Anasayfa > Birikim Arşiv > 102 - Ekim 1997 > Cansız Varlıkların Hakları Olabilir mi? En Azından Tartışabilir miyiz?

Cansız Varlıkların Hakları Olabilir mi? En Azından Tartışabilir miyiz?

Birol Ertan | (Sayı : 102 - Ekim 1997)

Sosyolojiye göre hukuk, her şeyden önce, toplumsal bir olgudur. Hukuk, her an, ait olan grubun dayattığı, toplumsal ilişkileri belirleyen zorunlu kurallar bütünüdür. Bu tanımda, aydınlatılması gereken üç unsur bulunmaktadır.[1]

1. Söz konusu olan, zorunlu kurallardır. 2. Bu kuralları, toplumsal grup dayatır. 3. Bu kurallar, sürekli değişir.

Üzerinde önemle durulması gereken şudur; hukuk kuralları sürekli değişir. Bu durum, hukukun dinamik niteliğiyle açıklanır. Bunun mantığı ise çok basittir. Hukuk, toplumsal bünyedeki iradelerin ifadesi olduğuna göre, toplumu etkileyen her şeyin, toplumun hukuku üstünde de yansıması bulunmaktadır. Hukukçuları en fazla uğraştıran konulardan birisi olan “hak” kavramının değişime açık olması ve her geçen gün ve saat sürekli değişen koşullara uyum sağlaması gereği açıktır.

Hukuk kurallarının sürekli değişimi, hukuk alanında dogmatik düşüncelerin en az ölçüde kabul görmesini gerekli kılmaktadır. Ne var ki, dogmatik düşünüş, hukukçular arasında oldukça yaygındır. Her şeye karşın, hukukun “ölümsüz ilkeleri” anlayışı bir tuzaktır ve gerçekçi akıllar, bunu saptayabilir.[2]

Hukuk ve hak alanlarındaki dinamik gelişim süreci, tutucu yaklaşımları bir kenara bırakmamız gerektiğini kulaklarımıza fısıldıyor. Bu fısıltıya kulak vermeli ve bu güçsüz sesi çığlıklara dönüştürerek ilerlemenin önünü açmaya çalışmalıyız. Bugün için olmayan, gelecek için olamayacak değildir. Bugün için olmayan, gelecek için olması gereken olabilir ve bunu belirleyecek olan, etik yaklaşımlarımızdır. Geleceği bugünden kurmayı düşünüyorsak; bu kurguya, etik yaklaşımlarımızla başlamalıyız. “Cansız Varlıkların Hakları” konusundaki düşüncelerimiz, bu etik duyarlılığın ve geleceği kurgulamaya dönük çabaların en somut göstergesidir. Bugünün etik projesi olarak ortaya koyduğumuz “cansız varlıkların hakları düşüncesi”, yarının hukuksal ve pratik gerçekleri olarak karşımıza çıkacaktır ya da en azından çıkması gereği vardır.

CANSIZ VARLIKLAR VE HAK

Biz, hukuku, nosyonunu yavaş yavaş genişlettiğimiz bir hukuk öznesinden kalkarak düşünürüz. Eskiden, herkes bu nosyona erişemiyordu: İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, her insana hukuk öznesi olma konumuna ulaşma olanağı verdi. Bilginin ve eylemin öznesi bütün haklardan yararlanıyor, nesneleriyse hiçbirinden yararlanamıyor. Bu nesneler, hâlâ herhangi bir hukuksal saygınlığa erişemediler. Bu yüzden, o gün bugün bilim, her türlü hakka sahiptir.[3]

Yalnızca insanlardan oluşan bir dünya tasarlayan, çağdaş anlayışlı bir hukukçu düşünülemez. Bu, çok saçma olurdu. Ancak hukukçu, yalnızca insanlar arasındaki ilişkileri tasarlayarak bir düzen kurmayı ve bu düzende insanlar dışındaki her şeyi yok saymayı başarmıştır. Sonunda, kendi sonunu hazırlayacak bir düzen kurmak pahasına.

Şu halde, formülleştirilmemiş bir önerme uyarınca, yalnız insanın, bireysel ya da grup olarak hukukun öznesi haline gelebileceğini varsayan modern doğal hukukta, acılı bir yeniden düzenlemeye gitmek gerekir. İnsan Hakları Bildirgesi’nin, “her insan” demesi övülecek yanıysa da, “yalnızca insanlar” diye düşünmesi zayıflığı oldu.[4] Bu anlayış, doğal haklar nosyonuna oturtulmuş bir gelişme olarak toplumsal ilerleme sayıldı. Ama bugün, doğal haklardan doğa haklarına doğru gelişen[5] ve hattâ doğal kaynakların haklarına ve oradan da cansız varlıkların haklarına uzanan bir gelişme çizgisine ulaşmak zorundayız.

“Doğal kaynakların hakları” derken,

• ağaçların ve ormanın

• bütün bitkilerin

• denizlerin ve okyanusların

• nehirlerin

• dağların ve kayaların

• toprağın

• gökyüzünün

• suyun

• havanın

• ekolojik dengenin

• ve doğadaki canlı-cansız bütün değerlerin haklarını anlatmak istiyoruz. “Bizim de haklarımız vardır” diye haykıramayan ve bu haykırışlarını duyamadığımız, hak talebi olmayan, fakat var olmak için hakka gereksinimi olan bütün varlıkların haklarını anlatmak ve tanınması gereğini seslendirmek istiyoruz.

Doğa hakları düşüncesine önemli katkılarda bulunmuş ve Amerikan mahkemelerinde ağaçların haklarını savunan raporuyla bu mücadelenin köşe taşlarından birisi durumuna gelmiş olan Prof. Christopher Stone’un değerlendirmesine katılmamak elde değil. Stone’a göre; çocuklara, kadınlara, karaderililere, kızılderililere, hattâ mahpuslara, akıl hastalarına ve hattâ camilere ardarda belirli haklar tanınmasından sonra, sıranın ağaçlara ve belki genel olarak doğaya gelmesi, insanlık tarihinin gelişim çizgisinin mantıksal bir sonucudur.[6] Haklar sistematiği; doğaya insan-merkezli bakışımız değiştiği ya da canlı-merkezli bakışa kavuşma aşamasında ilerlediğimiz sürece, doğal kaynaklara ve bu yolla cansız varlıklara yeni haklar vermek noktasında gelişmesini sürdürecektir. İnsan-merkezli bakışımızı değiştiremediğimiz sürece, insan soyu ile birlikte canlı-cansız doğanın unsularına yönelik tahribatlar devam edecek ve bu süreç, canlıların yaşam olanaklarını da tüketen sona doğru ilerleyişini sürdürecektir.

1970’de Amerikan Orman İdaresi (The US Forest Service), Nevada Dağları’nın başında gizli kalmış güzel vadilerden birisini “geliştirmesi” ve imara açması için Walt Disney şirketine izin vermiştir. Şirket, bu izinle, milyonlarca dolarlık bir yatırım sonucu lokanta ve oyun zinciri, eğlence ve oyun merkezleri inşâ edecektir. Bu inşaat süresince vadideki birçok ulu ağacın kesilmesi ve el değmemiş ormanların yok edilmesi gerekecektir. Sierra Kulübü, bu tehlikeli girişime karşı dava açmaya hazırlanır ve Orman İdaresi’nin verdiği iznin iptali için dava açar. Mahkeme, Sierra Kulübü’nü davada taraf görmediği için iptal istemini reddeder. Sierra Kulübü, bu iptal girişimi üzerine, Profesör Christopher Stone’dan mahkemeye sunması için bir rapor hazırlamasını ister. Stone’un raporu,[7] doğal varlıkların hakları konusunda tasarlanmış en kapsamlı çalışma olarak bilinmektedir. Bu çalışması ile Stone, doğal kaynakların hakları düşüncesini açıkça savunan ilk düşünürdür. Dava kaybedilmiştir, ama kazanılacak bir gelecek bulunmaktadır. Bu davayla ilgili tartışmalarda birçok düşünür ve hukukçu da Stone’un yanında yer almıştır. Bu dava, hukuk tarihine pratik açısından katkıda bulunmamış gözükse de, teorik açıdan önemli bir kazanımı ortaya koymuştur. Ağaçlar adına bir davaya taraf olunabileceği ve ağaçların da hakları olabileceği, ilk kez hukuk sistematiğinde ve kamuoyunda tartışılabilmiştir.

“Hak” kavramı, hukukçuları en fazla uğraştıran konulardan birisidir. Bu da son derece doğaldır. Zira hukuk biliminin temel işlevi, hakların nasıl doğduğunu, nasıl kullanılacağını, ne zaman ve hangi koşullarda sona ereceğini araştırmaktır. Bundan dolayı “hak”kın niteliği ince ve ayrıntılı araştırmalara konu edilmiştir. Pek çok görüş arasında en fazla rağbet görenleri şöylece özetlenebilir. Windscheid’e (1817-1892) göre hak, hukuk düzeni tarafından “bahşedilmiş” irade yetkisidir. Ancak irade, zaten insanın doğasında vardır. Büyük hukukçu Jhering (1818-1892) ise hakka, “hukukça korunan çıkar (menfaat) diyor. Bu tanım da eksiktir. Çünkü hak, çıkardan ibaret değildir. Hakkı en tutarlı biçimde Kant (1724-1804) tanımlamıştır. Kant’a göre hukuk, bir bireyin özgür iradesi ile diğer bireylerin özgür iradelerinin genel özgürlük kuramına göre uyum içinde bulunması yönündeki kuralların toplamıdır. Bu noktadan hareketle Kant, hakkı, “bireyin diğer bireylerle bağdaşabilir özgürlüğü” biçiminde tanımlıyor. Stone, hak konusunda farklı bir boyuta geçiyor. Stone’a göre, “yasal haklara sahip olma”nın üç koşulu vardır. Birincisi,bu niteliklere sahip bir varlığın kendi adına hukuki girişim ve eylemlerde bulunma olanağının olmasıdır. İkincisi, bir dava esnasında mahkemenin, bu varlığın bizzat kendisine (sözgelimi, sahibine değil de bizzat kendisine) yönelik bir zarar-ziyan olabileceği fikrini gözönünde bulundurabilmesidir. Üçüncü, nihai bir tazminattan, bizzat bu varlığın yararlanabilmesidir. Stone’un bütün çalışması, ağaçların -ve diğer tüm varlıkların- bu üç koşula sahip olduklarını gösterme çabası üzerine kuruludur. Elbette, vekilleri aracılığıyla temsil edilebilmelerinin kabul edilmesi koşuluyla. Bu durum, Stone’a göre, tüm hukuki özneler için geçerli bir pratiktir. Çevreci ya da benzeri örgütler, ağaçların vekili olabilir. Stone, daha da ileri gidip, ağaçlar için yasama düzeyinde nispi temsil sistemi bile öngörmekten geri durmaz.[8] Stone’un mantığını, hak konusunda cansız varlıkları da ilgi alanına sokacak genişlikte düşünmeye doğru geliştirmenin olanaklı olduğuna inanıyorum.

Aslında “hak” sözcüğü, insanlarla insanlar ya da insanlarla nesneler arasındaki belirli ilişkileri açıklamak için kullanılabilir. Ancak hak sözcüğünün gösterdiği ilişkiler, gerçek ilişkiler değildir. “Hak” sözcüğünün hatıra getirdiği ilişki, bizim duyu organlarımızla algıladığımız bir gerçek ilişki değildir. Bu bakımdan “hak”, ancak psikolojik ve duygusal bir özelliğe sahiptir.[9] Bu noktada, hakkın etik boyutu ortaya çıkar. Hukukun düzenlediği alanların genişlemesi ve yeni hakların ortaya çıkışı ile toplumun etik yapısı arasında sanıldığından çok daha yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişki, hakkın ortaya çıkış sürecinin ilk aşamasının “etik bir boyuta gereksinimi olduğu” gerçeğinin ta kendisidir. Bir hakkın ortaya çıkışı, toplumca kabullenilmesi ve toplum vicdanında yer etmesi ile başlar ve ancak bu şekilde oluşabilir.

Hukukun belirli kurallar toplamı değil, belirli sonuçların birikimi olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hukuka uygun ya da hukuka aykırı davranış ile ilgili belirleme, temelde toplumun yavaş yavaş geliştirdiği inanç süresi içinde varlık kazanır. Ahlâkî değerlerin zaman süreci içinde değişeceğini ve farklılaşacağını kabul etmek gerekir. Nasıl bugünün ahlâkî değerleri ve pozitif kanunları, dünün ahlâkî değerleri ve pozitif kanunlarının yerlerini almışsa ve onları bertaraf etmişse, yarının ahlâkî değerleri ve pozitif kanunları da bugünün ahlâkî değerleri ve pozitif kanunlarının yerini alacaktır.[10] Bu gerçek, okuduğunuz çalışmadaki “etik değerlendirme çalışmasının” önemine ışık tutacak niteliktedir.

Stone’un 1970’de savunduklarını, bugün içinde bulunduğumuz çevresel kriz ortamında çok daha kolay savunabiliriz. Uygarlığımızın yaşadığı kriz, dünyaya “insan merkezli” bakışımızın ürünüdür. Bir birey olarak isteklerimiz ile -çevrenin önemli ya da önemsiz bir parçası olarak- ekolojik dengeyi bozmadan yaşamını sürdürmesi gereken bir tür olarak bizlerden beklentiler çelişiyor. İnsan olarak kendimize haklar tanımakta geciktiğimiz söylenemez, ama doğanın diğer parçalarına haklar tanımak konusunda oldukça geciktiğimiz anlaşılıyor. Bu gecikmeyi sürdürme kararlılığımız ise ekolojik bilince ne kadar uzak olduğumuzu ortaya çıkarıyor. Birilerinin çıkıp, bütün canlıların ve bunun da ötesinde cansız varlıkların hakları olduğunu haykırması gerekiyor. Fısıltıyla başlamalı, ama bu fısıltıyı haykırışlara dönüştürmeliyiz. Benim yapmak istediğim, fısıltıyı başlatmaktır.

CANSIZ VARLIKLARIN HAKLARININ NİTELİĞİ

Yeniçağ’ı eleştirenler, çoğunlukla bu hareketin insan-merkezli niteliği üzerinde dururlar; ancak bu hareketin bazı öncü simalarına göre de, insan bilincinin gelişiminin bir sonraki aşaması gezegen bilincidir. Buna göre, insanlar gelecekte Gaia’nın gözü kulağı olacaktır. Teilhar ve Charden gibi Yeni Çağ düşünürlerince çevre, insanların egemen oldukları ve olmaları gereken bir bakış açısıyla tanımlanır. İnsan-merkezci düşünürlere göre ise, insanların gereksinmelerinin karşılanması, diğer hayvan ve bitki türlerinin yaşamlarını sürdürmek için zorunlu olan gereksinmeleri karşısında öncelik taşımalıdır. Bu bakış açısı, Yeni Çağ’ın insan-merkezli niteliğinin doğal sonucudur.

İnsan, neolitik devirden bu yana, doğaya karşı tahakkümcü ve sömürgen bir tutum benimseme eğiliminde olmuştur. Yahudi-Hıristiyan teolojisi, insan soyunun Tanrının bir imgesi olarak yaratıldığını, hayvanları ve bitkileri ehlileştirip yeryüzünü egemenliği altına almakla görevlendirildiğini öğretmiştir. Böylece insanlar, kendilerinde “doğayı fethetme” hakkını görmüşler ve en önemli değer sistemleri olarak bireyci kahramanlığı ve baba soyundan gelen bir mülkiyet denetimini benimsemişlerdir. Bu şekilde kendini gösteren insan-merkezci tutum, doğayı insanın yararına sömürülecek sınırsız bir kaynak deposu olarak, ya da tutucu etiğe göre, insanlığın geleceği adına korunup yönlendirilecek bir hazine olarak görmüştür.[11] Kökleri Rönesans’a uzanıp cisimleşmiş şeklini endüstri devriminde bulan ve doğaya, insanın sonsuz kullanımına açık “potansiyel kaynak” gözüyle bakan insan-merkezcilik, endüstri toplumlarının biricik algılama kapasitesi gibi görünüyor. 1990’lar dünyasında muhalefet ve alternatif akımların içine girdikleri çıkmazın felsefi kökü olan insan-merkezliliğin, yaşam kültürünün başat bir ögesi olmasıyla başlayan iktidar ve güç mücadelesi, önce doğaya, sonra da insanın toplumsal ilişkilerine yansımıştır.[12]

Eski Yunanlıların olduğu kadar dünyanın dört bir tarafında yaşayan yerli halkın binlerce yıldır sezileriyle bildiklerini, J. Lovelock, devrimsel bir bilim varsayımı olarak ortaya atmıştı. Lovelock, bu varsayımına “Gaia varsayımı” adını verdi. Gaia, Yunanca Yer Ana ya da Yer Tanrıçasının adıydı. Bu varsayıma göre, dünyadaki tüm yaşam birimleri, insan vücudunda olduğu gibi, optimum düzeyde bir çevrenin sürüp gitmesine olanak sağlayan biçimde birbirleriyle işbirliği yaparlar. Gaia düşüncesinde, dünyamız rastgele biraraya gelmiş yaşam biçimleri topluluğu değil, kendini idare eden kocaman bir organizma olarak değerlendirilmektedir. Lovelock’a göre, balinalardan ufacık planktonlara kadar yeryüzündeki yaşayan tüm organizmalar çevrelerine, birbirlerine bağlı ve birbirlerini destekleyen katkılarda bulunmaktadır. Durumun biyolojik temelini “en uyumlunun yaşaması” anlayışına dayandıran Darwin’e karşı Lovelock, biyolojik gelişmeyi işleten gücün karşılıklı yararlanma olduğunu ileri sürmektedir. Öyle görülüyor ki, bugün artık Gaia döneminde, dünyamızı döndüren ya da yaşatan güç, rekabet değil işbirliğidir.[13]

“Doğal kaynaklar” kavramı, doğayı bir yararlanma unsuru olarak gördüğümüzün en açık örneği. Doğayı, tüketilmesi gereken bir kaynak olarak değerlendiriyoruz. Bu noktadan hareketle, “doğal kaynak” kavramının değiştirilmesi gerektiği, haklı olarak savunulabilir. Ancak, kavramları değiştirerek sorunun çözümü konusunda en küçük bir adım atmış sayılmayız. Kavramları değiştirmeden, kafalarımızı ve yaşam biçimimizi değiştirerek doğa ile “uyum” aşamasına geçtiğimizde, kavramların anlamı da kendiliğinden değişecektir. Bu amaçla, kavramları değil, kafalarımızı ve tüketim alışkanlıklarımız başta olmak üzere, doğayla ve bu doğrultuda cansız varlıklarla ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmeye gereksinimimiz bulunuyor. Bu değişim, etik temelde başlayarak yaşam biçimlerimize her alanda yansıtılmaktadır.

“Doğal kaynaklar” ile canlı ya da cansız dünyanın hangisini anlatmak istiyoruz? Canlı-cansız ayrımı, ilk kez Lamarc tarafından 1778’de ortaya atılmıştır. Ondan önce doğadaki cisimler hayvan, bitki ve maden dünyası olarak üçe ayrılmaktaydı.[14] “Doğal kaynaklar” kavramı, doğadaki bütünlüğü anlatır, canlı ya da cansız bütün “varlık bütünlüğü”. Doğal kaynaklar ile yabani hayvanları, bitkileri, ormanları, gölleri, denizleri, kayaları, dağları, ırmakları ve bunların aralarında kurduğu ilişkiler bütününü anlamalıyız. En azından, benim anlatmak istediğim bu.

Cansız varlıkların da hakları olduğu görüşü, onların var olma hakları ile sınırlanamaz. İnsanlar için “sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkı”nı savunan görüş, cansız varlıklar için de “denge içinde var olma hakkı”nı savunmakta zorlanmaz. Sağlıklı ve dengeli çevre, insanlar için ne ifade ediyorsa, cansız varlıklar için de aynı pratikleri ifade ediyor. Özgürlüğün bir “hak” olduğu üzerinde hukuk bilimiyle uğraşanlar arasında tam sayılabilecek bir fikir birliği vardır. “Özgürlük” kavramını ve “özgürlük ortamı”nı cansız varlıklar için geçerli olabilecek düzeyde genişletmenin olanaklı görünüp görünmediğini, en azından tartışmaya başlamalıyız.

Doğada her şeyi insan için gören anlayış, hiçbir zaman doğrulanamayacak bir varsayımdır. Diğer varlıklar karşısında “üstün olmak”, insanı doğanın amacı durumuna getiriyorsa; milyonlarca yıl önce de dinozorların ya da başka canlıların doğaya egemen olma kimlikleriyle “amaç” konumuna ulaşmaları gerekirdi. Ne milyonlarca yıl önce her şey dinozorlar ya da başka canlılar içindi ne de bugün insanlar için ve yarını da kesin olarak tahmin edemeyiz. Hakların konusunu “insan” dışına yayamayan anlayış da, insanı “amaç” olarak gören insan-merkezli bakış açısından kaynaklanır.

“İnsan hakları”, üzerinde ciddi olarak düşünülmemiş ve bugün bile üzerinde anlayış birliğine ulaşılamamış bir kavramdır. Çok konuşulan bir kavram olmasına karşın, içeriğinden değişik anlamlar türetilir, hattâ her bir hakkın içeriğinden de farklı şeyler anlaşılır; kendisi de bulanık olarak kullanılan “özgürlük” kavramı ile eş tutulur. Yıllardır üzerinde kafa yorulan insan hakları felsefesi bile “etik nitelikli” bir hipotezdir. Ancak, bu hipotezin yaşama geçirilme mücadelesi çok anlamlı bir süreçtir ve insanlık tarihinin önemli bir kesitini oluşturur. “Cansız varlıkların hakları” tartışması, “etik bir varsayım” temelinde gelişmesine karşın, gerekli ve yararlıdır. Cansız varlıkların haklarının etik temellerinin atılmasının önemi, bu düşünceler ışığında daha iyi anlaşılır.

“Cansız varlıkların hakları” ile yeni alanları kapsamasını sağlayacağımız etik boyut, kendi sınırlarını da zorlayarak birçok darboğazın aşılmasına katkıda bulunabilecektir. Etikin insan davranışının “norm” boyutunu ilgilendiren “ahlâk”, içinde bulunduğu kısırlıktan, ancak bu yolla kurtarılabilir. Daha bütünlükçü ahlâk anlayışı, modern dünyada yitirilmiş bulunuyor. Ödev biçimine bürünmüştür ahlâk; bizi anlamlı bir hayata götüren seçimlerimize rehberlik etmeye değil, bu seçimlerimizi kısıtlamaya çalışmaktadır. Ahlâk, ilgisini hakla sınırlandırmayı öğrenmiştir; iyi olanı işlemeyi bize bırakır. Ahlâk, bir kez hak ve ödev sorunları üzerinde yoğunlaşmayı seçince, kendi refahımızı nasıl sağlayabiliriz gibi daha karmaşık ve nüanslı sorular konusunda rehberlik etmek için uygun olmaktan çıkar.[15] “Ahlâk ve ödev”in sınırları, “nasıl olması gerektiği” sorusu ile genişletebildiğimiz ölçüde, insan davranışının normlar boyutu olan ahlâkın kısırlığı ve bu anlamda “etik yapı mükemmelliğe doğru uzanır.

İnsan odaklı bilinçlenmeden, gezegen odaklı bilinçlenmeye geçiş ile birlikte insan-merkezlilik, yerini doğa-merkezliliğe bırakacağa benziyor. William Trager’in on yıl kadar önceki gözlemi, doğa-merkezli yaklaşıma geçmemiz gereğinin nedenini ortaya koyuyor. Doğada farklı türdeki organizmalar arasındaki çatışma, “varoluş mücadelesi” ve “en uygun olanın hayatta kalması” gibi cümleciklerle popüler olarak ifade edildi. Ancak, farklı türdeki organizmalar arasındaki karşılıklı işbirliğinin -simbiyoz- aynı derecede önemli olduğunu ve “en uygun”un, başka birinin hayatta kalmasına en fazla yardım eden olabileceğini pek az kimse anlıyor.[16] Bu noktada daha da ileri giderek, bütün canlı ve cansız varlıkların haklarının, insan haklarının varoluş nedeni olduğunu da iddia edebiliriz. Cansız varlıkların savurganca tüketilerek yok edilmesi, insan türünün geleceğini tehlikeye sokarak insanın yaşam haklarını ve oradan giderek insan türünü ortadan kaldıracaktır. Bu açıdan bakılırsa, canlı ve cansız varlıklar bütününün “var olma hakları” ile insanların yaşam hakları doğrudan ilgilidir. Varlık bütününün hakları, insan haklarının varoluş nedenine dönüşmüştür. İstediğimiz için değil, gerçek olduğu için, insan hakları, canlı ve cansız varlık bütününün hakları birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

Varlık bütününün hakları ile yalnızca belirli davranış kurallarını ortaya koymaya çalışıyor değiliz. Ağaçların kesilmemesi, hayvan türlerinin nesillerinin tüketilmemesi, bitki çeşitliliğinin korunması, toprağın tahrip edilmemesi, göllerin kurutulmaması, denizlerin kirletilmemesi, hava kalitesinin bozulmaması gibi sonuçlara neden olacak etkinliklerden kaçınılması ile varlık bütününün hakları korunuyor olmayacak. Hukuk sistematiğinin içine bazı yasaklar koyarak da varlık bütününün haklarını tümüyle koruyor olmayacağız. Varlık bütününe ya da doğaya ve cansız varlıklara bakışımızın iki alanda değişmesi gerekiyor. Birincisi, doğayı tüketim alışkanlıklarımızı tatmin etmek için gerekli bir kaynak noktasında görmekten vazgeçmeliyiz. Ekonomi derslerinde ilk dersten başlayarak anlatılan, “çevrenin bedava bir kaynak olduğu” tezini beyinlerimizden silip atmalıyız. Doğa, ondan yararlanmamız için var olan ya da yaratılmış bir “bedava kaynak” değildir. Doğa, içinde yaşadığımız ve bizi de barındıran bir ekosistemdir. Bu ekosistemin bir noktasından başlayan kopuş, insanın yaşam olanaklarını da alıp götürecektir. İnsanlık, ulusların ekonomik bağımlılığından, türlerin ve canlı-cansız varlıkların karşılıklı ekolojik bağımlılığını keşfetme aşamasına gelmiştir. Varlık bütünü, bizim için var değil. Bir ölçüde tersine; biz, varlık bütünü ile birlikte varız.

İkinci değişim ise insanın kendisine tümden yenilemesiyle ilgilidir. İnsanın dünyaya bakışı, insan-merkezli bir bakıştır. Doğaya bakışımızdaki insan-merkezliliği aşmalı ve doğa-merkezli bir bakışa ulaşmalıyız. Doğaya insanlar istediği için haklar verilmesi gerekmiyor, doğayı bir değer olarak gördüğümüz için ve karşılıklı bağımlılığın gereği olarak doğal kaynakların hakları olduğundan söz ediyoruz. Her şeyi insanın iyiliği için gören anlayış, hayvanların haklarını da kafes ardında yem ve su verilmesine indirgiyor. Hayvanların hakları, en başta, kafeslerden kurtulmaktır. Bu doğrultuda, denizlerin hakları da insanların kıyılarda rahatça denize girmesi için ya da temiz balıklar yemesi için düşünülmüyor. Denizlerin de kendi başlarına değerleri olduğu ve bu anlamda “hakkın konusu” oldukları kabul ediliyor. İnsan-merkezli anlayışı aşamadığımız sürece, anlaşılıyor ki, cansızların da hakları olduğu düşüncesine ulaşamıyoruz.

Elbette ki, doğa, etik bir boşluk alanıdır ve bu boşluk, ancak insanların bilinçli olarak ona verdikleri haklar ve yükümlülükler ile doldurulabilir. Doğada var olan “değerler” ve “haklar”, verilmiş haklardır; yalnızca insanların hayvanlara, bitkilere, kayalara, derelere ve benzerlerine verdiği haklar. “Haklar”, insan öznesi dışında anlamı olmayan mistik “içsel değer” kavramından çıkarılamaz; doğal evrimde insanlığın ortaya çıkışından önce de hiç görülmemiştir. Ama unutulmamalı ki, insanın hakları da insan tarafından veriliyor ve insan tarafından korunuyor. Bir insanın farklı bir gezegende hakları yoktur. Bu yüzden “haklar”, sonuç olarak, “etik” değerlerdir; belli bir amacı gerçekleştirmek için yaratılmış etik değerler ve yaptırımlarla desteklenen normlar düzeyine yükseltilmiş etik değerler.

Bireyi (insanı), devlete karşı koruma çabasının ürünü olarak “insan hakları felsefesi” ortaya çıkmıştır; doğayı insana karşı korumak için “cansız varlıkların hakları” felsefesi neden ortaya çıkmasın? İnsan hakları felsefesinden insan hakları türemişse, cansız varlıkların hakları felsefesinden “cansızların hakları” neden türemesin?

SONUÇ YERİNE

Şimdiye kadar dünyayı yönetme biçimimiz düşmanlıktan geçiyordu, aynı şekilde tarihin zamanının motoru da kavgaydı. Ufukta topyekûn değişiklik var, bizim değişmemiz. Ne denli mitoscul düşünürsek düşünelim, Toplum Sözleşmesi, toplumların başlangıcını işaretliyor. Serres’in önerdiği Doğayla Sözleşme[17] ise toplumların geleceğine işaret ediyor.

Cansız varlıkların hakları olduğu düşüncesi, insanların geleceğini kurtarmak için ortaya atılmış bir düşünce değil, insanların da içinde bulunduğu doğanın geleceği için ve içsel değeri nedeniyle ortaya konmuş bir düşüncedir. Cansız varlıkların hakları, insan haklarından ve canlıların haklarından sonra gelmiyor. Çünkü, insan, doğanın -önemli ya da önemsiz- bir parçası. En basit anlatımla, doğa olmazsa, insan ve insan hakları düşünülemez. Tercih edilebilir olan, doğanın insanlarla birlikte var olması ve insan-doğa ilişkisinde “Etik Temelin” yaratılmasıdır.

[1]Henri Levy - Bruhl, Hukuk Sosyolojisi, İletişim Yayınları, İstanbul, 1991, s.23.

[2]A.g.e.

[3]Michel Serres, Doğayla Sözleşme, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, s. 50.

[4]A.g.e., s. 51.

[5]Roderick Fraizer Nash, The Right to Nature, University of Wisconsin Press, Wisconsin, 1989, s. 13.

[6]Adnan Ekşigil, “Doğa Hakları ve Hukuk”, Birikim, s.68-69, Aralık 1994 / Ocak 1995, s. 108.

[7]A.g.y.

[8]Adnan Ekşigil, a.g.y., s. 107.

[9]Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, A.Ü. HF Yayınları, Ankara, 1992, s. 146-47.

[10]A.g.e., s. 356.

[11]Ralph Metzner, “Ekoloji Çağı”, Derin Ekoloji, Ege Yayıncılık, İzmir, 1994, s. 25-34.

[12]Kağan Güner, “Sosyalist Biosantrizm”, Birikim, Ocak-Şubat 1994, s. 118.

[13]Ross Evan West, “Yeranamız Gaia: James Lovelock ve Gezegen Birliği Görüşü”, Derin Ekoloji, Ege Yayıncılık, İzmir, 1994, s. 113-20.

[14]François Jacob, Canlının Mantığı, Payel Yayınları, İstanbul, 1993, s. 96.

[15]Bernard Williams, Ethics and the Limits of Philosophy, Fontana Press/Collins, Londra, 1985 ve Rose Poole, Ahlâk ve Modernlik, Ayrıntı, 1993, İstanbul, s.184.

[16]Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994, s. 504.

[17]Michel Serres, a.g.e., s. 37 ve 58.

502264|

NİYAZİ BERKES

Unutulan Yıllar

İletişim Yayınları

İstanbul 1997

Unutulan yıllar

METE ÇETİK

Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar adlı anı kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Berkes’in ölümünden önce uzun bir süre boyunca böyle bir kitap yazma hazırlığında olduğu biliniyordu. Kitabın “Önsöz” kısmında aktarılan mektuplaşmalar bu yazma faaliyetini, tereddütleri, çevreden gelen teşvikleri gösteriyor. Bunun dışında Berkes’in 1988 yılında ölümü nedeniyle de bu hazırlığın varlığı gündeme gelmişti. Tarık Zafer Tunaya, Medeniyetin Bekleme Odasında kitabına da aldığı, 29 Aralık 1988 tarihinde Cumhuriyet’te çıkan “Berkes’in Acı Gülüşü” başlıklı yazısında bu anılardan söz ediyordu.

Kitapta anıların hayli uzun bir zaman içinde kaleme alındığını gösteren ifadeler var. Berkes’in, kitabı Kanada’ya gidişinden (1952) hemen sonra yazmaya başladığının (14), 1982 sonrasında (124) devam ettiğinin; kimi yerleri kesinlikle 1980’den önce (274) yazdığının, bazı yerleri muğlak biçimde 1978 sonrasında (361), bazı yerleri tam 1984’te (382), 1979’da (384), 1980’de (428) ve son kısmı da aslında 1979’da (481) kaleme aldığının işaretleri görülebiliyor. Kitabı yayıma hazırlayan Ruşen Sezer kendisinin de, anıların yayımlanmasını, Berkes’in 1975 yılında emekliliğinden itibaren beklediğini yazıyor (14) ve yazma işinin bitiş tarihi olarak da 1980-81’i tahmin ediyor (13). Sonrası bir iki eklenti olsa gerek.

Berkes’in kimi ifadelerinden ve verdiği kesinlikli tarih ve numaralardan tasfiyeye ve davaya ait pek çok belgeyi muhafaza etmiş olduğu anlaşılıyor. Eğer hâlâ duruyorsa bu malzemenin de kullanıcıya açılmasını umut ederiz. Sezer’in klasör içinde birbirine karışmış notlar, gazete kesikleri içinden sabırla çıkardığı ve düzene soktuğu anıların Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tasfiyesi için önemli bir kaynak olduğuna şüphe yok. Ancak Berkes’in bu kitapta daha fazlasını yapmaya özellikle çalıştığı anlaşılıyor. Hem dostlarıyla arasındaki yazışmalarında, hem kimi sözlerinde kendisi de yazdıklarının Dil-Tarih tasfiyesine konu olmuş bir öğretim üyesinin anılarının ötesinde olduğunu söylüyor. Bir yerde “maksadım ‘çarıklı kurmaylık’ yapmak değil; anılarımı anlatıyorum” (211-12) diyerek konuya dönmeye çalışsa da, daha ilk sayfada “yazdıklarım bilinen anlamda ‘anılar’ olmaktan çıktı; bir inceleme ve eleştirme biçimini aldı” diyerek, bu farkın altını çizer. Tunaya, Berkes’in 1 Eylül 1977 tarihli bir mektubunda “yazdıkça benim ya da ‘üç öğretim üyesi’nin hikâyesi olmaktan çıkıyor, bir çeşit 1940-1950 döneminin bir kritiği oluyor” dediğini aktarır.

Anlaşılan Berkes bu dönemde hem anılarını yazmaya devam etmekte, hem de yazma ve yayımlama konusundaki tereddütlerinden kurtulamamaktadır. Hemen her mektubunda, bunları “kim okuyacak? ne işe yarayacak?” soruları yer alır. Hattâ anılarını yayımlamasını öneren Ayhan Aktar’a alay edip etmediğini sorar: “Şaka mı yoksa ciddi mi bu söz?” (15).

Dil-Tarih tasfiyesinin diğer mağdurları da bu dönem ve tasfiyeden son derece sınırlı şekilde söz etmişlerdir. Pertev Naili Boratav 1988 yılında Niyazi Berkes anısına düzenlenen bir panelde ve yine aynı dönemde Bilim ve Sanat’ta çıkan bir söyleşide bu tasfiyeyi anlatmıştır. Bundan başka Korkut Boratav’la doldurduğu bir ses bandında da tüm hayatına yayılan bir dönemi –tasfiyeye de yer vererek– belli yönleriyle aktarmıştır. Behice Boran ise Uğur Mumcu’nun Bir Uzun Yürüyüş’ünde, tüm olayları on-on beş sayfaya yayılmış dört-beş paragrafta anlatır. Türkiye ve Sosyalizm Sorunları’nda ise öznel hiçbir şeye yer vermeyerek iki üç paragrafla yetinir.

Berkes kitabının özellikle bir hatırat olmamasını tercih etmiş gözüküyor. Anı yazmanın güçlüğü yazar tarafından da anlaşılmış: “... Bir hayat üzerine böyle bir şeyi yapmak yürek, duygu ve düşün güçlükleri ve dayanıklılığı ister” (14). Tereddütleri bitmemekle birlikte, 1940-50 yıllarının unutulan yönleriyle bir eleştirel tarih denemesine girişmeyi daha uygun görmüş olmalı. Yine de, DTCF Tasfiyesine konu olan kişilerden birinin olay, dönem ve yer yer de hayatı üzerine ilk ağızdan verdiği bilgiler kitaba çok önemli bir kaynak olma vasfının yanı sıra bir “anı” özelliği de katıyor. Berkes anılarının sonunda yazdıklarının dönem ve olaylar üzerindeki düşüncelerini belli bir perspektif içinde sunma girişimi olduğunu ekliyor. Kişisel anı ve duyguları üzerine fazla bir şey yazmasa da, yine de bir yerde, görev başvurusunun reddinden sonra intihar etmeyi düşündüğünden bahsedecek kadar da “özel”e iniyor. Unutulan Yıllar bir bakıma “anı” ve “tarih” uçlarının geriliminde, zaman zaman bir tarafa daha fazla yaklaşan bir eser.

Kendisini –mümkün olduğu kadar özel hayatının dışında– esere yerleştirmek zorunda kalmasına rağmen, en yakın dostlarına ve hattâ “kader arkadaşları”na ayırdığı yerler son derece sınırlı. En fazla bulmayı umduğumuz insanların çok az bahsi geçiyor. Berkes, Behice Boran’dan sadece bir-iki yerde ve yarı alay, yarı kızgınlık, olumsuz bir dille bahseder. Muzaffer Şerif Başoğlu’nu birkaç yerde ve hepsinde de neredeyse yerin dibine batırarak anar. “Anıları[n]ı onun tatsızlıkları, hatta delilikleri ile doldurmak” istemediğini belirtir, ama bir yerde başlarına gelenlerin bir kısmından onu sorumlu tuttuğunu sezdirerek açıkça suçlamada bulunur: “... Kendine ve dostlarına kazandırmadığı düşman kalmadı” (97). Başoğlu’nun “ne zor bir insan olduğunu” o dönemde Amerikalılar bile bilmektedir, ama böyle bir suçlamayı, daha çok Muzaffer Şerif’in erken davranıp 1945 yılı başlarında ABD’ye giderek tasfiyeden kurtulmuş olması, Türkler’le ilişkisini kesmesi vs. gibi olaylar tahrik etmiş olmalı. (Aslında Berkes ve eşi de 1945 Şubat’ında doktoralarını tamamlamak için ABD’ye gidiş izni ve harç talebiyle Dekanlığa başvururlar ama, buna bir yanıt gelmez.) Bir başka yerde “... Muzaffer Şerif’in daha o zamandan en sonuna kadar ırkçılığın ne olduğunu hiç anlamadığını” yazar (96). Oysa aynı Berkes, Yurt ve Dünya’da Muzaffer Şerif’in Irk Psikolojisi kitabı hakkında kaleme aldığı tanıtım yazısında (Mayıs 1943, 29. sayı), kitaptan “... ilmin ırk konuları karşısında durumunu tanıtmak ve meselenin ilmî görüşünü incelemek... ihtiyacıyla... tam zamanında çıkmış ve bu ihtiyacı karşılamış olan değerli bir eser” şeklinde bahseder. Ancak burada diğer eski arkadaşlarının da Başoğlu’na karşı pek iyi duygular beslemediğini eklemek yararlı olacak.

Berkes, Pertev Naili Boratav’dan birkaç yerde ve olumlu bir dille bahseder. Lise öğrenciliği, Dil-Tarih ve sonrası yıllarda dostlukları sürdüğünden olacak, olumsuz bir yargı bildireceği sırada dahi söz Boratav’a geldiğinde Berkes susmaktadır. Darülfünun yıllarında Nihal Atsız’la yakın arkadaş olan Boratav –Berkes bundan da bahsetmez–, Atsız’ın Yüksek Muallim Mektebi öğrencisi olduğu için maruz kaldığı “bedavacı” şeklindeki suçlamayla karşılaşmaz. Aşırı bir sorumluluk duygusuna sahip olduğu ve neredeyse dünyayı sırtında taşıdığı anlaşılan Berkes, bu bedavacılık meselesine ve benzeri yargılara kitapta çokça yer veriyor.

Tasfiyeye dördüncü isim olarak eklenmek üzereyken Fakülteden istifa eden ve Unutulan Yıllar’da adı hiç geçmeyen biri daha var. Şikago, Yurt ve Dünya, Görüşler, –ve Berkes’in nedense hiç değinmediği, kendi gazeteleri olan– 24 Saat maceralarının tümünde Niyazi Berkes’in yanında yer almış olan ilk karısı Mediha Berkes (Esenel). İstanbul Üniversitesi’nden tanışıp evlendiği ve Dil-Tarih’ten atıldıktan sonra kendisiyle Kanada’ya kadar da gelmiş olan, ama daha sonra ayrıldıkları Mediha Berkes’in kitap boyunca adı hiç geçmiyor ve sadece bir tek yerde (134) kendisinden “eşim” diye bahsediliyor. Hatta –öyküsünü Mediha Berkes’i dışarıda bırakarak anlattığı– Köy Enstitüsü gezisi üzerine Yurt ve Dünya’nın 14. sayısında ortak imzayla yazdıkları “Toprağın Çocukları” yazısı bile, kitabın sonundaki –Berkes’in sağlığında hazırlanan– bibliyografyaya olsun alınmamış.

Bir anı kitabıdır diye yola çıkıldığında pek çok insanın belli başlı yönleriyle çizileceği umulsa da Berkes bu insan portresi çizme konusundaki isteksizliğini ısrarla sürdürüyor. Babasının adını (Hüseyin Hüsnü) dahi vermiyor ve bir yerde babasının “gizli ya da açık olarak Bektaşi” olduğunu “şimdi” anladığını yazıyor (30). Amerika’da okurken yanında kaldıkları ve kendisinden daha büyük olan ağabeylerinden de sadece bir tek yerde “babam da, kardeşlerim de bu conlardandı” diye bahseder. (“Con” yani “Jön[Türk]lük” meselesi de Berkes’in üzerinde kalem oynattığı konulardandır. Aslında 1908’den sonra “JönTürk” sözü Türkiye’de kullanılmaz.) “Önsöz”de Berkes’in neden anı yazmaktansa tarih yazmaya yatkın olduğu hakkında fikir veren, kendisine ait bir not eklenmiş. “Ben insanları tanımıyorum. Aklımca toplumları tanırım[,] hatta[,] uzaktan... olanların ya da olacakların kokusunu alırım. Öyle olduğu halde kişileri tanımam” [17].

Kitapta kişisel anıların yoğunlaştığı kısımlar Kıbrıs’a ait olanlar. Üzerine sonraki yıllarda makaleler yazdığı “ezber” konusundaki tutumunun daha Kıbrıs yıllarında oluşmaya başladığı anlaşılıyor. İkiz kardeşi ile kendisinin isimlerinin 1908 devriminin “kahraman-ı hürriyet”leri olan Resneli Niyazi ve Enver (Paşa) Bey’lerden dolayı konduğu hakkındaki not ilginç bir uygulamayı gösterir. Şüphesiz 1908 Temmuz’undan sonra doğan çocuklar için bu durum çok yaygındı. Enver Sedad ve Enver Hoca da aynı kaderi paylaşmıştı. Kitap sonuna alınmış fotoğraflardan birinde sınıflarındaki bir diğer öğrencinin adının da –fotoğrafın üstüne eski yazı ile yazılmış notta– “Enver” olduğu görülür.

Lise anıları Hasan Âli Yücel, Hilmi Ziya Ülken gibi önemli isimleri belli yönleriyle tanıttığı için ilgi çekici kısımlar. Kısa süren Hukuk Fakültesi öğrenciliğinden sonraki Darülfünun anıları ise binanın kullanımına ilişkin bilgilerden, Nihal Atsız ve Macit Gökberk’e, Şekip Tunç’tan İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’na ve ilginç bir öğrenci derneği örgütlenme faaliyetine uzanan değerli bilgiler içermekte. Bir başka yerde öğretmenliğe ilk kez 1930 yılında başladığını yazmakla birlikte, anılarında Berkes buna –önemsemediğinden olacak– yer vermiyor.

1931-32 ders yılında Darülfünun Felsefe Zümresi’nden mezun olan Berkes tayin hikâyesini anlattığı şekilde Ankara’da önce Halkevi’nde, sonra da Maarif Mektebi Cemiyeti Müdürlüğü’nde bulunur. Bu döneme ilişkin anıları yine önemli portrelerden kesitler yanında Berkes’in sosyoloji ve eğitim konularındaki düşüncelerinin geçirdiği serüveni de yansıtıyor. Daha sonra Üniversite Reformunu takibeden günlerde, 1934 yılı Ocak ayında “Niyazi Hüsnü Bey” İstanbul Üniversitesi İçtimaiyat Fakültesi asistanlığına atanır. Bu tasfiye/reform sırasında Enver Ziya Karal için anlattığı “Zucennet” hikâyesi ise Berkes’in kitap boyunca hiç eksilmeyen o ısırıcı mizahı ve alaycı üslûbunun güzel bir örneği. İstanbul Üniversitesi yılları da Türk ve yabancı hocalar ve DTCF’de de mesai arkadaşı ve ender destekçilerinden olacak, Nusret Hızır’a ait anılar içeriyor.

1935’te Berkes, daha önceden Maarif Cemiyeti Mektebi’nden tanıdığı Prof. Parker aracılığıyla –ve kendi başvurusu olmaksızın– tahsis edilen bursla Şikago’ya gider ve Sosyoloji Bölümü’nde Louis Wirth’in asistanlığına verilir: Bu döneme ait anıları Şikago üzerine, oradaki Türk işçiler ve özellikle kendi düşünsel serüveni –Parsons vs. düşünürlerin etkileri– üzerine önemli bilgiler içermekte. Ancak kendisiyle birlikte aynı okulun Antropoloji Bölümü’nde doktoraya başlayan karısından ve –o sırada Şikago’da olduğunu Meltem Gevrek’in Mediha Esenel’le doldurduğu ses bantlarından öğrendiğimiz– ağabeylerinden söz edilmiyor. Berkes’e göre doktoralarını tamamlamadan dönüşlerinin asıl nedeni II. Dünya Savaşı’nın başlaması değil, –kendisiyle uğraşan birinin olduğuna inandığı– Maarif Vekaleti’nden gelen ısrarlı çağrılardır. Söylediğine göre ABD’de yarıda kalan tezi Türkiye’de Çağdaşlaşma’nın bir bakıma aynısıymış.

Dönüşünde –macerasını kitapta anlattığı şekilde– 1939 yılı Ekim ayı sonunda İstanbul Üniversitesi’nden ayrılıp Ankara’da DTCF’de asistan olarak göreve başlar. Mediha Berkes de ondan kısa bir süre önce DTCF’de önce Halk Edebiyatı ve Folklor asistanı, sonra da Felsefe Enstitüsü’nde Sosyoloji okutmanı olur. (Mediha Berkes’in kariyerini izlemek kolay değildir, evrak içinde de tutarsızlık vardır. İstifasında geçen kendi ifadesine göre baştan beri ilmi yardımcıdır. Bir başka yerde 1940’ta Türkoloji Enstitüsü’nde gözükür. Dekanlığın bir yazısında ise 1944 yılında “ilmi yardımcı”lığa atandığı yazılıdır.)

Niyazi Berkes anılarında kendi kariyer gelişimini de anlatmıyor. Habilitasyon tezi olarak “Bazı Ankara Köylerinde Sosyolojik Bir Tetkik” çalışmasını sunar. Bu eser sonradan kitap olarak basılacaktır. “Kapitalizmin menşei ve karakteri” başlığıyla sunduğu ders takriri de daha o zamandan Berkes’in ilgi alanının genişliğini gösterir. Tezi, Emin Erişirgil, Şevket Aziz Kansu ve Olivier Lacombe’dan oluşan jürinin onayını alır ve 1941 yılı Eylül ayında doçentliğe atanır. Dil-tarih’e dair anılar içinde yine Lacombe –ve o ünlü raporu–, Şevket Aziz Kansu, Emin Erişirgil, Necati Akder, Suut Kemal Yetkin, Hamdi Atademir belli yönleriyle tanıtılıyor. Ancak Berkes, bazıları Yurt ve Dünya’da da yazmış olan ve yer verileceğini umduğumuz Saffet Korkut, Güzin Dino, Muzaffer Şenyürek, Orhan Burhan gibi isimlerden ve Alman profesörlerden bahsetme fırsatını bulamamış. Gerçekten Niyazi Berkes bazı yerlerde “yerim olsaydı” gibi sözler sarf etmekte, yazdıklarını mümkün olduğu kadar kısa tutmaya çalıştığını belli etmektedir.

1941 yılında yayımına başlanan Yurt ve Dünya’dan da yine fazla ayrıntıya girmeden bahsediliyor.

Burada 1944 yılına ait bir olay üzerinde durmakta yarar var. Bu olay artık DTCF tasfiyesi tarihine “ubudiyet bildirisi” şeklinde geçen bir bildiri meselesidir. Söz konusu “ubudiyet” (kulluk) yakıştırması Mete Tunçay ve Haldun Özen’in 1984 yılı Ekim ayında Yeni Gündem dergisinde “1933 Darülfünun Tasfiyesi” başlığıyla çıkan yazılarının 19. sayfasında yer almış ve anlaşılan Berkes’in de tasvibini görmüş bir kavram. 1944 yılında Nihal Atsız’ın Boratav’ları komünistlikle suçladığı açık mektubunun yayımlanmasından sonra DTCF’li öğretim üyeleri giderek hedef hale gelmiş ve üstelik –daha önceden başlayan– bir komünist takibatında Muzaffer Şerif tutuklanmıştır. Yurt ve Dünya ve Adımlar yayınları nedeniyle sıkıştırılan Hasan Âli Yücel olaya seyirci kalmadığını göstermek için yaptığı işlerden bir ikincisine (ilki bu dergilerin yayınını durdurmak olmuştur) girişir. Maarif Vekaletinden, bakanlık mensuplarının siyasetle uğraşmaması gerektiğini bildiren bir tebliğ çıkartır. Buna cevap olarak DTCF’deki Türk öğretim üyeleri Millî Şef’e ve CHP ilkelerine bağlılıklarını ifade eden bir bildiri yayımlarlar. Bunun altında Boran, Boratav ve Berkes’in de imzaları vardır. Başoğlu ise henüz tutuklu olduğu için imza koyamamıştır. Daha sonra bu bildiri ve kendi tebliği Yücel tarafından Davam kitabına alınır. (Yücel-Öner Davası da Unutulan Yıllar’da yer almaktadır) 1933 tasfiyesiyle hiç ilgisi olmayan bu bildiri Tunçay ve Özen tarafından kaynak belirtilmeden yazıya alınmış ve buna, Darülfunun tasfiyesinin amacının, böyle “ubudiyet” arz edecek öğretim üyeleri yetiştirmek olduğu şeklinde bir yorum eklenmiştir. Şüphesiz bu zayıf ilgi imzaların çarpıcılığıyla önemini yitirmiştir. Berkes de bu konuda Tunçay ve Özen’in yorumunu kabul etmekte, hattâ Görüşler olayından sonra bakanlık emrine alınmalarını bunun bedeli diye göstermektedir. Dahası bu ifadeyi bölüm başlığı olarak da kullanmıştır. (Ruşen Sezer’in özellikle değiştirmeden bıraktığını bildiğimizden 157-58’de anlatılan bu olayın, aslında 241’de başlayan bölümden sonra gelmesi gerektiğini ekleyeyim.) Bu açık kabule karşın ben yine de 1984’ten geriye bakan Tunçay, Özen ve de Berkes’in 1944 yılındaki Berkes’in durumunu pek iyi anlamadığını düşünüyorum. Şüphesiz bu cesareti 1944’te göstermeleri takdire şayan olurdu. Berkes anıların pek çok yerinde hatalarının nedeninin o dönemde kavrayışındaki eksiklik olduğunu imâ eden ifadelere yer verir. Bir bakıma, aslında öyle yapmazdım, türü bir değerlendirme var. Bu yakıştırmayı kabullenir görünürken, çektiği sıkıntı ise tahmin edilebilir. Berkes tüm kitap boyunca sarsmaya çalıştığı Millî Şef’e böyle bir bağlılık metnini ne savunabilmiş, ne de yer vermemezlik edebilmiş.

1945 yılına gelindiğinde Türkiye’de çok partili hayata doğru bir eğilim kendini hissettirmektedir ve DTCF’nin hocaları da demokrasi mücadelesinde üstlerine düşeni yapma niyetindedirler. 1945 sonunda Görüşler dergisi sol eğilimlerle DP’nin “liberal”lerini buluşturan ittifak olarak basında belirir ve müthiş bir tepki çeker. Berkes, Tan olayları terörünü çok doğru şekilde Millî Şef’in “muhalefeti yola getirme yöntemleri”nden biri olarak değerlendirir. Dediğine göre Görüşler’in kapağına “sorumsuz biri” adlarını eklemiştir. Bir süre sonra Bakanlık emrine alınırlar. 1946 yılı başlarında Danıştay kararıyla göreve dönerler. Bu konulara ilişkin olarak sonradan haklarında açılan davada önem kazanacak olan ve Besim Kadırgan’ın yürüttüğü soruşturmanın da kitapta bahsi geçiyor. Kendilerini bakanlık emrine alan da yine Yücel’dir. Buna karşın Berkes, “yalnız Yücel’e kızamıyorduk” der. İlginçtir Boratav da olayı anlattığı yerlerde eski öğretmenine kızgın gözükmemektedir. Baskılar karşısında bunları yapmaya mecbur kaldığına inanmaktadırlar.

DP kurmayları ve Mareşal Çakmak tarafından pek çok kez yüzüstü bırakılmalarına rağmen “solcu hocalar” özellikle Mareşal’den bir türlü vazgeçemezler. 22 Şubat 1947 tarihinde yayıma başlayan 24 Saat gazetesinin imtiyaz sahibi –7 Ocak’ta DTCF’den istifa eden– Mediha Berkes’tir ve Adnan Cemgil yine 22 Şubat’taki yazısıyla “Mareşale Selam” göndermektedir. Niyazi Berkes’in anılarındaki Mareşal değerlendirmesi ise çok farklı. Daha o dönemde Çakmak’ın “aklını oynatmış” ve “zavallı” olduğunu düşündüğünü, ama “içi[n]deki acılığına karşın kimseye ‘bu adam politik anlamda safdilin biridir’ diyeme”diğini yazıyor. Yine o zamandan DP önderlerinin Türkiye için gerçekten demokrasi istemediklerini, bunu bir muhalefet değil, bir devrim sorunu saydıklarını ve bununla da ilgilenmediklerini anlamış olduğunu yazıyor. DP’yi değerlendirirken kendilerini Temmuz 1948 tarihinde TBMM’de savunacak sadece iki kişiden biri olan Sadık Aldoğan’dan da övgüyle söz ediyor.

Kaçınılmaz şekilde tasfiyelerine varacak gelişmeleri İçişleri Bakanı Sökmensüer’in TBMM’de yaptığı –“24 Ocak” değil (369)– 29 Ocak 1947 tarihli konuşmayla başlatmakta Berkes haklıdır. Bundan sonra bu meşhur konuşma tüm asılsız iddiaların dayanağı olacaktır. 1 Mart 1947’de Bayrak gazetesinde yayımlanan sağcı öğrencilerin 67 imzalı dilekçesi ve daha sonra 24 Saat’te yayımlanan 108 solcu DTCF öğrencisinin dilekçesi bunu izleyecektir. (Berkes’in anılarının dizilişinde, bu dilekçelerin sanki 1947 Aralık ayında Fakülte baskınından hemen önce verildiği izlenimini uyandıracak bir karışıklık var.) Sağcı öğrencilerin ilk gövde gösterisi ise 5 Mart 1947 tarihinde Pertev Naili Boratav’ın konferansını engellemeleri ve ertesi günkü nümayişleri ile ortaya çıkar. Bu olay üzerine başlatılan soruşturma serisinde üç öğretim üyesi hem idari, hem adli soruşturmaya konu olurlar. Berkes’in, marûz kaldıkları bir saldırıyı tahkik için kurulan komisyona “sanık Niyazi Berkes” diye çağrıldığında tükenen umutlarını, –özellikle ayırıp çok az yer verdiği– “Kişisel Anılar” kısmında ‘Tanık Değil, Sanıksınız!’ başlığı altında izleyebiliyoruz. Bundan sonra aktarılan kısımlarda Haziran 1947’de tamamlanan fezlekenin, kuvvetli beraat ihtimali varlığında Kasım ayı sonuna kadar Bakanlıkta bekletilmesi, Ankara Üniversitesi Senatosu üzerindeki baskılar, Senato’nun düştüğü trajik durum, adım adım ihraç yolunun hazırlanışı sergileniyor. Berkes’in TBMM Eğitim Komisyonu’ndan naklettiği sahneler de basında takibi kolay olmayan önemli kısımlar.

Prof. Hirsch ve Prof. Esat Arsebük’ün Senato’da alınan usule aykırı kararlara karşı direnmeleri meselesi çok iyi ve net bir şekilde bilinmediği için, bu konuya ait anılar önem taşıyor. Hirsch’in Türkiye anılarında (Hâtıralarım, 1985) Senatoya ait kısımlar ayrıntıya gidildikçe güvenilirliğini kaybetmektedir. Hirsch anılarında üç öğretim üyesinin savunmaları alınmadan ihraç edildiğini, bunun üzerine Senato’da kavga çıktığını, Arsebük’le birlikte istifa ettiklerini anlatır. İhraç kararının ise Danıştay’ca bozulduğunu iddia eder. Senato karar defterini incelerken, sanık hocalardan savunmalarının istenmesine dair kararı okumuştum, üstelik –atlamış da olabilirim ama– Hirsch’in istifasına dair bir kayıt yoktu (Arsebük için ise böyle bir karara rasladım). Ancak 1948-50 arasında süren “Solcu Hocalar Davası”nda Hirsch’in istifasına dair ifadeler yer alır. İhraç kararının ise Danıştay’ca değil Üniversitelerarası Kurul’ca iptal edildiği bilinen bir şey olduğundan, anıların gerçeklere uymadığı en kuvvetli ihtimal olarak beliriyordu. Kitapta ise Berkes, önce savunma alınmadan ihraç kararı –komisyon teklifi de olabilir– çıktığını, ancak Hirsch ve Arsebük’ün itirazları üzerine, bu sanki hiç olmamış gibi kabul edilip, bu sefer savunma alınma yoluna gidildiğini yazıyor. Sonradan bu usulsüz gidişe engel olamayacaklarını anlayan Hirsch ve Arsebük’ün Senato’dan istifa ettiklerini belirtiyor. Bu yazdıkları Hirsch’in iddialarındaki tutarsızlıkları da düzeltiyor.

Meclis’te ve okulda daha büyük bir saldırının hazırlanışı da anılarda çiziliyor. Berkes, 27 Aralık 1947 DTCF baskınını gazetelerden ve hafızasından anlatırken Nusret Hızır’la dramatik bir telefon diyaloğunu veriyor. Yine saldırıyı izleyen vatandaşların yorumlarını Aziz Nesin hikâyelerini hatırlatır tarzda aktarıyor. Bunu izleyen “zaruri” ihraç kararının Üniversitelerarası Kurul’da görüşülmesi ve iptalini anlattığı sayfalarda Kurulun başkan ve üyelerine, Sıddık Sami Onar’a, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na, Fahir Yeniçay’a, kendilerine destek olan Tevfik Sağlam’a, dönemin bu az sayıdaki onurlu bilimadamlarına minnet borcunu ödüyor. Bu kararın hikâyesini, o dönemde ve sonrasında basındaki yankılarını izlemek isteyenler için ise yaptığı referanslar çok önemli. Fakülte Yönetim Kurulu’nun üçü hakkındaki, “dersler ve öğrencilerle temastan men” kararına yer verirken, buna karşı Senato’ya yaptıkları itirazın “karar kesin ve lazımülicradır” gerekçesiyle reddedildiğini yazıyor. Fakat buna karşı neden Danıştay’da dava açmadıklarını yazmıyor. Gerçekten, her üç öğretim üyesi de uğradıkları tüm haksızlıklara karşı Danıştay’a gitmelerine rağmen, nedense dosyalarında bu karara karşı dava açtıklarına dair bir kayıt yoktur. Oysa bu karar nedeniyle okula dönememişler, ancak maaşlarını almaya devam etmişlerdir.

Bu Fakülte içi tedbirden sonra Berkes’in de aktardığı gibi kesin bir çözüm gereği ön plana çıkar ve TBMM’de Ankara Üniversitesi Kuruluş Kadroları Kanunu’na eklenecek bir maddeyle bu sorunun temelinden halledilmesi düşüncesi önem kazanır. Önce kadrolarının lağvı düşünülür. Ancak daha sonra bu kadroları üniversite bütçesinde (L) cetveline alarak kullanılmaz hale getirme düşüncesi baskın hale gelir. 5-6 Temmuz 1948’de TBMM’de cereyan eden görüşmelerden sonra artık hukuki yönü çok da belirgin olmayan ve “açık memur” statüsüne benzer bir duruma düşerler. Bu tarihten itibaren de “açık memur maaşı” alırlar. Bunun anayasaya, memur güvencesine, üniversite özerkliğine vs. aykırılığı ise Anayasa Mahkemesi’nin yokluğunda çok az kişinin dikkatini çeker. Bu insanlardan Prof. Abdülhalik Kemal Yörük’e kitapta yer veriliyor. Meclis’te bu uygulamanın yegâne iki muhalifinden biri olan Adnan Adıvar’dan da takdirle söz ediliyor.

Meclis’in bu tasarrufundan sonra sonucu bakımından önemsiz hale gelen davadan Berkes çok az bahsediyor. Yargıç Talat Karay’dan (Yargıtay kararında açıkça ehil olmadığı yazılı değildir –krş. s. 474) ve bir iki tanıktan daha fazla bir şey geçmiyor. İlk mahkûmiyet kararı, sonra temyiz ve beraat kısaca anlatılıyor.

Berkes anılarına dava ile birlikte son vermektedir. Anlatmadığı dönemde, iki yıl geçici işlerle uğraşmış, 1952’de Kanada’da McGill Üniversitesi’nde iş bulmuş ve bu ülkeye yerleşmiştir. Bu arada 1954 ve 1956’da açık maaşı iki kere, başka iş bulduğu için kesilmeye çalışılmış, yaptığı başvurular ve açtığı davalarla ödemeler tekrar başlamıştır. 1959 yılında ise bir yabancıyla evlendiği için açık maaşı kesilir. Berkes buna karşı herhangi bir girişimde bulunmaz. Bu nedenle müstafi sayılıp sayılmadığını kesin olarak bilmiyorum. Eğer bu ihmal edildiyse tüm kitap boyunca kendisiyle uğraşılmış olan Rektör Suut Kemal Yetkin çok büyük bir fırsatı kaçırmış demektir. Gerçi müstafi sayılsa bile, muhtemelen yabancılarla evlenenlerin devlet memuru olamayacağına dair kanun maddesinin 1960’tan sonra Anayasa Mahkemesi’nce iptaliyle birlikte, Berkes’in durumunda yine bir iyileştirmeye gidilecekti. Berkes 13 Temmuz 1968’de yaş haddinden emekliye ayrılır.

Boratav’ın açık maaşıyla da hayli ilgilenecek olan Rektör Yetkin, Berkes’in evlenmesini “sadık” üniversite mensuplarından –belki de danışıklı şekilde– haber alacaktır. “Ankara Üniversitesi Umumi Kâtiplik Makamına” hitaben kaleme alınan tarihsiz bir yazıda, Berkes’in yabancı bir kadınla evlenmesine “rağmen, üniversite ile alakasının kesilmeyip kendisine hâlâ açık maaşı verilmesini biz üniversite mensupları mân[a]landıramamaktayız./Keyfiyeti bilmediğinize hamlederek ıttılanıza arzederiz” denmektedir. İmza: “Üç Üniversite Mensubu.”

Davada konu olan ve Berkes’in ekler kısmında bahsettiği Komünist Manifesto ile ilgili ihbara da değinmekte yarar var. Anıların içinde de “melâhati [güzelliği?/tuzluluğu?] ile ünlü bayan Germanistik doçenti” şeklinde anılan Melahat Özgü gerçekten bu üç öğretim üyesinin sıkı takipçisi olmuş, ders programlarından okul dışındaki hayatlarına kadar kendilerini adım adım izlemiştir. Solcu öğrencilerle ilişkilerini bizzat takip ettiğini mahkemede açıklar: “... Takip edildiği halde muayyen toplantılarını tespit edemedik.” Komünist Manifesto ile ilgili notları da yine Özgü ele geçirmiştir: “... Sanıklardan Niyazi Berkes’in derslerde komünist beyannamesi olan manifesti okuttuğunu duydum. Bu ciheti tespit için vasıta ile talebeden birinin notunu alıp tetkik ettim. Ve keyfiyeti müdüriyete bildirdim. Esasen birkaç gün sonra da tahkikçi işe başladığı için notu kendisine verdim...” notları öğrenciden alıp Melahat Özgü’ye getiren de o sırada Dil-Tarih’te öğrenci olan –şimdi edebiyat profesörü– Zeynep (Dengi) Korkmaz’dır. (Ben Özgü’nün dosyalarına bakmadığım için bunu suçlama konusu yaptığı yazıyı görmedim. Yayıma hazırlayanların s. 492’deki notuna değinmeyi bu bakımdan gerekli gördüm.)

Berkes ilk sayfalarda anlattığı gibi olaylara bütünlüklü bakışının da etkisiyle sadece bir tasfiye öyküsü anlatmakla kalmıyor, 1940-50 yıllarının siyaset ve dış politika tarihine, daha doğrusu tarih eleştirisine girişiyor. Bu yılların tarihinin belli başlı olayları hakkındaki yaygın değerlendirmeleri tersyüz etmeye çaba sarfediyor. Burada asıl hedefi ise şüphesiz Milli Şef İnönü. Unutulan Yıllar üzerine ilk değerlendirmelerin Millî Şef’e eleştirel yaklaşımlarını çeşitli yazı, roman ve röportajlarında ortaya koymuş olan Attila İlhan’dan gelmesi de rastlantı olmasa gerek (Cumhuriyet, 2 ve 7 Mayıs 1997; ilk yazıdaki “Kaybolan Yıllar” şeklindeki kalem sürçmesi de ikincisinde düzeltildi). Berkes, benzer eleştirileri ilk kez 1962-63’te Yön’de yayımlanan ve önce İki Yüzyıldır Neden Bocalıyoruz? ve sonra Türk Düşününde Batı Sorunu adıyla kitaplaştırılan yazı dizisinde fazla ayrıntılandırmadan dile getirmişti. İnönü döneminin Marksist ya da liberal olmayan Kemalist soldan eleştirisi Türk akademisyenleri için aslında tipik bir durum değildir. Neredeyse dönemin mağdurlarıyla sınırlı kabul edilebilir. Boratav’ın İnönü değerlendirmesi Berkes kadar olmasa da eleştireldir. Boran ise kitaplarında Şef üzerine özel kısımlar ayırmaz. Şüphesiz bu, Berkes’in Milli Şef’i sarsmaya çalışırken –ki bunu maharetle başarmıştır– aynı zamanda ona belki hak ettiğinden fazla, ayrıcalıklı bir yer verdiğinin de göstergesi.

Kitapta, İnönü’nün Türkiye’yi savaşa sokmama konusundaki “başarılı” politikasından, Turancı yargılamalarındaki ustalıklı manevralarına, DP muhalefetini hizaya getirme konusundaki yöntemlerinden, içeride komünist, dışarıda Rus tehlikesi izlenimi yaratarak Türkiye’yi ABD’ye bağımlı bir ülke haline getirmekteki ısrarlı çabalarına kadar pek çok konuda oldukça esaslı değerlendirmeler, yer yer de önemli inceleme sonuçları sergileniyor. Yine Batı Sorunu’ndan beri üzerinde dikkatle durduğu CHP’deki başlıca eğilimler ve gruplar hakkında önemli açıklamalara yer veriliyor. Berkes’in, üç öğretim üyesini önce DP’ye saldırma, sonra da komünist tehlikesi evhamı uyandırıp ABD’ye bağlanma yolunda “harcamış” olan Milli Şef’e eleştirileri 1940’lı yıllarla sınırlı kalmıyor. Ekler kısmında oldukça ilginç bir Lozan eleştirisi de yer alıyor. (Oysa yine Batı Sorunu’nda Lozan konusunda bu kadar eleştirel değildir.) Hattâ belki yeri olsaydı Berkes “onun Yunan ordusuna karşı uygulayamadığı kumandanlığı...” (350) diye değinebildiği meseleyi daha etraflı açıklamak isterdi. Berkes tüm kitap boyunca, bir bakıma resmî akademik dış politika tarihi olan AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi hocalarının çıkardığı Olaylarla Türk Dış Politikası (1967) kitabını da hırpalıyor. Bu bakımdan Berkes’in dış politika tarihine ilişkin yorumları üzerinde de önemle durulacağı umulur. Dönemin iktisadî/sosyal tarihinin ana dinamikleri olarak bir iki yerde andığı “memleket çocukları” tabiri ve çağdaş Türkiye tarihini “devlet gücünü elde etmek” isteyenlerle “para gücünü elde etmek” isteyenler arasındaki mücadeleye bağlayıp geçmesi Berkes’in bu kitapta 1940’lı yılların diğer yönlerine siyasî tarih kadar eğilme gereğini hissetmediğini düşündürüyor.

Berkes’in genelde dönem ve dış politika, “Sovyet tehdidi” ve Truman doktrini konularında yazdıkları Yalçın Küçük’ün tezleriyle de önemli ölçüde benzerlik taşıyor. Küçük’ün bu olayları değerlendirdiği Türkiye Üzerine Tezler’in ikinci cildi 1979 yılında yayımlandığı için Berkes’in bunları okumuş olması da olasılık dahilinde. Tabiî, okumamış da olabilir ki, bu değerlendirmeleri daha da güçlendirir. Ancak bir tek yerde bile Küçük’ün adı geçmiyor ve Berkes Sovyetler’e en ufak bir sempatisi bile olmadığını sergileme gereğini de duyuyor.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ndaki (daha önce Batı Sorunu’nda da söz ettiği) Nazi esinlenişine yaptığı vurgu özellikle önemli, Varlık Vergisi üzerine değerlendirmeleri ise Yurt ve Dünya’nın 22-23. sayısındaki Münir Belen’in yazısından ve 33. sayıda yapmak zorunda kaldıkları açıklamadan hayli farklı. Şüphesiz Yurt ve Dünya muhalefeti hükümet karşıtı değildi. Berkes reddediyor ama (273) dergi, daha çok ırkçı karşıtı ve –kabul ettiği gibi (270)– çağdaş bir ülkenin gerekleri açısından bazı uygulamaların ve grupların eleştiricisiydi.

Bir de Berkes’in de yer verme gereğini duyduğu meşhur komünist kundaklamaları iddiası var. Gerçekten 1940’ların ikinci yarısı öyle bir terör ortamıdır ki, evinde boya vs. kimyasal madde bulunan kişi kundakçı, sabotajcı, radyo bulunan kişi de “Rus casusu” ilân edilmektedir. Sık sık yazı tahtasına, tuvalete orak-çekiç çizen “komünistler” “suç üstü” yakalanır. Berkes’in çok çarpıcı şekilde aktardığı bu saçma yangın iddiaları Fahri Kurtuluş tarafından bir soru ile TBMM’ye taşınmış ve Aralık 1947’de devrin içişleri bakanı tarafından ciddi ciddi açıklanıp cevaplanmak zorunda da kalınmıştır.

Berkes hedef hale gelmelerinin nedenlerini, Ankara’da bir üniversite kurulması çabalarının tepki çekmesine kadar zorluyor ki, bu iddia aynı faaliyetin içinde Süreyya Aygün gibi, Şevket Aziz gibi insanların da olduğu düşünüldüğünde çok da gerçekçi gözükmüyor. Üstelik Ankara’da bir üniversite kurulması düşüncesi 1932 Türk Tarih Kongresi ertesine kadar da götürülebilir. Berkes, bir yerde tasfiyelerinden sonra kapıldığı umutsuzluğu anlatırken elindeki istatistik malzemesini çöpe attığından bahsediyor. Bu da daha önceden Kurtuluş Kayalı’nın Türk Düşünce Dünyası I’de ileri sürdüğü, Dil-Tarihli hocaların somut ülke sorunları üzerinde tutkulu çalışmalarının tasfiye nedenlerinden de biri olduğu saptamasını destekliyor. Üç öğretim üyesinin sol düşüncelerinin dozu şüphesiz o dönemde bir Mehmet Ali Aybar’la karşılaştırıldığında çok düşük kalır, ama sadece hümanist ve demokrat insanlar olmaları, DTCF’nin diğer birkaç hocasının değil de, Yurt ve Dünya’da, Adımlar’da ve Görüşler’de çalışmış, 1945 sonrasında belli politik ittifaklar içinde yer almaya niyetlenen bu üç öğretim üyesinin tasfiyelerini getirmiştir.

Bir de 1947-48’de yoğunlaşan tuhaf ve ısrarlı “yurtdışına kaçın” önerileri... “... ‘Dikkat’ dedik, birbirimize: bizim ‘kaçmamızı’ isteyen bir ‘yer’ var... Çok geçmedi, Sabahattin Ali’nin ölümü haberini aldığım zaman bu konuşma aklıma geldi ve tüylerim ürperdi.” Bu yıllarda sol eğilimli insanlarla temasa geçen ve provokatör olduğu sonradan anlaşılan insanlar türemişti. Berkes’in Bulgaristan sınırında öldürülen Sabahattin Ali’den bu konuda daha akıllı davrandığı anlaşılıyor.

Tunaya’nın söylediğine göre, Berkes tüm bu tasfiyenin öyküsünü kendisine daha ilk tanıştıkları gün ağlayarak anlatmış. Yine ona “benim yazdığım kitaplar aslında ilmi şeyler sayılmamalı, onlar memleketten uzağa atılmış olmanın yansımalarını taşırlar” dediğini aktarıyor. Bu olaylardan kaynaklanan hüzün ve hırs yazdıklarının ilmi şeyler olmadığını göstermez, tersine incelediği konulara kendisini daha fazla bağlar. Yine Tunaya’nın tabirine uyacak şekilde “acı bir güldürü” diye nitelediği bu olayların sonunda Berkes “özgürlüğüme kavuşmuştum” diye avunsa da, elindeki tüm istatistik malzemesini toplayıp çöpe atacak kadar umutsuzluğa da kapılmış ve bunları hiç unutamamış. “Bugün bunu hüzünle anımsıyorum. Bende kalan o hüzün olmuştur.” Hayatı ve anıları, Niyazi Berkes’in mekân itibariyle sürgün yaşarken adeta zaman boyutunda da her zaman 1940’lara ait kaldığını düşündürüyor... Yıllar geçip döneminin türlü çarpıtmalarla unutulduğunu gördüğünde hatırlatmak için bu kitabı yazmış. Mağduru olduğu yıllar ve olaylar üzerine kişisel anıların ötesinde, dönemin temel gelişim doğrultusunu da çizerek kaleme aldığı bu bütünlüklü eserin, bu amaca çok daha uygun düştüğü görülüyor.

502265|

Bu yazı, Cem Yayınevi tarafından çıkarılan Türkiye Tarihi 5 Bugünkü Türkiye: 1980-1995 adlı kitabın Düşün Tarihi (1945 Sonrası) bölümüne yönelik olarak kaleme alınmış ancak, geç kalmış bir eleştiriyi içermektedir.[1]

Bu bölüm, bir düşün tarihinden çok, 1945 sonrasının bazı yazarlarına ait görüşlerin ”tadımlık” olarak ortaya konulmasından ileri gitmemektedir. Böyle bir yasak savma anlayışı ile düşün tarihinin oraya konulabileceği beklenilemez.

Bu çalışmada, çeşitli başlıklar altında ele alınan “düşünürleri” ve temsil ettikleri ekollerin dikkatlice seçildiğini sanmıyoruz. Seçilen başlıklar altında, örnek olarak verilen yazarlar, “bu ekoller en kolay şekilde nasıl doldurulabilir” anlayışını yansıtmaktan öteye gitmemektedir. Ele alınan yazarlar ise sadece iki-üç sayfada anlatılmaktadır. Ansiklopedi maddesi değil, düşün tarihi yazıldığına göre, o düşün tarihinin temel örneklerini oluşturduğu varsayılan isimlerin iki-üç sayfada anlatılmış olması, bu “düşünürler”in etkinlikleri gözönünde bulundurulduğunda, “düşünürler” ile yapılan çalışma arasında bir uçurum ortaya çıkmakta ve bu insanlar hafife alınmaktadır. Örneğin kitaptaki bilgilerle Nurettin Topçu’nun, Doğan Avcıoğlu’nun, Mümtaz Turhan’ın anlatılabildiğini kabul etmek mümkün değildir.[2]

Düşün Tarihi’ni sistematik olarak incelersek; öncelikle “Türkiye’de Düşün Tarihinin Baskın Siyasal Özelliği” adlı giriş bölümü çok kısa, yetersiz ve eksik tanımlamaları içermektedir. Örneğin, sol akımlar başlığı altında Atatürkçülüğün temsilcileri olarak verilen isimler ne denli bu görüşü yansıtmaktadırlar. Bunun teorik olarak, yeterli örneklerle kanıtlanması gerekirdi. 1920’lerin koşullarında Kemalizmi ilerici ve sol olarak nitelemek mümkündür. Ancak, bugünkü Atatürkçüler ya da Atatürkçülük adına hareket eden düşünsel-siyasal çevrelerin ne kadarı sol bir söylemi temsil etmektedirler? Sol akımlar başlığı altında verilen Atatürkçülerden hangisi gerçek anlamda sol söylemin düşünürü olabilir? Ayrıca, çok kaba çizgilerle tüm sol akımlara Atatürkçü, tüm sağ akımlara şeriatçı tanımlaması yapmak ne kadar bilimseldir? Bu sınıflamada, bazı kalıplara sığdırılamayan “düşünürler”imizi nereye koyacağız? Rejim adına darbe yapan Kenan Evren'in yeri sağda mıdır, solda mı, TC’nin resmî ideoloğu Ziya Gökalp, dönem dönem farklı fikirlerin savunucusu Hilmi Ziya Ülken acaba hangi tarafa daha uygun düşmektedir? Hiçbir bilimsel anlam ifade etmeyen bu tür “kaba” sınıflamalar ile düşün tarihimizde ortaya çıkan değişimler, dönüşümler bir kalemde tanımlanabilir mi?

Atatürkçülüğü gelenekçi çevrelerin düşün kalıplarına göre ilerici saymak mümkündür. Ancak, bunu sol akımlar içerisinde değerlendirmek, tek parti dönemi uygulamalarını bilmemek anlamı taşımaz mı? Bugün bile sol bir söyleme sahip olduğu savında olan, ancak il başkanlarının çoğunluğu müteahhitlerden oluşan partiler ne kadar solda ya da sağdadır veya yazarın böyle bir sınıflama ile yaptığı ayrımlar ne derece sol bir anlayışın ürünüdür. Batı düşün tarihinde burjuvazi aristokrasiye göre ilerici olarak kabul edilir, ama kimse de burjuvazinin ilerici konumunu sol bir söylem içerisinde değerlendirmez. Öyle olsa dahi, Türkiye ile Batı’nın toplum ve düşün tarihini aynı kavramlarla açıklamak da mümkün değildir.

Yazarın milliyetçilik konusunda ileri sürdüğü tutucu ulusçuluk-ileri ulusçuluk tanımlamasına da katılmak mümkün değildir. Ulusçuluk elbette ilericilik özellikleri taşır, ancak bu yargı da görecelidir. Çünkü, milliyetçilerin önemli bir kesimine göre ulusçuluk ilericilik olmasına karşın, sosyalist anlayışa göre gerici bir aşamadır. Tutucu ulusçuluğa gelince, o Türkiye’de düpedüz faşist düşünceyi ve bağnaz bir milliyetçiliği benimsemiş çevrelerce temsil edilmektedir.

Düşün Tarihi’nin alt başlıklarında öne sürülen tutucu İslâmcı ve ilerici İslâmcı akımlar ayrımının da teorik olarak ortaya konulması ve en azından okuyucunun ikna edilmesi ve bu ayrımın neden yapıldığının açıklanması gerekirdi. Oysa, böyle bir teorik giriş yapılmaksızın, bu başlıkları yazıp, altlarına da bazı isimleri sıralama mantığının okuyuculara da açıklanması daha yararlı olmaz mıydı? Belki de Düşün Tarihi’nin yazarı bu başlıkları tanımlayabilir. Ancak böyle bir tanımlama da yetmez. Bu başlıkların kavramsal olarak açılması ve kanıtlanması gerekir.

Düşün Tarihi’ndeki bir başka çelişki, yazarın yargılarının her alt bölümde değişmiş olması yönündeki gözlemimizdir. Örneğin, daha önceki anlatılarda, Atatürkçülük CHP’nin tekelinde görülürken (s.220), daha sonra “şeriatçılar dışında Türk sağ ve solunun ortak paydası, Türk halkının oydaşma (concensus) noktası” alarak ifade edilmektedir (s.221). Metinde kısa aralıklarla bu tür çelişkilerin bulunması, yazarın, yazdıkları üzerine fazla kafa yormadığını göstermektedir.

Bugünkü Türkiye: 1980-1995’in Düşün Tarihi adı altında kaleme alınan bölümü kendi içinde alt başlıklara ayrılarak, o başlıklara göre kimi “düşünür”ler incelenmiş ancak, bu sınıflamanın oluşmasını sağlayan isimlerin hangi düşünsel özelliklerde birleştikleri ya da ayrıştıkları net olarak ifade edilmemiştir. Örneğin Atatürkçülük başlığı altında okuduğumuz Nadir Nadi’ye ilişkin bölümü okuyunca, Nadir Nadi’nin Atatürkçülükle örtüşen, ayrışan, farklılaşan düşüncelerini öğrenmekten çok, Nadir Nadi’nin İsmet İnönü ve çok partili döneme geçişe karşı olduğunu anlamaktayız. Bir fikir adamı olarak lanse edilen bir “düşünür” bu kadarla mı tanıtılır. Böylesi bir tanıtımı hak eder mi?

Bazı ekollere bu çalışmada yer verilmiş, ancak bu ekollere yönelimin temel nedenleri açıklanmamıştır. Örneğin, hümanist akımın öncüleri, bir anlamda felsefe (Macit Gökberk), klasik filoloji (Azra Erhat), Yunan Dili ve Edebiyatı (Suat Sinanoğlu) gibi bölümlerde öğrenim gören ve hocalık yapan kişilerden oluşmaktadır. Ancak bu kişilerin öğrenim süreçleri ile dünya görüşleri arasında hiçbir çıkarım ve yorum yapılmamaktadır (s.237).

Bazı “düşünür”ler dışında, Düşün Tarihi’nde uygulanan yöntem, hiçbir yorum ve çıkarım yapılmadan, ele alınan yazarların, yalnızca en tanınmış kitaplarından yapılan alıntıların alt alta getirilmesi şeklindedir.

Düşün Tarihi ile ilgili bir başka eleştirimiz de sol İslâmcılık başlığı ve kavramıyla ilgilidir. Sol, genelde, üretim, bölüşüm ve dağıtım ilişkilerini kapsayan bir anlamı ifade etmektedir. Bir üstyapı örgütlenmesi olan din kurumunu sol İslâmcılık gibi havada bir kavramla ifade etmek mümkün müdür? Yazarın sol İslâmcılık diye tanımladığı ve “İslâmiyete laiklikle ve Türkçülükle bağdaşabilen çağdaş bir yorum getirmek isteyen bir hareket” olarak (s. 240) ifade ettiği şey, gerçekte, dini ulusallaştırma girişimidir. Bu girişimin öncüleri, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Arın Engin, Halil Nimetullah Öztürk ve Osman Nuri Çerman’dır. Bu hareketi sol İslâmcılık yerine “ulusal İslâmcılık” şeklinde tanımlamak ve “sağ eğilimli” bir yönelim olarak yorumlamak daha gerçekçidir.

Sol akımlar adı altında değerlendirilen bölümde sosyalist isimler arasında yer verilmeyen ünlü sosyolog ve aynı zamanda Türkiye’deki sosyalizm mücadelesinin önde gelen isimlerinden Behice Boran’ın gözardı edilmesini ve sadece satır arasında, farklı bir bağlamda geçiştirilmiş olmasını ise anlamak mümkün değildir. Behice Boran’ın sosyalizm tarihimizde ve düşün dünyamızda, bu bölümde incelenen Hikmet Kıvılcımlı, Mehmet Ali Aybar, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli ve Doğu Perinçek gibi isimler kadar yeri yok mudur?

Düşün Tarihi’nde yeralan liberalizm başlığı altında kullanılan ifadeler de tartışmaya açıktır. Türkiye’de liberalist anlayışı temelde ikiye ayırmak gerekir. Ekonomik anlamda liberalizm ve düşünsel anlamda liberalizm. Türkiye’de ekonomik anlamda liberalizmden yana olan tüm parti ve çevreler düşünsel liberalizme karşı, muhafazakâr ve sağcıdırlar. Düşüncel liberalizmden yana olan solcu parti ve çevreler ise 1980 sonrasında sivil toplumcu kesimleri temsil etmektedirler. Bu tarihin öncesinde, Türkiye’de, düşünsel liberalizmden söz etmek zordur. Türkiye’de, genelde, sağ eğilimli çevreler, ekonomik konularda liberal, düşünsel konularda sınırlayıcı bir anlayışı temsil ederler. Solun ise ancak bir kesimi düşüncel anlamda liberalizmden yanadır. Bu nedenle, Prof. Akşin’in bazı partileri liberal kabul eden savını yukarıdaki ayrımı yapmadan benimsemek sınırları zorlamaktır. Bir başka anlatımla, Türkiye’de sağ, İslâmcı, faşist ve bu bağlamda sermaye partileri düşünsel liberalizmin yanında değil karşısında yer almaktadır. O nedenle, II. Meşrutiyet dönemi partilerini liberal ve sol saymak, hele hele CHF’yi liberal ve sol parti olarak nitelemek asla mümkün değildir.

Türkiye’de, tarihsel süreç içerisinde, bazı çekincelerle birlikte, liberalizm konusunda üç önemli isimden söz edilebilir. Prens Sabahattin, Ahmet Ağaoğlu ve Ahmet Hamdi Başar.

Prof. Akşin, her nedense, Sol Osmanlıcılık ve Bazı Uzantıları başlığını yazarken, diğer bölümlerde, ele aldığı akımlara karşı gösterdiği mesafeyi burada gösterememiş ve Kemal Tahir başta olmak üzere onun etkisinde kalan çevrelere karşı saldırgan bir tutum sergilemiştir. Oysa diğer bölümlerde bir kişi ve etkileri anlatılırken, genelde, yoruma gidilmeden, yazarların en tanınmış eserlerinden alınan cümleler peş peşe sıralanarak, o yazar hakkında okuyucu bilgilendirilmeye çalışılmaktadır.

Sol Osmanlıcılık ve Bazı Uzantıları başlığı altında unutulan veya atlanılan bir nokta da Kemal Tahir’in etkilediği ve bu etkiyi en sistemli şekilde çeşitli eserlerinde geliştiren ve bu bağlamda Kemal Tahir’in etkilerini çok daha ileri boyutlarda, yeni açılımlara taşıyan ve Türkiye’de farklı bir ekol oluşturan Prof. Dr. Baykan Sezer’den hiç söz edilmemiş olmasıdır.

Yazarın temel yanlışlarından biri de, görüşleri uyuşmayan bazı isimleri aynı doğrultuda değerlendirmesidir. Buna örnek olarak, Hüseyin Nihal Atsız ile Mümtaz Turhan’ın tutucu, sağ ulusçuluk başlığı altında verilmesini gösterebiliriz. Bu iki yazarın aynı başlık altında verilmesi, Atsız ve Turhan hakkında bilgisi olmayan okuyucuları haksız şekilde aynı yöne kanalize etmektedir. Oysa, yazarlarla ilgili genel açıklamalar ve çıkarımlar yapılmış olsaydı, daha net ayrımlara gidilebilirdi. Tutucu, sağ ulusçular başlığı altında verilen isimler yanında, atlanılan isimler de bulunmaktadır. Tutucu, sağ ulusçular başlığı altında mutlaka ama mutlaka yer verilmesi gereken isimlerden biri de Erol Güngör olmalıydı.

Düşün Tarihi (1945 Sonrası) adlı çalışmada sağ ve Atatürkçü kesimi temsil eden isimlerin neredeyse tamamına yer verilirken, 1960-1970’lerden beri Türk düşün tarihinde önemli bir yer edinen Cemil Meriç, Attila İlhan, Murat Belge, Hilmi Yavuz, İsmail Cem gibi isimlere değinilmemiş olmasını anlamak mümkün değildir. Bu, olsa olsa bir “resmî aydın” tavrıdır.

Düşünce Tarihi (1945 Sonrası) çalışmasına yönelik eleştirilerimizin en önemlisi ise, Türkiye’nin toplumsal, düşünsel ve siyasal yapısını ele alan, yorumlayan, Türkiye koşullarında “düşünür” kavramını gerçekten hak etmiş isimlere yer verilmemiş olmasıdır. Bu konuda yer verilmesi gerekirken, çalışmaya alınmayan bazı isimleri yukarıda belirttik. Bu isimlere Şerif Mardin ve Doğan Ergun’u da eklemek isteriz.

Tüm bu eleştirilerin ışığında, son olarak, Düşün Tarihi gibi önemli bir alanı kaleme alan yazarların daha uzun soluklu çalışmalar yapmalarını ve daha dikkatli olmalarını, önemli isimleri atlamamalarını umarız.

[1]Bugünkü Türkiye: 1980-1995 adlı kitabın bu bölümünün yazarı Prof.Dr. Sina Akşin’dir.

[2]Bu görüşüm kitapta anlatılan tüm “düşünürler” için geçerlidir.

502266|

Zamanın eşiti, eylemlerin deposu, geçmişin tanığı,

şimdiki zamanın örnekliği ve bilgisi, geleceğin

uyarısıdır tarih.

Miguel de Cervantes

LeMan dört beş yıldır Türkiye’nin en çok satan haftalık dergisi. Marko Paşa ve Gırgır gibi seleflerini düşünürsek, memleket sathında en çok satan olması, LeMan’a ilk olmak gibi bir ayrıcalık katmıyor. Çünkü mizah dergileri zaten çok satmaya elverişli özellikler taşıyor; kolay anlaşılmaları, komik olmaları ve nihayetinde “muhalif”likleri muhteviyatlarını popülerleştiren en bariz etmenler. Bu minvalde ne Gırgır ne de LeMan sayılagelen özelliklerden farklı bir yapıya sahip. Ancak popüler kültürün doğası gereği biri eskirken diğeri, yani “daha yeni olan”ı zamana ve topluma daha yakın “duruyor”. Bu yüzden Gırgır, çoğalarak, kendini tekrarlayarak tüketen, bugün için eskimiş bir mizah anlayışını temsil ederken, LeMan, mirasını aldığı “usta”sının vakt-i zamanında yaptığı gibi “sokak ve takvim”i iyi yakalayan yenilikçi bir yol izliyor.

Muhalif duruşuna anlam katan ticarî bağımsızlığı LeMan’ın popülerliğinin önemli bir veçhesini oluştursa da, dergi, asıl başarısına memleketin değişen şartlarına karşı mizahını gençlerle yenileyerek ulaştı. Bu akılcı tutuma, kapanan D’e’li’yi -çoğunlukla- kadrolarına dahil etmeleri, mizah dergilerinin muhalefet -üçüncü sayfa ve kapak - sayfalarını arttırmaları ve nihayet editörlerinin Oğuz Aral örneğinin aksine birlikte çalıştıkları mizah yıldızlarına kontrollerinde olacak -LeManyak ve Öküz gibi- mecralar açması eklendi. LeMan ve yayınlarının “ne dediği merak edilir” oluşu, Gırgır’dan sonra bitti gözüyle bakılan mizah dergilerini diriltiyordu. Bunun getirisi farklı biçimlerde yaşandı. Camia içinde, yakın çevrelerde ve okuyucu nezdinde kalemini, fırçasını ve hepsinden önemlisi ruhunu kaybetmeden kazanılan paranın “temizliğinden” sıklıkla söz açılıyordu ama bu konuşulanlar, paranın “görece” çokluğundan olacak dedikodu, rivayet ve mübalağaya da açık kaygan bir zemin üzerinde geziniyordu.

I

Epey bir zaman önce Metin Üstündağ, “ama yani bir de şu var!” tonunda konuşarak, Gırgır’da yaşanan kopmalara kızan, “usta”ya ihanet bahsinden söz açıp, lafı paracılık ithamına kadar getirenlere karşı şunu söylemişti: “siz hiç tanesi şu kadar liradan beşyüz bin satan bir dergiye geri dönecek toplam parayı hesapladınız mı?” Çoğu insanın, özellikle “Gırgır’dan sonra mizah dergisi okumuyorum”cuların es geçtikleri de buydu. Bu insanlar, steril ve pir-ü pak bir ortamda , kıt kanaat geçinen , acılar çeken , asosyal , çılgın kalabalıktan uzaktaki “dervişler” olarak tanımlanıyor, para ile mizahçı yan yana düşünül(e)müyordu.

Öte yandan özellikle ’90’lı yıllardan sonra özel televizyonların yayına başlaması, bu ön kabulü baştan aşağı değiştirerek, düne kadar kimselerin hayal bile edemediği ücretlerin mizahçılara ödenmesini sağladı. Gazetelere yansıyan doğru-yanlış ya da dedikodu mahiyetindeki para miktarları geçmişteki o “ezik” ahvali bütünüyle unutturuyordu. Böyle bir ortamda mizahçılar “açlıktan nefesi kokar, sürünür, sömürülür ve para kazanmayı bilmez”den uzaklaşarak “adamlar dünya yükü parayı götürüyor”, “kazanacak tabiî, yok istemem mi diyecek!”ten “parayı en çok onlar hakediyor”a kadar çeşitlenen konuşmaların malzemesi oldular. Oysa mizahçıların çeşitli yazı ve incelemelerde vurgulandığı biçimde hak ederek edindikleri bir çizgileri vardı: “Medya adını almış olan basının iyiden iyiye tekelleşme sürecine girdiği, sermayeye bağlandığı, gözünü kırpmadan yalan haber yazdığı, ’otosansür’ün basbayağı içselleştirildiği yıllarda mizah dergilerinin durumu tabir-i caizse Şam’da kayısının itibarını aratmıyordu. Bu herkes için -soluk da olsa- bir ışık anlamına geliyordu, bu ülkede, kendinden taviz vermeden, kalemini satmadan zengin olabilmek mümkündü. Bütün kabiliyetlerin reklam sektörüne, hem de birbirlerini çiğneye çiğneye koştuğu yıllardı, bir sürü has şair metin yazarı olmuştu.” (Düzkan, Pazartesi, Aralık 1996). Mizahçılar ise son derece düzgün davranarak, sarı sayfaların dışında medyaya iş yapmamaya özen gösteriyordu. Sadece bu bile onları yaşananlar içinde “namuslu” tutuyordu. Dönem her şeyi kaotik bir biçimde değiştiriyor, “vitrine çıkanı” her ne olursa olsun yıpratarak tüketiyordu. Bu yüzden mizahçılar da safları sıklaştırarak dışarıda kalmayı bir zorunluluk olarak görüyor, direniyorlardı. Zira medyatik olmak, bir sürü insanı tanımak ve tanınmak demekti. Bu, eleştirinin, eleştirilenlerin, alayın ve hicvin sınırlanması anlamına geliyordu. Oğuz Aral’ın yetiştirdiklerine mizah için olmazsa olmaz sayarak dikte ettirdiği “kimsenin çayını içmeyeceksin” şiarı, Aral’dan miras kalanlar içinde en az eskiyen ilkeydi belki de.. Biraz uzakta biraz kenarda, külliyen kuşkuda kalmak. Mizahın samimiyeti ve tutarlılığı için bir vazgeçilmezdi bu. İlkelerdeki ilk kırılmalar ekonomik sebeplerle yaşandı. Özellikle D’e’li dergisi çalışanları yaşanan maddi yetersizlikler yüzünden reklam ajanslarına ve televizyonlara iş yapmaya başladılar. Bu zorunluluk, okuyucu nezdinde farklı biçimlerde algılandı. Kızanlar, kırılanlar oldu ama “nereye yaptığın değil de ne yaptığın önemlidir”e ricat eden, bir yanıyla da etmek durumunda kalan bir sonuç/mevzi oluştu. Çünkü herkes aynı kanalları izliyordu, bildik birileri bir şeyler yapınca daha sevimli bile gözüküyordu: “Medya Plaza’ya savaş açması (..) LeMan çalışanlarının kültürel sermayelerini mainstream kültür araçlarında , televizyon dizilerinde, senaryolarda kullanarak para kazanma haklarını ellerinden alamaz. Aksine, inanmadıkları işleri yapmadıkları sürece daha çok insana daha çok kanaldan ulaşmaları sevindirir” (Ökten, Express, 26.8.1995).

Ancak herkesin her yerde gözükmesi, neredeyse herkese iş yapar oluşu, “abileri” kadar ilkeli ve “aklı baliğ” olmamış yeni üreticileri de aynı mecraya dahil etti. Artık herkesin ek işi, başka işi ve hattâ daha önemli işleri olmuştu. Geçmişte haftada bir gece “daracık bir odada” biraraya gelerek, kollektif mizah üreten zihniyet geride kalmıştı. Dergide sabahlara kadar çalışılmıyordu. Herkes çalışmasını evde tamamlayıp, sırf muhabbet için dergiye gelir olmuştu. Her şeyden önemlisi artık daha fazla tanınıyor, biliniyor ve kaçınılmaz olarak “yüzölçümü daralan” bir yerde duruyorlardı. Bu yeni “hayat reçetesi”ne her mizahçı da aynı sahici etikle yaklaşmıyordu. Kimisi anlamayı ve kendini yeniden tanımlamayı denerken kimisi “mesajı olan telgraf çeksin”i iş ve çalışma ciddiyetinden uzaklaşmak sanıyordu. Ayrıca sanki “nerede duruyoruz?”un iç sorgusunu yapacak vakit de yok gibiydi. Zaman mefhumu “hızlı” ve “dolu” akıp gidiyordu. Politikadan ve politikacısından “bıkmış” memleket medyası, ihtiyaçlar(ı) doğrultusunda, mizahçıları sıklıkla mevzu bahis ederken, onları “meslek harici” konuşmaya, hemen her yerde memleket gündemi üstüne “kelamda bulunmaya” zorluyordu. Öte yandan örnekler gösteriyordu ki “medyalaşma” uyuşturucuydu. Bir yanıyla keyiflendiriyor bir yanıyla yıkıyordu. Alışkanlık bağımlılığa overdose ölüme götürüyordu. Bu süreçte “Eskiler” ciddiyetle, ettikleri lafın arkasında durmaya, onun ağırlığını taşımaya özen gösterirken, Gırgır’ın üçüncü kuşağı, el hâk, onun da tamahkâr birkaçı, popülerlik barometresini pompalayarak, “megazin” medyasına ayak üstü komiklik yapmaya, “güsel kıslarla” nezih mekânlarda el ele diz dize poz vermeye başladılar.[1] Ve hattâ derginin iç sayfalarında “medya maydanozu” olarak ti’ye alınan köşe sahiplerinin, bu çocuk(lar) bir harika aman kaçırmayın minvalindeki “yaygın ve derin” duyurularına dahi konu oluyordular. Bu gelişme, mizahçıları LeMan özelinde -üçüncü kuşağa en fazla onlar yer verdiği için- hiç alışık olmadıkları biçimde eleştiriye açıyor, “geveze” bir memnuniyetsizlik giderek yayılıyordu. İlk zamanlar bu eleştirilere karşı hayli hassas davranıyor işi sıkı tutuyorlardı. Hürriyet, LeMan’ı ve tutkunlarını, kurumsal ya da dinî cemaatlerin aksine “güncel”e dayalı, siyasî beraberlikten çok, kıyafet, müzik, yaşama biçimi gibi ortak paydalar etrafında ve belli mekânlar içinde bir cemaat, “postmodern bir kabile” olarak adlandırdığında (Atikkan ve Tözer, Hürriyet, 12.12.1995) kendilerini haftanın malûm lalesi listesine katacak kadar “samimi” davranıyorlardı. Sıralama gerekçeleriyse şöyleydi: LeMan Dergisi (Medyanın ilgisinden kurtulamadığı için) LeMan Kültür (Okurların gıcığını kaptığı için) Cem Yılmaz (Nasıl olsa gıcık kapılacağı için) Tuncay Akgün (Postmodern kabile tuzağına düştüğü için). Metin Üstündağ ise hem anti-medyacı geçinip hem de her türlü medya’da cirit attığı için dergiyi, medya dalında yılın lale adayı olarak gösteriyordu (LeMan, 17.12.1995).

Eleştirilerdeki odak noktalarından biri, LeMan’ın uzun müddet “Bar” açanları eleştirirken bir yenisini kendisinin açmasıydı. LeMan Kültür hem LeMan’ın var olan imajını değiştirdi hem de dergiye eleştiri yapılmasını kolaylaştırdı. Aynı dönem Varlık dergisinde mizahî bir uslupla edebiyat ve sanat eleştirileri yazan Hezeyan Çelebi, LeMan Kültür’den şöyle bahsediyordu: “..Ve lâkin bir gösteri izlemeye gittim sosyete rezervasyonu doldurmuştu, kapıdan çevrildim. Bir daha gittim sevgilimin tevellüdünden dolayı kapıdan çevrildim.” (Çelebi, 1995:30).

Beyoğlu’nda açılan bu mekân, kaçınılmaz olarak derginin yeni yüzünün inşâsına önemli bir katkı sağlıyordu. Her şeyden önce mekânın rengini/ruhunu veren dergi kadrosunu dönüştürüyordu. Gırgır’dayken derginin ışıklarını söndürerek topluca karşıdaki oteli “seyreden” (LeMan, 22.11.1993) mizahçıların yerini farklı bir “şimdiki zaman” gençleri alıyor, onlar da hani her gece mekâna düşenleri güldürerek götürüyorlardı. Hal bu olunca, iş, hem müşteriler hem dinleyenler indinde çizerleri bar müdavimliğine, muhabbetçiliğe, uçukluk kabilinden poz vermeye, düşeni kaldırmaya kadar çeşitlenen bir “laf kalabalığı”na oturuyordu. Düne kadar insanlardan ve temaşadan kaçarak kendini okumaya veren, yabansı ve yalnız sanatçı hüviyeti yerini genç yaşında popüler olmuş, imagination düşkünü, “büyülü”, maharetli ve komik yıldız çizerlere bırakıyordu. Pazartesi dergisi, “Uzun zamandır, biraz okur yazar, biraz muhalif olan genç kadınların hayalini mizah dergilerinin erkekleri süsler oldu” diyerek LeMan Kültür’ün anlamını irdeliyordu: “..mekân, özellikle de hayran oldukları karikatürcüleri canlı olarak görmek isteyen okurlar için. Çünkü artık karikatürcülerin devri hüküm sürmekte, magazin okuru kızların nasıl futbolculara içleri hopluyorsa LeMan okuru kızlar da karikatürcüleri hayal ediyorlar. Kadınlar güldüren erkekleri sever lafını kim uydurdu bilmiyorum, ama hepimiz kendimizi ağlatanlara gönül verip bu laf uyarınca bizi güldürdüklerine inanıyoruz” (Düzkan, a.g.e, Aralık 1996).[2]

“Güldürmek”le LeMan Kültür birarada düşünüldüğünde ilk akla gelen isim hiç kuşkusuz Cem Yılmaz. Dolayısıyla LeMan’a yönelik eleştirilerde önemli bir pay sahibi de o. Bunun gerekçesi onun LeMan’da ürettikleri de değildi. Çünkü Yılmaz’ın, LeMan’da sadece kısa ömürlü sayılabilecek, kendine has bir tarzı olmadığı için pek de gelecek vaad etmeyen, Ahmet Yılmaz etkisinde bir karikatüristliği olmuştu. Derginin üslûbuna üretici olarak çok da önemli bir hizmeti olmadı. Buna karşılık, LeMan Kültür’de biraz da tesadüfen başladığı gösteriler, onun “stand-up komedyen” olarak ülke çapında şöhret kazanmasını sağlamıştı. Mevzu da tam “o an” kendini kamuya açarak alenileşiyordu. Cem Yılmaz, “çok kazanmaya”, medyaya haber olmaya, beyazcamdan tanıdık kızlarla birlikte görünmeye, magazin programlarına, tanıtımlara, reklamlara çıkmaya başladı. Büyük paralar kazanırken ne kendini ne de kazandıklarını gizleyip “olabildiğince” hızlı yaşadı. Sorulduğunda, BMW firmasına Türkiye’de sponsorluk ettiğini, “bok gibi parası” olduğunu söyleyecek kadar gamsız ve alaycıydı. Yansıttığı kişiliğinden çok uzakta, farklı bir yerde durmuyordu. Hasıl-ı kelam, zaten böyle biriydi ya da böyle biri olmaya “kapı komşusu” bir temayülü vardı. Bu manada Cem Yılmaz gayet samimiydi, kaypaklık yapmadı. “Sol gösterip sağ vuran” bir riyakârlığı ya da dönemin “solculuktan sıkıldım/solcu değilim ama sağcı olacak kadar da aptal değilim” tavrına hiç takılmadı. Yılmaz’ın komedyenliğe LeMan’la başlaması, dergi tarafından sıklıkla ve övgüyle takdim edilmesi, hani neredeyse LeMan formasıyla “dışarıya”, büyük sahnelere ve turnelere transfer olması, görünenin aksine netameliydi aslında. Cem Yılmaz’ın siyaseten LeMan’ın sol görünen tavrına dahil olduğu düşünülüyordu. Bu hem Cem Yılmaz hem de LeMan için yaralayıcı oldu. Cem Yılmaz’ın her yaptığı LeMan’a bu ne perhiz bu ne lahana turşusu mealinde eleştiri olarak geri dönüyordu. Söyleşilerde, imza günlerinde Cem Yılmaz üzerinden “Siz buna göt lalesi diyorsunuz ama bakın siz de pahalı arabalara binip, zevzek kızlarla uçkur derdinde...” biçiminde ufak çapta “kızgın” sorular/ konuşmalar giderek artıyordu. İşin ilginci en az onbeş yıldır vitrinde -en önde- duran tecrübeli ve tutarlı mizahçıların Cem Yılmaz’ı neredeyse LeMan kadar sahiplenmeleriydi. Bu çabayı, “bizim çocuklardan” birini korumak çerçevesinde aile dayanışması olarak anlamlandırmak mümkün. Ayrıca Cem Yılmaz’ı gösteri dünyasına sunarken duyulan “O, LeMan’dan biri” kıvancı, ona getirilen her eleştiriyi LeMan’a yönelik saymayı da gerektiriyordu. İşin raconu kötü gün dostluğu ve paylaşmaktan geçiyordu. Hatlar karışıp, camiadan biri “tu kaka” sayıldığında, onu en fazla sahiplenecek ve belki de onu en iyi anlayacak olanların yine mizahçılar olmasıydı.

Diğer yanda LeMan’ın dışındaki dergiler ve mizahçılar da “Cem Yılmaz” rahatsızlıklarını belirtir olmuşlardı. Cumhuriyet’in mizah ilavesi Dinozor, kendini anlatırken Yılmaz’ın gösterisine atıfta bulunuyordu: “..Mesaj veriyoruz abi gibi şiarı yükselttiğimiz anlaşılmasın, ama ’Mesaj kaygısız, beyin fırtınası’ gibi bir dallamalık peşinde değiliz.” (Temelkuran, Cumhuriyet Dergi, 26.1.1997). Cem Yılmaz’ın yaşıtı olan bir başka genç çizer Bülent Üstün ise onu popüler olma sevdalısı olmakla eleştiriyordu: “O bizim kadar işin içinde değildi. Cem Yılmaz’ın popüler olma sevdası var ayrıca (...) Mizah tarihinde onun kadar komiklik yapan bir çok insan var.” (Sönmez, Negatif, Aralık 1996).

Bir özel televizyon için reklamlara çıktıklarında Mazhar Fuat Özkan’ı ruhunu, paraya satmakla, döneklikle suçlayarak, kapak yapan LeMan, cep telefonu reklamlarına çıkan Cem Yılmaz’ı unutuyordu.[3] Aynı dergi, Yılmaz Erdoğan’ı da benzer şekilde, çıktığı banka reklamına gönderme yaparak “Yüksek Rakamlı Mevkiler ve Bi İnceden Halk Düşmanlığı” başlığıyla eleştiriyordu (LeMan,15.12.1996). İlginçtir LeMan’ın yaptığının bir benzerini iki yıl kadar önce Express dergisi yapmış ve Metin Üstündağ ile bir polemiğe girmişti. Express, yayın hayatına başladığı dönemlerde medya’da yaşanan “Ansiklopedi Savaşları”nda Sabah gazetesi için reklamlara çıkan Ferhan Şensoy’a yönelik “Kavuğu Geri Ver, Lavuk!” kampanyası başlatıyor, daha doğrusu Ankara’daki Radyo Arkadaş’ın çabasını yazılı basına taşıyordu: “Nesillerden beri ustadan ustaya aktarılan kavuklu-pişekar ikilisinin simgesi olan kavuk şimdi ehil ellerde değil. Dümbüllü İsmail’den Münir Özkul’a ondan da Ferhan Şensoy’a geçen kavuk, şimdi mezarlarında fır dönen eski üstadların ruhlarını huzura kavuşturmak için Ferhangi adamdan alınıp güvenli ellere teslim edilsin. Kavuk devri bir simge, bir devamlılık nöbeti: Kavuğu devralan geleneksel tiyatronun yerli temaşa sanatlarının bir kutsal emanetini, ona hakkını vererek koruyor. Fakat, kavuğu kiralık kasada korumak değil bu. Sanatıyla, yaşamıyla onun yüklediği sorumluluğu da taşımak. Ferhan Şensoy, o zaman ben de dinozorum4 abi’li, Ammerikaa’lı Sabah reklamlarına boy göstermesi ile kavuğa ihanet etmedi mi?..” (Express, 29.1.1994).

Metin Üstündağ bu yazıya “düşler için para gereklidir” meramıyla bir tepki veriyor, Express’i “çağ peygamberliği” ile suçluyordu: “..siz aktüel’e ekonomi eki hazırlarken, ferhan şensoy’a sabah reklamlarına çıktığı için ver ulan lavuk deme cüretini nerden buluyorsunuz.. delikanlı habercilik dururken çağ peygamberliğine soyunmanın saçmalığı hanginizden geliyor.. düşler için para gereklidir.. militanlar banka soyarlar ferhan’lar reklama çıkar.. ikisi de aynı riski taşıyabilir.. hem siz yılmaz güney’in o filmlerinin çoğunu yeraltı babalarının parasıyla gerçekleştirdiğini de bilmezsiniz belki. güney, film çekmek için belki banka bile soyabilirdi ama herkes kendi çapında, kendi usulüyle hayatla cebelleşir büyük ayıp ettiniz, özür dileyin adamdan.. mühim olan düşlerdir.. düşleri hayata geçirmektir...” (LeMan, 7.2.1994)

Express sonraki sayılarda şöyle bir cevap yazdı: “..militanlar banka soyar, siz Aktüel’e ekonomi eki hazırlarsınız, Ferhan da Sabah reklamlarına çıkar, bu işler böyledir, önemli olan düşlerdir.. Sen bu söylediklerine gerçekten inanıyor musun? İnanıyorsan mesele yok. Ama inanmıyorsan da, hani bir takım dengeleri filan kolluyorsan, gelecekte nakite dönüşecek bir takım dengeler filan.. İşte bunları yapıyorsan, böyle şeyler yapana ‘ne’ derler, onu da sen biliyor musun? (Aktüel’e ek meselesi: Biz o ekte bugüne kadar yazdıklarımızla ters düşen bir şey yazmadık. Ayrıca aldığımız parayla iki haftadır bu gazeteyi döndürüyoruz. Bunu da şık olsun torba dolsun diye, adımıza ad, paramıza para katmak için yapmıyoruz)” (Express, 12.2.1994).

Bu tartışmanın içeriği ya da sonuçlarından ziyade, LeMan cenahından yazılanlara dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü Metin Üstündağ’ın Ferhan Şensoy için söylediği her şey üç aşağı beş yukarı hem MFÖ hem de Yılmaz Erdoğan için söylenebilecek şeylerdi. Ayrıca her iki “isim” de LeMan’ın muhalefet ettiği yükselen değerler içinde, abartılı, göstere göstere yaşamıyorlardı. En azından Cem Yılmaz kadar yaşamıyorlardı. Bu noktada sorulması gereken şey şuydu: LeMan, eğer bu yapılanlar yanlışsa neden yanıbaşındaki yanlışı göremiyordu?

Dergiye “asla” yansımayan, daha ziyade söyleşilerde ve imza günlerinde süren bu tartışma(lar)da[5] asıl sorun LeMan’ın politikasının nerede durduğuyla ilgiliydi. Bu minvalde kimi zaman Cem Yılmaz kimi zaman da bir başka “hızlı”, Erdil Yaşaroğlu tartışılıyordu. Apolitiklik, döneklik, yavşaklık, hızlı yaşamcılık, şöhret budalalığı, “tiki”lik, liberallik, düzen adamlığı ve konformizm konuşuluyordu ama bu soru(n) nedense “eskiler”e, politik olanlara soruluyordu. Aslında soranlar da “eskiler”di, tutkulu, devamlı ve politik eski okuyucular. Bu yüzden tartışma hep otuzuna yakın insanlar arasında cereyan ediyordu. Bu, başka bir açıdan düşünüldüğünde, bir zaafiyetten çok zorunluluktu.

Çünkü soru(lar), asıl muhataplara-gençlere yöneldiğinde ciddiyetle verilmesi gereken cevaplar makaraya sarılıyor, salondaki “gülmek için dinlemeye” gelen çoğunluğun desteğiyle arada kaynatılıyordu. Yani bazı mevzular bazı çizerlerle “asla” konuşulamıyordu. Erdil’i okuyanlar ve Cem Yılmaz’ı izleyenler daha genç ya da politikadan hazzetmeyen Batılı yaşam tarzı izleyicileriydi. Onlar için bu tartışmaların hiçbir anlamı yoktu. Onlar “alan da satan da memnun” makamında gülmek istiyor, güldüreni ödüllendiriyorlardı. Tuhaflık da buradaydı. Gerek eski okuyucular gerekse derginin kurucuları LeMan’ın politik tavrı, yani muhalifliği yüzünden çok sattığı ön kabulüyle tartışıyorlardı. Oysa dergiyi sattıran gençlerinin mizahıydı. Yeni okuyucular LeMan’a bar açtığı için kızmadıkları gibi gidilecek yerlerin, “enteresan mekânların” artmasından hoşnuttular -ya da bu mesele onlar için hiç de “hayatî” değildi.[6]

II

Mizah dergiciliği, teşbihte hata olmaz, toz tacirliğidir, her hafta bir rüzgâr eser, varı yoğu götürür. Aktüeldir, o anı anlatır ve hemen eskir. Kalıcılığı yoktur, okunur ve atılır. Bu yüzden dergiyi bir sonraki haftaya taşıyan, üreticilerinin işi sonuna kadar götürme tutkusu, “ekmeğe” minnettarlık, samimiyet ve öncelikle sokağı yakalama çabasıdır. Bu yüzden yanlış yapmak ve ıskalamak, yakalamak kadar olasıdır. LeMan, sırf bu yönüyle, yani sokağa ve zamana yakın duran mizahıyla takdire şayandır. Ürettikleriyle, mizahın içindeki duruşuyla dokunulmaz, eleştirilmez, konuşulmaz da değildir. (Gerçi tutkulu okuyucuların yakın markajında ilk konuşanı neredeyse bağırarak susturan, korkutucu bir dokunulmazlıkları da yok değil!) Öte yandan LeMan’ın “büyüme” sürecinde, dergicilik dışındaki alanlara da kayarak yatırımlar yapması, hakkındaki tüm eleştirileri haliyle daha geniş bir çerçeveye çekiyor. Tartışmalar dönüp dolaşıp “LeMan az satınca iyi de çok satınca niye kötü? Söylediklerimizde ne değişti?”ye gelse de mizahın dışında yaşanan her şey o mizahı üretenleri doğrudan etkileyerek muhatap kılıyor. “İşini iyi yap, bırak isteyen istediğini söylesin” demek de bu manada yeterli olmuyor. Aşağıda özetlenecek olan tartışmalar LeMan’ın mizahçılığından çok gazeteciliğe yakın duran, “espri”siz ve her şeyden önemlisi benzerleri mizah dergileri dışında da görülebilecek polemik yazıları etrafında dönüyor. Ve tüm tartışmaların altında da LeMan’ın mizah dışında yaptığı işler önemli bir ağırlık taşıyor.

LeMan hakkında yapılan tüm eleştirilerin asıl sebebini öncelikle, derginin belirli bir sermaye grubuna bağlı olmadan, ekonomik olarak büyümeyi başarmasında aramak gerekiyor. Tiraj başarısıyla kurumlaşmaya giren dergi, büyük medya kurumlarından uzaklaştığı ölçüde daha önce dahil olduğu benzer -ya da yakın- üretim alanlarından da farklı bir noktada yeniden konumlanıyor. Bu yüzden çıkan tüm gürültünün “büyümenin”, “taşınma”nın getirdiği sancılardan kaynaklandığını söyleyebilmek mümkün. Bunun getirisi, LeMan’ı hiç alışık olmadığı biçimde yalnızlığa itiyor, düne kadar çoğunluğunu Gırgır ve Hıbır’ın muhatap aldığı ve aklına dahi getirmediği eleştirilerle hesaplaşmaya zorluyor. Sinirlenmesi, endişelenmesi ya da nasıl davranması gerektiği konusunda tereddütler geçirmesi de bu yüzden olağan. Başlangıçta, konuşulanları, kitap satışlarının düşüklüğünden şikayetçi olan edebiyatçıların biri(leri)nin bu zinciri kırarak çok satmasından duydukları çelişkili-ironik memnuniyetsizliğe benzetiyorlardı. Ama yine de bunu “rakiplerini” kaale alır havada tartışmıyor, temkinli davranıyorlardı. Medyadan gelen ilk “imâlı yazı”, hem sessizliklerini bozdu hem de derginin -“postmodern kabile” örneğinde olduğu gibi- kendini de eleştiren hoş ruhunun kırılarak daha sert ve asabî bir üslûp içine girmesine sebep oldu. Bu tepkiye yol açan kısa yazısında, Yalçın Pekşen, LeMan’ın gelişimine değinmişti: “Bizim basın camiasının pek çok muhalifi var. Gazeteciler kiminle konuşsalar kafalarına koca koca taşlar yiyorlar. Basın ve medyayı eleştirme işinde de LeMan mizah dergisi başı çekiyor. LeMan, medyanın müzmin muhalifini oynuyor. (..) Ama bir söylenti var; LeMancıların iyi para kazanmalarının bazı kişileri rahatsız ettiği yolunda. Mehmet Çağçağ’a göre LeMan’da çalışan çizerlerin birer otomobilleri ve evleri bulunuyor. Evi olmayana ev alması, otomobili bulunmayanın otomobillenmesi için LeMan Dergisi yardımcı oluyor. 110 bin tirajlı, ilansız dergilerinden olduğu kadar işlettikleri Cafe’den ve sattıkları tişörtlerden de para kazanıyorlar. LeMan ’antimedyatik’ medya olma yolunda hızla ilerliyor. İleride ’tencere-tava’ işine de atılırlarsa şaşmamak gerekiyor.” (Pekşen, 30.1.1996, Hürriyet).

Bu yazıya verilebilecek en güzel cevap, bana göre, yine mizah içinde “iddia”yı daha da abartarak, komikleştirmekten geçerdi. Ancak Mehmet Çağçağ hiç de öyle yapmayarak hep eleştirdikleri medya polemiklerinde olduğu gibi ciddi, abartılı, tahrifatlı, uzun bir cevap yazdı: “Ne söylemek istediği pek anlaşılmaz ama ’Bok at izi kalsın’ amacı ortada (..) ’Biz, tekelci holding medyası mensubu zavallı gazetecilere herkes çok saldırıyor bugünlerde, saldıranların da başını bu antimedya medya, LeMan çekiyor’ serzenişinde bulunmuşsunuz..Vah zavallılar LeMan uf mu yaptı size? (..) Bilinen anlamda bir medya tanımı yapılacak olursa, elbette LeMan da bir medyadır. (...) Ayırıcı özelliği; bağımsız olmasıdır. Yazar, çizerleri patronlarından emir alarak yazıp çizmez. Patronlarının çıkarları doğrultusunda şu veya bu iktidar veya iktidar adayını desteklemez, kimseye bok atmaz, saldırmaz. MGK’dan, Genelkurmay’dan emir almaz. ’Temiz Eller’ diye ortaya çıkıp polis jopundaki kanları temizlemez. Görevi başında vahşice öldürülmüş gencecik gazetecilerin arkasından kan tacirliği yapmaz. Nükleer santral sermayesinin medya içindeki kulisi olmaz. Başbakanlara telefon etmez, onlardan telefon, talimat almaz, yargısız infazları alkışlamaz, savaş kışkırtıcılığı yapmaz, kayalıklara bayrak dikmez. Yükselen değerler palavrasıyla 90’ların sağ ideolojisini pompalamaz. Kürtlere, Zencilere, Çinlilere küfür etmez. Onları nasıl öldüreceği, parça parça edeceği fantezilerinden bahsetmez.[7] Nerede nasıl yiyip içtiğini, kendisine gelen hediyeleri anlatmaz. İnsanların yüzüne tükürmez. Yollara dökülen işçilerin, memurların, emekçilerin eylemlerini görmezden gelmez. Üzerlerindeki baskılara ve harçlara karşı yürüyen, açlık grevi yapan öğrencileri kovalamaz. Buraya sığdırmanın mümkün olmadığı daha pek çok şeyi yapmaz (..) Böylesi bir onursuzluk deryasında yüzen yüzlerce tekelci holding çalışanı, karşılarında bir vicdan duvarı gibi duran LeMan’dan niye rahatsızlık duyuyorlar? Bir kaç yıl önce, çalıştığı dergideki abuk subuklukları konu aldığımız iyi niyetli olabilecek bir arkadaşımız, telefon açıp, ’Hocam, Biz Limon-LeMan’la büyüdük. Sizi çok seviyoruz, bize niye saldırıyorsunuz? Hepimiz aynı bok çukurunun içinde değil miyiz?’ demişti. Hayır! Bu yanılsamayı ortadan kaldırmalıyız. Aynı bok çukurunun içinde değiliz ve biz eğer böyle bir yer varsa, oraya çekmeye çalışanlara karşı da elimizden geleni ardımıza koymayacağız.(..) Güya benim ağzımdan yazdığınız uyduruk cümlelerden oluşturduğunuz bölüm, iğrenç bir yalan. Yazınızı bitirdiğiniz, ’Böyle giderse LeMan’ın kahve ve tişört yanında tencere, tava da pazarlamaya başlamaları yakındır’ cümlenize gelince; bak işte orda cıss.. Zamanının büyük bölümünü geçirdiğin, heybetli, soğuk, silikon binalardan, dilin bizim kahveye kadar uzanıyorsa da, unutma ki; boğazına kadar tencere ve tava içindesin. Ayrıca dibindesin. Ekmeğine nankörlük etme... Asistanının söylediği gibi, bu yazı LeMan’a karşı bir operasyonun açılışı değil de, 4-5 ay kadar önce LeMan’da yayınlanan, ’Nükleer Cehalet Yalçın’ okur mektubuna karşı bir kinlenmenin açığa vurması ise, bunu oradaki dostların anlamıyor ya da niyetin anlaşılmıyor... LeMan’a gelince, defterini dürmek senin gücün ve kültürünü aşar. Gücün yetiyorsa oda komşuların Kürt-Zenci düşmanlarını, polislerin katlettiği gazetecilerin arkasından kirli elleriyle program yapanları, şehit albayların barış isteyen eşlerine fahişe damgası yapıştıranları yaz. Yaz ki gazeteci nasıl olurmuş görsünler!” (Çağçağ, 4.2.1996, LeMan).

Memleketin düşünce dergilerinin büyük bir kısmının yazı içeriklerine bakıldığında mesafeli ve serinkanlı tutumun aksine bir savunma ya da taarruz ruh hali taşıdıklarını görebiliriz. Bu asabî, tetikte, müteyakkiz ruh halinin mesleği mizahçılık olan insanlara sirayet etmesi bana garip geliyor. Yalçın Pekşen’in yazısı, LeMan’ın -diyorum çünkü M. Çağçağ LeMan adına konuşuyor- sonraları karşılaşacağı gibi, seviyesiz bir dille hedef gösteren, “saldırı” içeriği taşımıyordu. Buna rağmen LeMan, nedense neredeyse haddini bildirme arzusuyla polemiğe girdi. Ayrıca şu da sorulmalı: madem polemiğe giriliyor ne diye ironik, hınzırca bir dille, yükselen değerlere, aşırı para ve tüketim özlemlerine, tüm yaşamı metalaştırma eğilimine karşı öfkeden çok alayı ve küçümsemeyi öne çıkartan bir tavır kullanılmıyor?[8] Güvensizlik ve -sonradan detaylandıracağımız gibi- “kendi dilimle anlatırsam ciddiye alınmam” endişesi var belki de. Öte yandan LeMan’ın savunma ve akabinde karşı saldırısının yarattığı etkileri düşünürsek, ilk olarak, ilgili okuyucular açısından yazının bir malûm-u ilam olduğu su götürmez. Zira anti-medya mevzilerinde bir dergiyi, LeMan’ı okuyorlar. İkincisi, yazının medya saflarında bir etki yarattığı da söylenemez. Örneğin Yalçın Pekşen, muhatap olmasına rağmen cevap yazmadı. Hepsinden gayrî LeMan’ın yazı boyunca yaptığı “kirlenme” vurgusu, genel olarak anti-medya tavrıyla denk düştüğü için önemli. Bu noktada bir parantez açarak LeMan’ın bir parçası olduğu anti-medya tavrı üzerinde durmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Böylelikle, popüler bir muhalefet yönteminin anlam haritasını çizmeye de katkıda bulunabiliriz belki de.

Kirlenme vurgusuyla başlayalım. Anti-medya metinlerinin satır aralarında/tamamında biteviye tekrar edildiği gibi her şey kirleniyorsa kim temiz, dürüst ve samimi kalabiliyor ki? Eğer bir kirlenme varsa, bunun anlamı o döneme dair herkesin böyle bir kirlenmeden nasiplenmesi ya da bizatihi sorumlu olması demektir. Anti-medyacılık, öncelikle bir karşıtlık, kirlenmeye karşı durmak ise, söz konusu edilmese bile eleştiri sahibini doğallıkla dürüstlük, samimiyet ve iyiliğin tarafı olarak belirliyordu. Sırf bu yüzden anti-medya duruşu, ideolojik tözü itibarıyla ahlâkçıdır. Her türlü anti-medya metnini “kazıdığınızda” altından bir siyasal inanç ya da düşünceden çok ahlâk çıkacaktır.

Bu ahlâki vurgu ise kullanılan dil ve yöntemlerden çok, sonuçları itibarıyla konuşulabilir. Çünkü anti-medya bizzat içerdiği dil ve söylem itibarıyla terörize ve mağdur edildiğini vurgulamaktan çok iç ve dış düşmanları açığa çıkartan tutanakların, raporların, yeminlerin, örgütlerin, erkeklerin, güçlülerin, “haklı”ların, Emin Çölaşan’ın, Peyami Safa’nın; bizzat iktidarın dilini yeniden üretiyor. Ne kadar çok bağırırsa o kadar haklı olacağını düşünen, her konuştuğunda vatan hainlerini, dönekleri, eşcinselleri (!), ajanları, halk düşmanlarını, korkakları, futbolcuları, dünkü çocukları, artıkları, kadın düşkünleri ve sermaye uşaklarını afişe eden bir “dil”den söz ediyoruz. Hal bu olunca, anti-medyanın yarattığı tüm tartışmalarda toplumsal yaşamın esasına ilişkin konular siyasal değerlendirmeler ışığında yapılmıyor. Kamusal polemiklerden, eleştirilerden ziyade kişisel geçimsizlikler ve sosyo-psikolojik etmenler üzerinde duruluyor. Ki tüm bunlar, insanların gündelik siyasal faaliyetlerden uzaklaşarak, siyaseti en iyi olasılıkla taraftar olarak izledikleri medyatik gösteriye eklemlenmek anlamına geliyor. Bu önemli husus, çıka(rtıla)n gürültünün aksine, anti-medyanın etkisinin daralması sonucunu getiriyor. Diğer yanda, anti-medya, duruş olarak sui generis ahrazlar da taşıyor. Anti-medyanın sürekli teyakkuz halinde görünmesine rağmen, karşı tarafın belirleyiciliğine mahkûm olması, ancak onun “konuşması”yla konuşabilmesi önemli bir ahrazdır. Başkalarının suçluluğuyla yaşamak, söyleyecek yeni bir şeyi olmamak, açıkça enerji kaybetmektir. Hepsinden önemlisi, kendini anti-medya olarak tanımlayan çokluğun yaptığı gibi, anti-medya’ya “ben nerede duruyorum?”un değil “ben kimim?”in cevabı olarak kurulmuş bir kimlik tanımı biçiminde yaklaşılıyor. Az satmak, az satan bir yayında olmak, varsıl medyanın dışında yazmak, mevcut eşitsizlik ve ayrımcılıkları alenileştirmek, görünür ve konuşulur kılmak demek değildir ki. Hattâ herkesin tespit edebileceği biçimde kimi yayınlar merkez dışında görünmelerine rağmen merkezkaç siyasî akımlar konusunda devletin kolu kanadı olabilmektedirler.

Bu noktada muhalif bir tavrın hayatî -ve birbirleriyle bağlantılı- iki özelliğinden bahsetmek yerinde olacaktır. Öncelikle, herhangi bir muhalif hareketin bekasının söylemsel direnişin yanında/arkasında belirli bir hareket/düşünce/inanç taşımasıyla garanti edildiğini düşünüyorum. İkincisi, ilkine bağlı olarak daha önemlidir, o hareket/düşünce ya da inancın karşı çıkılan “her şey”e alternatif olabilmesidir. Bu “sine qua non” özellikler muhalif duruşların içeriklerini anlamlandırmamızı da kolaylaştırabilir. Zira çoğu söylemsel direniş yönteminin arkasında bir hareket, düşünce ya da inanç -İslâm ya da Kemalizm gibi- görebilmek mümkün. Ve bunun nasıl bir muhalefet olduğu sorusu -sistem içi olmak, hizip yapmak vs.- tamamen ayrı bir konu. Bizim problemimiz anti-medyanın bir hareket/düşünce/inanç oluşturup oluşturamadığı ve eğer oluşturuyorsa bunun alternatif olup olamadığı. Anti-medyanın yanında ya da arkasında böyle bir hareket/düşünce/inanç ya da eylemsel bir birliktelik olmadığı ortada. Alternatif olabilmenin yolu ise mevcut koşullardan farklı bir toplumsal özgürleşim/dönüştürme esasına dayalı ekonomik-sosyal çözüm önerileri üretebilmek olsa gerek. Var olan muhalif kesimlerin alternatif oluşturamamaları da aynı gerekçelerle malûl. Anti-medya “hareketi” ise bir alternatif değil, dışlanan ya da dışarıda kalmayı seçen muhalif grupların direnişi için kullanılan ortak bir servis aracıdır. Anti-medya, bir yöntem olarak mir-î maldır. Açarsak, iktidara veya varsıl medyanın kaygan zeminine karşı durmak illa ki solcu ya da “devrimci” olmayı gerektirmiyor ki! Örnek olsun diye LeMan ya da Cumhuriyet’le Yeni Şafak gazetesinin anti-medya tavırlarını karşılaştırarak önemli benzerlikler ve denk düşen tespitler yakalanabilir. Bunların pek konuşulmadığını, aksine “adama şunu söyledik, alaşağı ettik, iyi geçirdik”ten öte geçemeyen anti-medya tavrının abartılarak muhalif paradigmada merkezileştirildiğini düşündüğüm için söylüyorum. Ayrıca küçümsemiyor, dönemler itibarıyla gerekliliğine inanıyorum. Aynı yollardan geçen her yeni yolcunun medya’ya, yükselen değer ve tüketim savunucularına “karşı durmadan” kendi muhalif kişiliğini oluşturamayacağı rahatlıkla söylenebilir.

İyimser bir yaklaşımla, anti-medyanın zaman içerisinde ayrışarak, ayıklanarak özgün dilini ve hareketini yaratacağını da düşünmek mümkün. Ancak bugün için sürekli bağırarak konuşan, doğruların muhafızı olabileceği zehabına kapılmış, kendi doğrularını yaratamayan ukala kakavan bir üslûp ve daha ileri gidemediği için güdük bir istihza kılığına bürünmüş anti-medya’dan da hoşnut değilim. Tanımlanmış, adı konulmuş, meramını, niyesini, nedenini, durduğu yeri dillendiren bir anti-medya tavrı, muhalif kesimlerin duruşuyla ilgili turnusol kağıdı işlevi görebilecektir. Halihazırdaki şartlarda ise kimin nerede durduğu, kimin bizden, kimin kimbilir nereden olduğu anlaşılamayarak iş, daha bir muğlaklaşıyor. Belki bu yüzden açık-gedik arayan, bulduğunda affetmeyen, “öteki”ne dünyayı zindan eden, mezhep ve forma farkı/aşkı gözetmeyen, başka bir kirlenme de yaşıyoruz.

Örneğin LeMan’ın yukarıdaki yazısı, bir kenarda unutulacak ya da es geçilecek türden değildi. Özellikle LeMan’a karşı hoşnutsuz olan ve aynı LeMan gibi kendini “onlar”a karşı anti-medya mevzilerinde konumlayanlar için kaçırılmayacak bir malzemeydi. Çünkü bahsedilen hassasiyetlere dergideki herkesin sahip olmadığı -Hürriyet’te çalışan herkesin aynı kefeye konamayacağı gibi- aşikârdı.

Sonuçta -Met-Üst’ün deyimiyle- zenginin medyası züğürdün medyasını yorar (14.2.1994, LeMan) vezninde, bir ihtimal kabaca paranın getirdiği hiyerarşi, bir ihtimal de siyasal farklılıkları yüzünden LeMan birileri için malzeme olacaktı. Başka bir sebep belki de LeMan’ın kendini “tahrik edici” bir tarzda tanımlamasında yatıyordu. LeMancılar kimi zaman “alt tarafı mizah dergisi bu!”, “..bir karikatürün yapıp yapabileceği nedir ki?” derken, bir yandan da memleket muhalefetinin “yegâne ve en mutena sesi” tonunda kendilerini, tüm “kirlenme”nin dışında özel ve “yukarıda” bir yerde tanımlıyorlardı. İsmail Beşikçi’ye yazı yazdırmayı düşünüp, gelebilecek ceza miktarını da LeMan okuyucusundan “birkaç gün içinde” toplamayı tasarlayacak kadar iddialıydılar. LeMan okuyucusunun Gırgır okuyucusundan farklı olduğuna dair kanıları da bu iddianın altında yatan “tartışmalı güvene” dayalıydı. Onlara göre, ’80 öncesinde, herkes Gırgır okuyordu ama illa ki aynı partiye oy vermiyordu.[9] Oysa LeMan, okuyucusunu siyaseten doğru tarafa yönlendirebiliyordu. Derginin sol politik hassasiyetler taşıyan Met-Üst gibi orta yaşlı kuşağına ait bu iddialar doğallıkla tartışmaya açık. Zira derginin politik kimliği ile mi yoksa gençlerinin mizahî anlayışı ile mi ülkenin en çok satan dergisi olmayı başardığı pek de belirgin değil. ’80 öncesi CHP ve AP’nin yüzde 80 oy potansiyeli ile oluşturduğu merkezin, günümüzde çok daha fazla parti tarafından parçalandığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu durumun mizah dergilerinin tiraj kaybetmesinin önemli gerekçelerinden biri olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Bir başka deyişle LeMan, kendini beğendirmek zorunda olduğu, kendi sandığından veya söylediğinden daha çeşitli siyasal eğilimlerle karşı karşıya.

LeMan eleştirilerine geri dönersek, bu minvalde dergiye sürekli muhalefet eden Hasan Kaçan’ın İslamcı Ustura’sı akla gelebilir. Kendi deyişiyle “pırıl pırıl gençlerin karanlığın temsilcisi mizah dergilerine uçmasına” mani olmak için (Yeni Şafak, 28.12.1996) bir mizah dergisi çıkartan Kaçan, LeMan’ın yaptığı işleri derginin kapağına çıkaracak kadar eleştiriyor, “LeMan faşizmine hayır!”, “Gerçek Halk Düşmanları” gibi başlıklar altında sert yazılar yazıyordu: “LeMan, İlk çıktığı yıllarda derginin politik kimliğini belirleyen Şükrü Yavuz’un[10] sayesinde en azından sol misyonu tutarlı bir şekilde sürdüren Limon, sol camiada süksesini bu dönemde yaptı. Limon, LeMan’a dönüştükten sonra kısa bir sürede sol söylemi bırakıp, yoğun erkek cinselliğinin kullanıldığı sapkın karikatürlerle matrak bir dergi kılığına girince politik okuru tepki gösterdi. LeMan’cılar okur kaybettiklerini görünce çark edip yeniden sol söyleme sarıldılar. Nihayetinde bir tarafı sapık, bir tarafı Kürtçü, bir tarafı solcu bu garaib dergi ortaya çıkmış oldu. Dergi, 80 sonrası iyiden iyiye yozlaşan toplumumuzun bir kısmının sapkın eğilimleriyle örtüşmüş olmalı ki, az satan marjinal bir dergi iken yavaş yavaş palazlanmaya başladı (...) Palazlandıkça şeytanî yüzünü iyice gösteren, ahlakımıza bir kabus gibi çöken LeMan ve benzeri medyaya hayır! kadın haklarını sadece kendi hakkı görmeyen feministleri sivil toplum örgütlerini göreve çağırıyoruz! İnsan hakları asıl şimdi! LeMan faşizmine hayır!” (Ustura, 10.2.1996)

İslamcı kesimle aynı paralelde bir başka eleştiriyi neredeyse benzer kelimelerle -ama üslup olarak çok daha düzeysiz ve saldırgan bir biçimde- ilginçtir Kemalist Kuva-yı Medya dergisi yaptı: “... dillerinden Solculuk ve Kürtçülük edebiyatını düşürmeyen hukuk, yoksul halk, gecekondu’ edebiyatları yapan Göz Lalesi LeMancılar, sanki paraya ihtiyaçları varmış gibi hiç utanmadan her hafta sayfalarında ‘dayanışma çağrılarında’ bulunurlar. Aslında onların hem lüks arabalı safahat dolu yaşantı biçimi, hem de zihniyet açısından milyarlarla oynayan holding patronlarından hiç bir farkları yoktur. Onlar kendilerine para getireceklerine inandıkları her tür ticaret ve her cins adamın üzerine balıklama atlarlar. Hesapta paraya hiç önem vermeyen solcu şövalyedirler ama, tişört tacirliği, bar işletmeciliği, reklam yıldızlığı ne ararsanız bunlardadır. Malı götürür ama kazandıklarından hiç kimseye tek kuruş vermezler. Emirlerinde çalıştırdıkları insanlara ’köpek maaşını’ bile çok görürler (..)” (Kuva-yı Medya, 13.1.1997).[11]

Cumhuriyet döneminde hiçbir mizah dergisi için bu tür iddialarla konuşulmadı. Bir mizah dergisi hiç bu kadar polemik malzemesi olmadı. Örneğin Marko Paşa, “mutlaka cezalandırılmalı” hiddetiyle dolu Meclis konuşmalarına, köşe yazılarına konu oldu ama muhatabı hep iktidardı.[12] Mizahçıların hapse atılması, dergilerin kapatılması, çalışanlarına iş verilmemesi, yalnız bırakılması memleketin demokrasi tarihi içinde az yer tutmadı. Ancak konuşulanlar kabaca ahlâksızlık ve komünizm çevresinde toplanıyordu. Fazlası yoktu. Mizah dergileri neredeyse hiçbir dönem çok para kazandıkları için samimiyetlerini yitirdikleri düşünülerek eleştirilmediler. Gırgır’a kadar dergiler, mizah yapmaktan çok, hayatta kalabilmek ya da çöküp yok olmak meselesi ile uğraşmak zorunda kalmışlardı.

Gırgır, -kapanışında yaşadığı gelişmeleri saymazsak- hiçbir zaman bu derece eleştirilmemişti. Dergi, “Dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” ibaresiyle taltif edilerek gururla takdim ediliyor, bu, taraflı tarafsız herkesi mest ediyordu. Yeri gelmişken Gırgır’la ilgili bir parantez açmanın, LeMan eleştirilerine geri dönmek şartı ile faydalı olacağını düşünüyorum. Bana göre Gırgır için yapılan bu takdim, kasd-ı mahsusa ile tahrifattı: Soğuk savaşın iki süper gücünün en çok tanınan ve satan dergisi, Mad ve Krokodil, -farklı ya da aynı ülkelerin başka dergileri yokmuş gibi- özenle seçilerek Gırgır’la birlikte anılıyordu. Bu hikayede doğal olarak Gırgır’ın himayesine mazhar olan Fırt’ta Dünyanın en çok satan dördüncü mizah dergisi oluyordu (Aral, Gösteri, Mart 1997). İşin aslı, Günaydın gazetesinin “Dünyayı Büyüleyen Müthiş Türk!!” tarzı haberciliğinin olağan bir üretiminden farklı değildi.[13] Sırf bu yüzden dünyaya açılmak ve her alanda rövanşizm isteyen bir anlayışın, millî gururumuz Gırgır’a sempati duymaması mümkün değildi. Sonraları mizah dergileri ile külahları değişecekleri Özal bile kapak olduğu Gırgır sayılarını çerçeveletip, duvarına asmakta beis görmüyordu. LeMan ya da mizah dergileri üzerine yapılan eleştirilerde böyle bir yanılgının referans olarak kullanılması itidalli bir yaklaşımla Gırgır nostaljisinin ihyası sayılabilir. Ancak derinlikli bilgiye sahip olmama, manipülasyon ya da yaşanan “an”ı eleştirmek için araçsallaştırma olarak da tariflenebilir. Herşeyden önce Gırgır bahsine serinkanlı yaklaşılmadığını düşünüyorum. Birincisi, bana göre, geçmişe (Gırgır’a) duyulan özlem, miyadı dolmuşluğun en kesin göstergesi. Bugün o tür bir mizah ne yaşayabilir ne de yeni bir rönesans yaratabilir. Ayrıca Gırgır’ın yarattığı etkileri incelerken ardıllarından çok kendinden bir evvelki mizah anlayışıyla kıyaslamak çok daha doğru olacaktır sanıyorum.

Çünkü mizah dergisi çalışanlarının karikatürist ya da sanatçı sayılmayarak Karikatürcüler Derneği’ne üye alınmaması, Gırgır’ın yarattığı “kopma”ya duyulan tepkinin neticesi olsa gerek.[14] İkincisi, bir şeyi tahlil ederken doğruları aramaktan çok, haklı çıkmak-kazanmak için keramet sahibi olarak gösterilen kişi ve yayınların kullanıldığını düşünüyorum. Oğuz Aral’dan geriye bir tek kişiden kalabilecek en çok şey kaldı. Hepsi o kadar. Birilerine yaşam verdi ama yaşam da aldı. Yani alacaklı olduğu kadar borçlu da oldu. Dahil olduğu kuşağın mizah anlayışını sancılı arayışlarla bırakarak, birçok üslûbu belli kurallara göre “çağırma”yı, bir nevi rastlantısallıktan kurtarmayı ve aynı kurallara göre yeniden üretmeyi sağladığı bir ortam, gelenek ya da paradigma yarattı.[15] Bugün LeMan ekolünün bir cazibe merkezi haline gelerek yaygınlaşması, bütün dergileri kendi çizgisine doğru yakınlaştırması, tartışılması, husumet dolu konuşmalara malzeme olması, geleneğin/ortamın yeniden biçimlenmesiyle ilgili mücadele ve sancılardan kaynaklanıyor. Çıkış noktamıza geri dönersek, LeMan eleştirilerindeki Gırgır vurgusu da aynı konuyla, iktidarın el değiştirmesinden doğan rahatsızlıkla bağlantılı. Yoksa geçmişte apolitik ve milliyetçi olmakla suçlanan Gırgır’ın, bugün toplumsal muhalefeti kucaklayan dergi olarak “yeniden” tanımlanması tartışmalıdır. LeMan’ın ekonomik olarak değişimini ele alan eleştirilerde de aynı referansların kullanılması ilginç. Örneğin Gırgır döneminde karın tokluğuna ve mizah aşkına çalışan yazar-çizerler (Arslan, Papirüs, Nisan 1997) olduğu iddiası da aynı bilgi eksikliğinden muzdarip. Sırf bir karşılaştırma yapmak için söylüyorum: Bugün LeMan’ın önemli üreticileri -diyelim Ahmet Yılmaz- geçmişe nazaran daha adilane bir dağılım olmasına rağmen Gırgır döneminde alabilecekleri paranın yarısından azına çalışıyorlar. Her iki derginin satışlarını karşılaştırarak bu hesabı herkes yapabilir. Kaldı ki LeMan’ın ne kazandığı üzerine aynı eleştiriler içinde maliyeci inceliğinde hesaplamalar yapılıyor. Gırgır döneminde Mikrop adlı bir başka mizah dergisi daha çıkmış (1978), çalışanlarının politik ihtilafları yüzünden kapanmıştı. Kırkbine yakın satışı olmasına rağmen kapanmasında, çalışanların Gırgır’da olsalar daha çok kazanabileceklerini bilmeleri etkili olmamış mıdır acaba? Mizah dergileri yükselen ya da düşen tirajı mutlaka çalışanlarına aksettirirler. Yarım milyona yakın bir tirajla kırkbin arasındaki fark oldukça açıklayıcıdır. Mikropçuların para için dergiyi kapattıklarını söylediğim veya şimdi bu mizahçılar bugün hiç para kazanamıyorlar dediğim sanılmasın. Sadece farklı bir yerden “bakabilmek” için bunları söylüyorum. Ayrıca bu insanların mizah dergilerinden aldıkları paralardan çok daha fazlasını, medyadan kazanabilecekleri, yeteneklerini paraya tahvil edebilecekleri hatırda tutulmalı. Dikkatli gözler, herkesin bu yola girmediğinin farkındadır sanıyorum. Belki daha da önemlisi, karikatüristliğin cazibesini yitirdiği bir dönemi yaşıyoruz. Yaratıcılığa imkân tanıyan, yapılan işin maddi karşılığını hemen veren mizah dergileri yeni olanaklar ve iş imkânları karşısında albenisini yitirdi. Öncelikle iyi çizebilmek, aktüeli izlemek, güldürebilmek ya da düşündürmek karikatürist olmanın güçlüğünün göstergeleriydi. Bu meşakkat her yiğidin harcı değildi ya da daha da önemlisi, bu kadar meşakkat çekilmeden “şöhret” olunabiliyor, medya aracılığıyla niceliksel olarak artan -DJ, VJ, Metin ve Dizi yazarlığı- “genç işleri” çalışanlarına önemli miktarda “iyi” paraları -yaşam standartlarını giderek arttıran bir sosyalleşme içinde- kazandırabiliyordu. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, yeteneği olan için mizah dergilerinde olmak, maddi kazanımlarından çok sansürsüz çalışmaktı, “mizah aşkı”ydı, sana benzeyen insanlarla birlikte olmaktı. Ama hepsinden önemlisi -daha çok hayata karşı duruşuyla- siyasal bir tercihti.

III

LeMan’a yönelik eleştirileri ortak paydalar altında top(ar)layabilmek mümkün; Solculuk edebiyatı, Kürtçülük, Atatürk Düşmanlığı, Yeni Dünya Düzenciliği, icazetli muhalefet, bakar okurlar yetiştirmek, bayağılık, pornografi, paragözlük vd.. Çoğunluğu Gırgır ve Limon’dan bu yana hep var olan eleştiriler. Farklılıkları “yaşanan an”a dair toplumsal değişimler ve siyasal dalgalanmalarla biçimleniyor. Yukarıda ufak çapta değindiğimiz gibi eleştirilerin büyük bir kısmında eleştiri sahiplerinin bu tür dergilerin okuyucusu olmadıkları hissediliyor. Öyle şeyler yazılıyor ki insan ya bu dergilerin okunmadığını ya da maksadın bağcıyı dövmek olduğunu düşünüyor. Örneğin Atatürk düşmanlığı olarak görülen karikatürler yüzünden yazılıp çizilen onca şeyde söylenen “çulsuzken Atatürk’ü göklere çıkarırlardı şimdiyse Atatürk düşmanı kesildiler” ya da Cezmi Ersöz için gösterilen “ona çok az para veriyorlar, bu çocuğa yapmadıklarını koymadılar” (Kuva-yı Medya, 27.1.1997) hassasiyeti hayli bilgi eksikliği taşımaktadır. Atatürk’ü göklere çıkartma vurgusu Alp Tamer’in çizdiği bir öyküden kaynaklandı (LeMan, 1.11.1993). Aynı öykü ile ilgili okuyucudan gelen bir tepki mektubu yayımlanmış, Tamer de hem Kemalistliğini hem de kendini savunarak bunu cevaplamıştı: “Bir mizah dergisine politik bir yayın gözüyle yaklaşan ciddi mizah okurlarına karşıyım. Hatta bazen dünyamızın suratı asık, gülmeyen, hoşgörüsüz, kravatlı ve ellerinde bond çantaları olan ciddi uzaylılarca işgal edildiği sanısına kapılıyorum. Mizah dergisi apayrı bir yapıdır. Orada çalışanlar çoğunlukla normal insanlar değildirler. Hayallerini, düşlerini çizerler, dünyayı olduğu gibi değil olması gerektiği gibi gösterirler. Hiçbir siyasî yelpazenin herhangi bir yerinde değildirler, yelpazeden üşütebilirler” (LeMan, 22.11.1993). Bu cevap, Kemalizmi savunduğu için gelen tepkiye karşı verilmesine rağmen, “Atatürk Düşmanı” iddiasına da cevap olabilirdi. Ayrıca Alp Tamer’in Kemalizm hususunda Kuva-yı Medya’nın iddia ettiği yönde değiştiği söylenemez. Derginin yazarlarından V. Özdemiroğlu ve L. Oflaz gibi halen Kemalist çizgide durmaktadır. Cezmi Ersöz hassasiyetinde ise yazarın D’e’li’de kapak olmuş Atatürk fotoğrafına getirdiği eleştiriyi hiç bilmediklerini düşünüyorum. Yalçın Küçük’le birlikte münevverlerimize sirayet eden polemikçilik hezeyanı, bilgi ve birikimi geçtik, okkalı bir bellek ve tartışmasız deve kini[16] ister. Yani ha deyince olacak iş değildir “dün şunu diyordun bugün ham hum” demek.

İmza altında çıkmış bir ürünü, imza sahibinden çok dergiye mal ederek eleştirmek ve bunu kollektif üretim ve düşüncelere dayanmayan mizah dergileri için yapmak bana çok anlamlı gelmiyor. Elbette ki bütüne sirayet eden, çalışanları dönüştüren, birbirine yakınlaştıran bir havadan bahsedebilmek mümkün. Son kertede ortak özellikler, endişeler ve tepki biçimleri de tespit edilebilir. Ama bu yine de toptancılık olur ve her çalışanını bağlamaz. (Ve eğer yine de yapılacaksa bir başka mizah dergisiyle mukayese ederek bunu yapmak daha doğru olacaktır.) Kürtçü LeMan derken herhalde Selçuk Erdem ya da Kırık Leblebi’den çok Ender Özkahraman ve iç sayfalarda çıkan küçük yazı-karikatürler kastediliyor olsa gerek. Bunu hiç tartışmadan söylüyorum ki sahici olmadığı gerekçesiyle işin ticarete döküldüğü, icazetle muhalefet edildiği eleştirileri/ tartışmaları da yapılıyor.

Eleştirilerin çıkış noktasına geri dönersek, kanımca LeMan’ın sol(cu) bir dergi olduğu düşüncesi yanlıştır. Sol(cu) özellikler ve çalışanlardan söz edilebilir ama LeMan için sol(cu) demek Kürtçü, Faşist ya da Atatürk düşmanı/Atatürkçü demek kadar anlamsızdır. Ayrıca sol(cu) bilinen ya da kendini rahatlıkla bu biçimde tanımlayan LeMan üreticileri hakkında bile geleneksel manada sol(cu) diyebilmek bana çok doğru gelmiyor. Bunu bir kutsama ya da küçümseme olarak söylemiyorum. Ama bana göre alanın diğer üyeleri tarafından kullanılan bir dili konuşmuyorlar. Belli bir niyet etrafında toplanmış insanlar arasında olmak, onlar için hep rahatsız edicidir. Uzlaşım ve rızadan çok şüphecilik ve çatışmayı var etmek, her daim sorgulamayı ve yeniden incelemeyi tercih etmek onların asosyalliklerinden, gözlemciliklerinden, egoist ve narsist çalışma yapılarından kaynaklanır. Buna karşın, politik oluşumlarda, bir yanıyla işi sonuna kadar götürecek ciddiyeti taşımadıkları düşünülür, diğer yanıyla -ve ilkine rağmen- popülerlikleri ve şeytanın avukatlığına olan ihtiyaçtan dolayı tercih edilirler. Ancak mizahçının daraldığında “ulan politika değil mi politikacı değil mi topunu develer kovalasın” demesi de garip karşılanmaz. Bu hem mizahçıların meşrû hakkı gibidir hem de bunu mizahçılardan duymak şaşırtıcı değildir. İnsanlar gülen yüzlerle “Politika(cılar) hakkında neler düşünüyorsun?”, “Çok komik(ler) değil mi?”, “Biz Türkler başlı başına mizahız değil mi?” ya da “İnsan gülsün mü ağlasın mı bilemiyor değil mi?” türü teyit ettirici-imansız sorularla mizahçıların siyasal yüzlerini de belirliyorlar: “Güldür bizi! hiç bulaşma kenarda kal! taşı gediğine...” Aziz Nesin’in son dönemlerinde yaşadığı yalnızlık siyasete, tarihe ve topluma yönelik fikirlerini bu kez güldürmeden söylemesinden kaynaklandı. Farklı konuştuğu andan itibaren imza günlerinde, fuarlarda ya da panellerde -eskiden olduğu gibi- kitapları için önünde metrelerce kuyruk oluşmuyordu.[17]

Bana göre, LeMan’ın politikasını “sol”dan ziyade daha genel bir “muhalefet” perspektifi içinde düşünmek daha doğru olacaktır. Mizahçılar zamanlarına ait insanlardır; içinde bulundukları toplumsala dair ne varsa onu yaşarlar, enformasyon ve medyanın cisimleştirdiği kitlesel temsil siyasetine herkes gibi onlar da tâbidirler; buna direnmelerinin -çoğu zaman direnmek istedikleri için söylüyorum- tek yolu, giderek güçlenen medyanın -tabiî ki sadece medyanın değil, statükoyu koruyan, her şeyi kabul edilebilir ve onaylanmış bir aktüellik perspektifi içinde tutan bütün düşünce yönelimlerinin- yaydığı imgeleri, resmî anlatıları, iktidarı haklı çıkartma çabalarını tartışmaya açmaları, maskeleri indirmeleri, mümkün olduğunca hakikatı anlatmaya çalıştıkları alternatif “duruşlar” geliştirmeleridir (Said,1995). Hiç abartmayalım, bunu yapmak, siyasal partiler, sivil inisyatifler başta olmak üzere kamusal alanın tüm aktörleri için çok zordur. Bir mizah dergisinin bu zorluk içerisinde yapabileceği ancak tahakküm biçimlerini görünür kılarak, bunun kamusal alanda konuşulmasını sağlamaktır. Hâkim sınıfları alaycı, eğlenceli, komik ya da yaralayıcı biçimde anlatmak, kalemin-fırçanın ucuna takarak dillendirmektir. Tüm yapılan, ani, küçük, düşünsel gerilla saldırılarıyla diri tutulan müdafa hali, İktidara karşı verilen mevziler savaşıdır. “Biz” ve “Onlar” arasında süren, gerek mizah dergileri gerekse çeşitli vesilelerle tartışılan birçok konu ve ayrıntının çıkış noktası da bu savaştır.

Bu savaşın dışında, mevzi gerisinde (özellikle tahakküm karşısında direnenleri kastediyorum) yüksek bir itaatten çok “hain”leri, “işbirlikçi”leri, kökenlerini yadsıyanları, karşı tarafla sıkı fıkı olanları ayırtedici bir mekanizma daha vardır. Yani savaş tek taraflı değil, içe dönük de gelişir. Bu anlamda önemli ölçüde baskıcıdır. Kimin “biz”den olduğu (?) sorunu “karşı tarafın ekmeğine yağ sürmemek, biz birbirimizi yerken şeriat/faşistler/emperyalistler/ yeni dünya düzencileri vs. geliyor demek, şimdilik susmak ya da es geçmek” minvalinde hep tartışılır. Safları terk etmenin maliyeti yüksek olduğundan “Sıktı artık!” diyerek öbür tarafa geçmek de pek mümkün değildir. Baskının yarattığı utanç kadar çeşitli yaptırımların tehdidi de vardır: İftira, isim karalama, dedikodu, söylenti, kamusal küçümseme, uzak durma, küfür, çekiştirme, kovulma vd. (Scott, 1996) söz konusudur. LeMan’la ilgili eleştirilerin -meslekî rekabete dayalı olanları saymazsak- “biz”den olup olmama konusu üzerinden işle(n)diğini rahatlıkla görebiliriz. Hattâ LeMan’ın eleştirilerinin dahi bu çerçevede olduğunu, kapak, LeMantimedya, ikinci ve üçüncü sayfalar, haftanın lalesi ve özellikle köşe yazarlarına baktığımızda “onlar”la süren savaş kadar “biz”den olduğunu iddia ettiği halde “biz”den olmayanların -Yılmaz Erdoğan’ı Halk Düşmanı olarak göstermek gibi- üzerine gidildiğini tespit edebiliriz. Bu iç savaş/mücadele, pratikte, bazen çok açık bir söylemle bazen de zımnen kollektif bilinçaltının bir tepkisi olarak şekillenebilir. Engin Ardıç, Zülfü Livaneli, Melike Demirağ gibilerinin başkalarına bırakıldığı veya eski ülkücü LeMan yazarı Nihat Genç’e karşı açıkça zikredilmese bile mesafeli durulduğu, şaibeli kuşkusuyla yaklaşıldığı ortadadır. İslamcıların ya da liberallerin övgüyle söz ettiği “biz”e ait her şey, fısıltı gazetesinde sorgulanıverir. Düne kadar Nasreddin Hoca devletindir, bugün Boratav’ın katkılarıyla bizim oluverir. Eski dil, Osmanlıca faşistlerin, İslâmcılarındır, zinhar yaklaşılmaz! Çocuklarımıza -yaparken nekes davrandığımız tekliklere- berrak bir Türkçe bırakılmalıdır. “Vurulduk ey halkım ihanet edenler var!” Savaşa karşı çıkmanın Kürtçülük, anlamaya çalışmanın neo-liberal solculuk, İslâmcılara göz kırpmak, postmodernizm sayılması, anti-Kemalist olmanın laiklik karşıtlığı ya da ikinci cumhuriyetle özdeşleştirilmesi güdüklüğünde dönen, kaçamayacağın, ama katılamayacağın garip bir ortam bu. Getirisi, en eşitsiz kimliklerin dahi konuşulabileceği, eleştirel ve akılcı bir tartışmanın “onlar”la değil ama “biz” içinde oluşabileceği inancının tüketilmesi kadar, sadece konuşulanları dinleyerek anlama ve anlamlandırmanın bile imkansızlaşması. LeMan çalışanlarını zengin muhitlerinde teori gereği (!) güzel ama aptal olan kızlarla göstererek, okuyucuya hedef gösteren “bak hiç de senin bildiğin gibi değil” “senin paralarınla ne yapıyorlar”, “yalancılar! yüzsüzler!” vs türü yazılarla anlatmak da bunun bir parçası. O muhafazakâr “biz”in rahatsızlık duyacağı bilinerek yapılıyor elbet. Özel hayat(lar)ında, yakın çevresinde ya da tanıdığı insanlarda normal bulduğu her şeye rağmen dışarıya aynı ölçütlerle bakmayan ortodokslukla karşı karşıyayız. Hayatın(ın) içinde olmayan bambaşka ölçütlerle düşünen, egosantrik, başkaları, siyaset, ahlâki esaslar ve toplum için tek seçici, yetkili merci tonunda davrananların yarattığı mağduriyeti yaşıyoruz. Yüksek sesle konuştukça çoğaldığını düşünen slogancı zihniyetin, kendisi gibi düşünmeyen herkesi birörnekleştirerek “iç mihraklar” olarak nitelendirmesi devletin kocamanlığı ve yaygınlığının göstergesi değil midir? Bu bir silah değil, silahsa bile herkesin elinde patlayacağı kesin. Hemen herkesin zarar görebileceği, eleştirirken eleştirileceği bir çıkmaz sokak. Kuralsız, “hasbihal”sız, toptancı, kıyıcı ya da ihbarcı olanlarla aynı yerde bulunamayız. Katılmamalı, yok saymalıyız. Belki cepheyi daraltmalı, katılmamak ve benzememek için savaşmalıyız.

Yeni bir “biz” tanımına ihtiyacımız var. Hem de sürekli özeleştiriye ve radikal bir sorgulamaya açık bitimsiz bir yeniden tanımlamaya. Yanılmıyorsam Panait Istirati’nin getirdiği bir eleştiri veya işini usulünce görmek isteyenlerin “asla”larını mimleyen bir ifadesi vardır: “Osmanlı ülkesinde Padişaha ve Allaha laf etmezsen, herşeyi yaparsın!”. Muhalefet, çok açık biçimde “her şey”i yapmayı seçmemekten geçtiği gibi, bu çerçevede bir mücadele alanı da oluşturuyor. Ne “her şey”i yapmak ne de her şeyi yapabilmek için “dokunulmaz olanlara mesafeli kalmak. Memleket ve muhalefete dair “biz”in tanımını bu alandan çıkarmak zorundayız. Nekrofili olmayan, hayat dolu, “biz”den olmayanları kızdıracak ölçüde apaçık bir tanım. LeMan bu “biz” tanımının çok dışında değil sanıyorum. Ancak hayatı -doğru ya da yanlış- eleştirirken gör(e)mediği aile içine dair konuşmaya, sorgulamaya ve özeleştiriye karşı kapandığını, anti-medyanın ve iç savaşın dilini yeniden ürettiğini, kendi kendisinin hapishanesi olma tehlikesiyle karşılaştığını düşünüyorum.

Alsaç, Üstin, (1989), “Oğuz Aral”, Adam Sanat, Şubat.

Aral, Tekin, (1997), “Mizah Bıçak Sırtı Bir İş Bir Maceradır”, Gösteri, Mart.

Arslan, Tunca, (1997), “Neo-liberal Kokteyl”, Papirüs, Nisan.

Atikkan, Z.,-Tözer, B.,(1995), “Postmodern Kabileler”, Hürriyet, 12 Aralık.

Bayramoğlu, Ali, (1995), “Genç Dinozorlar”, Yeni Yüzyıl, 2 Şubat.

Cantek, Levent, (1996), “Çizgi Sanatları ve Paradigma”, Karikatür, Temmuz.

Çağçağ, Mehmet, (1996), “İkitelli’nin Nükleer Çekirdeği (çerezi) Yalçın Kekşen ve Geleceğin Parlak(!) Gazeteci Adayı Hassittanı Nevzat Hasım’a Özel Not:”, LeMan, 4 Şubat.

Çelebi, Hezefan H.,(1995), Aydın Muhiti-1, Boyut Yay., İstanbul.

Düzkan, Ayşe, (1996), “Kahraman Karikatürcünün Ölümü”, Pazartesi, Aralık.

Dirican, G., Tablacıoğlu, B.,(1991), “Kara Mizah”, Nokta, 10 Mart.

Habermas, J.,(1989), “The Tasks Of a Critical Theory Of Society”, Critical Theory and Society: A Reader, der., S.E. Bronner & D.M.Kellner, Londra & NY, Routledge.

Hikmet, Nazım, (1935), “Bay Amca...”, Akşam, 23 Kasım.

Kaçan, Hasan, (1996), “Müslümanlar’ın Mizaha İhtiyacı Yok(!)”, Yeni Şafak, 28 Aralık.

Kanetti, Vivet, (1995), “Mizaha İktidar Gitmiyor”, Yeni Yüzyıl, 15 Mart.

Kozanoğlu, Hayri, (1995), “Sol Bir Dalga İçin Öneriler”, Birikim, Aralık.

Kuhn, Thomas, S. (1995), Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Alan Yay., İstanbul.

Özkök, E., (1995), “Komünist Disneyland’da Bir Gün”, Hürriyet, 29 Nisan.

Pekşen, Yalçın, (1996), “Antimedyatik Medya: Leman”, Hürriyet, 30 Ocak.

Safa, Peyami (1950), “Partileri Birleştiren Dava”, Ulus, 11 Haziran.

Said, Edward, (1995), Entelektüel, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Soott, J.C, (1996), Tahaküm ve Direniş Sanatları: Gizli Senaryolar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Sönmez, Ayşegül, (1996), “Bülent Üstün”, Negatif, Aralık.

Süreya, Cemal, (1992), 99 Yüz, Kaynak Yayınları, İstanbul.

Temelkuran, Ece, (1997), “Onlar Artık ’Dinozor’”, Cumhuriyet Dergi, 26 Ocak.

İnsel, Ahmet, (1995), “Ahlâk, Birey ve Batı”, Yeni Yüzyıl, 23 Temmuz.

Süreli Yayınlar

Esquire, Haziran 1994; Express, 29.1.1994, 12.2.1994; Kuva-yı Medya, 13.1.1997, 27.1.1997, 16.6.1997; L-Manyak, Ocak 1997; LeMan, 1.11.1993,22.11.1993, 7.2.1994, 14.2.1994, 17.12.1995, 15.12.1996, 22.12.1996; Negatif, Aralık 1996, Şubat 1997; Ustura, 10.2.1996, 18.5.1996; Şamdan, 10.12.1996.

[1]Bu anlamda verilebilecek sayısız örnekten sadece birini, anlamlı olduğunu düşündüğüm Şamdan adlı magazin dergisini seçiyorum. Derginin 10 Aralık 1996 tarihli sayısının ön kapağını Elif Dağdeviren-Cem Yılmaz ikilisi süslerken arka kapakta Erdil Yaşaroğlu-Şebnem Dönmez “lütfen! biz sadece arkadaşız-aşkı” konu edilmiş, yani dergi içeriğini bir “eski” karikatürcü ile başlayıp bir başka karikatürcü ile kapatmış.

[2]Esquire, aynı konuyu “Neden Güldürünce Veriyorlar?” başlığı altında ele aldığında LeMan’ın editörlerinden Mehmet Çağçağ'a “beraberlikleri” soruyordu: “Beraber olan karikatüristler vardır. Ama kötü de olmuyor. Her şey çok daha yoğun oluyor. İlişki daha sağlam oluyor; hattâ aşk başlıyor.” (Haziran 1994) Yeri gelmişken konuya ahlâkçı bir yerden bakmadığımı belirtmekte fayda görüyorum. Amacım, mizah dergiciliği ile birarada yürüyen bir eğlence mekânının yarattığı durumun/değişimin tespitini yapabilmek.

[3]Bu unutkanlık, dergi kadrosunun büyük bir çoğunluğunun cep telefonu sahibi olmasıyla ilgili mi bilmiyorum. Bunu da cep telefonu düşmanlığı yapmak, onun üzerinden “Siz de mi Brütus?” veya “Bak işte! Besle kargayı oysun gözünü” diyebilmek için kullanıyor değilim. Ortaya konulan işle, üreticinin sosyal sınıfının, tercihlerinin, zevk ve alışkanlıklarının ayrı ayrı anlamlandırılmasının, tahkir ya da methiye malzemesi olmaktan çok bir veri olarak kullanılmasının -örneğin cep telefonlarını ya da otomobilleri hiç sevmesem de- daha doğru olacağını düşünüyorum. Cep telefonuna özellikle muhalif çevrelerde -açıkça ifadelendirilmese de- hayli mesafeli yaklaşıldığı ortada. Mizahın gelecekçilikten çok güncelin içinde olan -ama inadına kenarda duran/durmayı tercih eden- yaşam gözlemciliği yüzünden LeMan’ın duruşunda bunları gözardı edemiyorum. Salt bir durum tespiti bu. Öte yandan LeMancıların hemen hepsinin cep telefonu var demenin, LeMancılar nezdinde bir tahribat yaratacağı söylenebilir mi gerçekten bilmiyorum. İş, cep telefonu olan mizahçılar ile cep telefonu olmayan mizahçılara kadar gider mi, oradan feyz alıp mizahî samimiyetin sorgusuna varır mı yine bilmiyorum. Varsın, olsun gitsin diye de söylemiyorum ama LeMan’ın tarzını düşünerek hem de cep telefonu derken yaygın kanının aksi istikametinde farklı bir durum var onu belirtiyorum.

[4]Çoğu kişi için malûm-u ilam olacağını bilmekle beraber, Dinozor kelimesinin geçirdiği -pejoratif ya da değil- evrimden söz etmenin faydalı olacağını düşünüyorum. İlk olarak kelime, Özal döneminde “yaşanan değişimlere” karşı duranlar için kullanıldı. Sonra, kamusal alanda muhalafet adına en çok konuşabilme şansına sahip olan kişillerle özdeşleştirilerek, duruşlar ve ideolojiler -gerçi ideolojiler ölmüştü ama olsun- dinozorluk olarak tanımlandı. Buna karşın çoğu muhalif yayında çıkan “Evet ben dinozorum çünkü bunları istemiyorum” minvalinde yazılarla sanılanın aksine eleştiriler sahiplenildi. Özellikle liberal kesim ile Kemalistler arasında cereyan eden II.Cumhuriyet tartışmalarında “kelime”ye sıkça başvuruldu. Cumhuriyet gazetesi Dinozor adlı bir mizah dergisi çıkartmaya başladı. İlginçtir vakt-i zamanında dinozorlukla suçlanan İslâmcılar da aynı adlı bir mizah dergisi çıkartmışlardı. Dinozor suçlamasına sosyalistler, solcular, özelleştirme karşıtları da dahil edilebiliyordu. Bu dinozorların karşısına panzehir olarak çıkartılan Liberal-Milliyetçi kanadın “Yükselen Yeni Gençliği” de dinozorluktan kurtulamadı. (Bkz. A. Bayramoğlu, Yeni Yüzyıl, 2.2.1995) Hasıl-ı kelam, Dinozor çok farklı kesimlerce farklı niyet ve endişelerle yergi ya da methiye olarak sıkça kullanıldı. Bu yüzden Ferhan Şensoy'un Sabah reklamlarına çıkması kadar Dinozor'un ideolojik performansını(!) gözardı ederek, reklamda kullandığı alaycı “ben de dinozorum” cümlesinin muhalif çevrelerde rahatsız edici olduğu aşikâr. Bir hatırlatma: Bugün Ferhan Şensoy, Dinozor dergisinde yazmaktadır.

[5]Çıkan tartışmalarda okuyucunun nasıl bir tavır sergilediği de bir başka konu. Genel olarak sergilenen tavrı “sağlam kalan bir kaleyi kaptırmama” hassasiyeti ya da çıkan gürültüden açıkça zevk alma olarak açıklayabilmek mümkün. “Kemik sesi” isteyen, “o dedi bu da size şunu dedi siz ne diyorsunuz?” diyerek herşeyi alevlendiren ikinci gruptakiler ise en az tartışmadaki taraflar kadar önemli. Onları en güzel anlatabilecek olay, bana göre, hayli benzerlikler içerdiği için söylüyorum, bir futbol maçı sonrası yaşandı. 1996 yılında oynanan Fenerbahçe-İstanbulspor maçının sonucundan memnun olmayan kalabalık bir taraftar topluluğu, futbolcuları taşıyan kafile otobüsünü durdurarak, sözlü sataşmaya başladı. O arbedede otobüsten inen futbolcular taraftarla kavgaya girişti. Aynı taraftarlar kameralara futbolcuları işaret ederek “çek abi çek görsün millet” diye kendini haklı gösteriyordu. Okuyucunun büyük bir kesiminin o taraftardan pek farkı yok. Bir dönem Hıbır-LeMan rekabetinde , aynı okuyucular Hıbır’a LeMan'ı, LeMan'a Hıbır'ı şikayet etmekten çekinmiyor, her lafı muhataplara yetiştiriyorlardı. Elçiye zeval gelmiyor, taraflar git gide daha sert çizgilerle birbirlerinin heykellerini yontuyorlardı. Bu manada müthiş duyarlı, en ufak falsoda telefonları kilitleyen(!) bir okuyucu cemaatinden bahsettiğim sanılmasın.

6 Cem Yılmaz dergiden ayrıldığında, okuyucu sayfasında çıkan duygusal sayılabilecek bir mektup, meseleye hayatî bakanlar ile dert etmeyenler arasında bir yerden yaklaşarak konuşuyordu. Hem sitayiş vardı hem geri dönerse dergide yerini hazır tutuyordu: “(..) Yaşıyorsun be dostum! Geziyorsun, tozuyorsun. İnsanlar ‘Reyting-i gelecek’lerini düşünerek seni programlarına konuk etmek için yarışıyor. Paparazzilerin VİP'lerindensin. Araban desen güzel mi güzel. Şan şöhrete ge-lince; kahvede maç izleyen 60 yaşlarındaki sakallı amca bile ‘ulan çek şu kelini, peze...k’ diyebilecek kadar yakın görüyor seni kendine. Üstüne üstlük bir de torpillisin, haftanın lalelerinde bir kez olsun yerini almadın! (..) Gün gelir hayatının anlam ve amacına ulaşır, etrafındaki Korkunç Tilbe'lerden sıkılırsan, bize, LeMan ailesine geri dönmekte özgürsün!” (LeMan, 22.12.1996) Hoş bir üslûpla yazılmış mektubun yazarının ismi Övünç Danacıoğlu, onu da ayrıca belirteyim istedim.

[7]Burada kastedilen Serdar Turgut, siyasî duruşunu hiç tartışmadan söylüyorum, bir gazeteciden çok mizahçı. Simpson's, Beavis and Butthead ve Mad dergisine yakın bir gülmece anlayışına sahip. Bu yüzden olacak Limon-LeMan ekolünün yaratıcılarından olan üç ismin -G. Müjde, C. Barslan, M. Üstündağ- kurduğu Parantez Yayınları, yazılarını kitaplaştırarak yayınlıyor. Bu ayrı -ama es geçilmeyecek- bir konu. Öldürme fantezilerinin ne kadar mizah olup olmadığının cevabını ise LeMan'ın üretimleriyle verdiğini düşünüyorum. Panellerde yöneltilen “ötekini dilde ezmek” veya “böyle mizah olur mu?” eleştirilerinde de konuya sıklıkla değinildiği hatırlanabilir. Hem Cem Yılmaz, elinde oyuncak bir tabanca, izleyiciler arasından seçtiği küçük bir çocuğu “Teyzecim atar mısınız havaya” diyerek her oyunda “öldürmüyor” mu?.

[8]1995 yılında çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan “Sol bir dalga yaratmak” adlı önerilerin 30.maddesi bu tavır özlemini ifade ediyor. Bkz. Hayri Kozanoğlu, “Sol Bir Dalga İçin Öneriler”, Birikim, Aralık 1995

[9]Bu iddia, LeMancılardan çok, daha eskiye, Gırgır’la ilgili eleştirilere dayanıyor. AP ve CHP’lilerin aynı karikatüre gülebildikleri tek dergi olarak tanımlanan Gırgır, sırf bu yüzden açık ya da örtük biçimde apolitik olmakla suçlanmıştır. LeMan’cıların bunu bilerek konuştuklarını, böylelikle Gırgır’dan farklılıklarını, daha doğrusu üstünlüklerini vurgulamaya çalıştıklarını düşünüyorum.

[10]Şükrü Yavuz isminin Kaçan tarafından kullanılması önemli. Birincisi, Yavuz, Güneş gazetesi yönetimince Limon'dan tasfiye edilen gruptan. Bugün LeMan’ı çıkartanlar, o dönem dergiyi yönetmeye gelen, öncesinde gönderilen grupla ihtilafa düştükleri için ayrılanlar. Yani Şükrü Yavuz’la bugünkü LeMancılar arasında bir husumet halen mevcut. (Bkz.Dirican, G.-Tablacıoğlu, B., Nokta, 10.3.1991) Kaçan, bu yüzden “bile bile” bam teline basıyor. İkincisi eski dergisi Hıbır’ın LeMan’la girdiği gerginlikte Şükrü Yavuz’la bir yakınlaşma da -düşmanımın düşmanı dostumdur- yaşanmıştı. Bu yakınlaşmanın neticesi olarak Kaçan’ın Şükrü Yavuz ismine daha ihtimamlı yaklaştığı söylenebilir.

[11]Bütününü özellikle almadığım bu seviyesizlik hakkında, aynı dönem sıcağı sıcağına Kuva-yı Medya tanıtımları yapan HBR için -adına kırgınlık, sitayiş ya da üst anlatıcılık deyin- bir çift lafım olacak. LeMan'a husumet duymak, meslekî rekabete girmek veya gerçekten yazılanlara inanarak katılmak mümkün. Ancak şu hatırda tutulmalıydı: Gerçek mizahçılar hariç, sokakta ayağı takılıp düşene herkes güler. Onlar, gülmektense, aynı kalabalığın önünde/olayın akabinde tökezlemiş misali yere kapaklanmayı tercih ederler.

[12]Menderes’in ilk seçim zaferinin ardından yaptığı Meclis konuşmasının bir bölümünün mizah dergilerini hizaya getirmekle ilgili olduğu söylenir. Aynı dönemde devrik iktidarın resmî yayın organı Ulus’ta Peyami Safa’nın köşe yazısı benzer bir öfke içindedir: “(..) Ayak takımının tabanını gıdıklayan bu aşağının bayağısı mizah geleneğini Bulgaristan’a kaçarken vurulan adam kurdu. Türk mizahının tarihinde, iftiranın, tezvir, tezyif ve tahrikin bu kadar iğrenç bir palyaço makyajı altında görünmesine benzer bir çirkinlik yoktur. Bu sözde mizah gazetelerinin, dolma kalemlerinden kuduz komunist köpeği salyası akan yazarları ne bugünkü mizah edebiyatımızda eserleri olan nükteciler ne de basın teşekküllerimizde kayıtları bulunan meslek sahipleridir.” (Ulus, 11.6.1950)

[13]Çoğu Gırgır çıkışlı çizerin bu gerçeği bilmesine rağmen sessiz kalması, hattâ kamusal mekanlarda çeşitli vesilelerle bu iddiayı yeniden üretmeleri manidardır. Bu “başarı”dan kendilerine pay çıkartma çabası için ne söylenir bilemiyorum.

[14]Bu husumeti gerçekten komik biçimde en iyi anlatan -bildiğim kadarıyla tek- çalışma için Bkz. “L-Manyak Şehitleri”, L-Manyak Ocak 1997.

[15]Düşüncenin çok basit bir diyalektik özelliğine göre, insanın bir yenilik ya da değişim gerçekleştirebilmesi için, karşı çıkacak kadar iyi bildiği bir geleneğe sahip olması lazımdır. İster sanatta olsun, ister bilimde yenilik boşlukta yaratılamaz, eski geleneklere karşı çıkılarak yapılır. Oğuz Aral da bu bağlamda kendi kuşağının “söylem kipini” belirleyen geleneğe dair her şeyden -türler, konular, izlekler, biçemler, beğeniler, eleştirel ölçütler vd- koparak, “aydın icazetli mizahı yok ederek” (Aral, a.g.y.) yaptı bunu. Yalnız kalması, kendi kuşağından destek görmemesi (Bkz. Alsaç, Adam Sanat, Şubat 1989) bu anlamda sebepsiz değildir. Öte yandan eskiye, geleneğe ya da var olana karşı çıkılarak yapılan değişim de süreç içerisinde statükoya, pazara, toplumsal çıkara ve nihayetinde egemen ideolojiye bağımlılaşarak bağnazlaşacak, asıl niyetinden uzaklaşacaktır. Gırgır’la birlikte yaşanan bütün gelişmeleri bu uzaklaşma ile anlamlandırmak mümkün. Bu gelişme, yenilikçi olan Gırgır’ın muhafazakârlaşarak, reformcu düşüncelerin ve farklı çizgilerin önünün tıkanmasını anlatır. Sanatın temeldeki paradoksu ya da diyalektik sürtüşmesi, etkin bir düşüncenin statükoya derin bir bağlılık gerektirmesine karşılık, bu girişimin yüreğinde gene de yenilenme yatmasıdır. Yenilikçi ya da devrimci iddialar ve değerler taşımasına rağmen bağnazlaşması, öte yandan ilerici ve yenilikçi olduğu savını taşıması önemli bir çelişkidir ve devrimler çok sık meydana gelmediğine göre, normal zamanlarda yapılan “olağan sanat” üretim ve arayışlarını, geniş anlamıyla bu, paradigmalar yönlendirmektedir. Sanatla uğraşan cemaatleri ve farklı sanatsal uzmanlık alanlarını belirleyen de bu tür paradigmalara olan bağlılıktır. Bir paradigmaya kavuşan sanat dallarının biraz dışında kalan bilgilere kapalı oldukları ileri sürülebilir. Yeniliğe kapalı olan sanat ile yeniliklerin eski paradigmayı sarstıkları kavramsal devrimler arasındaki diyalektik sürtüşmenin sanatın ilerlemesini sağlayan temel unsur olduğu söylenebilir (Cantek, Karikatür, Temmuz, 1996).

[16]Tunca Arslan’ın Bülent Somay'ın yıllar önce Akıntıya Karşı dergisinde (Nisan 1985) yazdığı “Muhalif Söylemin Şenlikleşmesi” yazısını kastederek yaptığı gibi: “(..) İşte ülkemizdeki neo-liberal solculuğun post-modernist mizah anlayışıyla buluşması da bu alanlarda, ‘Şenlikli Muhalefet’ ve ‘Sivil İtaatsizlik’ gibi doğrudan doğruya Yeni Dünya Düzeni'nin, emperyalist kültürün şırınga ettiği anlayışlarda gerçekleşiyor büyük oranda.” (Arslan, a.g.y.)

[17]Cumhuriyet tarihi içinde -özellikle ilk kırk yıl- siyaseten rahatsızlık yaratan, “ıslah edilmemiş” her aydının mizah dergilerinde çalışması hiç de tesadüf değildir. Zira yukarıdan gelen çalışma izinleri sadece önemli olmadığı düşünülen “bayağı” mizah dergileri için verilmekte, gazete kapıları birer birer kapanmaktadır. Bu yaptırım, mizah dergilerini politikleştirdiği kadar bir yanıyla da iktidarın politik olanı, mizahçılarla aynı noktaya çek(ebil)me tercihi olarak görülebilirler. Bu çerçevede Nazım Hikmet’in Cemal Nadir'in ünlü tiplemesi Amcabey’le Şarlo'yu birarada ele aldığı “komik”lerin eleştirisi yorumu önemlidir: “.. Onun materyalizmi ile Şarlo'nunki arasında bir benzerlik vardır. İkisi de hayatı severler, ikisi de herşeyden önce maddeye inanırlar. Her ikisinin de bir tek kusuru vardır: Alaylarında septik oluşları. Onların ikisi de tenkit ederler, fakat ‘nasıl olması’ gerek olduğunu göstermezler. İkisi de, bu bakımdan yarı yolda kalmışlardır. Ve işte bunun için ‘işin içinden nasıl çıkalacağını’ bilmeyen, kestiremeyen büyük bir çokluğun ruhunu ‘ifade’ ederler. Bay Amca alay eder, iğneler fakat kızmaz. Büyük bir çokluk alay etmekte, iğnelemekte ‘hemfikir’dir, gel gelelim iğneledikleri, alay ettikleri nesnelerin nasıl düzeltilmesi gerek olduğunda ‘hemfikir’ değillerdir. Bay Amca, onların ‘hemfikir’ oldukları basamakta kalır ve daha ileri geçmez. Bunun içinde herkes ondan hoşlanır.” (Akşam, 23.11.1935)

502267|

Son birkaç yldr olduğu gibi bu yl da 10 Kasm, “devlet” ve kurulu düzenin bir mani nöbetine tutulmuşçasna icra ettiği törenlere sahne oldu. Ancak geçen yl Refahyol iktidarnn varlğnda RP’ye gözdağ ile yüklü olan hava yerini RP’ye diz çöktürmüş olmann kibirine brakmşt.

Geçen yl Antkabir’deki sayg duruşunda Erbakan’n yüzüne odaklanp, onda “mecburen katlanma”nn, içten içe diş bilemenin izlerini arayan kameralar, şimdi baş eğik mozalenin merdivenlerini çkan Erbakan’n üniformalar ve sivil erkân ile kuşatlmş halini, çehresindeki donuk tebessümü gösterirken, sanki bir yenik “düşman” komutann gösterir gibiydiler. “Haddi bildirilmiş” bir Erbakan’n tövbe edişinin tescili çağrşmyla sunulan bu görüntüleri ekrandan yar alay ve kibir yüklü yorumlar eşliğinde izleyen Türkiye orta snf herhalde epey rahatlamş, “oh” ve “oh olsun” demiş olmaldr.

RP’nin bundan gocunmuş bir hali yoktur. Daha Refahyol kurulduğunda “haddini bildiğini” her frsatta tekrarlayan, ama onay mercilerinin icazetine mazhar olamayp “haddi bildirilerek” iktidardan indirilen RP’nin yönetici kadrosu, buna rağmen “yolundan dönmemiş” ve RP’nin kapatlma davasna sunduğu ilk savunmada göz yaşartc bir “Atatürkçülük” sergilemişti. Önümüzdeki günlerde Anayasa Mahkemesi’nde RP’nin son savunmas alnrken de Atatürkçülüğün bu RP versiyonu daha da detaylandrlp “geliştirilmiş” biçimiyle sunulacak mutlaka.

Devlet ve kurulu düzen Atatürkçülüğün bu versiyonunu, bu katky henüz kabule hazr olmayabilir ve o nedenle de RP kapatlabilir, ama Atatürkçülüğümüzün bundan böyle İslâmî bir yorumla da takviye edilmiş olacağ gerçeğini gölgeleyemez bu. Genel İslâmî hareketin bütününün o yorumu benimseyeceği elbette söylenemez. Bu hareketin, Atatürkçülükle, yani devlet ve düzenle barşk “haddi bildirilmiş” bir İslâmclk ile o had bildirimiyle daha da bilenmiş İslâmclk türlerine ayrşacağ, bunlarn karşt konumlara geçip ilk etapta birbirleriyle hesaplaşacaklar bir dönem başlamak üzeredir.

Bunun yoğunluğu ve sonuçlar şimdiden kestirilemez; ama RP etrafndaki genel İslâmî hareketin kendi içinde oluşturduğu “kurulu düzen”de yer alanlarn çoğunluğunun, ülke çapndaki kurulu düzene eklemlenmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazr olduklar ortadadr. Geçen yl yine 10 Kasm’da yaptğ bir konuşma ile günlerce Atatürkçü saldrlarn boy hedefi olmuş olan Kayseri’nin meşhur Belediye Başkan’nn şahsnda bunun gayet anlaml bir örneğini gördük. Bu 10 Kasm’da Şükrü Karatepe, Atatürk’ü yere göğe sğdrmayan konuşmalaryla resmî törenlerin her safhasna koşuşturmakla kalmayp, Atatürk’ün sevdiği şark ve marşlar koroyla birlikte terennüm edip, şu sralar çağdaşlğn ve Atatürkçülüğün alamet-i farikas oluveren bale gösterisi ve klasik Bat müziği konserini de izledi ve en sonunda bir bayanla dans ederek “imana geliş” törenini taçlandrd. Böylece Karatepe icazetini tamamlamş saylr m bilemeyiz, ama bu yolda epey bir mesafe katettiği kesindir. Erbakan başbakanken yaptğ bir konuşmada, Erbakan’a yönelik hakaretamiz sözleriyle ünlenen Özbek Paşa ile bu 10 Kasm törenlerine katlan Şükrü Karatepe’nin paşayla çekilen fotoğrafndaki mütebessim yüzü, onun yaptğ işten ve sonucundan emin oluşunun ifadesi olmal.

Bu 10 Kasm’da Şükrü Karatepe örneğinin pek çok yerde tekrarlandğndan da emin olabiliriz. Az önce de belirttiğimiz gibi, RP yönetici kadrosunun İslâmclğ, devlet söz konusu olduğunda yani “devlet” tarafndan bir “haddini bilmezlik” tebliğiyle karşlaşldğnda; kendisinden “tövbe” etmesi istenince ne reddetmeyi düşünebilir ne de bundan gocunur. Bunda Sünni İslâm’n yüksek emir ve iktidar makamna, bu makamn “sahip”lerine itaat nosyonunun yansra, Türkiye orta snf muhafazakârlğnn devlette yoğunlaşmş siyasal kültürünün de pay vardr. İster merkez sağ isterse merkez sol eğilimde olsun, orta snflarn siyasal davranşn karakterize eden bu muhafazakârlk, devletle karş karşya geldiğinde adeta içgüdüsel olarak diz çöker, teslim olur. Hakl olduğunu düşünürken dahi bunu yapyor olmasn bir yurttaş olarak onursuzlaşmak olarak görmez. O nedenle örneğin CHP’li ya da DSP’li bir orta snf bireyi, Erbakan’ Antkabir’de terli ve terbiyeli bir yüzle sayg duruşunda dikilirken veya Şükrü Karatepe’yi nedamet getirmişlerin tebessümüyle dans filan ederken gördüğünde, onlar aşağda ve aşağlanmş gibi alglamaz. Sadece “hizaya gelmiş”, getirilmiş, hadleri hatrlatlmş, yani olmalar gereken yere konulmuş kişilerdir onlar.

Gerçi modern çağlarla birlikte, bir toplumda hadleri, yani hiyerarşiyi iktisadî dinamiklerin belirleyeceği varsaylmş, örneğin model aldğmz Bat’da “düzen”ler böyle kurulmuş ve Türkiye “Batllaşma” bahsinde hayli yol almş görünüyor ise de; düzenin ve hiyerarşinin fizik gücü elinde tutan “idare”, “devlet” tarafndan kurulduğu ve düzenlendiği devirlerin arkaik siyasal kültürünü muhafaza etmeyi “başarmşz”dr.

Şüphesiz bu kültür, modernleşmenin, iktisadî dinamiklerin takdirini giderek daha fazla hissetmekte, kysndan köşesinden kayplar vermekte, ama kaybedilen sahalarda demokratik -ondan geçtik, gerçek cumhuriyetçi- bir siyasal meşrûiyet kültürü geliştirmediğimiz için hâlâ hükmünü yürütebilmektedir.

Ama yine de mesafe alnmakta, Türkiye’deki “devlet” ve onun konumunu meşrûlaştran siyasal kültür ve “tehdit”in sarsntlarn yaşamaktadr.

Ve şüphesiz asl olarak bundan dolaydr ki; sadece malûm laik-anti laik gerilimi gündeme geldiğinden beri değil, daha önceden, 12 Eylül’den itibaren 10 Kasm törenleri, Atatürk’ün şahsnda bir devlet ve düzen kutsamas haline getirildi. Cumhuriyetle birlikte meşrûiyetini, toplumu “çağdaşlaştrma” misyonunu üstlenmiş olmaktan alan “devlet”, 1980’lere doğru bu çağdaşlaştrma misyonunun çok daha iddial talipleri toplumdan aldklar güçle ortaya çktkça, her biri de farkl yönlerden konumunu tehdit eden bu akmlar karşsnda kendini koruma refleksine sğnp, zor gücüyle bu akmlar snrlamaya, kstlamaya giriştiğinde kendi meşrûiyet dayanaklarndan birini de terk etmiş oldu. Bu durumda sadece devlet olmaktan gelen ve arkaik-muhafazakâr siyasal kültürün verdiği meşrûiyete dayanabildi. Bu ypranmş ve zamanla daha da ypranmas kaçnlmaz olan meşrûiyet dayanağ ile yetinemeyecek olan “devlet”, işte bu noktada kendi konumunu değiştirilemez klacak bir yol buldu. Devletin bizzat kendisini modern tnlar da olan bir kutsallk halesine büründürerek “dokunulmaz”laştracakt. 10 Kasm törenlerinin olağanüstü “beslenmiş” bir Atatürk kültürünün teşhiri olarak tertiplenmesi böylece başlad. 10 Kasm tam bir kutsanma ayinine dönüştürüldü. Her yl bu tarihte tam tekmil Atatürk’ün huzuruna çkan devlet ve özellikle de devletin çekirdeği, yani “memleketin ve devletin aslî sahipleri” bu ayin havas içinde kendilerini kutsal Atatürk tarafndan kutsanmş, böylece de kutsallaşmş, yani dokunulmazlk kazanmş sayyorlard. 1990’larda laik-anti-laik gerilimin gündeme gelişi, getirilişi, “laik” orta snflarn da 10 Kasm törenlerine ayn kutsallaştrclğ atfetmesini sağlad. RP ve İslâmî hareketin “düzen karşt”lğ vurgulandkça, Atatürkçülük düzeni savunmann, korumann da ad haline geldi. Böylece 10 Kasm törenleri, “devlet”in yansra kurulu düzen tarafndan da kendini kutsallaştrma gerekçesi ve yöntemi olarak görülmeye başland. 10 Kasm’n son yllarda “resmî tören” çerçevesinden çkarlp tüm kurum ve kuruluşlarda icra edilen uzun seramonilerle “kutlanmas”, 10 Kasm’da Antkabir ziyaretlerine neredeyse bir Hac havas verilmesi bu “gelişme”nin ürünleridir.

Ama her şey gibi, kültler ve kutsanma, kutsallaştrma ayinleri de son noktaya kadar yaygnlaştrlp geliştirildikçe groteskleşmeye başlar. Atatürk rozet ve resimlerinin olur olmaz her yerde boy gösterir hale gelmesi, her devlet ve kamu binasnn, meydanlarn ve hattâ birçok işyerinin Atatürk heykelleri, büstleri ve özdeyişleri ile donatlmas bu noktaya vardğmz zaten gösteriyor. Ama en son RP’ye diz çöktürerek kazandğ zaferin sarhoşluğuyla mest olan “Atatürkomania”nn, şu malûm Time dergisi kampanyasnda yarattğ trajikomikliğin, salkm saçak groteskleşmenin dahi farkna varmas mümkün değil. Bu durumda “Atatürk bu rezilliği asla hak etmemişti” demek görevi de ona siyaseten karş çkanlara düştü.

Atatürkçü devlet, düzen ve kamuoyu ise RP yönetici kadrosunun 10 Kasm törenlerindeki pek saygl yer alşlar ile birer Atatürkçü saylmalar için yaptklar bol övgülerle bezeli konuşmalar ile meşgûl şimdilerde. Bunlar tam bir “imana geliş” töreni izlercesine kibirli bir keyifle izlerken, ayn zamanda inandrc olup olmadklarn da tartyor elbette. Kendi kutsalna diz çöktürüp baş eğdirdiği bu dünün “haddini bilmez”lerini bağşlayp bağşlamayacağna böylece karar verecek.

Brakn “devlet” önünde baş eğmeyi, diz çökmeyi ve bağşlanma talep etmeyi; mücadelesi ve direniş azmi ile devletin kutsallk örtüleriyle gizlemeye çalştğ “çağdş” iç yüzünü teşhir eden, onu “devlet af dilemez” gibi köhne bir savunmann ardna sğnmaya mecbur eden Eşber Yağmurdereli ve onun hapse atlmasna gerçek bir demokrasi ve yurttaşlk bilinciyle isyan eden kitlesel öfke bu grotesk manzarann sonunun yakn olduğuna da bir işaret saylamaz m?

502268|

Geçtiğimiz 25 Temmuz-3 Ağustos arasnda İspanyol devleti topraklarnda, beş ayr bölgede düzenlenen İnsanlk Adna Neo-liberalizme Karş İkinci Ktalararas Toplant, bundan tam bir yl önce, Chiapas eyaletinin La Realidad köyünde düzenlenen ilkine göre, nedense, “sessiz sedasz” geçti. Daha doğrusu, tüm şenlikli havasna rağmen, en azndan Türkiye’deki büyük ticari medya ilk toplantya gösterdiği ilgiyi bu ikincisinden esirgedi.

Hazrlklar La Realidad’daki toplantdan hemen sonra başlayan ve yaz başna doğru Çek Anarşist Federasyonu’nca tamamlanan toplant, dünyann dört bir yanndan neo-liberalizme karş mücadele eden gruplar aşağdaki konularda tartşmak, eğlenmek, yürümek, dansetmek, yemek yemek üzere biraraya getirdi.

İnsanlğa karş neo-liberal ekonomi; bizim dünyamz ve onlarnki (Komutan Yardmcs Marcos, temmuz aynda yaymladğ bir duyuruda ayrmclk yapann “onlar” olduğunu ve “onlar”n, bizim dünyamzn dünya değil, asteroid olduğunu iddia ettiklerini yazyordu); kültür, eğitim ve enformasyona yönelik mücadeleler; ataerkilliğe karş mücadele (Marcos, bu konuda da dünyann tüm maço erkeklerini birleşmeye davet ediyordu); toprak, dünya ve ekoloji için mücadeleler (Marcos’a göre, neo-liberallerin bu konuda bir itiraz olacakt; çünkü, “onlar” kendileri dşnda her şeyi çöp addediyorlard); her türlü marjinalleştirmeye karş mücadele (eh, buna da elitistler bu başlk altnda yaplacak tartşmalar kendilerini marjinal bir konuma mahkûm edeceği için karş çkacaklard).

Her ne kadar, Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu Toplant’ya davet edilen gruplardan yalnzca biri olarak görülse de, aslnda tüm bu mücadelenin başlangc Zapatistalar’n 1994 ylbaşnda Gatt ile birlikte neo-liberalizmin manifestosu saylabilecek olan Nafta’ya karş başkaldrmasna dayanyor. Birçok sosyalisti çileden çkaracak bir şekilde “iktidar” peşinde olmayan; sadece toplumun kurucu potansiyel gücünü ön plana çkarmaya yönelik bir mücadele sürdüren Zapatistalar’n I. Ktalararas Toplant’da üzerine durduklar en önemli husus, neo-liberal zihniyete ve pratiğe karş hiyerarşik olmayan, nomenklaturas bulunmayan bir mücadele ağnn örgütlenmesine yönelik gereklilikti. Ancak böylesi bir ağn, Birikim’in 101. saysnda yer verilen Komutan Yardmcs Marcos’un kaleme aldğ “Küresel Bulmaca”nn umut vaadeden 7. parçasnda sözü edilen direniş ceplerinin örgütlenmesi marifetiyle içinde yaşadğmz dünyay dönüştürme, en azndan bizlere dayatlana karş direnme şansna sahip olabilirdik.

Kapitalizmin tüm toplumu bir fabrikaya dönüştürdüğü, bu nedenle klasik fabrika işçilerinin devrimci özne olma ayrcalklarn günden güne yitirdikleri; haliyle, snf kavramnn ve yapsnn da 1848’deki halinden önemli farkllklar arzettiği bugün, Zapatistalar’n önayak olduklar mücadeleler, Marksist-Leninist geleneğin, ya da bu geleneğin snf tahlilini tam olarak olmasa da büyük ölçüde benimseyen eleştirel kuramclarn pek üzerinde durmadklar bir meseleyi gündeme getiriyor: Aslolan sermayenin gücü değil, toplumsal öznelliğin gücüdür. Dolaysyla, sermayenin gelişimini belirleyen en önemli unsurlardan biri, işçi snfnn mücadeleleridir. Bu yüzden, kollektif öznelliğin otonom gücü, yalnzca tarihin gelişimi açsndan değil; ayn zamanda kurumsal yaplarn işleyişi açsndan da anahtar konumdadr. İşte bu nedenle, tüm kurumsal ve toplumsal yaplar, aşağdan yukarya, yani devrim zaviyesinden okunabilir. Zapatistalar’n, ya da yeni bir örgütlenme pratiği olarak kabul edilebilecek olan Ktalararas Toplant’nn önemi de buradan kaynaklanmaktadr: Sermayeye karş toplumsal öznelliğin gücü!

ÖZGÜR GÖKMEN

Not: İlk Toplant’da olduğu gibi, ikincide de gelişmeler hazrlanan siteler araclğyla internet üzerinden duyurulmuştur. Aşağdaki ilk adres kapanş kararlarn da içeren II. Toplant’nn resmi sitesine aittir. İkinci adreste ise çalşma gruplarnca hazrlanan bildirilerin metinleri bulunabilir.

http://www.pangea.org/encuentro/

http://www.eco.utexas.edu/faculty/cleaver

502270|

“Eğer trende arama olursa Lenin’leri (Collected Works) camdan salla gitsin; ne yap yap Birikim’leri kurtar.”

Bu an 1980’de aramalarn yoğun olduğu dönemde bir yolculuk srasndan kalmadr. Birikim ile ilk tanşmam da (bu olaydan önceydi) bu ‘öneriyi’ yapan kişi araclğ ile oldu. Birikim’lerin güvenliği benim güvenliğimden bile önemli idi, daha abartlmş bir yorumla onlarn güvenliği benim/bizim de güvenliğimizdi belki. Kimliğimizin bir parçasn baskya karş korumaya çalşmak myd acaba? Daha sonra Birikim’in yeniden çkacağn duyduğumda yurt dşndaydm ve gazeteden ilânn fotokopisini alp kocamn bölümünde odasnn kapsna asmştk, başka ilgilenen olursa diye. Hintli arkadaşlardan başka ilgilenen pek olmad.

Birikim’in kişisel önemi beni hemen her zaman kaliteli yaz, eleştiri ve tahlillerle tanştrmasnda olmuştur. Ayrca Birikim pek çok konuda Türkiye solu, milliyetçilik, kimi sosyal bilimsel teoriler vb., ciddi bir referans olmay sürdürmüş ve sürdürmektedir. Örneğin ben eğer ilgili konular içeriyor ise bir ödev veya yazya başlamadan önce Birikim’de çkmş yazlar gözden geçirmeyi bir ön çalşma olarak yapagelmişimdir, kimi zaman yabanc dilde okuduklarm anlayp anlamadğm test etmek için de. Ayrca geçen yaza kadar dilbilim tahsil eden bir kuzenimin yapsalclk üzerine yazdğ bitirme tezinde ilk kaynaklardan birini oluşturmuştur. Çoğumuzun da hemfikir olacağ gibi referans çeşitlenmesi ikinci dönemde artarak devam etmektedir. Kimi konularn işleniş biçiminden ötürü ciddi ve “soğuk” addedilmesi bence bir saknca olmaktan çok akademiye kaynak oluşturan kimi tartşmalar sadece onun yanlmaz otoritesi altnda tartşmaya brakp yeni bir iş bölümüne teşne tutmaktansa, niteliği yüksek tutup onlar da bu platforma çekmek ve farkl bir okuyucu ile tanştrma çabas takdire değerdir diye düşünüyorum. Bu çabann tutup tutmamas bence biraz da okuyucunun sorunu.

Birikim’in insanlara (dşndakilere!) olan mesafesi veya insanlarn Birikim’e olan mesafesi diye adlandrabileceğimiz bir sorunun hâlâ var olduğunu kimi 100. say değerlendirmelerinde de görüyoruz. Bu hattâ zaman zaman bir “elitler” adlandrmasna da varyor. Kendilerini çeşitli gruplara karş “öğreticilik” misyonunun imtiyaz ile donatmş elitler. Bunda gerçek pay olup olmadğ maalesef sanldğ gibi objektif bir perspektiften baklarak anlaşlacak bir şey değil. Bu ancak bizim Birikim ile kurduğumuz ilişkiler içinde gerçeklik kazanabilecek bir görüş.

Öncelikle şu içeridekiler ve dşardakiler meselesini açmak istiyorum. Bana kalrsa (kendi ilişkimden bağmsz olmadan konuşuyorum) Birikim her zaman aktif bir katlm için okuyucusuna kapsn açk brakmştr. Öyle sanyorum ki, sürekli Birikim okuyup da orada yazma itkisini duymamş çok az kişi olmal. Bu kişilerdeki bu etkilenmenin çok çeşitli nedenleri olabilir, kendileri de bu “elitlere” dahil olmaktan tutun da ayklanmş bile olsa bir şeyler öğrenme tutkusuna kadar. Artk şunu da biliyoruz ki, bir yazar/okur ilişkisinde her zaman en azndan var saylan bir hiyerarşik ilişki olagelmiştir. Ancak bana öyle geliyor ki, yine Birikim tam da bu ikiliği krmak için var olduğuna ilişkin ipuçlarn da vermiştir. Bunu da makûl nitelik snrlar içerisinde yazlmş yazlar yazarlarnn statüsüne bakmadan yaymlama çabas oluşturuyor gibime geliyor. Tabiî ki Birikim’in hitap etmeyi beklediği belirli bir aktif okuyucu kitlesi var (hadi diyelim genelde üniversite eğitimi alan ve almş olan kitle), bu da belki başl başna bir snrlama getiriyor. Ancak her seçimin bir maliyeti var ve bence Birikim bu maliyeti ödemeye değeceğini düşünerek iyi bir karar verdi. Yine de denilebilir ki, bu hem Birikim’in de beklentilerinin çok azn bulabildiği bir ödeme oldu hem de düzenli Birikim okuyucularnn. Bunda Birikim hakkndaki önyargnn fazlas ile etkisi oldu anlaşlan; 1980 öncesi yarglarn örneğin, Birikimci olarak damgalanma korkusu ve soğuk, ciddi bir yüz vb.

Ben tüm bu yaratlan sorunlarn Birikim’den çok kendini Birikim dşnda alglamay meziyet edinen okuyucunun kaçsndan kaynaklandğn savunacağm. Topu Birikim’e atmann konformizmini düşünsenize. Böylece Birikim’in dşnda kalma sorunu kendinden menkûl olarak alglanmaya çok müsait duruma gelir ve bu formülasyonu kurann hakllğn da sağlamş olur.

Bir dergiye aktif okuyucu olarak katlmay istememek bir şey, ‘katlmak istiyorum! Ama katlamyorum, çünkü onu başmda bir öğretici otorite olarak alglyorum’ demek daha başka bir şey. Tam da işte katlmay isteme ve onu mümkün klmaya çalşma çabas burada işin içine dahil oluyor. O “otoriteden” yine o otoriteyi kaldrabilmek için öğrenmekte, kendi öğrettikleri ile kendi otoritelerinin sonlarn getirme çabas ile ve mümkün ise yeni bir karş otorite yaratmaya kalkşmadan. En başndan beri Birikim okumaya devam edip de, hâlâ bu ilişkinin var olduğundan yaknan biri olabileceğini aklm almyor; Birikim’de “aradğn bulamamş” kimselerin artk aktif bir okuyucu olmadğ kansndaym. Aradğn bulmaya katkda bulunmayanlar ne yazk ki ne Birikim’de ne de başka yerde aradklarn hiçbir zaman bulamayacaklar, ola ki aradklarnn başka bir yerde oluşmasna katkda bulunuyor iseler o zaman Birikim dşnda bir oluşuma ihtiyaç hissetmeleri en doğal haklar olur. Ama bunun faturasn yalnzca Birikim’e çkarmadan.

Bence içeriyi dşarya, dşary da içeriye dahil etmenin başka yolu yok. Eğer yine Birikim’de çizgi değişikliği, konu zenginliğine gerek olduğu kans var ise bunu yalnzca Birikim’in“mutfağndakiler”den beklemek de ayr bir sorun. (Burada domestik alana bir gönderme yaplarak bu tür işlerin de değerine bir atfta m bulunulduğunu yoksa ‘şef’ aşçlara m bir gönderme olduğunu düşünelim bilemiyorum tabiî. Belki ayrmn sanldğ kadar fazla olmadğ da anlatlmak istenmiştir.)

Beni daha fazla ilgilendirdiği için (bu da kabul ediyorum ki bir ayklama işlemi) Birikim’e feminizmin dahil edilmesi örneğine bakalm. İkinci yarda “dayatan” koşullardan ötürü Birikim kadnlarla ilgili konu ve yazlara sayfalarn açacağn ilân etti ve katlm çağrsnda bulundu. Belli bir katlm oldu. Katlanlar da doğal olarak kendi seçtikleri sosyalist feminist parçalarla açlş yaptlar. Yazlanlar ve seçilenleri okudukça kahroldum. Ancak çok istememe rağmen şu veya bu nedenle (bahane ile?) kendi seçimlerimden oluşmuş bir yaz göndermedim; hâlâ geleceğe ilişkin bir proje olarak portföyümde tutmama rağmen. Şimdi mutfaktan birileri, ki hepsi erkek, bizim (kadnlarn) yerimize bir seçim yapsa yine sorun olacak ve hattâ vazifeyi onlara devretmek biraz da ayp olacak gibi geliyor bana, en azndan halihazrda sürdüğüne inandğm başlangç için. Yoksa bu konuda ne diyalog ne de erkeklerin bu konuya katkda bulunabilecekleri umudunu yitirmiş değilim.

Demiyorum ki, kadn-feminizm gibi konular başka hiçbir yerde hakkyla tartşlmad, tartşlmyor; eğer böyle bir “işbölümüne” kendimiz raz olacak isek o zaman Birikim ile alp veremediğimiz nedir, açkça dile getirebilmeliyiz. Eğer sorun bu hâkimiyet/tababet sorunu ise bunu Birikim’de de tartşmak onun içerik ve biçimini etkilemek açsndan daha anlaml görünüyor bana. Bu konular karşlkl bir etkileşim içinde tartşmak istiyor isek ve derdimiz tamamen bir akademik ortama da seslenmek değil ise, o zaman Birikim’den daha iyi bir yer aklnza geliyor mu? Şahsen benim gelmiyor.

Bu gibi konularda ve Birikim’in diline ilişkin kimi kayglarm içeren birçok yaz yazdm, ancak kimi yerde kendi tarzma ve yeterliliğime ilişkin kayglarla, kimi yerde ise başkalarnn “değerli” fikirlerine fazlaca önem verdiğim için hiçbirini göndermek ksmet olmad. Sanyorum artk hem Birikim’in içinden bir eleştirisinin hem de dolays ile kendi seçimimiz olan konularla aktif katlm gerçekleştirerek, kendi eleştirimizi de bunun içine katma zaman geldi. Ben “dşardan” bir eleştirinin ne etkili ne de mümkün olmadğna inanyorum. Birikim’in durumu bence bunun şimdilik en güzel örneği.

Frsat oluşmuşken ksaca Birikim’de yazlmş kimi yazlardaki bana göre farknda olunmadan (bu zarar azaltmyor) ama cinsiyetçi bir dilin kalntlarn taşyan kimi özel noktalara değinmek istiyorum. Ancak bu eleştiriyi yaparken, cinsiyetten arnmş bir yaklaşmn tamamen ne kadar mümkün olup olmayacağ konusunda şüphelerim olduğunu da belirtmeliyim. Bu yazlar ne kadn veya feminizm konusu üzerinedir ne de böyle bir kayg ile uzak yakn ilişkileri vardr. Ancak yine de dillerine içkin bir geleneksel cinsiyetçi kurgu az da olsa söz konusu.

Bunlardan ilki laiklik tartşmalar üzerine bir yazyd.[1] Yalnzca “Konya halk ‘kz ve kadnlarmzn namusunu korumak için otobüs seferleri düzenleme derneği’ kurup...” diye verilmiş farazi bir örnek ve o dönemde otobüslerin Konya Belediyesi’nce cinsiyete göre ayrştrlmasnn yaz içinde ayrca laiklik ve demokrasi dolaymnda ele alndğ bir bölümdü. Ancak namuslarnn korunmas veya namuslar üzerinden başkalarnn politik imtiyaz kazanmas söz konusu olanlar kadnlar olmasna rağmen (Konya halk ve belediyesince tabiî) verilen örnek de, maalesef “Konya halknn” kadnlar içermeyen bir cemaat olarak alglanmasna bir nevi katkda bulunabilecek bir dille kurulmuştur. Eğer kadnlar için namuslarn korumak elzem olsa idi, neden bunun için kendilerini içermeyen Konya halkna gerek duysunlard, yoksa bu kadnlarn namusu ad altnda kadnlarn kontrolüne yönelik bir uygulama m idi? Tabiî kuşkum yok ki yazarn kendisi Konya Belediyesi veya halk adna bunu ayrntlandrmay vazife edinmiyor (yaz bütün olarak kaygm güçlendirici değil zaten, ancak örnekteki uygunsuzluğu çarpc yapan da bu galiba).

Ancak demokrasiye de değinen bu tartşmada toplum içerisinde nasl bulunulacağna onlar adna karar verilen bir grubun tek derdinin karar mekanizmasnn laikliği, sivilliği veya resmîliği olamayacağ açk. Bence bu yazda biraz daha dikkat veya bir kadna danşmak (bu ksa bölümle ilgili olarak) konunun daha incelikli bir boyutta tartşlmasn sağlayabilirdi. Fazla alnganlk buna m denir bilemiyorum ama, beni bu küçük örneğin böyle kurgulanmasnn rahatsz ettiğini belirtmeden geçmek istemedim.

İkinci örnek ise futbol[2] tartşmalar konusunda ortaya çkt. Konuyu tartşan futbol “severlerin”, buna futbolfili (philia) de denebilir; verilen örneklerin tamam nerede ise cinsiyet yüklü (özellikle de karş-cinse atfen) örnek ve karşlaştrmalarla doluydu. Futbolun popülaritesinin karşsna Bat klasik müziğinin “seçkinliğinin” onu icra eden bir kadn sanatçnn[3] örnek gösterilerek karşlaştrlmasndan tutun da futbola “sevgilimiz-di” diye hitap edilmesinden (tartşanlarn hepsinin erkek olmas tesadüfi miydi bilemem), futbolun artk askerî darbecileri destekleyen yaman bir işkadn olduğuna kadar. Kadnlar ne seyirci ne oyuncu olarak bu kadar az cezbeden bir etkinliğin tartşlmasnda bu kadar kadn ve karş-cinsellik göndermesi nasl işin içine çağrld anlamak zor. Ancak ben sonunda bunun dile ancak bu terimlerle getirilerek meşrû klnan bir erkek narsisizmi ya da bir eşcinsel arzu göndermesi olduğuna kani geldim. Malûm dil ne zannettiğimiz kadar saydam ne de masum. Tabiî bu aceleci bir karar olabilir veya yeterince ince elenmemiş[4] bir yaklaşm da; ama sonuç şu ki futbol sever veya sevmez hiçbir kadn çkp da ‘yahu ne oluyoruz, hani siz futbol tartşmyor muydunuz?’ demedi.

Bu gibi sorunlar ufak gibi görünebilir ve tekil durumda öyledir de. Ancak yakndan baklp görünür klnmadkça yalnzca stadyumda veya stadyum çkşlarnda dert olmaya devam etmeyecek, tartşma ve yazlarda da üstü örtülü, bu defa niteliğinin örtüsü ile gizlenmiş olarak ve büyüyüp başka yazlara da taşnarak devam edecek. Bu dolaşma müdahale ederek bir yerinden krmak gerekliliği bence aşikâr; özellikle de Birikim gibi ayrmclğn hedeflendiğini ne düşündüğümüz ne de istediğimiz bir dergide. Kimi zaman en tehlikeli durum karşmza genellikle hiç beklemediğimiz için görmeyi de ihmal ettiğimiz yerde çkabilir.

Sondan biraz önceki söz: Yine geçtiğimiz yaz bir arkadaşa Birikim’in ay ortasndan önce çkmay ilke edinmeye başlayp başlamadğn sordum, o da ‘hayr ama her ayn en geç 21’inde bayilerde oluyor, ayrca genç kzlara da vaadlerde bulunmuyor’ dedi. Soralm! Birikim ile ilişkimiz bu verilmemiş vaadi beklemenin ötesine geçecek mi?

[1]Birikim, say 2, Haziran 1989, s.32.

[2]Birikim, say 56, Aralk 1993; say 57/58, Ocak-Şubat 1994.

[3]Neden bir erkek sanatç ad verilmez anlamam, acaba kadnlarn modernleşmedeki “işbirlikçiliği” vurgulanmak istendiğinden mi? Ne de olsa inanlan o ki, toplumu modernleştirme uygulamalar “doğal” olarak kadnlar üzerinden yürütülegelmiştir.

[4]Daha ince elenmiş analizlerimi fazla polemiksel bulunduğu için çöpe atmştm. Onun yerine önerilen sosyolojik bir metin analizi de bana çok cazip görünmemişti. Nedeni ise “sosyolojik analizin” daha nötr, objektif, dahas bilimsel olacağna inanmadğm için. Öteki türlüsü de yazk ki fazla kişiseldi (okuyunuz: reaksiyoner, bireysel, cinsiyetimle damgalanmş...)

502271|

Ne kadar çok elimiz varmış meğer!

Can Yücel

Genelde Birikim’i baştan sona, hiçbir yazıyı atlamadan ve yazıların dergide yer aldıkları sırayı izleyerek okurum. Bu alışkanlığım gerçi sevdiğim tüm dergiler için geçerlidir, ama Birikim için daha bir önem kazanır, çünkü her sayısını kendi iç bütünlüğü olan, toptan bir metin olarak algılamayı tercih ederim. Bir tür okuma adabıdır da aynı zamanda benim için bu. Kimbilir, dergi deyip geçemediğim, kitap mertebesinde ya da kendi başına bir değer olarak, “Birikim mertebesinde” gördüğüm için.

Bu alışkanlığımın (sayıca pek az olan) istisnalarından birini 101. sayıyı okurken gerçekleştirdim ve Zapatist Milli Kurtuluş Ordusu lideri, Komutan Yardımcısı Marcos’un “Niçin Savaşıyoruz? Dördüncü Dünya Savaşı Başladı” başlıklı yazısını “Geçen Ayın Birikimi”nin hemen arkasına alıverdim. Bunun iki sebebi vardı. İlki: Söz konusu yazı, oldukça “uzun” görünen İran dosyasından daha ilginçti benim için, sabretmem zordu. İkincisi ve daha önemlisi ise şu: Ömer Laçiner’in “Geçen Ayın Birikimi” içinde yer alan, konuya ilişkin yazısı -yazılarını sürekli okuyan bir okuru olarak söylüyorum- uzun zamandır ondan okuduğum en “mutlu ve enerjik” yazı idi. Belli ki, lafı fazla uzatmaya gerek duymadan ağırbaşlı bir coşku ile sunduğu Marcos’un yazısı, onun için, dünyanın öbür ucundan tanıdık bir ses, ortak bir arayış, güleç bir selam olmuş, ona “tüm dünyaları içerebilecek bir dünya” isteyenlerin ortak dilini kurabileceğimiz bir kulvarın ışıldamaya başladığını (bir kez daha) göstermiş.

Bu coşkuyu bir an önce paylaşmak için diğer yazıları atlayarak Marcos’u okudum. Şimdi okuduklarımla ilgili bir şeyler yazacağım. Ama öncelikle yazmak istediklerim içerik ile değil, Marcos’un derdini anlatış tarzı ile, dili ve üslûbu ile ilgili. Bu bana, anlattıklarından, yaptığı çağrıdan çok daha fazla heyecan verdi ve daha önemli geldi. Bu dilde, çok önemli bir olanak görüyorum.

Yüzyıldan fazla bir zamandır dünyanın bütün ana-akım sol sosyalist hareketleri, iktidarı ele geçirmeye kilitlendikleri ölçüde, en basit ifade ile “sevimsiz” diyebileceğimiz bir dil kullandılar. Bu dil, resmî bir dil idi, kendi kalıpları, protokol kuralları vardı. “Her şeyi bilen” öncüler tarafından, “yanılmaz, yanılması mümkün olmayan” bir iradenin yüksek dili olarak kuruluyordu. Karşısında mücadele ettiğimiz insanlık düşmanı güçlerin kullandığı ve ekonomi ideolojisinin gerekleri ile şekillenmiş o uğursuz dil ile kıyaslandığında dahi, son derece kurmaca ve insana ait şeylerden uzak kalabilen bir dil idi bu. Bir iktidar ve devlet ele geçirmeyi sosyalizmin yegâne yolu ve koşulu sayan, sosyalizmi korunması gereken bir kurum olarak donuklaştırmayı tercih eden ve bu uğurda (tarihsel ve diyalektik materyalist “haklılık ve meşrûluk”larına dayanarak) gerektiğinde her şeyi gözden çıkarmaya hazır olanların dünya sosyalist hareketinin üzerinde (maddi bir güce de yaslanan bir) ideolojik hegemonya kurmaları, tüm dünya devrimcilerinin dillerini sakatladı. Bizleri, insana ait değerler ve güzellikleri yüceltecek yerde, baskı aracına dönüşmüş/dönüşebilen kurumları kutsayan ve kesinlikle devrimci sayılamayacak, bu donuk dile mahkûm etti. Ülkemizde 70’li yıllarda yayımlanan sol dergilerin “orta sayfa” yazıları, bu konuda bolca örnek sunmaktadır. O yazılarda, bir yanda hızla yükselen, filizlenen bir devrimci dalganın coşkusu ve enerjisi, diğer yanda ise bu coşku ve enerjiyi sakatlayan ve kendi kalıplarına, sınırlarına hapsetmeye çalışan bir dil yan yanadır: Ülkenin ve dünyanın düzenine ilişkin kalıplaşmış, madde madde sıralanmış tespitler, kendi örgütünü tüm gelişmelerin merkezine yerleştiren analizler, her önermeye eşlik eden “karşı konulamaz” alıntılar, kişi putlaştırmaları vs. vs. Elbette bu sadece bizim ülkemize özgü değil. Dünyanın en özgürlükçü sol hareketleri dahi, bu soğukluktan, bu donukluktan ve sevimsizlikten azade bir dil oluşturmakla zorlandılar.

Marcos çok farklı bir dil ile konuşuyor. Kesinlikle iddiasız değil, ama iddiası kendi gücü ya da iktidarı ile ilgili değil. Kendisini bir parçası addettiği, büyük bir güzellikler ormanının, tüm dünya insanlığının iddiası bu. Hepimizi de, emperyalizme bu devirde posta koyabilmiş muzaffer bir kumandan, bir halk kahramanı, bir büyük kurtarıcı ya da büyük hikmetlere erişmiş, yanılmaz bir önder olarak değil, eşit bir kişi olarak bu iddiaya omuz vermeye çağırıyor. Tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken Zapatist hareketi “direniş cebi örneği” diye anıyor sadece, “fazla önem atfetmiyorum” diyor. Öyle kurtuluş reçeteleri, büyük metinlerden alıntılar, büyük gerçekler yok onun dilinde. Bir umudu, bir ışığı işaret ediyor sadece.

Böyle mühim bir mevzuda yazdığı yazıyı dahi, bir oyun esprisi ile kuruyor, bir yapbozu anlatıyor. Yazısını “dünya devrimcilerinin önümüzdeki dönemdeki temel görevleri özetle şunlar olacaktır” diye maddeler sıralamak yerine, yaşlı bir bilgeden aldığı bir hayat dersini biraz da utangaçça anlatarak bitiriyor. Yazısının son bölümünün başlığını “Sevgi içinde yuvalanmış rüyaları anlatan bir dipnot” olarak koyabiliyor. Yazıyı bir kurumun değil, bir insanın yazdığını hissettiriyor her satırında.

İşte bu dil benim kurtuluş umudumu güçlendiriyor. Büyük sosyalist projelere, devrim stratejilerine, yanılmaz teorilere falan ihtiyacımız yok. Devleti ele geçirmek, iktidar olmak, kurum olmak vs. ise korku ile, temkini elden bırakmadan ele almamız gereken meseleler olmalı. Şimdi kafamızı çokça eksik bıraktığımız şeylere yormanın zamanı... Bize şimdi hayaller lazım, oyunlar, ütopyalar, şiirler lazım, yaşlı bilgelerin masalları, çocukların sorunları lazım...

Tüm bunları iktidar olmaktan, bir devlet ele geçirmekten daha çok önemseyen insanlar, birbirimizi buldukça, hayallerimizi, oyunlarımızı birleştirmeyi öğrendikçe, tüm bunlara akıllarımızı -baş aktör olarak değil, ama diğerlerine hizmet eden bir hizmetkâr olarak- ekleyebildikçe dünyanın barbarlığa teslim olmama ihtimali var kalacak.

Bunun yolunu açacak olanlardan biri oluşturacağımız ve yukarıda saydıklarımızı kapsayan yeni bir evrensel dil olabilir. Daha sahici, daha insanî, daha isyankâr, daha dinamik, daha mütevazı, daha özgür, daha canlı, daha neşeli bir dil.

Marcos elbette bu dilin tek habercisi değil. Geçenlerde ÖDP’nin yanılmıyorsam Alibeyköy’de düzenlediği uçurtma şenliğinin sloganı “Yaşasın çocuklar, Yaşasın Uçurtmalar” imiş. Bu da yeni evrensel dilimize bizden bir katkı sayılsın.

Şimdi gelelim mazrufa, yani Marcos’un söylediklerine. Marcos, dünya ölçeğinde Soğuk Savaşın sona ermesi ile başlayan döneme ilişkin değerlendirmeler yapıyor. Yazıda yer alan, neo-liberalizmin tüm dünyayı içine sürüklediği yeni dünya savaşı, tüm dünyada siyasetin almaya başladığı yüz kızartıcı durum, derinleşen yoksulluk ve benzeri diğer tespitlere ilişkin söylenecek bir şey yok. Benim için altı çizilmesi gerekli ve tartışma yaratacağını düşündüğüm üç nokta var, onlara değinmek istiyorum.

Ama öncelikle bir noktayı vurgulayalım. Yazı temelde bir çağrı özelliği taşıyor. Tüm dünyada neo-liberalizmin saldırısından nasibini alan, vazgeçilmiş, gözden çıkarılmış, kenara atılmış tüm insanlara yönelik bir çağrı bu. Özetle “Herkes bulunduğu yerden kendi sesini yükseltsin, mücadele etsin, isyan etsin” diyen bir çağrı. Marcos bu çağrıyı ifade ederken, herhangi bir büyük disiplin içinden konuşmuyor, örneğin önerdiklerinin genel olarak sosyalizm ile ya da bir dünya devrimi stratejisi ile bağını kurmaya çalışmıyor, böyle bir iddiası da yok. “Size uzun vadeli kehanetlerde bulunamam, ama insan kalabilmek için bulunduğumuz yerde direnmemiz gerektiğini söyleyebilirim” diyor sadece. Onun dilini özgürleştiren temel noktanın bu olduğunu da söyleyebiliriz sadece. Onun dilini özgürleştiren temel noktanın bu olduğunu da söyleyebiliriz belki. Sadece devrimcilere, sosyalistlere ve onların referans ve anlam dünyasının içinden seslenen bir çağrı, ihtimaldir ki, bu derece heyecan verici ve yankı uyandırıcı olmayacaktır.

Ancak ben kendi hesabıma onun çağrısını bir sosyalist olarak okumaya çalıştım. Sosyalizm ile ilişkilendirmeye, sosyalizme açabileceği olanaklar açısından değerlendirmeye çalıştım. Elbette herkesin bunu yapması gerekmiyor, ama ben Marcos’un çağrısında ifadesini bulan mücadele anlayışının, sosyalizmin görkemli bir yeniden yükselişinin önünü açabileceğini umuyorum. Aşağıda ele alacağım ve Marcos’un yazısından altını çizmeye çalışacağım noktalar, bunun olanaklarını araştırma amaçlı bir iç tartışma girişimi olarak okunabilir. Yazının başka türlü okumaları elbette mümkündür, ama ben kendi amacım açısından, sosyalistlerin anlam ve tahayyül dünyasından bakınca, tartışmalı bulunabileceğini düşündüğüm üç nokta üzerinde durmaya çalışacağım.

Bu noktaların birincisi “globalleşmeye karşı ulusal devleti savunmanın zorunluluğu” iddiası. Bunun neden gerekli olduğunu tartışmamız gerekiyor herhalde. Eğer bu, Marcos’un sözleriyle, “neo-liberalizm tek bir modelin içinde eritmek üzere ulusların ve ulus gruplarının yıkımını, ortadan kalkmasını da dayatıyor” diye yapılması önerilen bir şey ise, ulusal devletlerin bugüne dek “kültür yok etme” konusunda dehşetli bir sicile sahip olduklarını ve halen bu sicillerini kabartmak ile meşgul olduklarını akıldan çıkarmasak iyi olur diye düşünüyorum. Bunu sadece onların kapitalist olmaları ile açıklayamayacağımızı, ulus kavramı üzerine kurulmuş modern devletlerin hangi ideolojiye yaslanırlarsa yaslansınlar birer asimilasyon makinasına dönüşebileceklerini de artık yeterince öğrenmiş olmalıyız. Belli ki, tüm insanlığın zenginliği olan kültür miraslarını ve çeşitliliklerini korumak için, türleri ne olursa olsun devletler var oldukça, mücadele etmeye devam etmemiz gerekecek.

Gerçi Marcos’un ulus-devleti yücelttiğini düşünmek olacak iş değildir (yoksa onun Chiapas için bağımsızlık istemiyor oluşunu açıklayamazdık). Onun söylediklerini, daha çok, “mevcut devletlerin milliyetçilik ekseninde yeni bölünmelere, yeni parçalanmalara maruz kalmasına karşı olmak” olarak algılamak gerekiyor herhalde. Zira Zapatistler için, “... Meksika’yı küçük parçalara ayırma girişimlerinin, kızılderili halkların özerkliğine dair haklı taleplerden değil yöneten kesimden kaynaklandığını düşünüyorlar” diyor. Yine bir başka yerde, “dördüncü dünya savaşını” analiz ederken, “bu savaş sınırların çoğalmasını ve ulusların dağılmasını tahrik ediyor” diyor. Bu cümlelerden, mikro-milliyetçilik de denen, her etnik kimliğin kendi devletine ulaşması arzusunu ifade eden akıma karşı durma çağrısı çıkıyor.

Ama yine de önerilen, “globalizme karşı ulus-devletlere sahip çıkmak” olarak tanımlanınca, çok sorunlu bir alana ayak basmış oluyoruz. Bunu herhalde başka türlü ifade etmek lazım yoksa kendimizi Saddam’ı, ya da TC Genelkurmayı’nı savunurken bulabiliriz. Kendi hesabıma şunu söyleyebilirim: Hiçbir devleti savunmak hoşuma gitmez. Tüm devletler kirlidir ve hepsinin üstünde yer alan bir şeyleri savunmak isterim.

İkinci dikkate değer nokta “Direniş Cepleri” meselesidir. Ben kendi adıma bu kavramı çok sevdim. Marcos’un Tomas Segovia’dan aktardığı, “Muhalefet iktidara karşı çıkmaz ve onun tam biçimi bir muhalefet partisi biçimidir. Oysa Direniş, tanım olarak bir parti olamaz; yönetmek için yapılmaz o... direnmek içindir” cümlelerinin çok önemli sorunlarımızın çözümüne anahtar olabileceğini düşünüyorum.

Bize içinde yeni iktidar taklitleri üretmeyecek mücadele yöntemleri gerekiyor. Muhalefet iktidar olabilmek için yapılır ve rakibinin tüm gayrı-ahlâki yanlarını içermeye, bu açıdan her an rakibine dönüşmeye hazırdır. Direniş ise bambaşka olanaklar sunan bir kavram. Evet “son tahlilde” pasif bir eylemdir direnmek. Ama sadece son tahlilde... Direniş sadece “karşı çıkmak” olmayabilir. Nasıl direndiğimiz, direnişimizi nasıl kurduğunuz, direnirken neler yarattığınız önemlidir. Bu açıdan bakınca, direnme eyleminin kendisi kurucu bir işlev taşıyabilir.

Sosyalizmin özgürleştirici bir tanımına ulaşabilmek için, sadece “neleri hedeflediğimiz sorusu yeterli değil; en az onun kadar önemli olmak üzere, “nasıl mücadele ettiğimiz” ve “nasıl bir yoldan yürüdüğümüz” soruları da önemli görülmeli. Eğer bir mücadele, içinde ve/veya yakınında yer alan insanları özgürleştirici bir etki oluşturuyorsa, bu tüm insanlığa bir katkı sayılmalı. Dolayısıyla büyük bir tarihsel akım olarak sosyalizmin genel hedefleri ve idealleri ile uyumsuz olmayan her türlü özgürleştirici mücadeleyi sosyalizmin hanesine yazma taraftarıyım.

Tarih boyunca sosyalizm kavramına çeşitli kavramlar eşlik etti. Hattâ belki onun belirli bir dönemdeki baskın anlamını, ona en çok eşlik eden, en çok yan yana gelen kavramın belirlediği söylenebilir. Çeşitli dönemlerde sosyalizmin hegemonik kavranışını belirleyen bu kavramlara “devrim”, “düzen”, “devlet”, “siyaset”, “sınıf”, “parti” örnek gösterilebilir. “Bunları unutalım artık” demiyorum ama, sanıyorum bugün sosyalizmi en çok “mücadele” ve “özgürlük” kavramları ile yanyana anmaya ihtiyacımız var.

İnsanın en çok, mücadele ederken özgürleşebildiğini, kendini en iyi şekilde, insanlık için güzel şeyler uğruna ve başkalarıyla birlikte mücadele ederken gerçekleyebildiğini düşünüyorum. Örneğin Zapatist hareketin sözcülüğünü yaptığı ve her eylemleri için onaylarını aldığı Chiapas yerlilerinin veya bizden bir örnek olarak, kadın-erkek birarada, inatçı bir direniş örgütleyen Bergama köylülerinin mücadeleleri sosyalizmin kendisi olmalı. İlla statik, tek bir tanıma mı ihtiyacımız var? Sosyalizmi dünyanın her tarafında her gün yeniden ve yeniden kurulan ve böylece büyüyüp gelişen bir büyük ortak hayal olarak düşünsek olmaz mı?” “Yürüdüğümüz yolların toplamı, sosyalizmin kendisidir”, desek olmaz mı?

İşte “direniş” kavramı, özellikle bugün, tüm dünyada geçerli olan bu neo-liberal saldırganlık ortamında, tam bu tanıma uygun aracı sağlıyor. Muhalefet merkezileşmeye, düzene, intizama girmeye meyyaldir. Tanımı gereği sınırları dardır. İktidara yaklaştıkça sorun ettiği, uğraştığı şeyler de azalır, ufku daralır. Meksika’daki ve Türkiye’deki insanlar aynı muhalefetin parçası olamazlar örneğin. Oysa aynı insanlar, aynı canavara farklı yerlerden direniyor olabilirler. Aynı büyük hayalin parçaları olduklarını hissedebilirler.

Tüm direniş alanlarını aynı ve biricik, kısırlaştırıcı otorite etrafında toplama takıntısı ile şekillenmiş olan siyaset (ve muhalefet) anlayışımız yerine her direnişe kendi özgüllüğü içinde şapka çıkarmayı bilen, illâ aynı çatı altında olmasak da yollarımızın birbirinin önünü açtığını akıldan çıkartmayan bir kavrayışı benimsememize faydası olur umarım bu “direniş cepleri” kavramının.

Üçüncü tartışmalı nokta ikinci ile ilişkili: “Eğer insanlık hayatta kalmak ve kendini iyileştirmek istiyorsa, onun yegâne umudu, dışlananların, hesaptan düşülenlerin, ‘kaldırılıp atılabilir’ olanların meydana getirdiği bu ceplerdedir” cümlelerinde özetleniyor.

Bu cümleler, irade olarak “işçi sınıfı ve müttefiklerini” ya da “ezilen dünya halklarını” değil, bir bütün olarak “kaybedenleri” tanımlıyor. Bunun “şekilsiz, bir araya gelmesi mümkün olmayacak” bir irade olduğu, bu iradenin herhangi bir şey kuramayacağı söylenebilir. Ancak ikinci noktayı hatırlayarak şuna dikkat çekebiliriz: İşaret edilen de zaten kurucu değil, direnişçi bir iradedir. Burada neo-liberal saldırganlıktan zarar gören kesimlerden, kümelerden hiçbiri dışarıda bırakılmadığı gibi, herhangi birisi de öncelikli, ayrıcalıklı bir konuma yerleştirilmiyor. Tek bir soyut iradeden değil, her biri ayrı birer cep olan sınırsız sayıda somut iradeden bahsediliyor. Bu sayısız iradeye söylenen de “Bir araya gelin, bir büyük gövde olun” değildir.

Yazıda, geleneksel tahayyül dünyamız ve kavramsal alışkanlıklarımız açısından en sorunlu, en aykırı sayılabilecek ve tahminen en çok tartışmaya neden olacak nokta burası. Çok açıktır ki, burada dile getirilen düşüncelerde sınıf bilinci, sınıf perspektifi falan yoktur, ya da -hafifleterek söyleyelim- oldukça zayıf ve bulanıktır. Ancak bu düşünceler, tüm dünyada yeni dünya düzeninden zarar gören herkesin, bulunduğu yerde, kendi “cebinde” mücadeleye girişmesi çağrısı ile tutarlıdır. Kaldı ki, modern Meksika devleti tarafından, topraklarına ve kültürlerine yöneltilen tehdit ve saldırılara isyan eden, mütevazı bir şekilde, doğal yaşamlarını, kültürlerini ve topraklarını korumaya çalışan Chiapas yerlilerinin mücadelelerini “sınıf bilinci” kavramı ile ilişkilendirmek ya da bu mücadeleye bu bilinci “dışarıdan taşımak” da pek mümkün görünmüyor. Eskiden “her şeyi çözen sihirli anahtar” saydığımız bu kavramların, her biri kendi özgül dinamikleri ile karşımıza çıkan sayısız meseleyi açıklamakta ne derece kısır ve yetersiz kaldığına basit bir örnek aslında bu.

Burada “sınıf perspektifi” kavramı üzerinde bir parantez açalım. Marksizm açısından kapitalizmi ve kapitalist dünyayı anlamak ve değiştirmek için anahtar bir kavram olarak kullanılan “sınıf”, siyasetin diline biraz çarpıtılarak tercüme edildi. Geleneksel sol söylemde, “sınıf perspektifine uygun mu?” denince, daha çok, sosyalizmin meşru ve biricik temsilcisi olduğu varsayılan hareketin/partinin vb. çıkarlarına uygun olup olmadığı sorusuna cevap aranmaktadır. Bu yüzden sözkonusu hareket ya da parti ile arasında ideolojik ya da örgütsel tabiyet ilişkisi bulunmayan her türlü hareketlilik ve mücadele, sınıf perspektifinden yoksun olmakla eleştirilmiş ve ilgi alanımızın dışına itilmiştir. Bu kavrayış, dünyanın her tarafında ortaya çıkan ve türlü zenginlikler sunan özgürlük mücadeleleri ile sosyalizmin bağının kurulmasını engelledi, onlardan öğrenmemizi ve kendimizi yenilememizi zorlaştırdı.

Sonuç olarak: “Sınıf bilinci” ya da “sınıf perspektifi” kavramları, bugüne dek taşıyageldikleri anlamları ile, bizi geleneksel sol tahayyüle ve onun kronik ekonomizm ve ikamecilik hastalıklarına bağlı tutmakta, tüm dünyaya yayılmış muazzam çeşitlilikteki mücadeleleri ve isyanları anlamamızın, “bizden” hissetmemizin önünde engel oluşturmaktadır. Bu yüzden, Marcos’un bu engelleri aşarak yaptığı esnek ve çoğul irade tanımı bize yeni kapılar açıyor: “Buradaki de bir direniş cebi örneği ama buna aşırı bir önem atfetmiyorum. Örnekler direnişlerin sayısı kadar çok ve bu dünyanın dünyaları kadar da çeşitli. O halde hoşunuza gidecek bir örnek oluşturun. Bu cepler hadisesinde tıpkı direniş olayında olduğu gibi çeşitlilik, farklılık bir zenginliktir.”

Ben de bu yeni kapılardan içeri giren ışıklardan güç alıyorum. Tüm kaybedenleri; kadınları, yaşlıları, yerlileri, çevrecileri, homoseksüelleri, kültürleri aşağılanan, yok edilen tüm etnik kimlikleri, evsizleri, işçileri, işsizleri, savaş mağdurlarını, bekaret kontrolüne marûz kalan genç kızları, sokakta tiner koklayıp soğuktan korunmaya çalışan çocukları, vs. bu milyarlarca insanın hepsini yanımda, benden hissetmek hem hayal gücümü kamçılıyor, hem de bana büyük bir acı ve öfke denizinin gizil gücünü hissettiriyor, umut veriyor. Belki hepsinin sorunlarının çözümlerini kusursuzca açıklayan bir teorim yok, ama ellerinin sıcaklığını kendi elimde duyabilecek bir hissiyatım var. Öncelikli ihtiyacımız da böyle bir hissiyat galiba..

502272|

“Her yerden gelenlerin” kurduğu ÖDP, ilk kongre ve konferans sürecini “her yere dönme” niyetiyle tamamlad. Şüphesiz ki, bu her yere dönme düşüncesi, “orta vadeli” politikalarn oturacağ veya üzerine inşâ edileceği bir zemine ihtiyaç duymakta. Bu zeminin yap taşlarndan birisi ve hattâ en önemlisi de demokratik, çoğulcu bir birarada yaşama durumunu sağlayabilecek alternatif bir kamusallk projesine sahip olabilmek gibi gözüküyor.

Aksi halde, Türkiye toplumunun yaşadğ ve kutuplarnn eş derecede demokratik muhtevadan yoksun olduğu “Türk-Kürt”, “Alevi-Sünni”, “Laik-Şeriatç” gibi ksr saflaşmalarn aşlmasnda “üçüncü bir güç” haline gelebilmek zor olacak gibi.[1] Kimliklerin içe kapandğ/döndüğü, kimliğini savunmann “onur meselesine”[2] dönüştüğü ve Türkiye toplumunun kendisini oluşturan unsurlara ayrştğ böylesi bir saflaşma, yeni bir “biraradalk” kurgusunun ne kadar elzem hale geldiğini ortaya koyuyor.

İşte bu yüzden, ÖDP’nin “kendi hikâyesini” kurabilmesi için böyle bir bakş açsn oluşturmas gerekiyor. Bu hikâyenin yazlabileceği en iyi yer de konferanst elbette. Bu yaz, konferansn en hararetli tartşmalarndan birinin bu hikâyeyle ilgisinin kurulmas hakknda “içeriden” bir iki söz etmek için yazld.

TARTIŞILAN: “ÖZELLEŞTİRME DEĞİL KAMULAŞTIRMA”

“Konferans sürecinin” en scak tartşmalarndan biri eğitim önergesi üzerinde gelişti. İnsanlarn kafalarn karştran, dar anlamda “siyasetin” daha çok prim yapmasna ve en önemlisi iradelerin belirlenmesinde “bizimkileri” referans almaya vesile olan konu, Parti Meclisi (PM) karar tasars hakknda verilen değişiklik önergesiydi. Önergede, karar tasarsnda geçen “eğitimin, dersaneler de dahil olmak üzere bir kâr kaps olmasnn engellenmesi” ifadesinin yerine “özel okul ve üniversitelerin kamulaştrlmas” ibaresinin konulmas isteniyordu. Konu hakknda söz alan tüm konuşmaclar eğitimin kamusal niteliği üzerinde durdular. Özellikle bilginin metalaş(trl)mas ve eğitimin piyasada mübadele edilebilecek bir mala dönüşüyor olmas karşsnda tutarl bir duruşun gerekliliği herkesçe sabitti. Eğitimin, iktisadî alann genel mantk ve işleyişine teslim edilemeyecek[3] bir muhtevaya sahip olduğuna dair “kamusal bir sezgiydi” paylaşlan. Bilginin halesinin düştüğü, Aydnlanma ideallerinden kaynaklanan “kutsiyetini” yitirdiği ve “homo economicus”un gdalarndan biri haline geldiği günümüz “bilgi çağnn” bu açdan yaplan eleştirisinin önemi ortada. Fikir birliğinin olmadğ konu ise neo-liberal dalgann gündelik hayatmza yönelik en haşmetli saldrs olan özelleştirmenin karşsna pratik-politik düzlemde ne konulacağyd. Kamulaştrmann gerekliliği üzerinde dönen “sert” tartşmalar bir yana, mesele “özelleştirme değil kamulaştrma”, “henüz buna gücümüz yetmez”, “zaman değil” gibi argümanlarla savuşturulamayacak bir öneme sahip.

TARTIŞILMAYAN: NASIL BİR KAMUSALLIK

Kamusal alan, bugüne dek, daha çok devletin veya iktisadn egemenliğinde kurguland. Devlet, bu alandaki iktidarn geleneksel toplumun dayanşma örüntüleri yerine kendini ikame ederek sağlarken; iktisat, kamusal alan konjonktüre bağl olarak işlevsel bir zemine oturttu ve meşrûiyetini piyasa rasyonalitesine dayandrd.[4] Oysa solun kamusallk tasavvurunun, iktisadn ve devletin tahakkümünün ötesinde, çoğulculuğa, farkllğa ve katlmclğa vurgu yapan bir dayanşma mantğna rastlanmas gerekmekte. Bu bağlamda solun toplumsal projesi de tek biçimliliği, standartlaşmay temel almamak zorunda.[5] Tam da bu yüzden “sosyalizm ile snfl toplumlar arasndaki fark, bir tek sosyalizmin kendisine dahil olan üyelere vaat ettiği cennetle mi ölçülecektir; yoksa bu topluma dahil olmayan ve olmak istemeyenlerin nasl dşlandğ daha önemli bir kriter olarak m devreye sokulacaktr”[6] sorusuna verilecek cevap, solun politik eksenini belirlemede önem kazanacaktr. İşte eğitim tartşmasnn da böylesi bir tasavvurla ilişkilendirilmesi gerekiyor. Öte yandan solun duruşu bu aşamada “Özelleştirmeye Hayr”dan öte, kurucu/yaratc bir enerjiyi ifadelendirmekten uzak durumda. Bir kere şunu ortaya koymakta yarar var; bu enerji kaynağn ne Keynesyen ekonomi politikalarndan ne de Sovyetik devletçilik anlayşndan alacak. Eğitimin sradan bir iktisadî faaliyet olarak alglanşnn karşsna tek tip, resmî bir eğitim sistemiyle cevap vermek, bir özgürleşme projesi olan sosyalizmin güdükleştirilmesi/bürokratikleştirilmesi anlamna geliyor.[7] Srtnda Sovyetler’in bürokratik sosyalizm anlayşyla, Kemalizm’in devlet geleneği gibi iki kamburu bulunan bu ülke solcular için “Özelleştirme Değil Kamulaştrma” slogan, brakn açc olmay, “sosyalist bir tevhid-i tedrisat” bile çağrştryor. Önergedeki “özel okul ve üniversiteler” ibaresi sadece kâr amaçl eğitim veren kurumlar değil, farkl toplumsal gruplarn eğitim alannda ortaya koyabilecekleri tüm alternatif kurumlar da kapsayacak genişlikte. Bu ifade çerçevesinde Koç Üniversitesi de, şimdi kapal olan Heybeliada Ruhban Okulu da, dinsel bir cemaat, tarikat veya ekolün eğitim kurumu da ayn kefeye konulup “sosyalist tedrisatn” dşna frlatlmaktadr. Oysa devlet, elindeki kaynaklar esas olarak kamu eğitim kurumlarna tahsis etmeli, bunun karşlğnda özel eğitim kurumlarn da serbest brakmaldr.[8]

YANİ...

Solun özel eğitim kurumlarndan ürküp, bunlar yasaklamak yerine, tüm olanaklarn özgürlükçü bir kamusal eğitim projesi için seferber etmesi beklenir.[9] Bu bakmdan eğitime ilişkin önerilerimiz farkl olmann meşrû kabul edildiği, farkllklarn kendilerini özgürce ifade edip yeniden üretebildiği[10] bir kamusal alan baz almaldr. Bu noktada “tefsirci” ve “bilimsel” olma kaygs gütmeksizin, Engels’den de bir alnt yapalm: “Bütün dinsel topluluklar, istisnasz, devlet tarafndan özel topluluklar olarak nitelendirilecektir. Bunlar hazineden gelen malî desteklerden yoksun kalacaklar ve merkez Eğitim Bakanlğ’na tabi okullar üzerinde etkilerini yitireceklerdir. Ama buna karşn kendi olanaklaryla, bunlarn kendi özel okullarn açmalarn ve orada saçmalklarn öğretmelerini yasaklayamayz (vurgu bizim).”[11]

Yukarda ana hatlaryla, çizilmeye çalşlan özgürlükçü bir kamusal eğitim fikri, tabiî ki bir “kim kime dum duma” durumunun resmi değildir. Kamu gücünün, asgarî eğitim koşullarn denetleme yetkisi elbette olacaktr; farkllklar kendisini eğitim alannda ifade ederken, kimi evrensel kstaslarn oluşturduğu bir zemine yaslanmak zorundadr. Bu evrensellik de Bat-merkezli ve standart değil, çok merkezli, çok sesli ve çoğul bir evrensellik olmaldr.

Sözü geçen evrensel-ortak kstaslarn ayrntl tarifi, derinlemesine bir tartşma gerektirmekte ve bu yaznn snrlarn aşmakta. Bizim bu yazdaki amacmz “nasl bir eğitim” sorusuna cevaben ayrntl bir model anlatmndan ziyade, yeni bir kamusal alan tarifinin gerekliliğini vurgulamakt. Görmek gerekir ki, bu sahaya dair bütünlüklü bir bakşn yokluğunda, yalnzca iktisadi alanda düşünülmüş bir kamulaştrma söylemi, tam da “kaş yaparken göz çkarmaya” dönüşebilme tehlikesini taşyor.

[1]Bu saflaşmann en taze örneklerinden birini, geçenlerde Gaziantep Sankospor - Diyarbakrspor maçnda yaşadk. Rutin hakem tepkisi ve rakip takm “düşmanlğ”, Sankosporlular’n Diyarbakrsporlular’a yönelik “PKK dşar” sloganlaryla son buldu.

[2]Başörtüsüyle öğrenim görebilme gibi demokratik bir talebi “başörtüsü onurumuzdur” tarzndaki söylemlere boğmak bunun güncel bir örneği...

[3]’60’l ve ’70’li yllarn ünlü “üretim için eğitim” slogan, o dönemde sola hâkim olmuş olan iktisadiyatç ve kalknmac mantğn en iyi ifadesiydi. Bugün bu slogann gerekleri -gerçek sahipleri olmas gereken- egemenlerce “laykyla” yerine getirilmekte. Bu konuda bkz. Tanl Bora, “ ‘Öğreten Adam’ ve ‘İnsan Kaynaklar’ ”, Birikim, say 89, s.29-34.

[4]Konu hakknda daha geniş bir anlatm için bkz. Ertuğrul Başer, “Kamusala ve İktisada Dair 1-2”, Birikim, say 80, 82.

[5]Devletin değişik dinî anlayşlara eşit mesafede olmas anlamnda laiklik, özgürlükçü bir kamu sahasnn vazgeçilmez unsurlarndan biri. Bu noktada solda farkl bir duruşu temel alan ÖDP’nin, “özgürlükçü bir laiklik için” adl karar tasarsnda “kitleleri dinsel dogmalara ve hurafelere karş mücadele içerisinde aydnlatma”y bir politik hedef olarak belirlemesi sorunludur. Çünkü dogma ve hurafelerin nerede başlayp nerede bittiğini tayin edecek olan ÖDP değildir. Bu durumda Telli Baba’ya adak adanmasna karş nasl “politik”(!) tavr alnacağ tehlikeli bir muammadr.

[6]Taner Akçam, İşkenceyi Durdurun - İnsan Haklar ve Marksizm, Ayrnt Yaynlar, 1991, İstanbul, s.15.

[7]Bu güdükleşmeye örnek olarak ayn tasardaki “temel eğitimin zorunlu ve 11 yl olmas” ifadesi verilebilir. Böylesine güncel bir meselede, MGK’dan daha “radikal” olma kaygs dşnda hiçbir şey söylenmemekte. Kald ki eğitimin “zorunluluğunu” a priori doğru olarak kabul etmek tek başna bir sorunlar yumağ oluşturuyor ve böylesi bir bakş açs verili duruma skşmş olmay ifade ediyor. Tasar, ne yazk ki, özellikle ’70’li yllarda, Bat’da sol çevrelerde eğitim konusunda öne çkan ütopik arayşlardan pek de nasibini almamş gözüküyor.

[8]Bu konuda bkz. Ahmet İnsel, “Kemalist ‘Laiklik’ mi, Çoğul Toplum Laikliği mi?”, Birikim, say: 20, s.18-25.

[9]“Özgürlükçü bir kamusal eğitim”den kast, devletin kamusal saha üzerinde buyurucu olmamas ve sözkonusu hizmetle ilişkiye geçen tüm insanlarn (öğretmen, öğrenci, veli vs.) söz ve karar aşamalarnda etkin olmasdr. Ayrca burada eğitim “devletin ideolojik bir aygt” olarak değil; “açc”, özgürleştirici, farkllklar gözeten bir niteliğe haiz olarak alglanmaldr.

[10]Burada farkllklar kültürel kimlik olgusu; tarih-dş, değişmez değil; bir oluşum ve yeniden oluşum süreci olarak alglanmaldr. Kastedilen şey, İlhan Tekeli’nin ifadesiyle izolasyoncu değil, etkileşime ve diyaloğa açk bir kültürel çoğulculuktur. İlhan Tekeli, “Türkiye’de Çoğulculuk Arayşlar ve Kent Yönetimi Üzerine”, Kentte Birlikte Yaşamak Üstüne, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yaynlar, İstanbul, 1996, s.15-27.

[11]Marx, Engels, Seçme Yaptlar 3, “1891 Sosyal Demokrat Program Tasarsnn Eleştirisi”, çev: M. Kabagil, Sol Yaynlar, s.531.

502274|

ÖDP’nin 1. Kurultay’nda alnan kararlar içinde ekonomiyle ilgili olanlar, asgaride uzlaşma pratiğinin sonuçlarn sadk biçimde yanstyor. “Toplumsal ihtiyaçlar için bir ekonomi” bölümünde yer alan kararlar ve bunlarn gerekçeleri, ortodoks Marksist söylemin aşr iktisadiyatç, bağnaz biçimde sanayi merkezli ve dar anlamyla işçi snf odakl tahayyül dünyasnn dar snr ve kalplar içine hapsolmaktan kurtulmay elbette başaryor. Buna karşlk, önerilere gelince, solun ekonomiye bakşna ve iktisat politikalarna yaklaşmna egemen olan ikircikli tavr açk biçimde ortaya çkyor. Bu yalnz ÖDP’ye özgü bir tavr değil. Ekonominin toplumsal tahayyüle egemen olduğu bir çağda, ekonominin özerk gereklerinin pazar ekonomisinin gerekleri olduğu fikrinin evrensel bir dogma statüsünü kazandğ bir dönemdeyiz. Bu ortamda, kendisi için var olan bir iktisadî dinamiğin karşsna, insanlar ve toplum için var olan bir başka mümkün dinamiği çkarmak, ama bunu, ayaklar hiç yere basmayan bir uçuk ütopya dünyasndan hareketle yapmamaya dikkat etmek, doğal olarak ikircikli bir söylem yaratr. Buna, geçmişten gelen simge ve referanslarla olan bağn, çözümleme amacyla olmasa bile, üretilen söyleme tarihî-siyasal bir meşrûiyet zemini kazandrmak için saklanmasna özen gösterilmesi de ilave oluyor. Bunu da, bir siyasal parti için doğal karşlamak gerekir. Her şeyi yoktan var eden olma iddiasnda bulunan, kendini yeni dünyann milâd olarak sunan ve saman alevi gibi (eğer parlarsa) parlayp sönen moda siyasal akmlara karş, kendini uzun bir tarihî arayşn küçük bir parças olarak görmek alçakgönüllülüğünün gereğidir bu. Yeter ki bu gerek, düşünceyi kat ve değişmez kalplarn içine hapsetmesin; siyasal hareketi, mâbedin kutsal bekçiliği görevine soyundurup, onun toplumsal dönüşümüne katkda bulunma gücünü iğdiş etmesin.

ÖDP kurultay kararlarnda, iktisatla ilgili bölümü okurken hissedilen bu ikircikli tavr, umarz bu mâbet bekçiliği görevini üzerine alma arzusunun bir sonucu değil, tarihî süreklilik içinde dönüşümü ve öncelikle kendi dönüşümünü gerçekleştirme arzusunun bir sonucudur.

ÖDP ekonomiyle ilgili üç hedef öneriyor. Eşitlikçi paylaşm, ekonomik karar alma süreçlerinin demokratikleşmesi ve ekonomik kararlarda kamusal yararn ön plana çkmas. Bu üç hedefin birleştiği, birbirini tamamladğ aslî hedef, “solun özgürlük, eşitlik, yurttaşlk haklar, dayanşma gibi temel ideallerini ekonomik alana tercüme etmek” olduğu, “ekonominin toplumsal kontrolü ve bu amaç gerçekleştirilirken demokrasi ilkelerinin korunmas” olduğu belirtiliyor.

İnsanî yaşamn zenginleşmesi ve gelişmesini hedefleyen, insan merkezli bir iktisadî dinamiğin kurulmas hedeflenmekle beraber, karar metninde bu hedef bu biçimde ifade edilmiyor. Belli ki, metni hazrlayanlar, toplumsal snflar yok sayan ve sadece soyut bir insann varlğnda yaşam düşünen hümanizma felsefesinin yanltc evrenselliğine kendilerini koyvermek istemiyorlar. İnsan kavram yerine, “çalşanlar” kavramn kullanyorlar. Bir ölçüde anlaşlr olan bu ikame, hedeflenen toplumun bir çalşanlar toplumu olduğu hissini de kaçnlmaz olarak uyandryor. Çalşmann yüceltildiği bir çalşanlar toplumu, sosyalist tahayyülün özgürleşme ufkuna ne derece uyuyor?

Farkl çevrelerden ve giderek artan bir güçle ifade edilmeye başlanan, “emek-sonras topluma” geçiş perspektifinin öyle çok uzak olmadğn kestiriyorsak, o zaman, çalşanlar toplumu tasarm gerçekten gelecek döneme mi, yoksa küçük admlarla da olsa tarihe karşan bir sanayi toplumu dönemine mi referansta bulunuyor, diye sormak kaçnlmaz oluyor. Ücretli emek toplumunun bir ütopya değil, en azndan saysal olarak, gelişmiş ülkelerin bugün fiilen içinde bulunduklar bir durum olduğunu dikkate alnca, emekçilerin toplumu kavramnn da yeniden tanmlanmas gereği ortaya çkyor. Gelişmiş ülkelerde, bugün çok yüksek oranda ücretli emeğe dayanan üretim dünyasn tedrici olarak demokratikleştirmekle yetinen sosyal demokrasiden farkl olarak yeni sosyalist akmlarn, ücretli emeğin insanî varoluşa hükmetmesini zayflatacak önlemleri önplana çkartmaya başladğn dikkate almak gerekiyor.

ÖDP kurultay karar metni, emek ideolojisi ve çalşanlar söylemiyle yetinmiyor elbette. Yukarda belirttiğimiz ikircikli ve dönüşüme gebe tavr, burada da kendini hissettiriyor. Emekçi ve tüketici haklarnn savunuculuğunun yannda (bu iki hakkn, baz durumlarda, örneğin çevre kirliliği konusunda karş karşya gelebileceği pek dikkate alnmyor), yurttaş ve insan olarak haklarn da, emekçilik konumuna indirgenemez olduklar dolayl biçimde ifade ediliyor. Bunun yannda, dayanşma kavramnn boş bir klf olmasn engelleyen önerilere de metinde yer veriliyor.

Metinde, ÖDP’nin sadece emekçilerin değil, “yoksullarn, işsizlerin, unutulanlarn, dşlananlarn yaşamlarn iyileştirecek kazanmlar için mücadele edeceği”nin alt çiziliyor. Gerçekten de, içinde bulunduğumuz kapitalizmin yeniden yaplanmas süreci, geçmişin tersine, says giderek büyüyen kitleleri iktisadî yaşamn dşna atarak, işsizliğe mahkûm ettiklerini unutarak, toplumu “içeridekiler” ve “dşta braklanlar” diye ikiye bölüyor. İçeriye girebilenlerin ve burada kalabilenlerin says göreli olarak azalrken, dşardakiler giderek büyüyen bir ordu oluşturuyorlar. Bu gelişme karşsnda, sosyal demokrat sol, yakn zamana kadar, radikal sol ise bugün dahi, istihdam ağrlkl politikalarn özendirilmesinin gerekliliğini vurgulad. Gerçekten de, II. Dünya Savaş’ndan sonra biçimlenen sanayi toplumu, insanlarn özgürleşmesini, onlarn bir işe sahip olmalarn, emekleri karşlğnda bir ücret edinmelerini ve üretime katlmalarnn karşlğnda sosyal haklara sahip olmalarn öngörüyordu. Sadece bunlar yeterli değildi. Bunlar, 19. yüzyl işçi snf tahayyülü, Bat’da egemen dinî ahlâk ve burjuva çalşma ahlâknn bir sentezini oluşturan, çalşma etiği besliyordu.

Sol, son yirmi ylda, her ülkede farkl tezahür eden, artan ve süreklileşen işsizliği, burjuvazinin işçi snf üzerinde bask kurmak için yarattğ işsizler ordusu gibi, yapay bir olgu olarak alglad. Tam istihdam aslî hedef olmal, mümkün olan en fazla kişi emeğini satp, yaşamn ücretli olarak sürdürebilmeliydi. Tam istihdam için, haftalk üretim süresinin ksaltlmas, yani var olan işin daha fazla kişi arasnda paylaşlmas önerisi, solun uzun yllardan beri dünyann her yerinde önerdiği klasik çözümdü. ÖDP’nin kongre metninde de bu öneriyi klasik biçiminde buluyoruz: “İşgücünün, emekçilerin gelir düzeylerini düşürmeksizin, uzun vadede tam istihdam olanakl klacak bir düzeye kadar ksaltlmas hedeflenmeli, ücretlerde kesintiye gidilmeksizin haftalk çalşma süresinin 35 saate indirilmesi için mücadele edilmelidir.”

Çalşma süresinin ksaltlmas, sosyalist hareketin, ilk oluşumundan beri aslî hedeflerinden birisidir. İnsanlarn başkasnn denetimi altnda, amacna yabanc olduklar işlerde çalşmalarnn özgürlük demek olmadğnn bilincinde olan sosyalistlerin ütopyasnda, çalşma süresinin mümkün olduğu kadar azaltlmas ana hedeftir. Ama bu hedefin amac, tam istihdam sağlamak veya çalşanlarn alm gücünü yükseltmek hedeflerinden bağmsz düşünülmelidir. Çalşma süresinin ksaltlmas, istihdam arttrmayabilir. Son yirmi ylda gelişmiş ülkelerde bunun böyle olduğunu görmek zor değil. Çalşanlarn alm gücünü arttrmak hedefi de, çalşma süresinin azaltlmasnn bir alt ürünü olmayabilir. Hattâ bir dönem bunun tersi de olabilir. “Dşlananlarn, unutulanlarn, işsizlerin” yararna, çalşma süresi azaltldğ gibi, orta-yüksek gelirli emekçi kitlesinin emek gelirinde de oranl bir azalma olabilir. Çalşan nüfusun büyük bölümünün “emekçi” olduğu bir toplumda, toplumsal dayanşma yükümlülüklerinden “içerideki” emekçileri muaf tutup, örneğin sadece sermaye gelirlerinden yeni katklar elde ederek “dşardakileri” topluma katabilmeyi başarmak pek mümkün değildir.

Çalşma süresinin ksaltlmas, tam istihdam ve benzeri iktisadî kayglarla değil, kendisi için gerçekleştirilen bir hedef olmaldr. Çalşma süresinin tam istihdam veya yeni işsizlik yaratma kabiliyeti konusunda yaplan spekülasyonlar bir kenara brakp, çalşma süresinin, insanlarn kendilerine, çevrelerine ve topluma ayracaklar özgür zaman büyütmesi hedef ön plana çkarlmaldr. ÖDP metninin, çalşma süresinin de dahil olduğu daha genel bir değerlendirme paragrafnda ve yerinde bir ifadeyle belirttiği gibi, “bu ayn zamanda çalşanlarn ekonomik karar süreçlerinde yer almalarnn nesnel koşullarn yaratacaktr.” Sadece ekonomik karar süreçlerinde değil, siyasal ve toplumsal karar süreçlerinde de daha fazla yurttaşn bulunabilmesi, temsilî demokrasi kurumlarnn yannda, etkin bir doğrudan demokrasi kurumlar alannn gelişebilmesi için de, çalşma süresinin azalmas elzemdir.

Ne var ki, toplumsal dayanşmann kurumsal olarak vücut bulmas için, çalşma süresinin azaltlmas yetmez. Çalşanlarn toplumsal varoluş haklarnn sattklar emek gücünün karşlğyla snrlanmadğ, yurttaşlk hakk olarak asgari gelir hakkna sahip olduklar bir toplumsal düzen, sosyalist tahayyülün gerçekleştirilebilir ufku içinde yer almaldr. Yaşam hakknn salt çalşmann karşlğ olmaktan çkarlmas, geçmiş toplumsal birikimin ortaklk hakk olarak yurttaşlarn koşulsuz bir asgari gelir hakkna sahip olmalar; yaşamn sürdürebilmek için yabanclaşmş emek dünyasna eli mecbur olan altta kalanlarn özgürleşmesine, yaşam projelerine sahip çkmalarna olanak verecektir. Yurttaşlk geliri önerisi, toplumsal dayanşmay bedava eğitim ve sağlk hizmetlerine indirgeyen yaklaşmn yetersizliğini ve hattâ sakncal yanlarn daha açk biçimde ortaya koyacaktr. Sadece aynî yardma dayal toplumsal dayanşmann merkezî devletin iktidarn güçlendirici vasflarn unutmamalyz.

Düşün ve tahayyülü, egemen toplumsal söylemin ürünü olan genel geçer doğrular ve ideolojik “gerçekler”den kurtarmak, bunun gerekli ilk admdr. Önce kendi düşün ve tahayyülümüz üzerindeki, liberal veya sosyalist ekonomizmin ideolojik doğrularnn boyunduruğunu sökebilmeliyiz. ÖDP’nin kongre metninde bu yönde anlaml bir çaba olduğunu söylemek zor.

Metni önerenlerin, “direniş” söyleminin meşrûiyet kazandrc gücünün yeterliliğinde anlaştklar hissediliyor. Böylece kapitalist düzen içinde elde edilen kazanmlarn savunulmas, “dşlanmş” kesimlerin bunlara sahip olmasnn sağlanmas gibi hedeflerin alt dikkatle çiziliyor. Buna karşlk, yurttaşlk haklaryla iktisadî haklarn birbirlerine eklemlenmesini sağlayacak kurumlar, konut hakk dşnda önerilmiyor. Bu kurumlarn içinde, asgari gelir hakknn en ön srada yer almas beklenir. Ama asgari gelir hakkn, insanlarn özgürleşmesi ve yaşamlarnn zenginleşmesi ufkundan hareketle savunmak için, üretimi egemen iktisat ideolojisi katndan değerlendirmemek, liberal bir fayda kuramnn yanltc cazibesine kaplmamann yannda, mekanik bir Marksist emek-değer kuramndan da başn kaldrabilmek gerekir. Herkesin, yurttaşlk hakk olarak sahip olacağ asgari gelir hakk, mülkiyet haklarn bütünüyle lağvetmeden, insanlarn yaşam haklarn ekonomiden ksmen özerkleştirebilmelerini sağlayacağ için devrimcidir.

Bugün kapitalist sistem, geçmiş kurum ve koşullar yeniden tesis ederek aşacağ bir bunalm yaşamyor. Derin, köklü ve etkileri önümüzdeki yüzyln hemen hemen tümüne yaylacak bir dönüşüm “bunalm” geçiriyor. Bu dönüşüm süreci içinde, kapitalizmin kendisi kendi varlk koşullarnn bir ksmn ykyor. Bunlarn yerine yenilerini tam anlamyla koyabilmiş değil. Yktğ kendi varoluş koşullarnn en önemlilerinden birisi, üretimle paylaşm arasndaki doğrudan ilişkiyi giderek koparmas. Gelişmiş kapitalist ekonomilerde, son yirmi ylda üretim artmaya devam ederken, üretimin içinde ücretlerin işgal ettiği yer devaml azald. Buna karşlk yatrmn pay artmad, o da azald. Artan pay, sermaye sahiplerinin (ortaklar, borç verenler) ve yöneticilerin gelirlerinden oluşan, mülklü ve/veya yönetici elitin pay oldu. Bu durumun yarattğ bunalm aşmak için, kapitalizm tüm gücüyle küreselleşmeye sarld. Şimdilik sürekli genişleyen pazarlar ve sürekli azalan maliyetlerle ve daha önemlisi, üretimden giderek kopan finans sektörünün yarattğ kârlarla dönüşüme bir yön vermeye çalşyor. Kapitalizm, her türlü ulusal bağmllktan kurtulmuş, ulusal devlet ve onun yerel bağlarndan syrlmş, ülkesiz ve toplumsuz bir sermaye değerlendirme dinamiğine yön vermeye çalşyor.

Neo-liberal, küreselleşmeci egemen zümrenin yönettiği kapitalizmin bu yeni saldrs karşsnda sosyalistlerin hedefi, muhafazakâr milliyetçilik veya milliyetçi devletçilik kalelerine çekilmek, “direnişi” bu arkaik kalelerde, aşr sağ milliyetçiler, kökten devletçiler ve prekapitalist zümrelerle dirsek dirseğe örgütlemek olmamaldr. André Gorz’un yerinde bir tespitle belirttiği gibi, “küreselleşmeyi reddetmek, ona karş ulusal planda kalarak direnilebileceğini iddia etmek, kaçnlmaz olarak bu küreselleşmeye teslim olmaya götürür.” Bu açdan, kurultay karar metninde yer alan, IMF, Dünya Bankas, Dünya Ticaret Örgütü gibi, küreselleşmiş sermaye devletinin aygtlarna karş sürdürülecek siyasal ve ideolojik mücadele gereğinin hatrlatlmas yerindedir. Ama bunun bölgesel ve yerel somut ayaklarnn düşünülüp, önerilmeden yaplmas, hoş ama boş bir laftan öteye anlam taşmadğ izlenimi yaratmaktadr.

Önemli olan, başka bir şeye girmek için kapitalizmden çkmak mücadelesi değil, kapitalizmle toplum arasndaki farkn büyümesini, ikisinin arasndaki mesafenin giderek açlmasn sağlamaktr. Toplumun özerk yaratclk alanlar bulmas ve üretmesi, alternatif toplumsallklar oluşturmas, devlet ve sermayenin tahakkümünden kurtulmuş işbirliği, faaliyet ve yaşam biçimleri yaratmas yönünde mücadele etmek, sosyalist tahayyülün geleneksel tüm simge ve değerlerine körü körüne biat etmemeyi gerektirir.

ÖDP gibi özgürlükçü ve dayanşmac söylemi öne çkaran, insanlarn öznelliklerini gerçek ya da suni nesnelliklere karş korumay amaçlayan bir siyasal hareketten, kuşatlmş kalenin savunulmas mantğyla davranmas beklenmez. Bu nedenle, “özelleştirme taarruzuna karş kamu mülkiyetini savunmay” ÖDP’nin aslî hedefleri arasna koymas, yaznn başnda belirttiğimiz huzursuzluğun, ikircikliğinin anlaml bir yansmas olarak ele alnabilir. Çünkü metnin biraz ilerisinde, “geniş kitleleri karar süreçlerinin dşnda brakan ve konuyu salt bir mülkiyet sorununa indirgeyen devletçilik”le ÖDP’nin fark vurgulanmakta, ama ayn zamanda, “kamu mülkiyeti”, başka hiçbir tanma gerek görmeden, hikmetinden sual olmaz bir üstünlükle payelendirilmektedir.

Bu ikircikli tavrn yoğunlaştğ, gerginliğin son derece arttğ bölümlerin, kamu-özel, kamu-piyasa ikilemlerinin ifade edildiği bölümler olmas, elbette anlamldr. Geleneksel devlet-piyasa ikileminden kurtulmak istediği belli olan metin, bunu kamusal alana vurgu yaparak başvurmak istiyor. Ksmen başaryor da. Ama kamusal alan olarak tanmlanan alan, “ne piyasa ne de devlet” tanmnn ötesine gitmeyen, olumsuz bir tanmlama olarak kalyor. Metinde gönderme yaplan “kamusal alann”, yeni bir toplumun inşâsna, toplumla egemen kapitalizm arasndaki mesafenin açlmasna, toplumla tahakkümcü devletin ilişkilerinin seyrelmesine yönelik bir soluğu, bu yönde gerçekleştirilecek bir dizi hamleyi yoğunlaşmş biçimde ifade edebilme kabiliyeti yok.

Metinde, kamunun devletle bütünüyle örtüşmediği olgusuna dolayl yoldan değinilirken, sivil toplum-devlet ayrmnn mutlak biçimde yaplmasnn olumsuzluğuna vurgu yaplyor. Bu, elbette sosyalist perspektiften hareketle yerinde bir vurgu. Bu vurgu kadar, kamu yarar ve onun ifade edilip, hedeflendirildiği kamu alannn daha somutlaştrlmas beklenirdi. Bireylerin özel yaşam projelerine hayat verdikleri bir özel alan değil, topluluğun aktör olarak var olabileceği, siyasal iktidar ilişkilerinden göreli mesafeli bir özerklik ve ortaklk alannn tarifinin yaplmayş, metnin önemli eksikliklerinden birini oluşturuyor.

Derneklerin, vakflarn, gönüllü çalşmaya dayanan örgütlenmelerin candamarn oluşturduklar, toplumsal ihtiyaçlarn tanmn, sralandrmasn ve bunlarn karşlanmasnn denetimini yapan, gereğinde bu tanma giren mal ve hizmetlerin üretimini örgütleyen bu faaliyet alannn aslî özelliği, faaliyeti gerçekleştirenle faaliyetin amac arasnda mümkün olan en az mesafenin bulunmas. Bu nedenle, toplu demokratik planlama gibi, soyut bir toplumsallk alannda faaliyet gösterecek bir merkezî gücün, ne dereceye kadar devlete indirgenmeyen bir kamusal alann kurumu olabileceği sorusu, metinde cevapsz kalyor. Benzer biçimde, toplumsal dayanşma kurum ve söyleminin bir iktidar arac olmaktan çkarlmas için, dayanşma sadece devlet merkezli bir kurumlaşma içinde gerçekleşmemelidir.

Dayanşma kavramnn hayata geçirileceği esas alann, bu kamusal alan olmas beklenir. Ama ÖDP kurultay metninde, dayanşmay devlet araclğyla gerçekleştirecek kurumlara yerinde ifadelerle belirtilirken (örneğin vergi), bunun toplumun özerk alanlarnda can bulacak pratiklerine yer verilmiyor. Halbuki, yaznn başnda özetlediğimiz hedeflerden üçüncüsü, tam da bunun düşünülmesini gerektiriyor. “Ekonominin kamusal yarar doğrultusunda örgütlenmesi”, kamusal yararn tespitinin teknokratlarn ve temsilcilerin tekeline braklmamalarn gerektirir. Kamusal yarar, merkezî gücün tespit ettiği ve hayata geçirmek için insanlar görevlendirdiği bir yarar konusu olmamaldr. Kamusal yarar, ortak inisyatiflerin kendilerini var edebilecekleri, siyasal iktidarn bunun karşsnda engel teşkil edemeyeceği, buna karşlk malî ve siyasal destek sağlayabileceği, bir ortak yaratclk alan olarak tanmlanabilir. Bu ortak yaratclk alannn temel özelliği, herkesin birden fazla faaliyet alannda yer almas, yaşam varlğn tek bir mesleki kimlikle, tek bir aidiyet simgesiyle anlamlandrmamas; tek boyutlu bir etkinlik aygt olmaktan kurtulmasdr.

Ksaca ifade etmek gerekirse, ÖDP kurultay karar metninin ekonomi konusundaki yaklaşm, ÖDP’nin asgari müştereklerinin ücretli emek toplumu ufkunu aşmadğn gösteriyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, böyle bir ufkun daha çok uzak olduğunu düşündürebilir. Ama ücretli emeğin zaman içinde kalkmasnn koşullarn düşünmeden, kapitalizmi aşmay düşünebilmek, o yönde tutarl ve kalc admlar atabilmek mümkün müdür?

502275|

Radikal’in köşe yazarlarndan, Doğan medya grubunun yetkililerinden Tarhan Erdem geçenlerde ÖDP ile Refah Partisi’ni ayn kefeye koyduğu bir yaz yazd. Erdem bu yazsnda özellikle ÖDP’ye yanlş bir yerden bakyor, bu yüzden yeni ve özgün sol partimizin ayrt edici özelliklerini göremiyordu. Erdem’in söylediği, kabaca, ÖDP ile RP’nin totaliter geleneklerin sürdürücüsü olduklar, seçimli parlamentolu demokratik bir rejime öncelikle zihniyetleri ve iç yaplar nedeniyle uyum gösteremeyecekleriydi.

Hakikatin bir bölümüyle yetinerek sonuçlara vardğ, teşhis yanlşlarna dayandğ için Tarhan Erdem’in bu yazsnda öne sürdüğü görüşler üzerinde uzun boylu durmak yararl olmaz. Ancak yaznn önemi, sosyalist hareket içindeki tartşmalar, ayrşmalar fazla bilmeyen, genel olarak sosyalistlere ve dolaysyla ÖDP’ye “dşardan” bakan pek çok insann fikirlerini yanstmasnda. Hattâ fikirleri yanstmas da önemli değil. Yansttğ endişeler mühim asl.

Bu endişeler, ÖDP’nin, doğru dürüst bir parlamenter demokratik sistemi samimi olarak savunan insanlarla mutlaka kurmak zorunda olduğu diyalogun önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Hattâ sadece bu insanlarla değil, bugüne kadarki sosyalizm deneyleri ve sosyalistlerin her türlü icraat karşsnda, onyllarn anti-komünist şartlandrmalarndan da beslenen garip bir ürküntü duyan bütün herkesle diyalog kurabilmenin önkoşulu, söz konusu endişeleri giderebilmek.

Şunu da ekleyeyim: bu endişeleri taşyanlar yalnz sosyalizme uzak kimseler değil. Bugün başkalarnn pekâlâ ‘sosyalist’ diye snflandracağ kimi insanlarn bizzat bu sfat benimsemekte ne kadar zorlandklarn düşünelim. Benimsemekte zorlanmayanlarn da açklamalar gerektiğinde nasl knp skndğ ortadadr.

Tarhan Erdem işin kolayna kaçyor ve, “Bunlar bal gibi sosyalist; dolaysyla totaliter bir gelenekten geliyorlar; dolaysyla demokratik olmaya zihniyetleri müsait değil,” diyerek kestirip atyordu. Biz, onca iç mücadeleyi, zihniyet değiştirme sancsn yaşamş insanlar olarak, böyle bir kestirmecilikle karşlaştğmzda hakszlğa uğradğmz düşünebiliriz. Biz, sonu ölümle biten tartşmalardan geliyoruz. Devrimlere önderlik etmiş insanlarn kendi arkadaşlar tarafndan ortadan kaldrlşlarn meşrûlaştrp hazmetmeye çalşrken midelerimizi deldik. Yaşamamzn haram sayldğ, her frsatta ezildiğimiz, her türlü gaddarlğa mâruz brakldğmz memleketimizde, onurumuzu olabildiğince koruyarak yaşamaya çalşmak bile zorlu bir mücadele gerektiriyorken, bir de dünyann dört yannda sosyalist ad taşyan çeşit çeşit muhterisin yediği haltlarn hesabn vermekle uğraştk. Yanbaşmzda ayn haltlar yiyebilme amacyla örgütler ve düzenler kuran iktidar düşkünleri at oynatyordu; onlarn yediği haltlarn hesabn vermek de bütün sosyalistlere düştü.

Sosyalizmin 20. yüzyl bilançosu çkarldğnda, yüzümüzü ağartacak kaç şey sayabiliriz; buna karşlk, yüzümüzü yere eğmemize yol açacak kaç felâket var... Üstelik bazlarn bizzat orak-çekiçli kokartlar, kzl bayraklar taşyan partiler, partililer, ordular, gerilla birlikleri vs. yaratt... Sovyetler Birliği devletinin, Çin Halk Cumhuriyeti devletinin, Doğu Bloku ad altnda biraraya getirilmiş zoraki sosyalistlerin, Kzl Khmer’lerin telef ettiği bir gariban durumunda, sosyalizm.

Ama biz hâlâ sosyalistiz? Niye, o vakit? Mazoşist miyiz, hyar myz?

Bu ülkede demokrasi, insan haklar, eşitlik, adalet mücadelesi yaptğmza göre, ikisinden de azck nasibimizi almş saylabiliriz. Olsun. Razyz. Biz, insanlar kendilerini her bakmdan geliştirebilme konusunda eşit frsatlara sahip olabilsinler, dişli parças, şalter, tornavida olarak kullanldklar üretim süreçlerinde hebâ edilmesinler, kaderlerine hâkim olabilsinler, kimse elindeki maddî-manevî imkân ve kuvvetlere dayanarak başkalarn tahakküm altna alamasn, para değil katlma-paylaşma zevki ve keyfi belirleyici olsun istiyoruz. Bilgi, katliam sanayiine peşkeş çekilmesin, büyük şirketlerin kasalarna hapsolmasn, bilgiye ulaşma yolu herkese açk olsun istiyoruz. Anababalar çocuklara, babalar analara, zengin babalar yoksul babalara zulmetmesin, zengin çocuklar yoksul çocuklara nispet yapamasn istiyoruz. İnsan öldürmek imkânsz olsun, düşünme, ifade etme, tartşma, egemenlerin anca kendilerini güven altnda hissettiklerinde müsamaha gösterdikleri, geçim derdindeki çoğunluklarn zaten ehliyetsiz brakldğ, seçkinlere has bir salon oyunu olmasn, en zevkli ve yararl insanî faaliyetlerden biri olsun istiyoruz.

Bütün bunlar, hepsini birden istemek ve bu hedeflere doğru uzanan bir yolu inşa etmeye çalşmak, bugünün dünyasnda, sosyalist olmay gerektiriyor. Biz de bu yüzden sosyalistiz. Bu konum, bizi, insanlk tarihi boyunca çeşitli şekillerde yürütülmüş adalet ve özgürlük mücadelelerinin geleneğine bağlyor. “Sosyalistiz” derken, bağlandğmz bu geleneğe de gönderme yapyoruz.

Ancaak! Bir vakit ayn geleneğin sürdürücüsü olarak varolmuş, sonradan gelenek melenek her şeyi krp dökmüş veya kendini bu gelenek içerisinde göstermiş, sunmuş, bu yolla sağladğ prestiji özgürlük ve adalet rüyasn insanlarn zihninden kazmak için kullanmş birileriyle ayn safta görülüyoruz.

ÖDP sralarndan itirazlar: “Hâlâ m, hâlâ m? Aşk dedik, amblemi krmz-sar yapmadk, hiçbir yere orak-çekiç, başak, işçi kolu, çark falan koymadk, hep sempatik eylemler tasarlamaya çabalyoruz, kitlesi bizimkinden daha etkili parti var m, yöneticilerde ayrcalk brakmadk...”

Evet, doğru. Zaten ÖDP bu yüzden “güncel” bir sosyalist parti. “Sosyalistim” demenin değil, her yaplanda radikal-snrsz demokratça, sosyalistçe ölçütler aramann önemi kavrandğ için ÖDP var. “Kendi dükkânmz” döneminin bizi ne hale soktuğunu nihayet anlamş olduğumuz için var. Kendimize küçük iktidar alanlar ve mekanizmalar yaratp, bunlar düzen güçlerininkilerle tokuşturmann sosyalizm mücadelesiyle pek âlâkas bulunmadğn kavradğmz için var. Tokuşturmamz gerekenlerin değerler ve hayat tarz olduğunu artk düşünebildiğimiz için var.

Hepsinden önemlisi, bir sürü meselesini halletmemiş insanlarn toplaştğ bir odak olarak ÖDP, sosyalizm mücadelesinin bir hayal işi olduğunu bize yeniden hatrlatt. İktidar hesaplar, dükkân rekabeti ve resmî düzeylerde etkinlik kazanma uğraşlar içerisinde, gazete kâğd ve naylon torbalara sarp toprağa gömdüğümüz, sonra da orada unuttuğumuz rüyalarmz hatrlattğ için, ÖDP’nin kuruluşu, yaşamas önemli. İnsanlar, hikmeti kendinden menkûl şeflere hayatlarn teslim etmek üzere değil, tpk kendileri gibi, ne yaplacağn çok da bilmeyen ötekilerle birarada geleceği düşünebilmek ve olabiliyorsa “yapabilmek” için toplaşyor ÖDP’nin etrafnda.

İşte ben de bu yüzden Tarhan Erdem’in yazsn vesile ederek sormak istiyorum: bu manzara dşardan niye böyle görünmüyor?

Baz itirazlar daha bu satrlar yazarken kulağma geliyor: “Canm, bir köşe yazar iki laf etti diye...”

Bu itirazlarn sahiplerini bir sonraki kongre çalşmalaryla uğraşabilsinler diye rahat brakyorum; onlar da beni rahat braksn.

İddiam şudur: bir köşe yazarnn dillendirdikleri, öncelikle, “sosyalistler” denince akla gelen tatsz tarihî gerçeklerin yarattğ endişelerden kaynaklanyor. Öbür taraftan dolanp söyleyeyim: sosyalizm ad altnda yazlmş, çizilmiş, söylenmiş, inanlmş, savunulmuş, yaplmş, yaplmamş ne varsa külliyen bizim malmzdr diyemeyiz. Dersek, en başta kendimize hakszlk etmiş oluruz. Bazlar bizimdir. Peki, hangileri?

İsterseniz bana dünya özetleme-toparlama yarşmasnda birincilik kazandrabilecek bir skştrma işlemiyle, çok ksaca da sorabilirim: Stalin “bizim” midir?

Toplumun karşsnda “sosyalistler” olarak çkyorsak, “bizim sosyalizmimiz”i, hiçbir zihin karşklğna, endişeye, tereddüte yer brakmayacak tarzda açk, berrak, ortaya koyabilmeliyiz.

Ancak böyle bir arnma-arndrma çabasnn, maalesef henüz aşamadğmz bir alşkanlğmz yüzünden, derhal kendi şakağmza dayadğmz bir silaha dönüşmesi tehlikesi var. Geçmişimizle hesaplaşacağz derken, bütünüyle kendi içimize kapanabiliriz. “Kongre” kelimesinin telaffuz edilmesiyle bile gözlerin nasl parladğna, pek çok iş için kendinde hal bulamayan insanlarn nasl bir enerji ve cevvaliyetle yüklendiğine baklrsa, bu tehlike ciddî boyutlarda.

Bu yüzden, belki de geçmişle hesaplaşmay, belirleyici ve sembolik birkaç konu dşnda, bütünüyle gelecek perspektiflerine dönük olarak sürdürmeliyiz. Ama muhakkak sürdürmeliyiz. Hem kendi tereddütlerimizi hem de başkalarnn yersiz endişelerini yok etmeliyiz. Bizden, korkacaklarsa, rahatlarn kaçracağmz için ayrcalkllar, tahakkümcüler korksun. Demokrasi perspektifi bizden daha kstl olanlar bizim demokratlğmzdan şüphe duyduklarn ileri süremesinler.

Açkças, bu söylediğimin önemli bir laf olduğunu zannediyorum, ama düşüncelerimi derinleştirmeyi ve daha ileri götürmeyi beceremedim. Eğer birilerinin aklna yatarsa, benim atamadğm fikrî ve pratik adm onlar atabilir. Şimdilik öne sürebileceğim, ÖDP’yi öncelikle “bizim şu şu şu koşullarla biraraya toplandğmz kuruluş” olmaktan çkarp, toplumla diyalog ve ilişki içerisinde, aslî çabasn “dşarya” yönelik harcayan bir “parti” durumuna getirmek mecburiyeti.

“Toplumla...” deyince de, bir başka tartşmaya girmek zorundayz, ama burada bunu yalnz hatrlatmakla yetineceğim: “Ne şeriat ne darbe” slogan ÖDP’yi uzun süre idare edemez. Bu hükmün arkasna bir de iddia takaym: Bir “İslâmc” kanad da bulunmayan herhangi bir muhalif hareketin bu memlekette sahici bir dönüşüm yaratabileceğine inanmyorum. Haliyle bir de soru: ÖDP’liler inanyor mu?

Bu konuda sürdürülecek tartşmann da, bizzat demokratlk ölçütlerimizin, çoğulculuk anlayşmzn sorgulanmasna yol açacağ için, sosyalistlerin perspektifinin zenginleşmesine, toplumla ilişkisine büyük katks olacağn umuyorum.

Eğer sahiden sağlam ve tutarl bir adalet ve demokrasi hayaline güvenle sarlabilirsek, şu mahçup halimizden syrlabilir, iddial ve cüretkâr olabiliriz. Bütün kötümserliğimle ben bile, sizlere şunu hatrlatma isteği duyuyorum: bu memlekette, inandğ, savunduğu değerler için en fazla şeyi göze alabilenler bizleriz. Hem faşist hareketin hem resmî terör aygtlarnn saldrsyla yüzyüzeyken, srtmz insanlğn özgürlük hayallerini iğfal etmiş, sosyalist etiketli diktatörlüklere yaslamadan kendi ayaklarmz üzerinde durmaya çabaladk. Kendimizi satmadk. Kimseden güvence beklemek gibi bir alşkanlğmz yok. Doğru bildiğini açkça söylemeye ve yapmaya en çok alşkn olan da biziz.

O halde, taşdğmz gereksiz yüklerden kurtulmak için silkinebiliriz, çekineceğimiz ne olabilir? “Eleştiri”, bizim dünya görüşümüz. O yükleri srtmzdan atnca, daha çok gezip dolaşabilir, daha çok insanla tanşp konuşabiliriz.

Ben, öncelikle bunlar yapmak istediğimizi sanyorum. Yanlmyorum, değil mi?

502276|

Halk sarmaşğ:

Her gün

her yerde siyaset

Kuruluşundan bu yana emekçilerin, dşlananlarn, gençlerin, kadnlarn, köhnemiş siyasal ve toplumsal ilişki biçimlerinden kurtulmay umanlarn, toplumun ve ekonominin yönetiminde söz sahibi olma, daha etkin katlm ve denetim ihtiyacnn sözcülüğünü üstlenen ÖDP’nin siyasetin toplumsallaşmas anlayşna dayal örgütlenme ve mücadele hattn sürdürmesi bir zorunluluktur.

• ÖDP, emek ve sermaye karştlğna dayal temel yaklaşmndan ayrlmakszn toplumsal muhalefet güçlerinin ve hareketlerinin farkllk ve çeşitlilik gösteren taleplerini içermeli, birleştirici bir merkez rolünü oynamay başarmal ve böylelikle sağn ideolojik hegemonyasnda gedikler açabilmelidir.

• ÖDP, siyasal etkisini, parti binalarnn dşna, alan çalşmalarna yöneltmeli, emekçilerin, kadnlarn, gençlerin, köylülerin, kent yoksullarnn çatşmalarnda doğrudan taraf haline gelmeli, siyaset tarzn ve kültürünü yaşam ve çalşma birimlerine taşyabilmelidir.

• ÖDP, yeni ifade biçimlerini ortaya çkartabildiği yaratc bir üslup tutturmal, böylelikle fikirlerini ve mesajlarn daha yaygn bir toplumsal alana aktarabilmelidir.

• ÖDP için asl büyük siyasal görev, bütün mücadelelerde emek ve demokrasi güçlerinin en yaygn birliğini gerçekleştirmek, emeğin diğer toplumsal muhalefet dinamikleriyle kalc bir ilişki kurmasn sağlamak ve büyük kitleleri emeğin özgürleşmesi fikrine kazanmaktr.

• Beldelerden başlayarak, ÖDP örgütleri çevrelerinde gündelik hayatn dönüştürülmesi ve güncel taleplerin gerçekleşmesi doğrultusunda her bir üyenin aktif rol alabileceği özgül eylem programlarna sahip olmaldr. Gündelik hayatn dönüştürülmesi doğrultusundaki çabalarn sistematikleştirilmesi bu bağlamda yaşamsal değere sahiptir. Toplumsal, iktisadî ve kültürel yaşantnn bütün hücrelerine szmş olan egemenlik, bağmllk, işbölümü ve yabanclaşmann sorgulanmas ÖDP üyelerinin gündelik faaliyetinin özünü oluşturmaldr.

• ÖDP üyelerinin, çalşma alanlarnda, işsizliğe, yoksulluğa, ezilenlerin örgütlü kesimlerine yönelik saldrlara karş mücadelenin yansra, dahil olduklar işyeri, meslek örgütleri, sendikalar, odalar, dayanşma örgütleri vb.’nde aktifleşmeleri, eylemlerini birleştirmeleri ve partinin merkezî siyasetlerini ve çalşma tarzn yerel birimlerin çalşma ve mücadelelerinin gereklerine uydurup onlarn diline tercüme etmeleri, siyasetin toplumsallaştrlmas anlayş bakmndan büyük öneme sahiptir.

• Özellikle büyük sanayi işletmelerinin bulunduğu yörelerdeki yerel birimler çalşmalarnda emekçilerin kültürel, siyasal ve toplumsal taleplerine özel bir ilgiyle eğilmeli ve onlarn gerek çalşma alanlarnda gerekse işletme dşnda örgütlenmelerine yardmc olmaldr.

• ÖDP üyeleri, çalşma ve yaşam alanlarndaki tüm aksaklklara, yolsuzluklara, usulsüzlüklere karş çkarak, her zeminde alternatifler üretmeyi amaçlamaldr.

• Siyaset alannn toplumsal mücadele alanndan kuşatlmasn hedefleyen ÖDP, siyasal mücadele tasavvurunu parlamenter alanla snrlamaz. ÖDP’nin halk sarmaşğ anlayşna dayanan parlamento dş faaliyeti, partinin parlamenter düzlemdeki faaliyetine de yol gösterir.

• Bu çalşma tarz enternasyonalist bir parti olan ÖDP’nin uluslararas ilişkilerine de damgasn vurmaldr.

GEREKÇE

ÖDP, kuruluşundan bu yana sürdürdüğü faaliyetle, emeğin iktidarn hedefleyen politik doğrultusunda nispeten küçük, ama istikrarl bir toplumsal destek kazand. Ancak bugün daha önemlisi, ÖDP’yi bir muhalefet seçeneği olarak gören, ama henüz aktif olarak partimize yönelmiş olmayan, arayş içindeki geniş bir kesimin varlğ ve bu kesimin ÖDP’ye yönelişinin nasl sağlanacağ sorusudur.

ÖDP’nin bu kesimler üzerinde etki ve çekim merkezi olabilmesinin yolunun partiler aras formel ittifaklardan geçeceği tezi, “partiler demokrasisi” denilen temsil biçiminin genel olarak dünyada özellikle de Türkiye’de uğradğ hzl yozlaşma ve itibar kayb dolaysyla yeterince inandrc olamamaktadr.

Temsili demokrasinin, toplumsal taleplerin gerçekleştirilmesi ve bir “toplumsal dönüşüm” zemini oluşturabilme olanaklarnn ypranmş olmas dolaysyla uğradğ erozyon sistem partilerini, özellikle emek muhalefetinin yönelegeldiği geleneksel/klasik sol/sosyal demokrat partileri de sistemle birlikte krize sokmaktadr.

Emekçilerin, dşlananlarn, gençlerin, kadnlarn, köhnemiş siyasal ve toplumsal ilişki biçimlerinden kurtulmay umanlarn, toplumun ve ekonominin yönetiminde söz sahibi olma, daha etkin katlm ve denetim ihtiyacnn sözcülüğünü üstlenen ÖDP’nin siyasetin toplumsallaşmas anlayşna dayal örgütlenme ve mücadele hattn somutlaştrmas bir zorunluluk olarak karşmzda durmaktadr.

Her gün ve her yerde siyaset: ÖDP için asl büyük siyasal görev, bütün mücadelelerde emek ve demokrasi güçlerinin en yaygn birliğini gerçekleştirmek, emeğin diğer toplumsal muhalefet dinamikleriyle kalc bir ilişki kurmasn sağlamak ve büyük kitleleri emeğin özgürleşmesi fikrine kazanmaktr.

Dolaysyla partinin politik hayata müdahalesi siyasetin toplumsallaşmas doğrultusunda yaşama ve çalşma alanlarndaki tüm örgütlenme, hareket ve inisyatifleri birbirleriyle ilişkilendirebilecek ve yeni hareket alanlar açabilecek bir tarzn hayata geçirilmesiyle mümkündür.

Bu yaklaşm, gerek parti içi hayat gerekse toplumsal ilişkiler arasnda yeni bir üslubu bilinçli olarak kurmay gerektirir. Bu bağlamda beldelerden başlayarak, ÖDP örgütlerinin çevrelerinde gündelik hayatn dönüştürülmesi ve güncel taleplerin gerçekleşmesi doğrultusunda her bir üyenin aktif rol alabileceği özgül eylem programlarna sahip olmas özel önem kazanmaktadr.

Gündelik hayatn dönüştürülmesi doğrultusundaki çabalarn sistematikleştirilmesi bu bağlamda yaşamsal değere sahiptir. Toplumsal, iktisadi ve kültürel yaşantnn bütün hücrelerine szmş olan egemenlik, bağmllk, işbölümü ve yabanclaşmann sorgulanmas ÖDP üyelerinin gündelik faaliyetinin özünü oluşturmaldr. Bu çerçevede örneğin,

• Emekçilerin, fabrika ve işyeri hiyerarşisi, snrlayc işbölümü, üretim bilgisinin parçalanmas gibi doğrudan doğruya emek sürecinden kaynaklanan egemenlik ilişkilerine,

• Öğrenci ve öğretmenlerin bir ideolojik aygt olarak okulun işlevine, snflarn ve ders verme yöntemlerinin öğrenciler üzerinde bir hakimiyet kaynağna dönüşmesine, öğretmenlerin, bilgi, değerlendirme ve snf geçirme tekelinin öğrencilerin yaratc enerjilerini boğuşuna,

• Hekimlerin, tbbn örgütlenişi ve klinik düzeni içinde hastalarna ve kendilerine yabanclaşmalarna yönelik eleştiriyi, ücret ve maddi çkar mücadelesi kadar ciddiyetle ele almalar ve alternatifler oluşturmaya girişmeleri partililerin gündelik faaliyetinin merkezine yerleşmelidir.

Öte yandan, çalşma alanlarnda ÖDP üyelerinin, dahil olduklar işyeri, meslek örgütleri, sendikalar, odalar, dayanşma örgütleri vb.’nde aktifleşmeleri, eylemlerini birleştirmeleri ve partinin merkezî siyasetlerini ve çalşma tarzn yerel birimlerin çalşma ve mücadelelerinin gereklerine uydurup onlarn diline tercüme etmeleri, siyasetin toplumsallaştrlmas anlayş bakmndan büyük öneme sahiptir.

Yaşama alanlarnda, muhtarlklardan başlayarak yerel yönetimlerin dikkatle izlenmesi, yolsuzluk, tutarszlk ve usulsüzlüklere her gün ve her zeminde karş çklarak alternatifler üretilmesi, her sokaktan başlayarak alternatif bir yerel özyönetim sürecinin kurulmasna girişilmesi, ÖDP’nin yerel birimlerinin her günkü faaliyetinin en önemli bileşenlerinden birisi haline gelmelidir.

Emeğin sözcülüğüne talip olan partimizin, özellikle büyük sanayi işletmelerinin bulunduğu yörelerdeki yerel birimlerinin çalşmalarn yalnzca yerel yönetim sorunlaryla snrlayamayacağ da görünen bir gerçektir. İşletmelerin içinde çalşan ÖDP’liler kadar, bölgelerin yerel birimlerinin emekçilerin kültürel, siyasal ve toplumsal taleplerine özel bir ilgiyle eğilmeleri ve onlarn gerek çalşma alanlarnda gerekse işletme dşnda örgütlenmelerine yardmc olunmas, bu niteliklere sahip bölgelerin ayrca partinin merkezî birimlerince özel olarak desteklenmesi gereklidir.

Sarmaşğn yaylmas: ÖDP’nin siyasal mücadelenin toplumsallaştrlmas, toplumsal mücadelelerin siyasallaştrlmasna dayanan temel yaklaşm, var olan siyasal yaplar ve kurumlar içinde kendilerini ifade edemeyen, ama yalnzca ekonomik değil, ayn zamanda, kültürel ve ahlâki düzlemlerde de kurulu düzenden rahatsz, mücadele isteğiyle dolu, emekçi, kadn, genç, yoksul, dşlanmş geniş bir kitleyle çok yönlü mücadeleler içinde buluşmay ve onlarn sözcüsü konumuna yükselmeyi başarabildiği ölçüde hedefine ulaşacaktr.

ÖDP’nin hedeflerini bütün anti-kapitalist muhalefet dinamikleri ve toplumsal muhalefet hareketleriyle ilişki içinde gerçekleştirmeyi gözeten çalşma tarz ve mücadele anlayşnn “halk sarmaşğ” olarak nitelendirilmesi yalnzca bir mecazn çekiciliğine sğnmak ihtiyacndan kaynaklanmaz.

Tam tersine, sarmaşk sözü, ÖDP’nin köklerini emek zeminlerine dayayan ama önceden belirlenmiş kuru bir şemaya değil, hayatn akşna göre farkl doğrultularda ve eşitsiz olarak gelişecek olan dinamiğine gönderme yapar.

Sarmaşk, partinin, insana dair hiçbir şeye yabanc kalmayan zihniyetini; partililerin yaşam ve çalşma alanlarnda, kültürel etkinliklerde toplumun tümünü sararak gelişme iradesini ifade eder. Bir ucundan zedelense de, öbür uçtan boy verme kabiliyetini, üzerinde hareket ettiği zeminin tümünü kapsama ve kucaklama potansiyeline işaret eder.

Halk sarmaşğ, yalnzca ÖDP’nin örgütünü değil, ilişkilerinin toplamn kucaklar. ÖDP’nin yüzlerce biriminin kendi özgüllükleri içinde kurduklar bütün bağlar, ÖDP üyelerinin içinde yer aldklar toplumsal, ekonomik ve kültürel mücadele zeminlerini ve bu zeminlerdeki faaliyetlerini kapsar.

ÖDP ve parlamento: Siyaset alannn toplumsal mücadele alanndan kuşatlmasn hedefleyen ÖDP, siyasal mücadele tasavvurunu parlamenter alanla snrlamaz.

Ancak bu durum, ÖDP’nin yerel ve merkezî yönetimlere ve parlamenter mücadeleye ilgisiz kalacağ anlamna gelmez. ÖDP, bu zeminlerde çekinmeksizin hareket edecek, iddialarn ulusal siyaset zeminlerine aktarmak için elde olan bütün avantajlar kullanacaktr.

ÖDP’nin halk sarmaşğna dayanan parlamento dş faaliyeti, partinin parlamenter düzlemdeki faaliyetine yol göstermek bakmndan da nesnel ölçütlere dayanmasn ve örgütlerinin eğilimlerini gözeterek karar vermesini sağlayacaktr.

Hangi güçlerle hangi düzeyde ilişkinin sarmaşğn köklerini zedeleyeceğini, hangi güçlerle ilişkinin sarmaşğn hangi ucundan gelişmesini sağlayacağn gözleyebilen parti, önyarglardan, takntlardan, klişelerden, masa baş hesaplarndan bağmsz olarak gerçek güç değerlendirmelerine girebilecek, bunu alelade oy hesaplarndan bağşk kalarak gerçekleştirebilecektir.

(...)

ÖDP Parti Meclisi Karar Tasars

502277|

ÖDP Konferansn izleyip, metinleri inceledikten sonra (yaplan tartşmalar da gözönüne alarak) buralarda tartşlan konular hakkndaki fikirlerimi (bir delege gibi) özetliyorum. ÖDP mühimsediğim bir hareket olduğu için ve sosyalist bir “birey” olarak bunu yapmak durumunda olduğumuz için. ÖDP’lilerin de bu tartşmalar bütün sol çevrelerle yapmak istediklerine inandğm için...

ÖDP’nin 1. Büyük Kongre ve Konferansnda, beklendiği gibi, gruplar aras yarş gündeme hâkim oldu ve Konferans bir fikrî üretim merkezi olarak ele alnamad. Birliği bozmama endişesine kitlenmeden doğan içine kapanklk eğilimi devam ediyor. Parti Meclisi Çalşma Raporu'nun “Kuruluş Öncesinden İlk Kongresine ÖDP” bölümünde, “Program ilkeleri üzerinde biraraya gelenler tarafndan oluşmuş büyük bir birlik zemini olma özelliği... partinin adeta vazgeçilmez anayasas” olarak tanmlanyor. “Anayasa” sorunlarna gömülmenin, ÖDP'yi, yüzünü topluma dönerek bir şeyler söylemekten alkoyduğu açk.

Daha köklü ve süreklilik arzeden bir sorunun, ÖDP'nin politika tespitinde yattğ kansndaym. Esas davas sosyalizm olan bir parti bile, şayet gerçekten bir siyasal parti ise, öncelikle çözeceği sorunlar odak alr. Parti öncelikle neyi halledecektir? Belirli bir dönemde bütün siyasal mücadelesinin odağnda olan, dolaysyla ele aldğ her konuyu, vurmak istediği hedefe darbe indirecek bir vesile olarak kullanmasn sağlayacak olan “esas meselesi” nedir? (“Dava”dan değil, “mesele”den söz ediyoruz.) ÖDP bu konuda hem muğlak bir tutum içinde, hem de bir “mesele” ve hedef tayinine niyetli görünmüyor. En azndan bu konuda acelesi yokmuş gibi davranyor. Böyle olunca, çeşitli konularla ilgili teorik ve ideolojik durum tespitleri yaplyor - ama bunlar biraraya gelince ortaya bir “politika” çkmyor. Konferansta tartşlp karara bağlanan karar taslaklar da, böyle bir “ana çelişki” perspektifinden ele alnmadklar için bütünlükten yoksun kaldlar. Hatta konjonktüre göre, kendi içlerinde çelişkili duruma düşmeleri bile mümkün olabilir.

Bence bu anlamda sosyalist bir politikann âcil meselesi, esas halkas, “TC Devleti ve ideolojisi” olmaldr. Türkiye'ye özgü devlet örgütlenmesi ve zihniyeti, sadece Kürt sorununa filan değil, hayatn her alanna (eğitim, askerlik, kültür, laiklik vb.) ve her düşünceye (sağ/sol, liberal, muhafazakâr...) musallattr. Bu devlet ve ideolojisi, Türkiye'de snf oluşumlarna da, siyasal mücadelenin tabiatna da damgasn vurur. Bu, sosyalistlerin de, kendi öz hedefleri ve ilkeleri doğrultusunda sağlkl bir şekilde siyaset yapmasn ciddi biçimde zorlaştran baskc bir toplumsal ve kültürel altyapdr. Bu konuda toplumun inisyatifiyle köklü bir dönüşüm gerçekleşmeden Türkiye'de yönetilen snflarn -belki “bilinç”ten de önce- rüşdünü elde etmesi mümkün değildir. Bu konuyu daha önce de dile getirmiştim (Birikim 92, Aralk 1996, s. 28-30). Zaten Türkiye'de her solcu kendi hayatn ve hayat boyunca bu memlekette gördüklerini oturup (bir an için “ezberini” unutarak!) salim kafayla düşünürse, bu meselenin mana ve ehemmiyetini idrak edecektir. Ksacas, darbenin vurulacağ yerin buras olmas gerek. ÖDP, âcil ve öncelikli hedefini “TC devleti ve ideolojisi” olarak belirlemeli, politikasn buraya odaklamaldr.

Sorunu böyle koyduğumuzda, perspektif zaafyla ilgili ilk akla gelen nokta, ÖDP'nin srarla takipçisi olduğu Susurluk Olaynda hep “çeteler”den söz etmesi, devletle ilgili yapsal sorunlar ön plana çkarmamasdr. ÖDP'deki gruplarn ve bireylerin, Susurluk Olayyla ortaya dökülen olaylarn ve ilişkilerin birtakm “karanlk çetelerin” tezgâhlarndan ibaret olduğunu düşündüğünü hiç sanmyorum. Fakat ÖDP'nin bu konudaki politikasnn kamuoyundaki yansmas, özel televizyonlardan sağ partilere herkesin çiğnediği “çeteler” lâfndan fazla ileri gidemiyor. Yaplmas gereken şey, dehşetli konspirasyon teorileri yapmak veya çok keskin şeyler söylemek değil, açk ve kesin bir dille, bütün bunlarn, “normal” devlet örgütlenmesinin ve ideolojisinin normal sonuçlar olduğunu sergileyerek bu “normalliği” değiştirmeye dönük somut öneriler sunmaktr. (Burada kastettiğimiz, tabiî “TC Devleti”nin normalliği. Yani “bizim” devletin, bilinen kapitalist devlet yapsndan “normalliğinden” de görece farkllaşan yaps. Kuşkusuz önce TC Devletinin anormal “normalliğini” kapitalist devletin “normalliğine” tahvil edip, sonra onunla uğraşmak gibi bir kronolojik sra yapamayz. Ama Türkiye’de TC Devletinin bu kendine özgü “normalliğiyle” uğraşmadan, ne kapitalizmle ne de devlet sorunuyla ilgili herhangi bir meselede adm atmann mümkün olmadğ da ortada.

Ayn “esas mesele” bağlamnda, Konferansta ilk tasar olarak ele alnan, ordu güdümlü siyasete karş anti-militarist karar kuşkusuz yerindedir. Fakat, kendi başna bir konu gibi ele alndğ, devlet yaplanmasyla ilgili hayatî ve öncelikli bir konu olarak vurgulanmadğ ölçüde, clz kalyor.

Öncelikli kararlar arasnda yer alan, siyasî İslâmla mücadele konusundaki tutumu, sadece söz ettiğim perspektifin yokluğu nedeniyle değil, topluma sunulan bir özgürlükler projesinin alt başlğ olarak değerlendirilebilecek şekilde formüle edilmediği için de, yetersiz olmaktan öte sakncal buluyorum. Perspektif yokluğuyla, Türkiye'deki resmî laiklik uygulamasnn odağa alnmayşn kastediyorum. Bu laiklik uygulamas ve anlayş, “TC Devleti ve ideolojisi”nin önemli bir unsurudur ve öyle ele alndğnda doğru bir çerçeveye oturur. Türkiye'deki laiklik uygulamasnn sorgulanmasyla Kemalizm arasnda bağ kurmamak, Kemalizmle mücadele etmeksizin siyasî İslâmla mücadele etmekten bahsetmek de ayn perspektif eksikliğinin belirtisidir. Siyasal İslâmla mücadeleyi Kemalizmden farkl bir yoldan yapacağn söylemek, bu eksiği gidermiyor. Olsa olsa “olduğu kadaryla laikliğe sahip çkmak” gibi ifadelerle, Türkiye'deki çarpk laikliği miktar sorununa indirgemiş oluyorsunuz (“az laiklik” diye bir şey olabilir mi?!). Öte yandan, tek başna bir sorun veya başlbaşna bir hedef olarak siyasal İslâmla hesaplaşmak, toplumsal özgürleşmeyi sağladktan sonra (yukarda söylediğim “rüşdünü kazanma” meselesi) rayna oturacak bir iştir. Bu toplumsal özgürleşme projesiyle bağlants kurulmadğ zaman, gündemin ve egemen siyasal güçlerin esiri olma tehlikesi mevcut. Ayrca siyasî İslâmla ilgili “ABD kontrolündeki İslâmi sermayeye dayandğn” söylemek, tamamyla ezbere bir “tahlil” niteliğinde. Her şeyden önce, ayn metinde belirtilen, “siyasal İslâmn çok parçal karmaşk yaps” tespitiyle çelişiyor. Siyasal İslâmla ilgili son, ama önemli bir nokta: RP'nin, solun doğal taban saylan kesimlerden oy aldğ herkesçe biliniyor, raporda da imâ ediliyor. Bu desteği geri kazanmak, ancak bu kesimlerin Refah'a hangi saiklerle oy verdiğini anlayarak olabilir. ÖDP'nin bu konuda bir arayş, ciddi bir sorgulamas yok. Karar metnindeki ifadelerden, “yeni liberalizmin ve savaşn ykc etkileri karşsnda kent yoksullar savunmasz kalp düzenden umudunu yitirdiği, sosyalizm de emekçiler nezdinde bir kurtuluş projesi olarak zedelendiği için” bu ezilen snflarn “kurtuluşu siyasal İslâmda aradğn” öğreniyoruz. Peki bu nasl, hangi zihnî ve ideolojik mekanizmalarla oluyor? Bu konuda daha fazla kafa yormaya ihtiyaç yok mu? “Cahil kitlelerin dinle uyutulduğu” izahna sğnacaksak, “ne şeriat ne darbe” sloganlarndan da, Kemalizmle aramzda fark olduğunu söylemekten de vazgeçelim.

Ek olarak, kadn meselesini de siyasal İslâmla mücadelenin altbaşlğna indirgeme eğilimi var. Bu, ağr basarsa, feminizmin tezleri güme gider, kadnlar “çağdaşlk” simgesi olarak kullanan merkez-sağ ve merkez-sol partilere benzeme tehlikesi ortaya çkar. Kadnlara pozitif ayrmclk sağlayan bir parti için ne dar bir perspektif.

Siyasal durum değerlendirmesinin Türkiye'yle ilgili ksmnda, egemen snflarn krizi, (bundan önceki krizler gibi) “dşa bağml ekonominin sermaye birikim yetersizliği” ile açklanyor. Buna ancak “insaf!” denir. Türkiye'de burjuvazinin de skntl olduğu bir kriz yaşandğ ortada. Ama bu krizin adn, “yeniden yaplanamama krizi” olarak koymak gerekir. Türkiye burjuvazisi, hem kapitalizmin gelişmesine ayak uydurmak, tam manasyla kapitalistleşmek zorunda ve bu yönde mesafe alyor; hem de devletin özel örgütlenmesi sebebiyle atmak istediği admlar yarm kalyor. Devlet, hantal ve savaşç yaps yannda, bütün partilere sinmiş bulunan ve devlet ideolojisinin uzants olan popülizmin pahalya malolmas nedeniyle, Türkiye burjuvazisinin ve kapitalizminin yeniden örgütlenmesi önünde engel teşkil ediyor. Siyasal temsil krizinin arkasnda da bu çelişki yatyor. ÖDP, kuşkusuz bu yeniden yaplanma krizine sermaye zaviyesinden bakmak durumunda değildir; ancak politika düşünebilmek için, hem krizin karakterini hem de sermayenin bu krize nasl baktğn anlamak zorundadr. Örneğin özelleştirme konusundaki tutum da ancak böyle bakldğnda bütünlüklü bir zemine oturacaktr. ÖDP, Türkiye kapitalizminin yeniden yaplanmasyla ilgili bütünlüklü bir tahlil yapmaldr. Neo-liberalizmin iddialar ve uygulamalaryla ilgili tasvirleri yinelemek, gelişmeleri yorumlamaya yetmiyor. Olaylar, gelişmeler “kapitalistler ne yapyorlarsa bizim aleyhimize yaparlar” mantğyla ve “izin vermeyeceğiz, direneceğiz” inadyla tasvir edilirse bu tahlil olmaz, kendi kendine ajitasyon olur. Bu yaklaşmla, kapitalistlerin gerçekten aleyhimize olan ne yaptklarn dahi anlayamaz olursunuz. Sağlkl ve bütünlüklü bir tahlil ortaya koymadan, politik olarak neye izin vermeyeceğinizi, neye nasl direneceğinizi de doğru dürüst saptayamazsnz. Bu şartlarda, ÖDP kararlarnda ve gerekçelerinde ekonomi konularnn genelde perspektifsiz, ürkek ve eklektik nitelik taşmas gayet doğal.

Kürt meselesindeki siyasî çözüm önerisi, yüzeysel, çok genel ve somutluktan uzak bir öneri niteliğinde. Gerçi bunun “mazereti” var; “TC Devleti ve ideolojisi”, bu konuda olağanüstü büyük bir tkanklğ kendi eliyle yaratmş durumda. Kürt sorununda hiçbir şey yaplamayacağ duygusu bütün topluma yaylmş durumda. Yine, özellikle de bu konuda, bir gelişme sağlamann anahtarnn, o “esas mesele”den geçtiğini, buraya odaklaşlmas gerektiğini söyleyeceğim.

ÖDP Konferansnda karara bağlanan kararlar içerisinde en olumlu ve özgün olan, “Halk Sarmaşğ”dr. “Her gün, her yerde siyaset” diyen bu karardaki yaklaşmn hazmedilmesi ve yaygnlaşmas, burada tartşlan tkanklklarn aşmas yolunda ÖDP'nin önünü açabilir.

PM'nin siyasal durum değerlendirmesinin “dünya” ksmnda, “Yeni Dünya Düzeni” üstüne söylenenler, bildiğimiz “süper emperyalizm” teorisinin tekrar niteliğinde. “Yeni Dünya Düzeni” kavram, geçmişte “emperyalizm”in kullanldğ gibi (zaten ayn anlam yükleniyor) her derde devâ bir kavram olarak, bazen hiçbir özel incelemeye dayanmadan, bazen de abartl anlam yüklenerek kullanlyor. Bir başka abartl büyük lâf, “yeni bir paylaşm savaşnn kapsnn aralandğ” tespiti. Bu tespitin maddi temeliyle ilgili hiçbir izahat yok.

Dş politikada çok önemli bir konu, Avrupa Topluluğu konusu. Türkiye'nin AT’ye girmesiyle ilgili tavrda büyük bir muğlaklk göze çarpyor. ÖDP, AT'ye karş m? Öyleyse açklkla söylenmeli - ve tutarl olunacaksa, engellemek için mücadele verileceği söylenmeli! Öte yandan bunun, nihâi sonucu ne olursa olsun gidişat engellenemeyecek bir süreç olduğunu bilmek durumundayz. Durum buysa, hakknda “karşyz” diye konuşup (ya da imâda bulunup) bu konuda politik öneriler geliştirmekten imtina etmek anlamszdr. Ayrca, ben, Türkiye'nin AT'ye girmesine “anti-emperyalizm” adna karş çkmann yanlş bir tavr olduğunu düşünüyorum. Başka yanlarn bir tarafa brakp sadece baştan beri üstünde durduğum temel politik mesele açsndan yaklaşldğnda bile, AT-Türkiye ilişkisi, TC devletinin yaps ve ideolojisiyle mücadelede olumlu bir faktördür. AT konusunda, aşağda ele alnan “Bir Adm Daha” broşürünün tavr çok daha olumlu ve doğru.

“BİR ADIM DAHA”: YENİDEN - BİR DAHA

“Yeniden” çevresinin Büyük Kongre ve Konferansa giderken yaymladğ “Bir Adm Daha” broşürüne ayr bir önem vermek yerinde olur. Zira bu çevre, Kongreden ÖDP'deki en ağrlkl grup olarak çkt. “Bir Adm Daha” broşürü, Devrimci Yol'un tereddütlü söylemini sürdürüyor. Kendisi bir şey söylemekten çok, başkalarnn söylediklerinden hareketle bir “orta yol” çiziyor. Fakat bu klasik alşkanlk bir kenara braklacak olursa, broşür, Parti Meclisi metinlerinden ve Konferansta benimsenen kararlardan kesinlikle daha araştrc. Daha çok soru soruyor, ezbere tahlillere daha az itibar ediyor.

ÖDP'nin kuruluş kongresinden sonra yazdğm yazda (Birikim, 82, Şubat 1996, s. 18-20), bu çevrenin ÖDP'de yer almasna rağmen ayr varlğn sürdürmeye niyetli göründüğünü, dahas ÖDP'yi kendini güçlendirmek için bir ortam olarak gördüğünü savunmuştum. Partiyle ilgili bu temel anlayş, ne yazk ki kendini “Bir Adm Daha” broşüründe de satr aralarnda gösteriyor. ÖDP'nin, solun ve “esas devrimci” hareketin içinde bulunduğu kriz durumunu aşma sürecinde bir “geçiş evresi” olarak görüldüğü kuşkusunu uyandracak satrlar var (agy., s. 35). Birbuçuk yl sonra bir defa daha tekrar edeyim: parti olacaksa, bu ikircikli tutum tamamen bir yana braklmaldr.

Bu broşürde de ezbere tahlil niteliği taşyan ya da politik açdan muğlak ifadeler yok değil. Örneğin küreselleşmeyle ilgili söylenenler şöyle karikatürize edilebilir: “Emperyalist cephede bir şeyler oluyor. Ne olduğunu tam anlayamyoruz, ama herhalde kriz derinleşmiştir ve herhalde aleyhimize bir şeyler oluyordur.” Söylenenlerden, bu “duyguya” kaplndğ anlaşlyor, başka pek bir şey anlaşlmyor. Keza, TC'nin siyasî yaplanmasnn içsel dinamik sonucu olmadğ, son dönemdeki krizin tamamen emperyalist sistemdeki değişime bağl olduğu yönündeki yaklaşm yine “insaf” dedirtiyor. (Broşürün, “sömürge tipi faşizm”den bahsetmeyi de sürdüren ilk ve daha uzun biçiminde bu yaklaşm çok daha yaln biçimde savunuluyor. Kongrede dağtlan metin daha “yumuşak”.) Emperyalizm meselesiyle bağ kurmak adna iç dinamikleri iyice önemsizleştirmek, yine bu çevrenin siyaset etme tarzna belki o kadar değil, ama fikriyatna damgasn vuran eski bir alşkanlk.

Ekonomi konularndaki muğlaklk, eklektiklik, perspektifsizlik bakmndan, “Bir Adm Daha” broşürü de ÖDP karar metinlerinden “bir adm daha” ileride değil. “Toplumun ve bireyin ihtiyaçlarnn yine toplumun ve bireyin denetimi altndaki mekanizmalar tarafndan belirlenmesi” (s. 16) gibi, “nasl yani?” diyeceğimiz pasajlara bolca rastlanyor. (Bu ifade, “bireyin ihtiyaçlarnn toplum tarafndan denetlenmesi” anlayşn düşündürüyor ki, tüyler ürpertici yerlere varabilir!) Özellikle de tarm sorunu ve köylülükle ilgili metinde (s. 27 vd.) tam bir kafa karşklğ hâkim. Tarm emekçileri, tarm işçileri, küçük üretici gibi kategoriler birbirine karşyor ya da hangisinin kastedildiği anlaşlamyor; içeriği belirsiz bir “toprak reformu”ndan dem vuruluyor. En vahimi, “köylülüğün ve tarm emekçilerinin (kavram karşklğna bir örnek: bu ikisinin ortak çkar nasl bir şey ola?!) çkarlar”ndan söz ediliyor ki, bundan bu memlekette “yüksek taban fiyatlar” anlaşlr - savunulan buysa, onu da bilelim.

“Bir Adam Daha” broşürünün AT konusundaki ve Kürt meselesindeki tutumlarn ise olumlu buluyorum. AT konusunda, bir sürü müphem ifadenin yannda şöyle deniyor: “Avrupa sosyalist solunun Avrupa Birliği sürecinin sermaye yanls karakterine karş mücadele ederken, ayn zamanda emeğin sosyal Avrupa's için, özgür-demokratik ve sosyal bir Avrupa için mücadele etmesi doğru bir yönelimdir.” (s.25) Bence de bu “doğru bir yönelim” ve meselenin özü de bundan ibaret. Kürt meselesinde de, önemli bir nokta şu sözlerle vurgulanmş oluyor: “Bu yüzden gelinen aşamada, oluşturulacak bir barş siyaseti, barş mücadelesini de kapsayan, ama esas olarak toplumu için için çürüten her türden sağ ideolojiye karş yürütülecek ‘çok yönlü bir mücadele süreci' olarak geliştirilmelidir.” (s. 11) Buna bağl olarak, “özünde sağ, fakat lâfta sol bir jargonla” “bütün devrimci faaliyetin Kürt hareketi ile dayanşma düzeyine indirgeyenler”den yolunu ayrmak gerektiği, meseleyi “Kürtlere destek” meselesi olarak değil, Türkiye'de gerçekten demokratik bir düzen kurma meselesi olarak koymak gerektiği belirtilmiş. Kürt meselesinde sosyalist sol açsndan alnacak en doğal tavr, baştan beri buydu. Ne yazk ki, bu tavr berraklkla ortaya konamad. Bu bakmdan, bu görüşlerin açklkla belirtilmesini olumlu buluyorum. Konferans fikri aslnda iyi bir düşünce. Ama ismini konferans koyup sonra da gruplar aras “ben senden daha devrimciyim” yarşmas haline getirilmemek şartyla. Beklenti pek çok konuda bir fikir muhasebesi yaplabilmesiydi. Galiba pek olmad. Benim denediğim yazl belgelerin kalclğndan yola çkarak konferansta olmas gereken ufak bir katk. Başkalarnn ve bilhassa ÖDP’lilerin de yapacağna inanarak.

502278|

Cem Boyner’in YDH’s için söylenebilecek şeyleri ÖDP için de söylemek biraz tuhaf kaçabilir: Sonuçta ÖDP belli bir “miras” (daha doğrusu “miraslar çoğulluğu”) üzerinde temelleniyor ve şimdiye kadar “sol” demeye alştğmz düşünce, zihniyet ve faaliyet çerçevesinin snrlar içinde kaldkça hiç değilse “varlğn” şu ya da bu biçimde “sürdürmeye” aday görünüyor. YDH bir “parti” olabilmek için bütün şartlardan yoksundu aslnda - alternatif oluşturacağ şeylerin (geleneksel siyasal partiler ve “establishment”) niteliksizliği, belirsizliği ve topyekûn saçmalğ bizzat “alternatif” oluşturma istemine bile gölge düşürüyordu; ama asl önemlisi, YDH gibi bir “aydn hareketinin”, bir taraftan “think tank” olmak, öte taraftan çok değil, “gelecek” seçimlerde yüzde krklara varan oy oranlar beklemek gibisinden bir hayale yaslanmas, şu anda Türk siyasî hayatna tahakküm etmeye başlayan güçlerin ve değişkenlerin (MGK, ordu ve tabiî ki medya) hiçbir şekilde hesaplara dahil edilmemesi gibi baz “nesnel” handikaplar nasl altedebileceği konusunda hiçbir fikri yoktu ortada.

Tipik “burjuva aydn” hareketi örneği olarak YDH, böylece bir ksmn “istihdam ettiği”, bir ksmn ise temkinli bir sempatiyle beslediği aydnlarn “hareketi” olarak kald ve eridi gitti. Siyasetin “zamansal” bir yönü de olmasayd eğer, işlevini yerine getirdiği, hattâ bunda “başarl” olduğu bile söylenebilirdi.

ÖDP ile YDH arasndaki bir benzetmeye gönlümüz pek raz olmasa da, “hareket” ile “örgütlü parti” arasndaki fark, bu kez “sol” bir çerçevede ele almak konusunda bizi harekete geçirmekten geri kalmadğn kaydetmek gerekir. YDH, büyük bir boş özgüvenle (“peşimizden gelecekler” psikolojisi) hareketten partiye geçişi amaçlamş, bunda başarsz olmuş ve dağlmşt. ÖDP, görüldüğü kadaryla “solcu bilgeliği”nin işleyişini de arkasna alarak, bunu başarmş görünüyor. Ama bir “hareket” ile, “örgütlü parti” arasndaki fark ayrdetmek hâlâ çok gerekli - özellikle bir hareketin bir çkar grubundan kaynaklanabileceği gibi, bir “direncin” dşavurumu da olabileceği fikrinden hareket edersek... Parti ise, pekâlâ bir çkar grubuna ya da gruplarna yaslanabilir, ama toplumsal bir kural olarak, “direniş” denen şeyle yakndan uzaktan alp verebileceği pek bir şey yoktur. Başka bir deyişle, “parti” ve “siyasal örgütlülük” denen şeyleri dşlamaya hiçbir gerek olmasa da, onlarn bir “direniş” oluşturabileceklerini düşünmemek gerekir. Çünkü özü itibaryla direniş iktidar amaçlamaz, insanlarn boyun eğdirmeye yönelik tüm tahakküm girişimlerine “karş” verdikleri cevaptan çok (buna muhalefet demek gerekir) bizzat bu tahakküm girişimlerine neden olan özelliklerinin toplamdr direniş.

Sorun böylece, ÖDP’nin “hareket” mi yoksa “parti” mi olacağndan çok, yukardaki tespitlerden anlaşlabileceği gibi, ne ölçüde “örgütlenme fetişizmi”nden uzak durabileceğinde ve buna karşlk, “çkar gruplar” denen oluşumlardan ne kadar mesafeli bir “hareket” olabileceğinin tartşlmasnda yatyor. Hiçbir şey, dünya sosyalist hareketlerine (buna sendikal oluşumlar da dahil etmeliyiz) hiç durmadan “örgütlenme” meseleleri tartşmak kadar zarar vermemiştir. Bu durum iktidar ile hukuk arasnda yaplan yanlsama yüklü bir özdeşleştirmenin, ksacas “sradan ideolojinin” eseridir. Bu yanlsamann boyutlarn anlamak için, herhangi bir sendikann, sol grubun ya da partinin kongrelerini ya da toplantlarn izlemek yeter. ÖDP’nin şimdiye kadar bu “hukuki varsaym” ne kadar aşabilmiş olduğunu bilmiyorum - tartşlmas gereken şeylerden en önemlisi de bu olmal... Ama bu güce sahip olduğunu kabul edebiliriz.

Bir parti, “demokratik merkeziyetçiliği” ile, ya da “merkezî demokrasisi” ile, seçmen ve seçenek kotalaryla olsa olsa “temsilî” birimler oluşturur. Temsili olan bir birim (merkez, meclis ya da grup olsun) önünde sonunda “oranlanmş” güçlerle, başka bir deyişle, gerçek güçlere ve “hakllk konumlarna”, giderek meşrûiyete yabanc kudretlerle iş görme eğilimindedir. Öyle ki, feminist bir gruba bir “kota hakk” tandğnz andan itibaren (bu yalnzca bir örnektir) onu “tüm diğerlerini dşlayan” özelliklerini tözleştirerek var edersiniz - o grup, “temsili” olarak feministtir; ayn zamanda “başka bir şey olmadğ ölçüde”, ya da daha doğrusu, eş-uzaml temsiliyetler içinde (sözgelimi “sosyalist olmak” gibi) var olmadğ ölçüde.

Bu, esas olarak “parti” kavramnn Platoncu niteliğinden gelir: Platoncu anlayş için “parti” her şeyden önce bir “idea”dr - bir ideann örgütsel dşavurumu... Ve bir ideann en genel tanm “kendisinden başka hiçbir şey olmayan, olamayan şey” demektir: Ben bir “anneyim”, ama ayn zamanda birisinin “kzym”, hattâ “fahişe” de olabilirim... Demek ki, “anne” bir idea değildir - ama “annelik”, öteki tüm olaslklar ve kimlikleri dşlayabildiği düşünülebildiği ölçüde bir “idea”dr. Bu yüzden Platoncular “yalnzca adalet adildir”, “yalnzca iyilik iyidir” türünden tuhaf laflar edip dururlard. Bir “idea” olarak parti kadar tehlikeli bir düşüncenin bulunmamas da (sosyalist ve devrimci bir parti açsndan) buradan gelmektedir.

Ama bu bir reddiye değildir; başka bir deyişle “parti”nin ve bir parti olarak örgütlenmenin reddedildiğini sanmak düşüncesizlik olur - yalnzca baz “tehlikelere” işaret etmek gerektiği ve bunlara karş dirençler oluşturulmas gerektiği anlamna geliyor. Kota sisteminin belli bir boyutunda, feminist bir grubun ÖDP’ye “dahil olduğu”, ama orada “feminist sosyalistler” olarak bulunduklar söylenmeye başlarsa o zaman “idealar dünyasnn” o Platoncu yanlsamasnn elinden kurtulmak artk imkânsz bir hale gelecektir. O zaman anlayn ki, onlar “sosyalist” bir hareket tarafndan içerilen “feministler” olduklar, başka bir şey olmadklar için feministtirler...

ÖDP içinde reel olarak ne olup bittiği, “sonuçlardan” daha fazla ilgi konusu oluyorsa, neyin gerçeklik neyin de sonuçlar dünyasna ait olduğunu yeniden tartşmaya açmak gerekir demektir: Sonuçlardan çok nedenlerle ilgilenmek bu işin temel bilgeliği olarak çkyor ortaya. Bir taraftan, parti içinde ortaya çkan iç ve dş mücadele çeperleri (gruplarn her birine “eş ölçüde uzak” olduğu için “ortak bilgelikle” seçilen bir genel başkan, gruplarn kotalarla temsil edilişi, itiraf edilemez, ama her açdan “görünürde yer alan” iç mücadeleler) kuşkusuz “parti” olmann şanndan olduğu varsaylan baz “nedenler”den dolay ortaya çkyorlar. Her durumda, varsaylan “ideal” bir ortaklk uğruna üretilen suni bir dil, başka bir deyişle “sol bir esperanto” (bunun en iyi örneğini Doğu Perinçek’in Aydnlk’nda ve partisinde bulabiliyoruz) bizde bir “yumuşakça”yla karş karşya olduğumuz hissini kolayca uyandrabilir. Bu psikoloji, ÖDP’nin ilk “slogan”larnda bile ortaya çkyordu - aşkn partisi, özgürlüğün partisi vesaire... Sorun, Tanl Bora’nn kaydettiği gibi, “ne pahasna olursa olsun” yeni bir sol dil yaratmaktr: Bu “esperanto” türünden bir dil değildir - birilerine kendi hikâyelerini, geçmişini ya da yaşadğ dehşeti anlatmak üzere uydurulmuş bir dil değil, insanlarn kendi “hakikatlerini” anlatabilmelerine ket vurmayan, olanak sağlayan bir dil.

“Açklk” düşüncesi de şimdilik salt bir varsaym düzeyinde iş görmektedir: Deniyor ki, bu parti “her şeye açktr”. “Yeter ki”, sosyalist olsun ya da “kabul edilebilir” bir sol “altyapy”, “ortaklaşa değeri” benimsemiş olsun. Oysa ÖDP’nin tavann oluşturan bir kuşak, kendilerinin “sosyalist olarak” doğmamş olduklarnn, mücadeleleri içinde sosyalist olduklarnn farknda olmak için gerekli yaşamsal “farkndalk” araçlarna en yetkin bir şekilde sahip olanlardr. Genel bir gözlem, Türkiye’deki sol ve sosyalist hareketlerin başbelalar arasnda en önemli şeyin bir tür “güvensizlik” olduğunu gösteriyor: A priori “sosyalist olmak” onu kişisel bir kimlik ve belirlenim haline getirir ve sosyalistliği “hukuki bir kişilik”, neredeyse bireylerin ya da gruplarn “tüzel kişiliği” haline getirir.

Açklk fikri ile demokrasi arasndaki bağ da bir yanlsamadr. Demokrasi, çoğu somut konumda “açklk”tan, kendini açk klmadan çok daha fazla, kendini, özelliğini (diyelim “özel yaşamn”) gizleme türünden bir davranşa tandğ şansla belirlenir. Oysa, samimiyetin yüzeysellikle karştrldğ, “içten pazarlkl” bir demokratlğn “olmazsa olmaz” bir birliktelik ön koşulu olarak kabul edildiği bir durum da çkabilir karşmza. Sosyalist etik üstüne herkesin yapmaya kendini yetkili görebileceği onca tartşmann yerine “samimiyet”in etik bir anlayş olarak yerleşmesini özlemek de getirilebilirdi.

SOMUTLAŞTIRMA DENEMELERİ

Birinci deneme, genel denebilecek bir gözleme dayanyor: ÖDP’de esas “ideal” değerin, direniş, özerklik ve bağmszlğa dayal bir mücadele sürecinin öznelliği değil, “katlm” olmas. Sanki her şey, ÖDP’deki “öznel” kuruculuğun “katlm” terimleriyle, yani “katlanlarn” bakş açlarnn ve istemlerinin doyurulmasyla ifade edilmeye meylettiğini gösteriyor. Böylece, çoğu “parti yöneticisi” için “ÖDP işleri” gibisinden geçerli bir deyim var olabildi - ÖDP işleri, öteki işleri askya alarak gerçekleştirilebilecek ve “katlm” karşlğnda “ödenmesi gereken bir bedel” gibi gösterilmesi gereken (başka türlü kimse buna katlanmazd) baz yükümlülüklerdir. Bu “işlerden” yaknldğna bol bol şahit olmuş bir kişi olarak, özellikle farkl gruplarn bir birlikteliği olarak oluşan ÖDP’nin (son Genel Kongre sonuçlarnn neler getireceğini hep beraber bekleyeceğiz herhalde) “kendi işini” üretememiş olduğu, böylece “herkesin kendi işini ÖDP işi” saymasnn yolunun açldğ doğrultusunda bir gözleme yer vermek zorunda hissediyorum kendimi. Sorun eskilerin deyimiyle bir “profesyonel devrimcilik” işi olmaktan çok uzaktr. Üstelik ÖDP bir ANAP ya da SHP gibi, “kliantelist” çkarlar konusunda herhangi bir işe yarayabilecek olan bir parti olmadğ için “ÖDP işleri” daha çok “ÖDP’deki işler” olarak ortaya çkyorlar. Üstelik bu “ÖDP’deki işler”in ilk ortaya çkş, kuruluşunun büyük bir coşkuyla selamlandğ ilk günlere rastlyordu. ÖDP’den alnacak “haz”, böylece, bedavadr, karşlğnda bir bedel ödenmesi gerekmez. Ama ÖDP’nin de bunu bilmesi ve fazla talepkâr olmamas beklenir. Üretilebilen tek “öznellik” halinin bu oluşu durumu gerçekten gelecek açsndan tedirginlik verici bir hale getiriyor.

SINIF PERSPEKTİFİ NEDİR? ÖDP NEREDEDİR?

ÖDP’nin şu anda bir “snfn partisi” olmadğ, dahas yakn bir gelecekte de olamayacağ açk görünüyor. Snf partisi perspektifini ilk amaç gibi gören ÖDP içi gruplardan bazlarnn bildirilerine, yazlarna ve temennilerine bakmak bunu anlamak için yeterlidir. Çünkü bir snfn “örgütlenmesi”, klasik burjuva parlamenter düzenleri içinde belli bir hiyerarşiyi takip eder - form olarak yukardan aşağya, gücül olarak (potansiyel olarak) aşağdan yukarya kurulan bir hiyerarşidir bu. Öte yandan, bir snfn örgütlenmesiyle bir partinin ya da sendikann örgütlenmesi arasnda dağlar kadar büyük bir fark vardr: Sendikal biçimlerin çoğu, kapitalizm-öncesi biçimlerden miras alnmştr - çkar ve üretim birlikleri, “compagnonnago”lar... Parti biçimi ise, çok geleneksel baz oluşumlar bir tarafa brakrsak (İngiltere’de Tory’ler ile Whig’ler, Fransa’da La Fronde’un “soysuzlaşmş” soylular) esas olarak 19. yüzyl sonlarnda bugünkü biçimini almş, temel varsaymlarn kuşanmştr. Snflarn oluşumuna paralel bir oluşum tarihi geçirmeleri bu yüzden herhangi bir yanlsamaya yol açmamaldr: Bir “işçi snf” partisinin oluşum süreci, snfn oluşumunu doğrudan doğruya takip etmez, yanstmaz. Çünkü “kuruluş” sürecinde etkin ve edilgin olan güçlerin türleri esas olarak birbirlerinden farkldrlar - her ikisi de, ayn şekilde, iki ayr biçim ve ifade çizgisini içerir: İşçiler, 19. yüzyl koşullarnda nasl “yerden biterek” ya da “gökten düşerek” ortaya çkmadlarsa, örgütlü mücadele biçimleri de öyle çkmadlar ortaya. Bu biliniyor. Ama unutulmamas gereken, bir toplumun en korktuğu şeyin “denetleyemediği”, “akp giden” şeyler olduğu, karşlaşabileceği en büyük felaketin bir sel baskn olduğudur. Bütün toplumlar gibi, “burjuva toplumu” da böyle şeylerden korkar. Ölümden, azalmaktan, seyrelmekten korktuğundan çok daha fazla, bir selin gelip, üzerine ayağn bastğ toprağ aşndrp götürmesinden korkar. Unutulmamas gereken, kapitalizmin bizzat böyle bir sel baskn olduğu ve hâlâ sürekli sel basknlar türünden iş gördüğüdür (benzetmeler düzleminde, Özal döneminin Türkiye açsndan başka bir genel tasvirinin olabileceğini sanmyorum). Burjuvazinin karşsna, böylece, mutlaka denetim altna alnmas gereken bir salgn, bir baskn çkmştr: Proleter kitleler. Bu denetimin esas formu, 19. yüzyl boyunca önce sendikalar, sonra da partiler olmuştur. İşte bu yüzden Marksist klasikler, “bizim partimiz” türünden terimleri kullanmaktan pek hoşlanmyorlar, partileri araçsal bir mantğn hizmetine sunmaya uğraşyorlard. Anarşistlerle atşmalarnn esas nedeni de bu yüzden, örgütlenme ya da parti meselelerinden çok (anarşizm her zaman Marksizmden daha “sendikalist” olmuştur) devlet gibi “düşman” güçlere nereye kadar tahammül edileceği sorunlar etrafnda dönmektedir.

ÖDP’nin bir “snf partisi” olmayşn böylece iyice anlamak gerekir. Dünya tarihinde, hiçbir parti, “sosyal demokrasi”nin ortaya çkşndan beridir “gerçek anlamyla” snf partisi olmad. Çünkü snfsal oluşumlarn “geçiş” dönemi dşnda bir kalp gibi, bir durağanlk görünümü altnda var olduğu herhangi bir dönemi göstermek tarih bilimi açsndan zaten olanakszdr. Geçiş halinde olmay bir gerçeksizlik, olmamşlk gibi saymak ise sol ve devrimci düşünceler açsndan (özellikle Marksizm açsndan) tam bir felaket olmuştur.

Böylece ÖDP’nin “işçi snf”yla karşlaşmas, mutlak olarak “geçiş süreçleri”yle ilgili bir bilinçlilikle birlikte olmalyd. ÖDP içinde daha çok bu konunun “uzmanlar” halinde olan baz gruplarn tam da bu “geçiş” sürecinin farknda olmayşlar, özel olarak ÖDP için bir felakettir.

Kapitalizmin yeni işleyiş biçimlerinin ve devreye girmekte olan yeni birikim ve tüketim tarzlarnn ince eleyip sk dokuyarak araştrlmas dşnda bir partide gerçekleştirilebilecek çok fazla bir “entellektüel” ve “teorik” girişim pek bulunamaz.

DİRENİŞ PERSPEKTİFİ

Günümüz Türkiye’sinde sanki herkes iki zt faaliyette bulunmak üzere doğmuş görünüyor - birincisi içine doğmuş olduğu, kendi rzasndan bağmsz olarak karşlaşmak zorunda kaldğ ortamlarla ve işlerle uyum içinde uğraşp “yaşamn sürdürmek”, ikincisi ise, bütün bu “yaşam işlerine” verilmiş olan “biçimler” karşsnda direnmek. İnsanlar, şeyler karşsnda direnebilmek türünden bir lükse sahip değildirler - çünkü şeylerin düzeni, sözgelimi kapitalist sistemin, birikimin, borsann, piyasa mekanizmalarnn işleyişi “onlarn eyledikleri” düzlemlerden farkl düzlemlerde gerçekleşir. Öyleyse temel bir devrimci faaliyet olarak “direnç” şeylere, yani insanlara, zenginliklere, öznel ethos tiplerine (İslâm gibi) karş gösterilemez - onlarn “işleyiş biçimlerine” karş gösterilebilir. Biçimlerin üretilmesi ve onlara karş mücadele bütün modernliği belirlemiş olan genel süreçtir. Bu yüzden, ister ÖDP’nin geleceği, isterse başka bir şey söz konusu olsun, “Türkiye’nin farkl koşullar” gibisinden bir sözle karşlaşldğnda, önce bu “koşullar”dan kastedilenin gerçekten birer “biçim”e sahip olup olmadğn görmek gerekiyor: Çünkü insanlar yalnzca biçimlere karş mücadele etmeye, onlara direnebilmeye yatkndrlar - şeylere karş değil: Mücadele Susurluk gibi olaylar karşsnda verilemez - hangi biçimin (ki “biçim” bir soyutlama değil, varoluşun en “somut” olduğu şeydir) böyle ucube bir şey üretebildiğini tespit ederek o biçim karşsnda verilebilir. Her şeye karşn ÖDP, özellikle “biçimlerle” uğraşabilecek gerçek bir potansiyele sahip tek oluşum olarak sivriliyor Türkiye’de.

502279|

Başlğn zaten yeterince açğa vurduğu meseleyi ve onu anlaşlabilir klacak bir çerçeveyi kendimce kurmaya uğraşrken önemli ölçüde iç içe geçmiş bir dizi olgu/gözlemi yeniden hatrladm. Bana, ‘sorun belki de burada bir yerde’ dedirten, zaman zaman tam biçimlenmemiş baz semptomlar üzerinden tartştğmz dipten bir aknt ya da eğilim gibi duran o olgu/gözlemlerden işte bazlar:

• Kendi söylemimizi sürekli olarak yeniden üretilen bir güç odağ tesis etme amacna göre kurmak. Bir tür prestij kaybn ve bir utanma halinin taşycs/muhatab olma durumunu göze almakszn karş çklamayacak metinlerden aktarlmş alntlar, konuşmalarda neredeyse fiziki bir sorgulanamazlk/sağlamlk görüntüsü yaratan bir kesinlik ve keskinlik, üzerinde herkesin uzlaşmş olduğunun zaten bilindiği ve bildirildiği bir bilen/öğreten adam üslûbu ve edas, irkiltmeye ve endişe yaratmaya yönelik ve olas bir tartşmay ve diyaloğu neredeyse imkânsz klan bir dizi ‘tam zamannda ve yerinde’ yaplmş uyar, o yeterlilik ve meziyetle birarada hakedilmiş olduğu varsaylan bir tür sterilite hali ve her şeyin üstünde olunduğu vehmi: ‘Ama bu şovenistçe bir tavr’,‘paçay sosyal demokrasiye kaptryorsunuz’,‘burada tarihsel bir yanlşlk yaplyor’, ‘sol liberalizme savruluyorsunuz’ vb...

Bir çocukluk imgesi belki de: Güçlü bir nesne (öteki) karşsndaki çaresizlik duruşu. Güç konular benlik-değeri ile yakndan ilişkilidir çünkü. Güçsüz olmak utanç vericidir. Aşr yeterli bir anne karşsndaki çocuk, duyduğu çaresizlik ve utancn çevresinde toplaşan ve pekişen bir sahte-benlik kimliği geliştirebiliyor. Ondan sonra hayat artk o güçlü nesnenin müdahaleleri ve tutum alşlarna karş geliştirilen bir dizi tepkiden ibaret hale gelebiliyor. Yani hayat benliğin içinden kaynaklanan ya da benlikte merkezileşmiş bir biçimde yaşayamyor ve gerçek benliğimizi hayal krklğ ve incinmelerden korumak için sürekli o sahte benliği kullanr hale geliyoruz. Bu da has insanî etkileşimlerden bizi yaltan ve alkoyan bir sonuca yol açabiliyor. Yani bu durumda yan yana durmaya ve ortaklaşabilme saymz arttrmaya çalştğmz öteki insanlardan gerçek hallerini talep edemeyiz ki. Bunu ummamalyz da.

Kald ki, politik faaliyet ancak o faaliyetin öznesi insanlarn yaşam deneyimleri temelinde yürütülen bir faaliyet olmak zorunda. Politikay has bir insanî etkinlik olarak böyle tanmlamak, onu ilgili bütün bireylere tümüyle açk klmak, politik alann çağrma kuvvetini arttrmak ve orada bir eşitliği sağlamakla eşdeğerdedir. Kendisini devasa bir teorik bilgi yğnyla tahkim eden ve meşrûiyet iddiasn o konumuna dayandran otoritelerin varlğ bir kastre edici işlevi üstlenerek/aşağlk duygusu uyandrarak esasnda tümden ve dşardan yorumlayabileceğimiz ve tarif edebileceğimiz hiçbir operasyonel ölçütün ve derecelendirebileceğimiz hiçbir ölçeğin bulunmadğ o yaşam deneyimlerini paylaşmay ve politik bilginin o zeminde inşâsn imkânsz klyor. Tartşma ve karar alma süreçlerimizin deyim yerindeyse ‘haddimizi ve çapmz bilmeliyiz’ duygusunun yaşandğ/yaşatldğ ‘operasyonlara’ dönüşmesinden nasl bir yarar sağlayabiliriz ki.

• Açkça ortada işte, bizim gibi düşünmüyor. Onun bir tasarrufu karşsnda, davranşlarmz herhangi bir anlama kaygs gütmeden kendimiz için avantaj sağlama ve güç yğma ve karş tarafn pozisyon kaybetmesi ve ‘gerçek yüzüyle’ gözler önüne serilmesi amacna matuf bir tarzda kurgulamak. Bu durumda da karşlkl ilişkilerimizde spontanitenin ve doğallğn giderek yitirilmesi ve o oranda ve bir açklğn zaten olmadğ yargsndan beslenen bir şüphe ve güvensizlik havasnn çökmesi. (Örneğin o şüphe ve güvensizlik bazen paranoid bir muhakeme kvam edinip, yllardr bizim olan bir slogan bazlarmzn filanca platformda söylemesi diğer bazlarmza ‘bu ne ayak’ sorusunu sordurabiliyor.)

• Savunmasz insanlar alçakça yakanlarn da ayn argüman geliştirdiklerine şahit olduktan beri bir üslûbun, söylevin, bir sözün tahrik edici bulunmas ve bu değerlendirmenin ‘hakl’ bir öfke ve düşmanlğn gerekçesi yaplvermesi hususunda özellikle ihtiyatl olmal, tamam. Ama biz tamamen farkl ve bu zemini tümden geçersiz klacak bir duruşu hiç olmazsa geliştirmeye çalşamaz myz. O duruşun merkezî kavram empati olacak. Genel olarak empati, ötekinin deneyimlerini inşâ ettiği paradigmaya ya da epistemolojik yapya vakf olma meselesidir. Daha özgül olarak başka bir insann yaşadğ anlk bir psikolojik hali kavrama ve paylaşmaya ilişkin bizdeki içsel deneyim halidir. “Empati karmaşk psikolojik konfigürasyonlarn alglanmasna özgül olarak ayarlanmş bir biliş kipidir. Optimal koşullarda ego, psikolojik verilerin elde edilmesi ile karş karşya olduğunda empatik gözlemi, insann iç yaşamyla ilgili olmayan verilerin derlenmesi/toparlanmas durumunda empatik olmayan alglama kiplerini kullanr.” (Heinz Kohut, The Analysis of the Self, 1987, International Universities Press, s. 300)

Psikanalizde ise empati, analistin bir taraftan hastann anlattklarn dinlerken diğer taraftan kendisini hastann yerine koyarak, o srada kendi hissettiği ve düşündüğü şeyleri hastann his ve düşüncelerini anlamak için gözlemesidir. Empati gündelik hayatta o denli yaygndr ki, bir gözlem yöntemi olarak düşünülmez bile. Genellikle öteki insann düşünce ve duygularna ilişkin bilgiye ulaşmann sradan bir yoludur. Örneğin birisi üzgün olduğunu ya da başnn ağrdğn söylediğinde ne kastettiğini ve nasl hissettiğini bildiğimizi kabul eder ve bundan şüpheye kaplmayz. Çoğu insanî ilişki ve muhabbet böylesi bir anlamaya, bu anlama hali de empatiye bağldr. İlişkilerimizde ‘o durumda olsaydm ben ne hisseder, ne düşünürdüm?’ sorusu eşliğinde her an yeniden kurulmas gereken bir empatik titreşim halinin kazandracağ bir yetkinlikle, ötekinde uyandrdğmz duyguyu, onun hissiyatn, onun düşünmesine yol açtğmz şeyleri de hesap eden ve kaale alan bir yerde durmay neden beceremeyelim ki.

• Türkiye’de yeniden ‘bir sol dalga yaratma’ umudunu, inancn,hevesini, ama en çok da inadn taşyan insanlarn başndan beri ve galiba şimdi daha çok muzdarip olduklar temel bir sknt, yürürlükteki düşünüş ve yaşanş biçimleriyle; daha bir süre ÖDP’nin bir yap özelliği gibi anlaşlmas gereken bir belirsizlik halinden de beslenerek zaman zaman parti-içi üretim-yaratm kanallarn tkamaya ve ÖDP’nin dşyla temas noktalarn azaltan bir içe kapanmaya yol açyor. Değişik bakş açlarndan snf, sosyalizm, sol, snf partisi, kitle partisi gibi kavramlarla sürdürülen ÖDP’nin kendini tarifi meselesine kilitlenmiş o sknt ve belirsizliğin deyim yerindeyse bir yeti yitimine yol açan ve düşkünleştiren etkilerine galiba daha uzunca bir süre katlanmak zorunda kalacağz. Zira, hem bir taraftan o sknt ve belirsizliği bizatihi olumsuz ve aşlmas gereken bir hal ve zihin durumu olarak kodluyor ve diğer taraftan da o sknty aşma heyecan ve telaşyla yukarda anlan kavramlar zemininde sürdürülen bir tartşmann bizzat o sknt ve belirsizliğin döllenip ürediği bir matriksi beslediğini görmez oluyoruz.

Belki de bir sknt ve belirsizlik halinin her durumda kendi başna olumsuz bir şey olmayabileceğini kabul ederek, o sknt ve belirsizliğin kötürümleştirici etkilerinden ve bunaltc basncndan syrlmay deneyebiliriz. Örneğin, kişisel düzeyde bakldğnda; belirli bir oranda sknt duygusunun kişinin ego potansiyellerini kşkrtp serbestleştirerek egonun gelişimine mi yol açacağn; yoksa var olan ego savunmalarn ve enerjisini bir çatşma durumuna bağlayarak egonun gelişimine ket mi vuracağn ilgili kişisel ve kişiler-aras bağlamdan kopartarak tayin etmeye çalşmak imkânszdr. O telaş ve sabrszlğ hiç olmazsa daha makûl snrlara çekebilmek için, o sknt ve belirsizliği bir terbiye edinme ve mukavemet kazanma vesilesi gibi neden görmeyelim ki.

• Hepimize sirayet etmiş ve anlaşlmaz bir biçimde yatştrc/uyuşturucu etkiye sahip görünen hâkim çoğulculuk tasars aşağ yukar şöyle: Farkllklarn ve farkl bakş açlarnn kabulünü; ‘halledilerek’ aşlmas gereken, kendi bakş açmzn ve görüş mesafemizin diğerlerine benimsetilmesi ya da zamanla o farkllklarn kendiliğinden erimesi ve hükümsüz kalmasyla bir homojenliğe doğru evrilmesi gereken geçici bir durak olma vasfna tâbi klma stratejilerinin toplam olan bir tasar. Ayn tasar, dolaysyla şunlar da içeriyor ve mecburi klyor: Somut bir konuyu, bir ideolojik/politik meseleyi tartşmaya, ilgili taraflar ancak mutlak bir biçimde ikna etme ve inandrma beklentisiyle başlayabiliyor. Ya da ayn beklentinin koşulladğ tam tersi bir tavr egemen oluyor ve bir tür ikna edememe ve inandramama olaslğ üzerinden kurulan ve çoğalan ‘tartşrsak bölünür, birbirimizden uzaklaşrz’ korkusu kaplyor ortalğ. Böylece hiçbirimizi hiçbir yere erdirmeyen o üslûp, tavr, beklenti toplam yüzünden sahiden de taraflarn birbirini yprattğ ve yaraladğ bir kaosun ve didişmenin ortasnda buluveriyoruz kendimizi. Artk o kaos ve yknt herhangi bir tartşma ve birbirimize seslenme ortamn ve imkânn zaten olmaz klyor. Anlama ve anlaşlma arzusu ve talebini dağtan ve silen o mutlak biçimde inandrma ve ikna etme süreci öngördüğümüz ve o süreç bir güvensizlik havasndan ve mutlak bilgi varsaymndan beslendiği ölçüde ‘daha çok bekleriz’. Ve ayn zamanda sk sk birtakm semboller, şablonlar, tarihler, söylentiler ve sloganlar üzerinden ilerleyen ötekini deşifre etme/geriletme çabasndan da; böylece ötekini biraz daha öteleyerek mevcut farkllklar doğasna aykr bir biçimde kemikleştiren ve bir ztlaşma konusu haline getiren bir zembereği habire kurmaktan da geri kalmayz.

ÖDP’nin kuruluş günlerinde çokça dillendirildi: Gerçek oldukça karmaşk yaps ve çok boyutlu oluşuyla üzerinde kurulacak herhangi bir tekelci bilgi hâkimiyetine izin vermiyor. Diyelim ki, gerçeğin herhangi bir bilgisi onca referans ve değişkeni birden ve tümden kucaklayamamakla malûl. Ötekini nötr bir biçimde dinleyebildiğimiz, o diyaloğu geliştirebildiğimiz oranda o referans ve değişken bolluğunu her seferinde müşahade ettiğimizin, hakikaten birbirimizden öğrenmenin ve ancak böylesi ortak bir zeminde farkllklarn taşdğ anlamn ve o anlam çokluğuyla ilintili zenginliğin hemen yansra birlikte ortak pencereler açmaya çalşmann daha etkili ve kymetli olduğunun farknda değilmiyiz ki. Bunu daha çok farkettiğimiz ölçüde geri-dönüşsüz bir biçimde ikna etme ve inandrma arzusunun kşkrttğ stresten syrlabileceğiz. Kald ki, mutlak bir hakikat özlemi ve hevesinin kendimize ve ötekine yönelik ykc bir agresyonu nasl beslediğini bilmiyor olamayz. O mutlak hakikat arayş, iddias ve vehmi oluşturduğu güçlü ve aşlmas çok zor direnme noktalaryla belki de devasa bir kaynaktan neşet ediyor: Yani insanoğlunun tarihinde marûz kaldğ dört temel narsisistik travmay (yani Kopernik devrimiyle birlikte dünyann evrenin merkezinden, Darwin’le birlikte insann ‘yaratc’ nezdindeki merkezî konumundan, Freud’dan sonra bilinçdşnn keşfiyle insan zihninin yaplanmasnda bilincin merkezî işlevinden ve Marx’n devrimiyle tarih/toplum bahsinde insan öznenin merkezden alnmas ve yoksun braklmasyla insann dört düzeyde merkezsizleşmesinin yarattğ travma), çaresizce birden ve külliyen telafi etme arzusundan.


Bütün bunlarn bol ‘duygu’lu, fazla uçucu, bağlamsz, referanssz gibi görünme riski taşdğn biliyorum. Ama söylem içinde, söylem yoluyla kurulmuş özneleriz işte. Ve kendimizi nasl ve hangi özelliklerimizle tanmladğmz ve anladğmzdan bağmsz olarak, bizi biz yapan şey, bir dizi toplumsal pratiğin ve söylemin kesişme alan ve biçimi. Diğer yandan; ötekiler ile bağlarmz başlatan ve geliştiren köprüler, düşlem ve imgelemi dşarda brakan bir rasyonellik üzerinden ve dşsal olarak empoze edilmiş halde değil, aksine düşlem ve imgelem ile yakn bir ilişki içinde, gerçek ve otantik olarak yaşanan duygular üzerinden ve içimizden kaynaklanarak kuruluyor. Düşlem ve imgelem (ikisi arasndaki kritik farklar sakl kalmak kaydyla), insanî öznelliği ve o öznelliğin çekirdeğindeki bilinçdşn inşâ ediyor. Kendimizi ötekinden farkl klma sürecinin merkezine oturan anlamn yaratlmas, bilinçdş imgelem alannn üretken zenginliğine tabidir. (ÖDP içindeki farkl kimliklerin, kimlik arayşlarnn varlğn ve nihayet bir ÖDP’li kimliğinin kurulmas çabalarn dikkate alarak burada not etmek gerekiyor ki; yerleşik ve yaygn biçimiyle bir kimliğin kuruluşu daima bir dşlama süreci içinden geçerek, kendi kuruluşuna tehdit oluşturduğunu düşündüğü olgular bastrarak ve yoksayarak, iki uç arasnda cebri bir hiyerarşi tesis ederek mümkün oluyor. Tpk cinsel kimliklerin [kadnlk ve erkekliğin] kuruluşunda; erkekliğin esas oluşu karşsnda kadnlğa özgü olan şeyin arzi olana indirgenmesi ve cinsel kimliğin bir güç ve eşitsizlik ilişkisi olarak kurulmas gibi, bütün kimlikler iddia ettikleri bütünlüğü ve uyumu böylesi bir güç ve iktidar ilişkisi içinde oluşturabiliyorlar.)

Keza, birey kendi içsel acsn ve serüvenini bütün şiddeti ve yoğunluğuyla tek başna çekmeye ve sürdürmeye terk edildiğinde, bu düzensizlik ve iki-değerlilik çağnda artan ölçüde boşluk ve yalnzlğa sürükleniyor, benlik nostaljiye daha çok tutuluyor. Öznelliğimizin yarlmş ve indirgenmiş boyutlarnn herhangi bir yeniden bütünleşmesi ve tanmlanmas ve bu değişikliğin benlik-deneyiminde içerilmesi için, anksiyeteden öfkeye ve bunlarn ötekine yanstlmasna kadar her tür duygu-durumunun alcs olmaya kendimizi hazr tutmay ve kollektif bir tarzda kendimizi yeniden inşâ etmeyi mümkün klabileceğiz.


Sorunu, vakf olmakta ve uyum göstermekte güçlük çektiğimiz bir eksen kaydrmas gibi mi düşünsek diyorum. Yani şu: ÖDP’de bugüne değin ‘elde var bir’ gibi, ya da ne bileyim işte bir kabuk gibi, şk ve iyi duran bir giysi gibi anlama eğilimi sergilediğimiz çoğulculuğu; daha ziyade ve asl olarak ÖDP’yi kuran ve ÖDP’yi vesile klarak kurulmas gereken temel nitelik olarak yeniden tanzim ve tahkim etsek. Konuyla ilgili bulduğum bir dizi göstergenin bana sezdirdiği şeyi kestirmeden anlatabileyim diye biraz abartarak ve zorlayarak söylüyorum: ‘ÖDP hoş desenli afişler yapyor.’ ‘ÖDP çoğulcu bir parti’. Her iki cümle çoğumuzun anlam dünyasnda çoğu zaman ayn anlam katmannda zuhur ediyorlar gibi sanki. Çoğulculuğa hâkim rengini veren nazik dengesini ve yozlaşabilme potansiyelini de skalamadan yukarda anlan belirsizlik ve skntlar sürükleyen kavram ve duyarllklar çoğulculuğa tabi klmay denesek.

Bu yaz böylesi bir niyete ve arzuya yaslanyor ve solun, sosyalizmin her zamankinden daha çok ahlâki bir öneri haline geldiği şimdi; çoğulcu tasarnn, her birimizi teker teker insan bireyler olarak yerleştiren ve kuran temel serüvenimizin ana uğraklarndan olan bir ahlâkn içinde ve o ahlâkla geçişen aslî özelliğine işaret etmeye (ikinci ksmnda ) çalşacak.

502280|

Sancl ve sorunlu ilçe kongrelerinin ardndan, ksr tartşmalarla geçeceği ve farkl listelerin seçim yarşn yönlendireceği endişeleriyle beklenen Merkez Konferans ve Kongresi’nden kazasz belasz çkldğ düşünülebilir. Bu rahatlamann ardndan genel bir değerlendirme yapma olanağ var.

Bu yaz, Ankara’da yaşanan ilçe kongre ve konferanslarnn braktğ izlenimle beslenen ve “hiç olmazsa il ve merkez kongrelerinin kurtarlmas”na katkda bulunmak tasasndan hareketle hazrlanan notlar fazlaca değiştirilmeden, yeni ekler yaplarak hazrland. Amaç partinin hastalklarn “teşhis ederek” gerekli “tedavileri” önermek değil. Esasen, partinin hastalklarnn hekimi olmak hiç kimsenin haddine de düşmemeli. Bu yaznn amac, içeriden ve partiye katkda bulunmaya yöneliktir; tüm problem alanlarna değinen sistematik bir bütünsel değerlendirmeden çok, izlenimlerin yönlendirdiği güncel değinmelerden oluşmaktadr.

PARTİMİZ ÖDP

Merkez Konferans’nda kürsüden dinlediğimiz tartşmalar ne kadar ÖDP’yi yanstyordu, acaba? Delege says en yüksek il olan İstanbul delegasyonunun kendi arasnda, zaman zaman Ankara delegasyonunun da katlmyla yaptğ tartşmalarn, örgütün tümünü ne kadar temsil ettiği sorusu hemen akla geliyor. Burada önemli olan, “İstanbullu”larn örgüte taşdklar tartşmalarn doğruluğu veya yanlşlğ değil; ÖDP dünyasn oluşturan unsurlarn kendilerini ne kadar, İstanbul delegasyonunca çizilen dünyann içinde gördüğüyle ilgili. Bana kalrsa, örgütün bütününün konferansn konularna ilgi duymas daha nitelikli bir ÖDP’nin oluşmasn sağlar. Eğer partinin tabandan belirlenmesinin önemli olduğunu düşünüyorsak, mevcut durum buna karşlk gelmiyor. Eğer partinin niteliğini geliştirmek istiyorsak, partinin ortalama üyelerinin ilgisi bu yönde değil. Bu bir sorun mudur, eğer sorun ise çözüm nasl?

Ankara’daki ilçe kongre-konferanslar da ayn soruyu akla getirmişti. Partiyi oluşturan unsurlar olarak genellikle eski sol hareketlerden geliyoruz. Biz, ayn zamanda şu anda partinin orta kademe yöneticilerini de oluşturuyoruz. Bizim parti mücadelesinde yapamayacağmz fedakârlk yoktur, zaten partimiz de sokağn partisidir ve tüm yaşammz parti eylemine tâbidir. Her gün memleketin bir yerinde afişleme, bildiri, miting “işi” olsa hepsine yetişmeye hazrz. Bu “eylem”lerde en militan tavrlar sergiler, mitinglerde güvenlik görevlisi olur, slogan attrrz. Bütün bunlar yaparken, ne dşardan gelecek saldrlardan, ne de devletin bask ve engellemelerinden, polis dayağndan korkarz; hattâ eylemlerin kitlesini kendi gövdemizle oluşturduğumuz zrhla korumaktan çekinmeyiz. Parti “eylemleri” dşnda pek zamanmz kalmadğndan, yalnzca yandaş olduğumuz hareketin süreli yaynlarndan aldğmz bilinçle düşüncelerimizi oluştururuz. Dolaysyla, politika konuşmalarmz bu yaynn ele aldğ konularla belirlenir. Düşünce dünyamz besleyecek sinema, tiyatro, sergi gibi diğer uğraşlara ne zaman vardr, ne de bunlara yönelik ilgimiz.

Rakip siyasetlerin son sralardaki zayf noktalarn ve bizimle olan ayrm noktalarn, dergimiz sürekli olarak işlediği için gayet iyi biliriz. Bu konudaki tartşmalara katlr ve rakip siyaseti kitle içinde mahkûm edecek becerilerimizi geliştirir, politik bilincimizi ve kitle çalşmas performansmz yükseltiriz. Zaten siyaset çok karmaşk bir süreç de değildir. Zaten ülkemiz her an, tarihinin en derin krizini yaşamaktadr ve emekçilerin kurtuluşu iktidarmzdadr. Başkaca da önemli bir şey yoktur. Gerisi önemsiz detaylardr.

Biz tüm konular birbirimizle tartşarak çözümleyebiliriz. Bunun için skça toplantlar yaparz. Toplantlar o kadar sklkla yaplr ki, toplant aralarnda, gelecek toplantya hazrlk yapacak zamanmz kalmaz. Bir toplantya katlmann önceden o toplantyla ilgili hazrlk yaplmasn gerektirdiği, toplant srasnda diğer kişilerin söylediklerini anlamann, ortaya atlan düşüncelerin derlenerek senteze ulaşlmas için katkda bulunmann, toplantnn verimini sağlamak açsndan temel önemde olduğunu pek hatrlamayz. Çünkü önemli olan toplantda bizim ne söylediğimizdir, başkalarnn ne söylediği onlar için önemlidir. Bu nedenle, elimizde not kâğd olmadan toplantya gelmek, gündemle ilgisini tutmadan kafamzdaki düşünceyi dile getirmek, diğer düşünceleri anlamak yerine kendi ifadelerinin kabul edilmesini beklemek, genel olarak “tartşma” üslûbumuzdur.

Bu abartl betimlemeye konu olan partimizin tabannn durumu, partinin politika geliştirmesindeki önemli sorunlarn başnda geliyor. Çünkü bu denli soyut bir sistem muhalefeti söylemiyle günlük durumlarn çözümlemesini yapmaya olanak yok. Dolaysyla, parti tabannn toplum kesimleriyle, bu söylemle iletişebilmesi mümkün değil. Sonuçta halkla iletişemeyen, ancak merkezden gelen hoş sunumun savunusunu yapmaya indirgenen bir yerel politika tutumu ortaya çkyor. Bu da bir anlamda bir tür apolitikleşme sonucunu doğuruyor.

Merkez Konferans’nda uzun boylu görüşülerek kabul edilen “halk sarmaşğ” başlkl karar metni, aslnda politik tutumla ilgili olarak son derece önemli baz önerileri içeriyor: Politik tutumun, hayatn her an ve her alanna ilişkin olduğunu, yaşam değiştirme mücadelesinin iktidarn el değiştirmesi veya üretim araçlar mülkiyetinin şekil değiştirmesi ile snrl kalamayacağ, esasen de içinde yer aldğmz tüm süreçlere ilişkin kendi tutumlarmzn sorgulanp dönüştürülmesi çabasyla başlayacak ve tüm toplumsal alanlar saracak bir uğraş olmas gerektiği belirtiliyor. Bu bağlamda parti içinde ciddi bir seferberlikle parti tabannn politikleştirilmesi program, şu anda partinin en öncelikli işini oluşturmal.

ÖDP TOPLUMSAL MÜCADELENİN NERESİNDE?

ÖDP her frsatta kaybeden muhtelif kesimlerin taleplerinin temsilcisi olduğunu söylüyor. Yalnzca emeğin değil, -kimi partililerin pek hoşuna gitmese de- çevrenin, kadnn, barşn, insan haklarnn, vicdani reddin, muhalif sivil söylemlerin de ÖDP’de ifade bulduğu skça dile getiriliyor. Peki bu söylenenin yaşamdaki karşlğ nedir, yani nasl olacak da parti tüm muhalif toplumsal kesimleri bünyesinde toplayacak veya onlarla nasl bir ilişki içinde olacak? Öncelikle, parti tüm toplumsal-siyasal duyarllk ve tepkiyi kendi bünyesi içine alma gayretine gitmemelidir. Partinin amac, bireylerin ve toplumsal kümelerin siyasal ve toplumsal duyarllklarnn gelişmesidir. Bu anlamda, parti tüm eylemli ortamlarla ilişki kurmal, ancak her eylemliliği “parti eylemi” kalbna sokma gayretine girmemelidir; kendisini bu eylemliliğin bir hzlandrcs ve ifade edicisi olarak görmelidir.

“Eylem yapmak” ile “eylemli olmak” ayn anlama gelmez. Eylem yapmak çağrs, pratik olarak bir gösterinin fiziki varlğn oluşturmak amacyla snrlanabiliyor ve bu haliyle fiziken hareket halinde, ancak zihnen eylemsiz insan teşvik edebiliyor. Amacn, “eylemliği yükseltmek” olmasndan hareketle, duyarl-alglayc-anlama gayretine sahip-eleştirel-eleştirdiğini değiştirme enerjisini yaratan-mücadeleci-örgütleyici-birlikte hareket etme yeteneği yüksek bireylere ve topluma ulaşmak hedefi tüm faaliyetlerin ana eksenini oluşturmaldr. Çünkü ancak böyle bir insan tipiyle toplumsal dönüşüm sağlanabilir ve tasavvur ettiğimiz yaşama ulaşlabilir.

Parti kendi hedeflediği yapnn yegâne örgütsel varlğ ve formu değildir. Parti üyesi olmadan da toplumsal mücadelede yer almann ve hattâ partinin hayatiyetine katkda bulunmann mümkün olabileceğini kabul edebilsek yaklaşmlarmz çok zenginleşebilecektir. Partiyi partililerden ibaret görmeyen ve hattâ toplumsal mücadele araçlarn parti ile snrlamayan bir anlayş, bizi yeni ilişkilere ve düşünce zenginliğine ulaştrabilecektir. Bu, birkaç örgütün birlikte bildiri yaymlamas veya ortak eylem düzenlemesinin ötesine geçen bir anlayştr ve birlikte “iş yapma” olanağn sağlayacaktr. Fikir, anlayş ve program zenginliğinin bulunduğu böyle bir ortamda, eğilimlerin nasl belirleneceğini ve kararlarn nasl alnabileceğini, arayş içinde bir ortaklğn nasl geliştirilebileceğini öğrenmek mümkün olabilecektir.

İKTİDARIMIZ

ÖDP de diğer siyasal partiler gibi toplum karşsna nasl bir gelecek tasavvuru olduğunu açklayarak çkmş, bu niyetine ilişkin programlarn oluşturulmas ve hayata geçirilmesi için mücadele ettiğini ilân etmiş ve toplumu bu mücadele sürecine katlmaya çağrmştr. En azndan böyle bir çabay sergilemektedir. Ancak bu noktada çok kritik önemde bir ayraç, ÖDP’yi kendisi ile ayn zeminde -anayasa, yasalar, düzen, toplum- bulunan partilerden ayrdeder. ÖDP iktidar mücadelesini, programnn hayata geçirilmesi içeriğinde kavrar. Programnn hayat bulmas, fiziki olarak çoğunluğu ele geçirmek ve böylece hükümet etmek anlayşndan ibaret değildir. Bu yaklaşmdr ki, ÖDP’yi, kapitalist toplumun işbölümü anlayşn ve politika yapma tarzn yeniden üretmekten sistem içi muhalefet arac olmaktan uzak tutacaktr.

Dolaysyla iktidar mücadelesi ne bireysel olarak ne de grupsal olarak yönetme gücünü ele geçirmeye indirgenemeyecek kadar geniş aç ile düşünülmelidir. Kald ki, egemen olmak, etkili olmak temelinde sürdürülecek bir mücadele, partilileri iktidar erkini kullanan yöneticiler yapmaya yöneltirse; toplumu yönetmek, egemenliği halk adna temsil etmek snrllğ, ÖDP’lilerin de en gerici yöneticiler konumuna gelmesi olaslğn ortadan kaldrmaz.

ÇOKSESLİLİĞİMİZ

ÖDP çok-renkliliği ve çeşitliliği bir ilginçlik veya fantezi olarak savunmuyor: seçmen kitlesine cazip gelecek bir çağrc slogan olarak seslendirmiyor, yahut güncel deyişle takyye yapmyor. Çünkü hepimizin hayal ettiğimiz ve tasavvur etmeye çalştğmz yaşamn savunmaya ve yaşamaya çabaladğmz bu çeşitlilikle daha insancl olacağna inanyoruz. Çok seslilik içinde düşündüğümüz yaşam topluma anlatmaya çalşyor ve bu yaşam birlikte kurmaya çağryoruz. Bu konuda ne denli içtenlikli olduğumuza halk inandrmaya çabalyoruz.

Parti içinde program düzeyinde farkllklarn olmas hem doğal hem de gereklidir. ÖDP’yi diğer siyasal kurumlardan ayran temel niteliklerinden birisi, kendisini tasavvur ettiği topluma benzetme yaklaşmdr. Zaten geçtiğimiz bir yl içinde ÖDP’nin toplumun birçok kesiminden aldğ olumlu tepkilerin altnda da bu ve ayn bağlamda verdiği mesajlarn büyük etkisi vardr. Eğer partili olmak bir bilinç ise, partililere düşen de yaratlmş olan bu sempatiyi geliştirecek propaganday sürdürmek olmaldr.

Farkl olduğunu ileri süren kümelerin farkllklarn program düzeyinde, çalşma tarz düzeyinde ortaya koymalar şarttr. Aksi durumda farkl olduğunu anlatabilmek olanaksz hale gelecektir. Ama farkl olma hakkn elde edebilmek için, kendinden farkl bir başka kümenin de bulunabileceğini kabul etmek gerekir. Dolaysyla, kendisinin varlğn bir başkasnn yok edilmesine bağlayan anlayşn yaşayamayacağ bir kültür ortamn oluşturmak, partililik bilincinin gereğidir.

Farkl olduğunu başka kümelere referansla anlatmak, kendi başna bir kimlik oluşturamamakla ilgili olabilir. Dolaysyla her kümenin kendisini, kendisine atfettiği pozitif değer, tarz, anlayşla ifade etmesi ve yalnzca ifade etmekle kalmayp bunlar yaşamas, ancak bu pozitif kimlikle yaygnlaşmas ve giderek parti yaşamnda etkin hale gelmesi ÖDP’deki politik mücadele tarz olabilir. Bu anlayşla büyük toplumsal dönüşüm projemizin örneklerini yaşamamz, kendimizi geleceğe hazrlamamz, geliştirebilmemiz olanakl olacaktr. Farkl olduğunu varsayan her küme, kendi inisyatifiyle kendi önerisini hayata geçirmek, bu doğrultuda eylemli hale gelmek, örgütlenmek, etkinlik oluşturmak yoluyla politika yapar. Baş eğmek veya karşt yok etmek uçlarnda bir davranş genelde daha kolay ve toplumsal geleneklerimizle de daha uyumludur. Ancak partili bireyler olarak ilk devrimci eylemimizin önce kendimizi, hayal ettiğimiz toplumsal yaşamn bir bireyi haline getirmek doğrultusunda dönüştürme gayreti olmas gerekiyor. Hedeflediğimiz parti içi yaşam, politika ve iktidar tarz ancak bu dönüşüm süreciyle hayat bulabilecektir. Şunu açklkla saptamaktan korkmamalyz: bizler bugünkü davranş alşkanlklarmzla yarnn toplumunun bireyleri olamayz. Bu anlamda, sosyo-kültürel kimliğimizin bir parças haline gelmiş olan şiddet ve uzlaşmay reddetme davranşyla da hesaplaşmamz gerekiyor.

YÖNETİM-TABAN PROBLEMİ

ÖDP’de orta yönetim kadrolar bir yandan karar süreçlerinde etkin olarak yer almak istiyor, diğer yandan “üst yönetimin” kendi sorunlarn çözmesini bekliyor. Ayn kadrolar, özverili çalşma, cesaret, ataklk konularnda hiçbir eksiklik göstermezken, ideolojik yetkinleşme, araştrma, nesnel olmaya yönelik bir çabaya girmiyor. Yine ayn kadrolar kendilerinin, hayatn tüm bilgi ve yorumuna sahip olduğu varsaymndan hareket ettiğinden kendini geliştirme motifine sahip olamyor.

Partinin birçok alana ilişkin politikasnn eksik olduğu sklkla dile getiriliyor. Büyük ölçüde doğru olabilecek bu durum karşsnda orta yönetim kadrolar, bir yandan bu eksikliğin daha üst yönetim düzeylerinde giderilmesini talep ediyor, diğer yandan var olan politikalarn da tepeden inme anlayşlarla oluşturulduğundan yaknyor. Bu çelişik değerlendirme, bir bakma, orta yönetici kadrolarn partide “varoluş şekli” haline gelme eğilimi taşyor.

Ayn kapsamdaki benzer diğer bir sorun da “eğitim” çalşmalaryla ilgili. Parti içi eğitim çalşmalarnn öneminden skça söz ediliyor. Yukardan aşağya, hiyerarşik ve kat örgütsel disipline dayal yaplarda, birey tutum ve davranşlarnn yeknesak ve örgüt kalplar içinde kalmasn hedefleyen bir şekillendirmeyi imâ eden bu talebi, yukarda belirtilen sorun bağlamnda alglamak mümkün. Belki de “eğitim” dşnda başka bir sözcükle, ama partililer ve çevrelerini oluşturan kişilerin zihni faaliyetlerini, yaratclklarn teşvik edici, birlikte üretme pratiğini araştrc bir birlikte-sürekli-öğrenme sürecinin tasarlanmas üzerinde çalşlabilir.

502281|

Yana yana

ÖDP İzmir Konak İlçe Örgütü içinde, ilk günlerden itibaren başlayan, “yatay/dikey iletişimin nasl oluşturulacağ, partinin teorik, pratik ve örgütsel sorunlarnn tartşlacağ bir zeminin nasl oluşturulacağ, ÖDP’nin genel durumu ve nasl değerlendirildiği”yle ilgili bilgi aktarmnn, yollarnn neler olabileceği konularnda yaplan tartşmalardan çkan “çalşma gruplar/birimleri” fikrine, çoğunluk tarafndan olumlu yaklaşlmşt. Konak İlçe Örgütü’nün genel üye toplantlarnda, bu birimlere katlmn gönüllülük esasna dayal olmas üzerinde duruldu. Çok değişik başlklar altnda biraraya gelenlerden bir tanesi de “İletişim Birimi”ydi.

Birimin ilk birkaç toplantsnda, yukarda bahsedilen; örgütlenme, iletişim, teorik ve pratiğe ilişkin tartşlan kalc bir zemine nasl taşyabileceğimize ilişkin oluşan önerilerden biri de, bir bülten çkarmakt. Ancak adna parti desek de, her zaman partiden daha farkl bir şey olacağn imâ ettiğimiz bir partinin ilçe örgütünün çkaracağ bülten de ‘bülten’den daha farkl bir şey olmalyd. Tartşlabilirliğini her zaman açk brakmak önkabulü ile, bu yaynn ilkelerinin neler olacağna ilişkin öneriler sraland: “Parti içinde her türlü hiyerarşiden uzak bir forum ve santral işlevi görmesi, sabit yaz kurullar yerine, her sayda o saynn katlmclaryla sürdürülen bir yayn faaliyeti olmasnn öne çkartlmas, kurumsal imzal, bağlayc nitelikte yazlarn (yönetim, birimler vb. adna yazlan yazlar) o kurumun onay olmas koşuluyla şahsi veya ortak imzal yazlar, genel kapsam içinde ve hukuken herhangi bir saknca taşmyorsa, hiçbir koşula tabi olmadan yaynlanabilmesi”ydi... İsim konusunda da, yaplan küçük beyin frtnalar sonucu, amacn ifade ettiğine inandğmz Yanyana’da hemfikirlik; “görüşlerine katlmasak da yanyana dururken, yanmzdakilerin ne dediğini anlamaya çalşmak, değiştirmek isterken değişmeye de açk olmak...”

Yanyana’nn ulaşacağ kişilerle ilişkisinin “okur-okuyucu” türü bir ilişkiden farkl bir katlm biçimi olmas önemliydi. Yine, genel üye toplamlarnda, baz üyelerin gündem dşna çkmay da göze alarak, partiyi nasl değerlendirdikleri konusunda srarla görüş bildirmek istemleri, bu anlamda bize cesaret vermiş olsa da, sözlü tartşmalara duyulan yoğun ilgi, ilk sayda, Yanyana sayfalarna fazlaca yansmad. İlk say için belki de kaçnlmaz olan bu durumun, sonraki saylarda aşlacağ konusundaki iyimserlikte pek de haksz olmadğmz, ikinci saynn, ÖDP’nin çokrenkliliğini yanstan bir platforma dönüşmeye başladğn görmek umut ve heyecan vericiydi.

Yanyana’y çkarrken hiçbir teknik donanma ve mekâna sahip olunmadğ (bu durum sürüyor...), tamamen kişisel çabalarla, her saynn farkl mekânlarda oluşturulduğu, harcanan mesainin her zaman 19.00’dan sonrasnda kullanldğ gibi “ayrntlara” bakldğnda, bu heyecana ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu söylemek sanrz abart saylmaz. Bir süre önce, “yok”tan “var” etmek, Yanyana’y düzenli çkarabilmek amacyla, başlattğmz, “bilgisayar” kampanyasnda bizden esirgenmeyen tek şey; “enerjimizi merkezî bir yayn organna kanalize edelim” türünden “yararl” öneriler oldu... Yaplmas gerekenlerden birini, diğerinin önüne/arkasna koymak, sralamada srarc olmak, hayatn pek çok alannda olduğu gibi burada da karşmza çkan onarlamaz (m?) bir arza gibi...

Yararl önerileri aldk, cebimize koyduk. Bu arada merkezin bülteninde, “parti meclisi kararlarn, basn açklamalarn, çeşitli il ve ilçelerdeki ÖDP etkinliklerinden haberleri” okuduk, bilgilendik... Ayrca düzenli çkmaya başlamasna sevindik.

Cebimizdeki bu “yararl” önerilerle, yine düştük Yanyana’nn sayfalarna; “yerimiz dar” yada “boş yer kald” gibi problemlerimiz olmad. Yazlar toplandğnda kaç dergi sayfas ediyorsa o kadar bastk. İkinci saydan sonra da, zorunlu bir yayn periyodundan vazgeçmek zorunda kaldk. Yanyana çalşmasna katlm (partili/partisiz) her zaman açk tuttuk. Zaman zaman çalşmalara katlma yolunda yeni iyiniyetli yaklaşmlar olsa da, özellikle derginin çkma sürecindeki -dizgi, tashih, bask, dağtm vb.- pratik faaliyetler konusunda birkaç arkadaşmz dşnda “şimdilik” fazlaca istekli olunmadğ söylenebilir. Bu anlamda, Yanyana çalşmasnda yaşadğmz sorun, ÖDP’nin siyasal pratiklerini yaşama geçirirken yaşanlanlardan pek farkl değil.

“İzleyici” olarak kalmann ne yazk ki, çok güvenli bir toplumsal duruşa dönüştüğü şu dönemde, bir yayna gerektiğinden fazla görev yüklemenin sakncalarn da gözard etmeden, bulunduğumuz bir şeyler yapmaya çalşyoruz. “Katlm değiştirmenin” yalnzca meydanlardan, parti konferanslarndan ya da medyadan, “tribünlere” haykrlan bir “slogandan” öte bir anlam olduğunu düşünüyoruz. Yanyana’nn, uzun soluklu, çok ‘şair’li bir siyasî şiir olmasn umut ediyoruz.

ÖDP İzmir Konak İlçe Örgütü

İletişim Birimi / Yanyana

502282|

Zaman m? değil zaman.

Akan zaman değil mesafelerdir.

(...)

Biz yeni bir hayatn acemileriyiz/ Bütün bildiklerimiz yeniden

biçimleniyor/ Şiirimiz, aşkmz yeniden/ Son kötü günleri yaşyoruz

belki/ İlk güzel günleri de yaşarz belki/ Kekre bir şey var bu havada/

Geçmişle gelecek arasnda/ Acyla sevinç arasnda/ Öfkeyle bağş arasnda

(...)

Biz krldk daha da krlrz

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza

Cemal Süreya

Amansz güceniklerin, el ele tutuşa tutuşa bir orman yangn gibi sahiden ve yeniden biraraya gelmelerinin, söylemelerinin ve eylemelerinin bir öyküsü/tarihi var(d). Bu öykü, salt politik/pratik bir öykü değil(di). Bu nedenle, ÖDP'nin kuruluşundan bu yana geçen sürede biriktirdiklerimizi “salt politik bir muhasebe” olarak ele almak eksiklik(ti). Her politik organizasyon gibi ÖDP'nin de, henüz tarih olmamş iki yllk zaman, politik bir zeminden de muhasebe etmesi gerekiyor(du). Azken çokluğa, çokken, öteki kalabalklara yürümek, kendilerini “birlik memuru” görenler için skntl politik sorunlarn yaşanacağ işin ve düşün başnda biliniyordu. Çünkü, sevgiden, aşktan caymadan, ne ki politikann kendi iç “tuhaflklarn” da bilerek “bütün renklerin seviştiği yepyeni bir hat”tn oluşturulmas kolay değil(di)... İki yllk kuş hzyla geçen süre, yeni sosyalizm anlayşnn kavramda ve yöntemde içselleştirilmesi, uzun bir durgunluktan ve çürümeden sonra yeniden politika yapabilmenin marifetinin gösterilebilmesi, hayatmza yeni giren kavramlarla, onlarn karşlklaryla (ekoloji, çevre, insan haklar, vicdani retçilik, aznlk, birey, sivil itaatsizlik, politik İslâm vs...) organik ilişkilenme, Kürt sorunu ve barş bahsinde tarihin vicdanna geçecek bir tutumun kotarlmas ve nihayet kapitalizmi aşma iddiasnn, bütün inceliklerini gösterebilmek gibi daha nice başlk altnda değerlendirilebilir(di)...

Öncesini ve son iki yl, içeriden yaşayanlarn, an’lar ve süreç’leri dşardan ikinci bir göz olarak değerlendirebilmeleri, eleştirebilmeleri oldukça zahmetli bir iş(ti)... Müşgülgelsin, demek gerekiyor(du)...

ÖDP’yi değerlendirmek, an’da ve süreçte, eş zamanl olarak “anlardan içeriye girmek”(ti). Bu nedenle, “kaç türlü girilir anlardan içeriye?” diye sorarak başlamak yerinde olabilir(di). Zamann, tarihin, dünyann iç çekişi, admlarn ve hayatn, insann içinin ve dşnn yeniden tanmlanp üretilmesi, gülücüklerin özsuyunun çoğalmas, renklerin ve kokularn yeniden tarifi ve tasnifi gibi çetrefil meseleler arasnda “anlardan içeriye girmek” ve yaşanan süreci “güzellemek” kadar, baz temel itirazlar yapmak gerekiyor(du)...

ÖDP’nin içerdiği moral, insanî ve politik toplam; sradan ve/veya kahramanca yaşanmş aclarn aşlmasnn ilgi toplamas ve anlamlandrlmas değil, öte’sinde bir hal(di)... Aclarn ilgi topladğ, ac/dram kültürünün/kültünün sol hayatlarda içkin olduğu bir tarihten gelenler için bir başka şey yapmak, şaşrmak ve şaşrtmak gerekiyor(du)... Yeni yüzümüze, yeni ayaklarmza, yeni bildirilerimize, yeni pankartlarmza taşnmalydk. Ve en önemlisi de, aşk’a, devrime ve sosyalizme yeni yorumlar getirmeliydik. Ayn masal tersten yaşamaya, esastan ve usûlden itirazmz var(d). Özlemin rengi pas tutmamşt ve aşkn işine karşlmazd. Ezberimizi bozan bir kurgu olarak ÖDP’nin bizi şaşrtmas, yeryüzü dalgnlarnn tekrar “eşyann ve insann kardeşliğine” sğnmas doğal(d). Nereden baksak hayat, bizi bize yaklaştryordu... Nereden baksak, hayat bizi kendine yaklaştryordu...

Alşkanlklarn gücü, bilinçaltnda biriktirdiklerimiz, hatralarn bile hiyerarşik anlatldğ bir resmî tarihten geliyorduk. Geçmişin teorik/pratik tutuculuklarnn aşndğ, aşlmaya yüz tuttuğu her yerde, sosyolojik ve kültürel bir olgu olarak “grup aidiyetleri” (kollektif tutuculuklar) dün de bugün de “solumuzu kesiyor”(du)... Dahas, yeni aşina olduğumuz durum, aşkn ve özgürlüğün “ilk yardm bilgileriyle” aşlacak gibi değil(di)... Sol krlr, yen içinde kalr, idare-i maslahatçlğ “iyi kalpli bir kötülük olarak”, en çok yüz–göz olduğumuz kabahatlerimizden biri olarak sürüyor(du)...

Uzun bir zaman diliminden beri, işlevsiz kalan ve “tekaüt”e çkmas beklenen “biz”lerin, “işaret parmağn yitirdiği için yllar yl parmak kaldr(a)mayan”larn yeniden hayata dahil olmas için Özgürlük ve Dayanşma sözcüklerinin, parola ve işaret olmas önemliydi. Kimine göre bu proje, Eylül’den sonra ilk onbire giremeyen “hayal krklğ karmas”nn, yeniden hayata dönmesiydi ve “ağzlarndan düş tutsalar” yeni bir tarih oluşturamazlard...

Eylül ve “Sonbahar belki de belki de hüznün özgül ağrlğ”yd...

Bütün insanî ve evrensel yenilgiler gibi alaturka muhaliflerin yenilgileri ve yanlglar da klasikti, ama başlangç klasik gibi tnlamyordu. Kimsenin dilinde “ezel ve ebed rehberleri” uçuşmuyordu... Teorinin ve pratiğin altndan çok sular akmşt! Hayat nice hikmetler biriktirmişti! Aşkn sözünden çkmamaya kararlydlar... Herkes kendini bir zarfa koyup diğerine gönderiyordu... Öğrendiklerimizin tekrar öğrenilmesi, unuttuklarmzn anmsanmas önemliydi. Kazandklarmzn tekrar kazanlmas, kaybettiklerimizden ders çkarlmas ve iki binli yllara, “tk” diye solo ve koro aşklar eşliğinde fasllarla girme projesi, boşluğun kuşlarla hafiflemesi gibi bir şeydi...

“İyiliğin üzerine yağmur uğramad” yllarndan sonra, “mahsusçuktan çekip gidenler”, “birkaç yllğna ölenler” sahiden geri dönüyorlard...

Kötü biten gazel, güzel başlamak üzereydi...

Müzik... Korosolo fasl... Yakndan gazel okumak serbest(ti)...

Tarih; “Binlerce çocuk/Siyah–beyaz bir kuşak,/Ötelerden akar sessizce” diyerek lirik bir şiiri dudağmzn taşrasna iliştiriyordu...

Geçmişte, herbiri dargnlar, “düşman” olan kahramanlar barşyor(muy)du. Arkadaş olmak yetmiyordu canciğer arkadaş olmak gerekiyordu. Birlikte hem tarihe ve coğrafyaya geçmenin teorisi ve pratiği oluşturulmal(yd)... “İnadna Aşk”tan en çok söz eden bir parti, yeni bir zaman, mesafe bilgisi ve bilinciyle; koro halde; “Yoksuluz, gecelerimiz çok ksa/Dörtnala sevişmek lazm” dizelerini devralarak süreci an içinde, an’ süreç içinde, toplumsal özgürlükçü pratiğe çevirecekti...

ÖDP, politikann ve ideolojinin, “din yan”nn gitmesi olarak da kurgulandğ işin amentüsüydü... Gelinen noktada, aşnann, aşlann, sönümlenenin yansra, devasa tutuculuk olarak sürüp gidenlerin neler olduğunu açğa çkarmak önemli(ydi)... “Rastgele” değil “Rastgide” sözcüğüyle düşbaş yapmak gerekiyor(du)... Hem konuşuyor, hem yürüyor, hem de özgürlüğün ve aşkn altn ortak tarihlerimizle çiziyorduk...

Çkmazn güzelliği olarak kurulan ÖDP, ilk elden bir “ezber bozma” olayyd. Bir çiçek yolumu(zu), solumuzu kesmiş ve bütün ezberimizi bozmuştu! Solun yerel ve evrensel resmi tarihlerinden edindiğimiz ezberlerin hayat uzun zamandr karşlamadğ bir tarihsel evrede ÖDP, ezberimizi bozan bir güzellik olarak tarihen ve siyaseten zuhur etmişti... Sözcüğün politik, felsefi ve bütün anlamlaryla efsunlandğmz söylenebilirdi... Ne ki, dşmza vurmasak da, içimizde “illegal bir kuşku” vard. “İkinci yeni” yerine “ikinci eski”yi mi kuruyorduk? Taze bir parti ile yeni bir parti arasnda gidip gelen kayglarmzn hayatta karşlğ vard.. Yeni denen her şeyin eski, eski denen baz şeylerin yeni olduğu zaman diliminde, yeni “bakma ve görme biçimi” ile, dünyay yorumlama ve değiştirme ilişkisini estetik bir temelde kuracaktk. Ama nasl?

“Sordular. Sorular benim insanlarmdr?” demeye getiriyorduk...

Anonim bir mükemmeliyet içinde, anonim bir yanlgy m örgütlüyorduk?

Bir şairin, “Dostoyevski’yi okudum o gün bu gün huzurum yok” dediği gibi, partiyi henüz iki yl önce kurmuştuk... O gün bugün huzurumuz yoktu!.

Ama bir tatl huzur almaya da gelmiştik ÖDP’ye... Mazi içimizde bir yarayd ve Kalamş’tan değil, her yerden, hep beraber, yan yana geliyorduk... Tutuşa tutuşa, bir orman yangn gibi geliyorduk...

“Sevmek ne uzun kelime”ydi... Birbirimizden hoşlandğmz ve hoşlanmadğmz yanlar vard. Geçmiş zaman içinde, “Küçüktüm ufacktm, düş oynadm acktm” dönemlerinde Hissesiz Harikalar Kumpanyas’ndan paymza hisseli düşler/düşüşler düşmüştü. Hissesiz Harikalar Kumpanyas’nda, kişi başna düşen gayrisafi özgürlükten pay alamayan eski tarz bir “biz”mi olacaktk? Birbirimize ve topluma yabanclaşmadan, hem arkadaş, hem yoldaş hayatlar ihya ederek partileşmek, sevmek gibi ne uzun kelime’ydi...

Muhtelif muhalifler kendilerine “romantik tnlayan”, kimliği aşk olan bir çkş noktas bulmuşlard: ÖDP.Sol hendese, büyük ylk” döneminden sonra, sola bağmszlğn, yeni bir tarz kazandracak, kendi küllerinden yeniden oluşacak bir çkş noktas önemsenmeliydi. Sadece ayağa kalkmak değil, solu, kitlesel bir siyasetle tekrar “insan içine çkarmak” için, hem modern hem muhalif, hem muhalif hem devrimci–sosyalist yeni araçlar yaratmak kolay olmasa gerekti...

“Ki şekli bozulmasn diye Akdeniz’in” msralarnn tersine, özde ve biçimde solun geleneksel yaplarnn şeklinin bozulmas, yepyeni “Ben” ve “biz”lerin, yürürlükte olmas gerekiyordu... İnadna gerekiyordu... Aşk ile gerekiyordu... Parola, inat, srar ve aşk olarak tnlyordu...

ÖDP’yi “mecburi iskan”, olarak imgeleştirmek de mümkündü! “Sğnacak bir yer kalmad/Chagall’daki eşeğin gözünden başka”, dizesinde olduğu gibi, işsiz, düşsüz ve mekânsz kalp, kapağ Özgürlük ve Dayanşma imgelerine mi atmştk? Aşkmzn ikinci yarsnda kurduğumuz parti, “beklemeli öğrencilerin”, Eylül 12’de hayat bilgisi ve hayal bilgisi dersinden zorunlu ayrlanlarn, “snfa ceplerinde kuş getirdikleri için”, uzun bir zaman maddi, manevi, fiziki cezalandrlanlarn “mecburi ve meccani” iskan myd?... Yoksa gönüllü bir iskann, özgürce srar ve inad myd?...

Pek çok iltifata mazhar olmasnn yansra, pek çok, “siyasal bedduaya”da marûz kalnmşt. “İki din var: siyah ve beyaz” diyenler, onu, gül ile bülbülün serenad yaptğ Aşiyan, “süslü bir sol günah” olarak görüyorlard...

Çkştaki esbab– mucibe’lere bakarak, işimizin kyamet kadar zor olacağ belliydi: emeğin, özgürlüğün, barşn, kardeşliğin, adaletin, dürüstlüğün, içtenliğin, katlmclğn, savaş karştlğnn, doğruluğun, dayanşmann, inadn, eşitliğin, kadnlarn, hoşgörünün, paylaşmann, çeşitliliğin, farkllğn, üretkenliğin, sözünde durmann, akln, çok sesliliğin, beraberliğin, düşünenlerin, direnmenin, dostluğun, mücadelenin, sivil itaatsizliğin, yaratclğn, tartşmann, yeşilin, kendini iyi hissetmenin, çok kültürlülüğün, bireyleşmenin, beraber olmann, hayal gücünün, umudun, özgüvenin, şeffaflğn, ferahlğn, vefann, alçak gönüllülüğün, çözüm üretmenin, ezilen halklarn, eylemliliğin, diyalogun, söz ve karar hakknn, renklerin, şiirin, bağmszlğn, laikliğin, cinsiyetçi olmayanlarn, arkadaşna dokundurtmayanlarn, çocuklarn, fabrikalarn, demokrasinin, yarnn, vicdan özgürlüğünün, evrenselliğin, erkeklerin, basn özgürlüğünün, yaşama hakknn, vicdani red isteyenlerin, mor kurdele takanlarn, insanlarn, hayvan dostlarnn, anti şovenizmin, bilimin, sözü kesilmiş olanlarn, sokağn, dşlanmşlarn, cesaretin, muhalif olmann, sevincin, bilginin, pas etmemenin, çoğulculuğun, şiddet karştlarnn, sosyalistlerin, yaknlar kaybedilenlerin, sanatn, tembellik hakknn, mizahn, mazlumlarn, iş ve ekmeğin, paraszlarn, aşkn ve devrimin partisi: Özgürlük ve Dayanşma...

Olacaktk...

Olacaktk...

Olacaktk...

MEVSİM SOLBAHAR, KONUMUZ AŞK VE ÖDP...

Kehanet 1985

“Lokman şair senin hayatn/Yedi krlangcn hayat kadar Altsn ard ardna yaşadn/Bir krlangcn daha var”

Cemal Süreya

“Üç yl önce çok karamsardm. Kendime bir ömür uzunluğu biçmiştim. O şiir o’dur. Bunun için Lokman Hekim söylencesinden çkş yaptm. Lokman Hekim’e uzun ömür verilmiş. Ve bunu kendisinin saptamas istenmişti. O da çok yaşayan bir kuşun, kartaln yaşama süresini temel almş. Kartaln seksen yl yaşadğ varsaylyormuş o çağda. Lokman Hekim yedi kartaln hayatn ard ardna yaşamş. 7 x 80 = 560. Beş yüz altmş yl yaşamş. Ben de kendime krlangc seçmiştim. Yedi krlangcn hayatn ard ardna yaşamalydm. Biliyorsun krlangç dokuz yl yaşar... Gerisini hesapla işte.”

Cemal Süreya, Enver Ercan’la,

9 Mays 1988 tarihli söyleşi

Bir kuruluşa tarih düşmek ve/veya ömür biçmek bir gelenekti(r)...

ÖDP kuruluş şenliğinden sonra Demokrasi gazetesine yazdğm yazda sosyalistlerin, muhaliflerin “birlik yapacağna dair ilk kehanetin” 1996 Şubat’nda gerçekleştiğini, kalc bir partileşme için “yarm krlangç ömrü” gerektiğini yazmştm. ÖDP’de yan yana gelen “ben” ve “biz”ler, 2000 ylna kadar, kendi özgül ağrlklarndan daha büyük ve organik bir üst oluşum gerçekleştirmeliydi...

“Nasipsiz terzi”ler olmay aşmak gerekiyordu...

Aradan henüz iki insan yl geçti. İnsan ömrüne, tarihsel süreçlere göre küçük bir zaman dilimi(ydi)... Bir krlangca göre ise uzun bir ömür(dü)...

Elde var’lara ve elde yok’lara bakldğnda, – “vesayet” sözcüğüyle özetleyebileceğimiz baz tuhaflklarmzn ve baz ‘srlarmzn’ baki kalmas koşuluyla– hal ve gidiş’in hiç de fena olmadğ belirtik olarak söylenebilir...

Aşkta havalar iyi, bile denebilir...

İş bu iki yl, aşk doğudan batya taşmakla geçti denebilir...

İş bu iki yl, aşk taşraya taşmakla geçti denebilir...

Aşkta havalar fena değil, denebilir...

İş bu iki yl, siyaseti tenhalktan çkarmakla geçti denebilir...

İş bu iki aşk yl; pankartlarn, sözcüklerin ve birbirimizin tozunu almakla, saha içinde ve saha kenarnda “snmakla” geçti denebilir...

KUŞLAR İYİ ÇOCUKLAR PEKİYİ, BAŞLAMAK YILDIZLI PEKİYİ

“Ne demiş uçurumda açan çiçek/Yurdumsun ey uçurum”

Cemal Süreya

Başlamak ne kadar güçtür, ne kadar incelikli’dir... Kimler yoktu ki... O zamanlar çok tenhaydk. Çok eski kalabalklarmzla övünüyorduk... “İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu/Yalnzlk bir başna kalmştr” demeye (mi) getiriyorduk! Güzelliğin, aşkn, inadn ve srarn içini doldurmak için, “geçmiş kalabalklarmz, şimdiki tenhalklarmz” kuşanarak bir araya gelmiştik... Çok sonraki bir gülüşün, çok önceki bir hüznün başlangc olmak önemliydi...

Uzun zaman olmad. İki su yl, iki aşk ve inat yl, iki srar yl geldi geçti... Ne ki; “her şeyi bir açklama vakti” var(d)... Her tutarllk ve her tutarszlk için tarih düşmenin vakti var(d)... Saylarn, görünenlerin, üstümüze başmza sinmiş “parltlarn” üstünde durmuyorum... İki aşk yl boyunca, koştum, “bulank baktm”, kendimi ve ötekini yeniden tanmlamaya çalştm denilebir(di)...

Bir hülasa yapmak gerekirse; ne varsa kendiliğindendi...

Bir hülasa yapmak gerekirse; aklmz ayaklarmza koyduk, aşk ile içimizden dşmza yürüdük...

Daha dün gibiydi... Tad damağmzda bir hatrayd... Kuruluş şenliğinin coşkusunu, denize srtmz dönmeyip “birbirimize kaçtğmz” tarihe iz düştüğümüz günü anmsatmak istiyorum... Aradan yaklaşk iki yl geçti... Elde varlar olduğu kadar, elde yoklar toplamak gerekiyor...

Bir hülasa yapmak gerekirse; “Ksaca söyleyeyim anlamak yordu beni”...

Henüz tarih olmamş ksa bir zaman diliminden söz ediyoruz. Şimdiki zamanda varlğn sürdüren özel bir süreçten dem vuruyoruz. Hatra olan ama tarih olmayan, hareket halindeki her şeyi değerlendirmek, yaşanmş ama yaşlanmamş olgulara bakarak soyutlamalar, çkarsamalar yapmak öyle zor, öyle zor ki...

Bir hülasa yapmak gerekirse: Tarih değil, göz değil, eskimiş krmznn bahaneleri, zamane taassubu “yordu” beni...

Biriktirilenlerin değerlendirilmesi, geleceğe ilişkin baz ipuçlarnn çkarlmas önemli(ydi)... Bunun için içeriden bir göz olmak, hem avantaj hem de dezavantajd... Olup bitenlere ve/veya bitmeyenlere ikinci, üçüncü göz olarak bakmak için içerikte, yöntemde, görme biçiminde hata yapmamay başarmak gerekiyor(du)...

Bir hülasa yapmak gerekirse; iki düş yl, yeniden yorumladğmz içimizdeki krmzya “çok yaşa” demekle geçti...

ÖDP, “bilmemizin bir başlangc”yd...

PARTİ KÜÇÜK BOYLU BİR DEVLET MİDİR?

İçinden bir şey tut dendiğinde en çok aşk tutardk/İçimizin srrn dşmz, dşmzn srrn içimiz hiç bilmezdi/Unutup giderdi kötü aşklar ve kötü aşklar gibi/Afişlemelerde, yazlamalarda ve hatta kuşlamalarda/Gözgöze gelince o ismi lazm değil, bir pankartn imlãs kz ile/Göze geldiğimizi, çatkap ve doğaçlama aşk olduğumuzu zannederdik/Lãkin mevcutlu götürülüp, iki gözüm önüme aksn ki aşk değiliz, diye ifadeler verirdik.../Yine de biz, içinden bir şey tut dendiğinde en çok aşk tutardk”...

Geleneksel olandan yola çkarak söylemek gerekirse, her partinin bir ucu devlet bir ucu yabanclaşma(yd)! Ya da her partinin, içi devlet dş muhalif bir süs(tü)!.. Sosyalizm ve toplumsal mücadeleler tarihi, değişik snflarn, ezen ve ezilenlerin, araç/amaç ilişkilerinin tarihi olarak temize çekilebilir, özetlenebilirdi. “Yeni” kavram etrafndaki her şeyin teoriden, politikaya kadar oluşturulmas yerel/evrensel bir süreçti, ama “hemen şimdi” diyerek muhalif bir “besmeleyle” işe başlamak gerekiyor(du). Aracn ve amacn, ben ve biz’in devlete göre kurgulandğ bir sosyalizm anlayş, devleti günü gelince trnak içine alarak kapitalizmi aşma şansn gösteremiyordu... Partinin devletle özdeşleşmesinin, onu taklit etmesinin, “örgüt teorilerimiz” olduğu, geçmişi belirlediği savlanabilir(di). Özel mülkiyetin neden ve sonuçlarn aşmak üzere, alternatif olarak şekillenen eski örgüt biçimlerinin, araçlarn aşlmas gerekiyordu. Amacn araca dönüştürüldüğü bir tarihten geliyorduk... Özgürlük ve Dayanşma adl oluşum, ilk tahlilde ve son tahlilde “devlet” olmak yazgsndan nasl kurtulacakt! Partidevlet geleneği yerine, teorinin tarihindeki “biçimde benzeyen, özde benzemeyen”, gerekçeli zararlar aşarak, nasl bir araç, nasl bir ilişkiler bütünü oluşturulacakt?

ÖDP, büyük bir iddiayla ortaya çkmşt...

Bu iddiay gdğndan öpmek ve sözün bütün anlamlarnn hayatta karşlğn bulmak için “seferberlik ilân etmek” gerekiyordu...

Solcu solunda gerekti...

ÖDP’nin büyük metinlerindeki sözlerle, “devrimin güncelliği” içinde yenilenmenin önünü açan kazanmlarla, bileşenlerin “kollektif bilinci” zaman zaman ve/veya çoğu zaman çelişiyor(du)...

Hülasa yapmak gerekirse; bazen teorinin bazen pratiğin akl karşyordu...

“Ne gelir elimizden insan olmaktan başka”, “İnsani olan hiçbir şey bize yabanc değildir” cümlelerinin cümlemizin elifbas olduğu bir tarihten geliyorduk. Eski zamanlarda, “snf, ezen, ezilen, öteki, birey, insan” gibi kategorileri iyice indirgemiştik. Bu nedenle, Özgürlük ve Dayanşma sözcükleri hem gerçeklik hem de imge olarak, “ben” ve “biz”, “snf” ve “insan”, “ezen ve ezilen”, “insan ve insan”, “insan ve doğa” arasndaki incelikleri yeni bir temelde kurmaya adayd. Toplumun ve bireyin üstünde yer alan, ona yabanclaşan aygtn tersi nasl bir şeydi?.. Tersinden konuşmak kolayd, resmi tarihlerin, “mevcut durum ve vazifelerimiz” şeklindeki özetlenebilecek perspektifleri yerine terspektifler sunmak da kolayd!.. Parti ya da araç, “ben ve biz” arasndaki ilişki ve çelişkilerin özeti olarak da tarif edilebilirdi. Mutlak, felsefenin, teorinin, politikann ve pratiğin “bilirkişisi” biz’lerin, ben’leri (birey) tarih dşna atarak içinden yaraladğ, eskittiği, solo’su olmayan “koro” bir tarihin hem nedeni, hem de sonuçlarydk... Evet, “insan olmak”, “birey olmak” sözcüğün sadece dar/yaln hümanist anlamyla değil, bütün anlamlaryla özgürlük düşünü içeren bir deyim(di)... Aşk sözcüğü, eskiden de bize yabanc değildi. En eskiden de, zaman zaman kaçamak sözcükler olarak hayatmza girerdi. (“Rivayet olunur ki kaçamak bir aşkmş devrim, rivayet olunur ki aşk kaçamak bir devrimmiş!” diye sitemkâr şiirler bile okurduk...) Ne ki, “resmî teoriye göre âşk olmak” geleneğini aşamadğmz da ayan beyan ortadayd... İnsann hallerini, ismin halleri gibi beşe indirgemeyen, tek boyutlu insan reddeden, insan/bireyi sonsuz karmaşas içinde kavrayan bir partiyi, yan yana, içiçe harmanlanarak inşâ etmek, sivil, nesir, özgür hayatlar kurmak ve sonunda Nazm’n “Çok şükür, çok şükür bu günleri de gördüm, ölsem de gam yemem gayrnn resmini çizebilir misin” dizelerindeki mutluluğu yakalayabilmek zahmetli bir iş/düştü... Parti aygt değil insan olmalyd: İnsan Parti... İnsann “partileşmesi”, partinin “insanileşmesi” gibi bir imge her düş için gerekliydi. İnsann nesneleştiği (şeyleştiği), giderek araçsallaştğ bir parti örneğinde, insan kovuluyor ve geriye sadece aygt kalyordu. Bu aygt en iyi ihtimalle bile cehennet’ti... Evrensel ve yerel sosyalizm tarihleri insann aygtlaştğ, aygtn insanileşemediği saysz örneklerle doluydu...

Ve; “Bu bizim en düzenli hareketimiz: Olmak”t... Âşk olmak, özgür olmak, insan olmak, birey olmak, biz olmak... Ama nasl?

“Olmak” sözcüğü, sadece kendi biz’imizi çkş noktas yaparak, kendi geleneğimizin siyasal genlerinden çoğalmay imlemiyordu., imlememeli(ydi)!.. ÖDP’nin düşü, toplumu devletleştirip, devlettoplum kurmay, bireydevlet oluşturmay ve eskiyi yeniden üretmeyi içermiyor(du).

Devrimci bir parti olarak ÖDP’nin kendini kurduğu an ve süreç, sözcüğün geleneksel anlamyla eski tarz sosyalizmin kavram ve kategorilerinden, makro ve mikro iktidar söyleminden/eyleminden oluşmamal(yd). İşbölümü ve düşbölümü elbette gerekliydi. İşbölümü’nü, iktidar anlamnda yürürlüğe soktuğumuzda, özgürlük ve aşk partinin bordasndan denize atlyor, aşk, ahşk’a dönüşüyordu. Parti; hem içine hem de dşna doğru çoğalmasnda, devlet gibi yasama, yürütme ve yarg erki gibi davranmamal(yd). Belki de “iktidar” ile “özgürlüğün” yerini değiştirmek, iktidar özgürlüğün bağlam olarak trnak içine şimdiden almak gerekiyor(du). (Özellikle iç ilişkilerde... İç dünyas sahici olmayanlarn dş dünyas da sahici olamyordu...) Partinin üyeleriyle ve toplumla kurduğu bütün ilişkiler, hiyerarşik bir iktidar ilişkisi değil işbölümünü ve düşbölümünü içeren solo ve koro kollektif ilişkiydi. Makro iktidarn yansra, (devlet, siyasal iktidar vs), toplumun en küçük gözeneklerinde kendini yeniden üreten mikro iktidarlara karş, (bilginin iktidar, erkeğin iktidar, kentlerin iktidar, teknolojinin iktidar,) mücadele etmek gerekiyordu. Bunun anlam, toplumla, kendimizle dikey değil yatay ve işlevli ilişki kurmakt; belki de bu nedenle, “yönetmek ve yönetilmek ayptr, beraber düş görmek serbesttir” dememiz gerekiyordu...

Muhaliflik, ya da devrimcilik, alşkanlklarn gücüne karş mücadele etme sanatyd, alşkanlklarmza karş “ihtilaller yapp”, başka noktadan bakma becerisi kazanmalydk. Belki de parti, aşağdan yukarya, yukardan aşağya değil, yatay, enine bir işbölümüydü. Dünyay enine yürümenin dikbaşllğ...

“İnsan: Mavinin içindeki düşünce!”ydi. Anlamak, anlamlandrmak ve insan açklamak gerekiyordu...

“RENKLERİ TEK BAŞINA ALIRSAN HEPSİ BİRER TARİKAT”...

Yaşanan/yaşanacak en temel sorunlarn başnda, partinin büyük metinlerinde yer alan “çoğulculuk” ilkesinin hayatta nasl karşlk bulduğu geliyor(du). Çoğulculuk, ÖDP’nin kendini tarif ettiği temel özelliklerden biri(ydi). ÖDP, bu sözcüğün siyasal/toplumsal anlamyla özlü bir biçimde tarif edilebilir(di). Ne ki, iki ylda kazanlan bütün mevzilere rağmen, parti hayatnda en aksayan yönlerden birinin bu olduğu söylenebilir(di). Partinin yazl hukuku ile, eski referanslara göre varlğn sürdüren gruplarn yazl olmayan hukuku arasndaki gerilim partinin ayakbağ olarak varlğn sürdürüyor(du).

Hülasa etmek gerekirse; çok eski bir yanlşn, çok eski tek yanl bir şarknn “kabahat” olmaya devam ettiği söylenebilir...

ÖDP içindeki kümelerin varlk nedenleriyle, çoğulculuk ilkesi arasnda doğrudan bir ilişki olduğu çoğu kez es geçiliyor. Unutulan şey, “çoğulculuk” kavramnn siyasal/toplumsal proje oluşudur. Bu temel kavram siyasal hayatmza yeni girmiştir ve henüz sadece “teorik bir gerçeklik” olarak kavranmaktadr. Yani, “elmann teorik olarak yenmesi, aşkn teorik olarak yaşanmas” gibi bir şeydir bu... Bu kavramn içeriğinin özümlenme süreciyle, ÖDP’nin çoğulcu temelde bir oluşmas arasnda eş zamanl, olmazsa olmaz niteliksel ilişki söz konusudur. Zahmetli bir sürece girildiği çok belliydi; salyangozun kabuğunun yllarla değil, saniyelerle kvrlmas, şekillenmesi gibi bir “profesyonel (d)evrimci bir durumla” karş karşyaydk... Çoğulculuğun, partili bireylerde ve biz’lerde içselleşmesi, bir durumdan bir duruma niteliksel sçramayd. Sosyalistler, muhalifler, gecikmiş de olsa bir “vakitbilirlik bilgisiyle” bu ilkeyi hayatlarna sokmuşlar ve iyi de etmişlerdi... Ne ki, bu bilginin bilince, yaşam tarzna dönüşmesinin önünde, eski alşkanlklar, eski grup aidiyetlerinin tutuculuklar sürüyor(du)...

Hülasa etmek gerekirse; eski tarihlerden krpp krpp yeni düş ve aşk yapmaya kalkan arkadaşlarmz olduğu söylenebilir. Bu negatif aşkn, özgürlüğün ve aşkn gücüne gittiği doğrudur...

“Çoğulculuk” kavram, işleyiş ilkesi olmann ötesinde bir toplum projesi(ydi). Çoğulculuk kavramn, “demokratik merkeziyetçilik” dediğimiz işleyiş ilkesine indirgemek yanlgs, ilkenin dşna bakmak ve içini hiç anlamamakla eş anlaml(yd). Bu kavram etrafnda kurulmaya çalşlan yeni ilişki biçimi, her birimizin kendi özgül tarihlerimiz içinde yaşadğmz eski ilişki biçiminden özde ve biçimde farkl(yd). Çoğulculuk kavramnn özü, felsefeden teoriye, teoriden pratiğe kadar, dünyaya ait bilgi, bilinç ve pratiklerin tek bir kümenin tekelinde olmadğ, olamayacağ(yd). Geleneksel bir dille açklarsak, çoğulculuktan anlaşlmas gereken, dünyay yorumlama ve değiştirme fiilinin tek bir muhalif kümenin tekelinde olmadğ, olamayacağ(yd). Bu nedenle, çoğulculuk kavramnn bütün inceliklerini öğrenmek, sonucu başa alma işi(ydi).

Hülasa etmek gerekirse; ÖDP’nin bileşenlerinin herbirinden ve toplamndan daha büyük bir aşk olduğu bilgisinin, bizleri “kârdan zarara soktuğu söylenebilir(di)...

Eski tarihlerin, eski yaşanmşlklarn bugüne, ÖDP’de temsil edilen ilişkilere taşnmas, siyasal, kültürel bir zenginlik(ti). Ne ki, ÖDP içinde biriktirilenlerin tutuculuğa dönüştürülmemesi için, “ÖDP’nin geçiciliği”, “Esas ‘biz’ olmadğ” gibi varsaymlarn aşlmas gerekiyor(du). Böyle alglanmadğnda, bir kümenin ÖDP ile ilişkilerinin organik olamayacağ açk(t). Yeni referanslarla oluşturulmas gereken her küme, ÖDP’yi esas kimlik olarak ele alanlarn oluşturduklar bir toplam, pozitif ilişki biçimi olmal(yd). Bu nedenle kümelerin kendilerini ifade ettikleri teorik ve pratik zemin, özü itibaryla öteki kümelerin varlğn dştalayan, “öteki”ni nicelik olarak ele alan bir şekilde olamaz(d). Birbirimize ve tarihe böyle söz vermiştik...

Hülasa etmek gerekirse; aşkta taktik olmaz, aşk, özgürlük ve dayanşma sözcüklerinin bütün anlamlar “kaçamak bir ilişkiyi” imlemezler(di)... Sözüm meclisten içeri; yanlş aşklarmzn ve yanlş âşklarmzn, miktar kâfi mevcudiyeti doğrudur...

Her kümenin kendini bir diğerine göre tarif etmemesi, “öteki” bilgisi ve bilinciyle ilişkili(ydi). ÖDP’nin ve onun oluşturucusu kümelerin kendilerini tarif ettikleri büyük metin, tüzük ve programd. Bu iki metin, özel mülkiyet üzerinde şekillenen kapitalizmi aşmay hedeflemekte, kendini “tarifin tarifiyle” tanmlamakta(yd). Kümelerin kendi varlklarn, parti içindeki öteki kümelere göre şekillendirmeleri, yanlş dil ve araçlarla “mücadeleyi” sürdürmeleri sadece enerji kaybna yol açmyor, partinin moral küçülmesine de yol açyor(du). “Kendi kümemizin esas küme, diğerlerinin tali küme olduğu” şeklindeki hatann aşlmas, iç hayatmzda iktidara göre şekillenmeye büyük harflerle itiraz etmekten, hayat başka bir mecradan kurmaktan, ast–üst olmay reddetmekten geçiyor(du).

Hülasa yapmak gerekirse; “Hep sen kazanrsn ey çözümsüzlük!”ü yeniden alşkanlk edinmemek için, “suya nöbetleşe kanat vurarak donmama” görgüsünün epey eksik olduğu söylenebilir(di)...

Tarihen zamann doldurmuş, siyaseten ise, –henüz yeni oluşmadğ için– varlğn bir şekilde sürdüren eski kümelerin (ÖDP lehine) aşnmas, aşlmas ve sönümlenmesi süreci, sadece tüzük ve programla kotarlamaz(d). Hayatta işleyen ve karşlğ olan bir ilişkiler bütününün yaratlmas gerekiyor(du). Değişme ve dönüşmenin sadece teorik bir süreç olmadğn bilenler için, “arkadaşlklar ödünç” klmak kabul edilebilir bir etik değildi. Aslolan, ilişkilerde bir yenileşmenin, değişmenin ve dönüşmenin yaşanmas(yd). Hayatta gerçek karşlğ olan, yeni oluşumlar oluşturarak, eski aidiyetleri aşan, büyük bir “biz” nasl yaratlabilir(di) Parti içinde, fikirlere göre şekillenmiş hareketli ve daima trnak içinde olmalar gereken kümelerin, bireylerin ilişkileri, tartşmalar, kullandklar dil ve araçlar, herkesi yeniden üretecek tarzda olmal(yd). Hem ötekini hem de kendini yorup tüketen, birbirlerine teorik, politik, insanî temelde bir şey katmayan, sadece seçimlere göre, öteki’ne karş bir reflekse göre kurgulanmş ilişkiler, yeni kümelerin varlk koşullarn oluşturamaz(d).

Hülasa etmek gerekirse; “Gerçek neydi biliyor musunuz? Her şey”, dizelerindeki anlamn, baz arkadaşlarmzca, “gerçeği kendileriyle özdeşleş” olarak algladklar üzüntüyle söylenebilir...

Hayat/özgürlüğü, politika teorisi/pratiğine indirgeyen, tek boyutlu kadrolar oluşturmaya muktedir bir küme tarifinin ortaya çkaracağ sonuç, eskinin yeniden üretimi(ydi). Her kümenin hem kendi içinde, hem diğeriyle ilişkisi, salt örgütsel–siyasal ilişki değil(di).

Siyasallaşmann, partili olmann sosyalleşmeyi, toplumsallaşmay, bütünlüklü birey, (Dünya tarihsel birey) olmay engellediği doğruydu, bu tarzn mutlaka aşlmas gerekiyor(du). Bu, hemen şimdi, diyerek, tek boyutlu toplum, tek boyutlu parti, tek boyutlu küme, tek boyutlu birey mantğnn/pratiğinin terk edilmesiyle mümkün(dü)... Sürecin nesnel mantğ ve ilerleyişinin yansra kümelerin ÖDP lehine öznel irade beyanlar eskimiş ve tarih olmuş kümelerin uykuya dalmasn gerçekleştirebilir(di). Böylece, yeni özgürlük referanslar üzerinde oluşturacağmz daha büyük bir “bizin içinde, o referanslarn oluşturucusu olan küçük, hareketli zeminlerde, kendi içinde ve diğerleriyle çoğulcu bir zeminde özgürce ilişkilenen değişik kümelerin varlğ mümkün olabilecek(ti)...

Hülasa edecek olursak; “Çocukluktan kalma/Ve artk değişmezlik kazanmş/Yanlş bilgi;lerin, yolun, yolculuğun, aşkn, devrimin ve özgürlüğün bilgisini ve bilincini azck/epeyce kararttğ söylenebilir...

BAZI ANILAR YANLIŞTIR...

“Gümüşane’de anlatlan bir öykü vardr. Kent adn, eski zamanlardaki gümüş yataklarndan alyor. Halkn büyük bir çoğunluğu Anadolu Rumlar’ndan. Helen demek lazm. Ocaklarn birinde bir gün göçük olmuş. Kadnlar dövünüp duruyorlar ‘ah Pavlim’ diye. Kadnlarn göçüğün altnda kaldğ için gözyaş döktükleri gençlerin çoğunun ad Pavli. Fakat her bir kadn, diğerinin kendi Pavlisi için ağladğn sanyor. Oysa herkes kendi Pavlisi’ne ağlyor.”

Akif Kurtuluş, Sombahar, say 4, 1991

ÖDP’nin bir özeleştiri olduğu meselesi, “Örneğin/bir alaşmdr Don nehriyle Şolohov. dizelerinin çağrşm gibidir. Özeleştiri soyut bir şey değil(di). Geleneklerin kendi tarihlerinden, biz’lerin hayatlarndan yaltlanmş bir özeleştiri olamaz(d). “İnsansz an olamayacağ gibi, maddi bir karşlğ olmayan bir özeleştiri de yoktu. Bunun anlam yenilgi ve yanlg sonrasnda kendimizi yenileme sorunu değildi. Bütün olup bitenlerden sonra, “ Hayr, hiç yenilmedik, çekildik yalnz/ve şimdi olduğumuz yerde/ve ayaktayz demek, doğruyu neresinden bulacağn/bileceğini bilememekle eş anlaml(yd).

Teorinin ve pratiğin tarihindeki yanlglar saptamak çoğu kez mümkün olabiliyor(du). Neki bu kez, anlar yoluyla geçmişi doğrulatmaya çalşmak, anlar resmî tarihin sözcüsü haline getirmek ackl(yd)...

Hülasa edecek olursak; herkesin “kendi Pavlisi’ne ağladğ” bir tarih ve hatra bilincinin, öteki’nin penceresinden bakmay epeyce engellediği söylenebilir(di)...

ÖDP’nin bir özeleştiri olduğu kavranmadğnda her küme, eski referanslar üzerine kendini inşa etmekle kalmayacak, ÖDP içinde varlk nedenini, ötekini ve ÖDP’yi “düzeltme, “hizaya sokma, olarak tarif edecek(ti). Bu mantaliteye göre öteki, artakalan’d, nicelikti ve sadece saysal bir ağrlk(t). Oysa, kendimizi ve ötekini artakalan olmaktan çkarmadan parti olmak olanaksz(d)... Öteki krmzya, diğer muhalif renklere, her hapşrdğnda kalben ve lisanen “çok yaşa denmediğinde, tarihe değil de coğrafyaya geçeceğimiz doğru(ydu)...

ÖDP, yaşanan evrensel sosyalizm pratiklerinin, geleneklerimiz içinde yaşadğmz sosyalizm anlayşlarnn olduğu kadar, bireysel tarihlerimizin de özeleştirisi(ydi). Özeleştiri ya da dibe vurma kavramlarndan anlaşlmas gereken, genel/özel bir yenilginin/yanlgnn altnn çizilmesi de değildi. Bunun anlam; eski teorik, politik, örgütsel referanslarmzn tarihen, siyaseten bugünün dünyasnn, yaşadğmz coğrafyann gerçeklerini açklamaya yetmediği(ydi). ÖDP’nin esasta (özde) ve usulde (biçimde) özeleştiri oluşu, sosyalizme ait bütün teorik ve politik, pratik açlmlarn tarihen ve siyaseten eskidiği anlamna gelmez, gelemezdi. “Dünyay değiştirme çabalarnn yenik düştüğü ve onu bir kez daha yorumlamak gerektiği doğruydu... Bunun anlam, sosyalizmin teorik ve politik birikimlerinin nihilist bir yöntemle bütünüyle yok saylmas, sosyalizm tarihinin reddedilmesi değil(di)...

Hülasa edecek olursak; özeleştiriyi yanlş adyla çağrdğmz, artk hayatta olmayan masallar her akşam “bir varmş bir yokmuş diye kendi sempatizanlarmzn kulaklarna fsldadğmz söylenebilir(di)...

ÖDP, bileşenlerinin her birinden, bileşenlerinin tarihî ve siyasal toplamndan daha büyüktü(r). Ne ki; hayat ve özgürlük de ÖDP’den daha büyük bir toplam(d). Bu nedenle her küme, ÖDP’nin nitelik ve nicelik olarak kendinden daha büyük bir toplam olduğunun bilinciyle hareket etmekle kalmamal, ÖDP’nin kendisi de, temsil ettiği hayatn dşnda, özgürlükçü, eşitlikçi başka muhalif kümelerin varlğn çoğulculuk ilkesinin bir gereği olarak kabul etmeli(ydi)... “Abi devrimcilik zararl faaliyetlerdendi...

Hülasa edecek olursak, “bu havalar da başka döğüşenler de vard ve muhaliflerin, sonlu ve sonsuz birbirlerinden çoğalmalarnn, “bir başka bahara kaldğ söylenebilir(di)...

ÖDP, resmi tarihlerin kesintiye uğrattklar muhasebenin açk, örtük, içten içe sürdüğü bir mekând(r)... Teorinin ve pratiğin tarihinin tarihi eleştirisi ile ÖDP arasnda ilişki önemli(ydi)... Resmi tarihlerimizin “görülen lüzum üzerine kesintiye uğrattklar “muhasebe, ÖDP’de devam etmektey(di). Her küme, her birey kendini yeniden tarif etmekte, teorik ve pratik muhasebeyi kesintisiz sürdürmekte(ydi). Geleneklerin ve/veya örgütlerin kendi iç hayatlarnda uygun araç, yöntem ve dille sürdüremedikleri muhasebenin ÖDP’de zamana yaylarak sürmesi önemliydi...

Hülasa etmek gerekirse; teori bahsinde dağarcğmzdan tükettiğimiz, zaman zaman, 1976 model tartşmalarla, teorik argümanlarla, kendimizi ve öteki’ni tarif ettiğimiz, konferans, kongrelerimizin, toplantlarmzn özel ve genel muhasebeden çok, “sol münazara havasnda geçtiği, teorinin gönlünü krdğmz, gücendirdiğimiz söylenebilir(di).

SAYILARIN HAYATIMIZDAKİ KÖTÜLÜKLERİ

“Bundan birkaç yl önce öğlumla birlikte Doğu Anadolu’da annemin yaknlarnn yaşadğ bir köye gitmiştik. Kahvede yaşl bir adamla konuşuyorduk. Adam çocuğa annesini sordu; ben lafa karşp