süreçlerinin herkese açık olmasını zorunlu, varoluşsal bir koşul haline getirmiştir.

Bilgi çağına, “bilgi toplumları” sürecine girmenin bir diğer boyutu üzerinden de epistomolojik analizin bizi getirdiği bu noktaya varırız. Çünkü sözünü ettiğimiz, henüz daha doğuş aşamasında sayabileceğimiz bu bilgi türlerinin daha şimdiden mümkün kıldığı, uygulamaya koyduğu teknolojiler, kol emeğinin hemen tamamen gereksizleşeceği, bu emek türüyle yapılacak işlerin hemen tümüyle “akıllı” aletlere, robotlara devredilebileceği bir gelecek sunmaktadır. Dolayısıyla bilgi toplumu, onu oluşturacak ergin bireylerin zihni emek biçimleriyle iş görecek oldukları bir toplum demektir de. Bu “iş”lerin aslında niteliksiz kol emeğinden farksız olmayan rutin “masa başı” işler değil, gerçek bir zihni emek gerektiren iş niteliğinde olabilmesi için yaratıcı (bir) boyut içermelidir. Bu ise bütün bilgi alanlarına açık olabilme halini ve formasyonunu gerekli kılar.

Sözü “yüksek öğrenim”e, üniversiteye getirmek için yaptığımız bu ufuk turu, bu kurumları Türkiye bağlamında ele almak, tartışmak için hayli uzak, hattâ fazlasıyla lüks gelebilir. Modern -endüstri- çağının bilgi üretimi, edinimi ve fikir oluşturma kurumlarını, başta arkaik bir devlet geleneğini muhafaza olmak üzere birçok faktör yüzünden ancak şeklî olarak var edebilmiş bu ülkede, ortalama bir endüstriyel toplum üniversitesinin standartlarına erişmek bile “ütopya” gibi görünürken; zihnimizi bilgi çağında “yüksek öğrenim”in, üniversitenin hangi olgular ve yaklaşım bazında tasarlanabileceğinden bahsetmek abes bile bulunabilir.

Fakat, eğer gerçekten yeni bir çağın içinde/eşiğinde isek ve bu çağ özellikle “bilgi” ile karakterize edilebilen bir mahiyette görülebiliyor ve bununla ilişkili her şeyi bir yeniden şekillenme süreci bekliyorsa; Türkiye gibi ülkeler için endüstriyel çağ üniversitesini oluşturamama handikapını gidermek için bir atılım fırsatı da var demektir. Gerçi ilk bakışta modern çağ üniversitelerinin en yetkin örneklerini kurmuş ileri endüstriyel -Batı- toplumlarının, bu kurum ve kuruluşlarını “bilgi çağı”nın isterlerine çok daha kolay ve “verimli” biçimde adapte edebildiklerini; hayli sağlam temeller ve gelenekler üzerine kurulmuş bu üniversite/yüksek öğrenim düzeninin, “bilgi toplumu”na geçiş için gereken “altyapı”yı zaten hazırlamış olduğu; dolayısıyla da bir “atılım”ın böylesi bir altyapıdan yoksun Türkiye gibi ülkeler için hayal bile edilemez olduğu söylenebilir. Bilgi çağından bahsedilmeye başlandığı zamandan beri yaşanan gelişmeler de bu tezi destekler mahiyettedir. Nitekim, şu son yirmi-otuz yıl içinde bilgi, fikir ve yaratıcı etkinlik ile ilgili tüm alanlarda ileri endüstriyel toplumlarla diğerleri arasındaki mesafe, eskisinden çok daha hızlı biçimde artmış, arada neredeyse bir uçurum oluşmuştur. Bu mesafenin ötekilerin daha “ileri” gitmesinden çok, Türkiye gibi ülkelerde yüksek öğrenim/üniversite düzeninin ortalama kalitesinin düşüşünden ötürü arttığı da dikkate alınırsa, Türkiye gibi ülkeler için bir atılım imkânından söz etmek büsbütün ayakları yerden kesik bir iddia gibi görünür.

Ancak konuya daha yakından bakıldığında, Türkiye gibi ülkelerin o bahsedilen atılım imkânının “ayakları yere basan” gerekçelerini henüz gösteremesek bile en azından ileri endüstriyel toplumların sanıldığı kadar avantajlı olmadıklarını, hattâ şu anda inisyatif ve avantaj veriyormuş gibi gözüken yanlarının pekâlâ handikapa dönüşebileceğini görürüz.

İlk ve uzun vadede en belirleyici neden, “bilgi çağı”nı açan yeni bilgi alanlarının, gerek bilginin üretim yöntemlerinde gerekse bilginin içeriğinde tümel, disiplinler arası/üstü bir nitelikte oluşudur. Giderek yalnızca fen bilimleri, disiplinleri arası/üstü bir yaklaşımı değil, insan/toplum bilimleri de dahil bir bilimlerarasılığı zorunlu kılan bu bilgi üretim yöntemi, kendi doğrultusunu çizebilmek için sağlam bir etik temele sahip “fikir”ler eşliğinde gelişebilir ancak. Bu vargının gerekçeleri bu yazının giriş bölümünde yapılmış kısa açıklamalar içinde bile bulunabilir. İleri endüstriyel toplumların, son yirmi otuz yılda daha da hızlı bir biçimde piyasaya, meta üretimine endeksli hale gelen “yüksek öğrenim” ve diğer bilgi/fikirle ilgili kurumları, belki böylece piyasanın o mahut dinamizminden daha fazla nasiplenerek etkinlik ve üretimlerini büyük ölçüde arttırdılar. Ama piyasa endeksli olmanın ve yüksek öğrenimi parayla edinilecek bir ayrıcalık haline getiren özel üniversitelerin bilgi ve fikri piyasaya tâbi “meslek”lerin formatına sıkıştırma eğiliminin başka yanları da var. Etik değer ve kaygıları boğan piyasanın o kutsal rekabet ilkesinin bizi ne tür bilgi ve teknolojilerle karşı karşıya bırakabileceğini düşünmek bile yeter.

Neo-liberal mantığın körüklediği bu modelin, toplumsal eşitsizlikleri daha da pekiştireceği yolundaki uyarı ve eleştirilere aldırmayacağı ortadadır. Ama şunu öne sürebiliriz ki, kamusal üniversiteyi çökerterek ve çökerttiği oranda yaygınlaşacak bu modelin, gerçek bilgi üretiminin zorunlu koşullarıyla çelişmesi, üretemez hale gelmesi adeta kaçınılmazdır. Bu çelişkiden kurtulabilmek için modelin, insanları tüm etik, insanî, toplumsal değerlerden yalıtılmış, salt kendi çıkar ve hazzına kapanmış bir mahlûk olduklarına inandıran bir ideoloji, ultra liberal bir sosyal Darwinist ideoloji ile donanması gerekecektir.

Şöyle ki; yüksek öğrenimi, üniversiteyi piyasa endeksli, özel-paralı hale getirmek, onu meta üretiminin bir sektörü, bir işletme olarak tasarlamak demektir. Öğrenimi müşteri-öğrencilerin belirli meslek ihtiyaçlarına göre, bilgi üretimini firmaların kâr saiklerine göre formatlanmış birer meta olarak sunacak bu “işletme”ler, piyasa değeri olmayan, piyasada meslek addedilmeyen alanlara “yatırım” yapmayacakları gibi, bilgi üretme konularının “kâr”a dönüşemeyecek boyutlarını ele almaktan da ister istemez kaçınacaklardır.

Bunun bilgi etiki ile ilişkisi bir yana, bizzat “bilgi çağı”na tekabül eden bilgi tanımına aykırı olmak, dolayısıyla bu çağın bilgisini üretememek gibi gayet ciddi bir handikapı vardır. Az önce, bilgi çağını açan bilginin, endüstriyel dönemin aksine, konuyu izole disiplinlere ayrıştırarak değil, aksine disiplinleri kaynaştırarak, hattâ fen, sosyal bilim, felsefe ayrımlarını da veri almayarak üretebilen tümleşik nitelikte bilgi(ler) olduğunu belirtmiştik. Bu kombinezondaki bilgi ile piyasada belirlenen mesleklerin gerektirdiği bilgi arasındaki uyuşmazlığın ikincisi lehine giderildiği bir “piyasa üniversitesi”; giderek genişleyen, zenginleşen bir kavrayış ve bakış ufkunda gelişecek “bilgi çağı”na has bilgi üretiminin karşısında ufku kâr ve çıkarın keyfî perdelemeleri ile açılıp kapanan istikrarsız bir “bilgi âlemi”ni temsil edebilecektir.

Günümüz dünyasında henüz bu manzara net biçimde görülüyor değil. Üniversite kurumunu kendi yaratmayan, onu evrensel bilgiye, tüm bilgi alanlarına aşina insanlar eğitmeye yönelik bir kurum olarak devralan kapitalizm ve onun ekonomist, metalaştırıcı mantığı, üniversiteleri bir tür yüksek meslek okulları formuna sokabilmek için sürekli veregeldiği uğraşta şimdi neredeyse tam bir zafer kazanmış gibi görünüyor. Bu süreçte başından beri var olan özel üniversiteler, devralınan ve Aydınlanma felsefesi ile daha da zenginleşerek güçlenen kamusal üniversite geleneğinin ağırlığı altında tamamen paralı, tamamen piyasaya endeksli kurumlar olamadılar. Dolayısıyla günümüze kadar özeli ve kamusalı ile birlikte üniversitelerin ve ona bağlı araştırma kurumlarının “yüksek bilgi” üretimindeki merkezî rol ve başarılarının “bilgi çağı” koşullarında bu piyasa endeksli üniversitelerce de sürdürülüp sürdürülemeyeceği sorusunun cevabı henüz verilmiş değil. O rol ve başarı mirasının üzerine oturan, piyasa endeksli üniversitenin bir döneme kadar bir mirasyedi dinamizmi gösterdikten sonra, ne olacağını, nereye yöneleceğini göreceğiz.

Ama eğer burada bahsedildiği gibi yeni bir bilgi -ve dolayısıyla fikir- ufku ve türünden kaynaklanan bir “bilgi çağı” söz konusu ise, “piyasa endeksli üniversite” üniversitenin kapitalizm, ekonomist, mantık ve metalaştırıcı zihniyet tarafından çökertilmesinin son adımı olmaktan başka bir şey olamaz.

Gerçek anlamda, ancak bu zihniyetin aşılması ile oluşacak “bilgi toplumu”nun -özel, ayrıcalıklı bir kurumu olarak değil- kan damarları olarak hayat bulacağı bir “üniversite” kavramı üzerinde düşünmenin tam vaktidir şimdi.


Bu sayıdaki yazılar, böylesi bir düşünme sürecini başlatmanın öncesinde, son bir durum tespiti yapmak için Türkiye’deki üniversite-yüksek öğrenim düzeninin bilançosu mahiyetinde yazılar genellikle. Bilhassa sosyal bilimler alanındaki performansı ile acınacak düzeye düşmüş, bazı -özel- üniversite adacıkları bir miktar hariç, bütünüyle yüksek -meslek- liselerine denk düşebilecek yönetmeliklere tâbi bu alanda bazı okullar, özellikle uygulamalı bilimlere dönük fakülteler “piyasa”yla gayet uyumlu “seçkin” okul ve üniversiteler olarak sivrilebilir ve sivrilmektedir de.

Düzenin egemenleri yüksek öğrenim piramidinin bu tepe kuruluşlarının bilgi ve mezun olarak ihtiyaçlarına cevap verecek “üretim”de bulunmasını yeterli sayıp, toplumsal hiyerarşiyi yansıtan, yani kademe düştükçe bilginin, fikrin, edinme imkânlarının ve özgürlük ortamının da daraldığı bir yapının oturmasını isteyebilirler.

Kendini her alandan ziyade özellikle bu bilgi ve fikir bahsinde peşinen ikinci sınıf kategorisine koymuş bir ülke/toplumun egemenleri için iki kez yadırgatıcı değildir bu yaklaşım. Statüleri ve statükoyu korumayı başlıca hassasiyet meselesi sayan bir “millî güvenlik devleti” ideolojisi ile sarmalanmış olmanın daha da daralttığı bu tutumun, üniversite içindeki üniversiteyi sağlıklı bir rotaya yöneltme girişim ve dinamiklerini anında boğmaya alesta beklediği de ortada.

Ama bilginin, yüksek bilgi ve fikrin toplum ve bireyler için özenilen ve “gerekli” olmanın ötesinde hayatî ve tam bir kader belirleyici öneme sahip hale geldiği bu “bilgi çağı” eşiğinde, bu durum ve gidişatı tevekkülle kabullenmek de söz konusu olmamalıdır. Bu olumsuz koşulların ortasında yine de mevcut üniversitelerin bünyesinde, “piyasanın seçkinleri” olmayı değil; insan soyunun, insanî ve insanlığa sorumluluk bilincine sahip “seçkinleri” olmanın hakkını vermek isteyenler başta olmak üzere herkes, üzerine asırlardır bir ölü toprağı serpilmiş bir tümel düşünme geleneği olan bu kadim uygarlıklar ülkesinden “bilgi çağı”nı gerçekten aşacak bir atılımın imkân ve sorunları üzerine düşünmeye, tartışmaya yönelen bir hareketin yine de doğabileceğini umut ediyoruz.