Anasayfa > Birikim Arşiv > 102 - Ekim 1997 > Leman, Anti-Medya ve İç Savaş Manzaraları

Leman, Anti-Medya ve İç Savaş Manzaraları

Levent Cantek | (Sayı : 102 - Ekim 1997)

Zamanın eşiti, eylemlerin deposu, geçmişin tanığı,

şimdiki zamanın örnekliği ve bilgisi, geleceğin

uyarısıdır tarih.

Miguel de Cervantes

LeMan dört beş yıldır Türkiye’nin en çok satan haftalık dergisi. Marko Paşa ve Gırgır gibi seleflerini düşünürsek, memleket sathında en çok satan olması, LeMan’a ilk olmak gibi bir ayrıcalık katmıyor. Çünkü mizah dergileri zaten çok satmaya elverişli özellikler taşıyor; kolay anlaşılmaları, komik olmaları ve nihayetinde “muhalif”likleri muhteviyatlarını popülerleştiren en bariz etmenler. Bu minvalde ne Gırgır ne de LeMan sayılagelen özelliklerden farklı bir yapıya sahip. Ancak popüler kültürün doğası gereği biri eskirken diğeri, yani “daha yeni olan”ı zamana ve topluma daha yakın “duruyor”. Bu yüzden Gırgır, çoğalarak, kendini tekrarlayarak tüketen, bugün için eskimiş bir mizah anlayışını temsil ederken, LeMan, mirasını aldığı “usta”sının vakt-i zamanında yaptığı gibi “sokak ve takvim”i iyi yakalayan yenilikçi bir yol izliyor.

Muhalif duruşuna anlam katan ticarî bağımsızlığı LeMan’ın popülerliğinin önemli bir veçhesini oluştursa da, dergi, asıl başarısına memleketin değişen şartlarına karşı mizahını gençlerle yenileyerek ulaştı. Bu akılcı tutuma, kapanan D’e’li’yi -çoğunlukla- kadrolarına dahil etmeleri, mizah dergilerinin muhalefet -üçüncü sayfa ve kapak - sayfalarını arttırmaları ve nihayet editörlerinin Oğuz Aral örneğinin aksine birlikte çalıştıkları mizah yıldızlarına kontrollerinde olacak -LeManyak ve Öküz gibi- mecralar açması eklendi. LeMan ve yayınlarının “ne dediği merak edilir” oluşu, Gırgır’dan sonra bitti gözüyle bakılan mizah dergilerini diriltiyordu. Bunun getirisi farklı biçimlerde yaşandı. Camia içinde, yakın çevrelerde ve okuyucu nezdinde kalemini, fırçasını ve hepsinden önemlisi ruhunu kaybetmeden kazanılan paranın “temizliğinden” sıklıkla söz açılıyordu ama bu konuşulanlar, paranın “görece” çokluğundan olacak dedikodu, rivayet ve mübalağaya da açık kaygan bir zemin üzerinde geziniyordu.

I

Epey bir zaman önce Metin Üstündağ, “ama yani bir de şu var!” tonunda konuşarak, Gırgır’da yaşanan kopmalara kızan, “usta”ya ihanet bahsinden söz açıp, lafı paracılık ithamına kadar getirenlere karşı şunu söylemişti: “siz hiç tanesi şu kadar liradan beşyüz bin satan bir dergiye geri dönecek toplam parayı hesapladınız mı?” Çoğu insanın, özellikle “Gırgır’dan sonra mizah dergisi okumuyorum”cuların es geçtikleri de buydu. Bu insanlar, steril ve pir-ü pak bir ortamda , kıt kanaat geçinen , acılar çeken , asosyal , çılgın kalabalıktan uzaktaki “dervişler” olarak tanımlanıyor, para ile mizahçı yan yana düşünül(e)müyordu.

Öte yandan özellikle ’90’lı yıllardan sonra özel televizyonların yayına başlaması, bu ön kabulü baştan aşağı değiştirerek, düne kadar kimselerin hayal bile edemediği ücretlerin mizahçılara ödenmesini sağladı. Gazetelere yansıyan doğru-yanlış ya da dedikodu mahiyetindeki para miktarları geçmişteki o “ezik” ahvali bütünüyle unutturuyordu. Böyle bir ortamda mizahçılar “açlıktan nefesi kokar, sürünür, sömürülür ve para kazanmayı bilmez”den uzaklaşarak “adamlar dünya yükü parayı götürüyor”, “kazanacak tabiî, yok istemem mi diyecek!”ten “parayı en çok onlar hakediyor”a kadar çeşitlenen konuşmaların malzemesi oldular. Oysa mizahçıların çeşitli yazı ve incelemelerde vurgulandığı biçimde hak ederek edindikleri bir çizgileri vardı: “Medya adını almış olan basının iyiden iyiye tekelleşme sürecine girdiği, sermayeye bağlandığı, gözünü kırpmadan yalan haber yazdığı, ’otosansür’ün basbayağı içselleştirildiği yıllarda mizah dergilerinin durumu tabir-i caizse Şam’da kayısının itibarını aratmıyordu. Bu herkes için -soluk da olsa- bir ışık anlamına geliyordu, bu ülkede, kendinden taviz vermeden, kalemini satmadan zengin olabilmek mümkündü. Bütün kabiliyetlerin reklam sektörüne, hem de birbirlerini çiğneye çiğneye koştuğu yıllardı, bir sürü has şair metin yazarı olmuştu.” (Düzkan, Pazartesi, Aralık 1996). Mizahçılar ise son derece düzgün davranarak, sarı sayfaların dışında medyaya iş yapmamaya özen gösteriyordu. Sadece bu bile onları yaşananlar içinde “namuslu” tutuyordu. Dönem her şeyi kaotik bir biçimde değiştiriyor, “vitrine çıkanı” her ne olursa olsun yıpratarak tüketiyordu. Bu yüzden mizahçılar da safları sıklaştırarak dışarıda kalmayı bir zorunluluk olarak görüyor, direniyorlardı. Zira medyatik olmak, bir sürü insanı tanımak ve tanınmak demekti. Bu, eleştirinin, eleştirilenlerin, alayın ve hicvin sınırlanması anlamına geliyordu. Oğuz Aral’ın yetiştirdiklerine mizah için olmazsa olmaz sayarak dikte ettirdiği “kimsenin çayını içmeyeceksin” şiarı, Aral’dan miras kalanlar içinde en az eskiyen ilkeydi belki de.. Biraz uzakta biraz kenarda, külliyen kuşkuda kalmak. Mizahın samimiyeti ve tutarlılığı için bir vazgeçilmezdi bu. İlkelerdeki ilk kırılmalar ekonomik sebeplerle yaşandı. Özellikle D’e’li dergisi çalışanları yaşanan maddi yetersizlikler yüzünden reklam ajanslarına ve televizyonlara iş yapmaya başladılar. Bu zorunluluk, okuyucu nezdinde farklı biçimlerde algılandı. Kızanlar, kırılanlar oldu ama “nereye yaptığın değil de ne yaptığın önemlidir”e ricat eden, bir yanıyla da etmek durumunda kalan bir sonuç/mevzi oluştu. Çünkü herkes aynı kanalları izliyordu, bildik birileri bir şeyler yapınca daha sevimli bile gözüküyordu: “Medya Plaza’ya savaş açması (..) LeMan çalışanlarının kültürel sermayelerini mainstream kültür araçlarında , televizyon dizilerinde, senaryolarda kullanarak para kazanma haklarını ellerinden alamaz. Aksine, inanmadıkları işleri yapmadıkları sürece daha çok insana daha çok kanaldan ulaşmaları sevindirir” (Ökten, Express, 26.8.1995).

Ancak herkesin her yerde gözükmesi, neredeyse herkese iş yapar oluşu, “abileri” kadar ilkeli ve “aklı baliğ” olmamış yeni üreticileri de aynı mecraya dahil etti. Artık herkesin ek işi, başka işi ve hattâ daha önemli işleri olmuştu. Geçmişte haftada bir gece “daracık bir odada” biraraya gelerek, kollektif mizah üreten zihniyet geride kalmıştı. Dergide sabahlara kadar çalışılmıyordu. Herkes çalışmasını evde tamamlayıp, sırf muhabbet için dergiye gelir olmuştu. Her şeyden önemlisi artık daha fazla tanınıyor, biliniyor ve kaçınılmaz olarak “yüzölçümü daralan” bir yerde duruyorlardı. Bu yeni “hayat reçetesi”ne her mizahçı da aynı sahici etikle yaklaşmıyordu. Kimisi anlamayı ve kendini yeniden tanımlamayı denerken kimisi “mesajı olan telgraf çeksin”i iş ve çalışma ciddiyetinden uzaklaşmak sanıyordu. Ayrıca sanki “nerede duruyoruz?”un iç sorgusunu yapacak vakit de yok gibiydi. Zaman mefhumu “hızlı” ve “dolu” akıp gidiyordu. Politikadan ve politikacısından “bıkmış” memleket medyası, ihtiyaçlar(ı) doğrultusunda, mizahçıları sıklıkla mevzu bahis ederken, onları “meslek harici” konuşmaya, hemen her yerde memleket gündemi üstüne “kelamda bulunmaya” zorluyordu. Öte yandan örnekler gösteriyordu ki “medyalaşma” uyuşturucuydu. Bir yanıyla keyiflendiriyor bir yanıyla yıkıyordu. Alışkanlık bağımlılığa overdose ölüme götürüyordu. Bu süreçte “Eskiler” ciddiyetle, ettikleri lafın arkasında durmaya, onun ağırlığını taşımaya özen gösterirken, Gırgır’ın üçüncü kuşağı, el hâk, onun da tamahkâr birkaçı, popülerlik barometresini pompalayarak, “megazin” medyasına ayak üstü komiklik yapmaya, “güsel kıslarla” nezih mekânlarda el ele diz dize poz vermeye başladılar.[1] Ve hattâ derginin iç sayfalarında “medya maydanozu” olarak ti’ye alınan köşe sahiplerinin, bu çocuk(lar) bir harika aman kaçırmayın minvalindeki “yaygın ve derin” duyurularına dahi konu oluyordular. Bu gelişme, mizahçıları LeMan özelinde -üçüncü kuşağa en fazla onlar yer verdiği için- hiç alışık olmadıkları biçimde eleştiriye açıyor, “geveze” bir memnuniyetsizlik giderek yayılıyordu. İlk zamanlar bu eleştirilere karşı hayli hassas davranıyor işi sıkı tutuyorlardı. Hürriyet, LeMan’ı ve tutkunlarını, kurumsal ya da dinî cemaatlerin aksine “güncel”e dayalı, siyasî beraberlikten çok, kıyafet, müzik, yaşama biçimi gibi ortak paydalar etrafında ve belli mekânlar içinde bir cemaat, “postmodern bir kabile” olarak adlandırdığında (Atikkan ve Tözer, Hürriyet, 12.12.1995) kendilerini haftanın malûm lalesi listesine katacak kadar “samimi” davranıyorlardı. Sıralama gerekçeleriyse şöyleydi: LeMan Dergisi (Medyanın ilgisinden kurtulamadığı için) LeMan Kültür (Okurların gıcığını kaptığı için) Cem Yılmaz (Nasıl olsa gıcık kapılacağı için) Tuncay Akgün (Postmodern kabile tuzağına düştüğü için). Metin Üstündağ ise hem anti-medyacı geçinip hem de her türlü medya’da cirit attığı için dergiyi, medya dalında yılın lale adayı olarak gösteriyordu (LeMan, 17.12.1995).

Eleştirilerdeki odak noktalarından biri, LeMan’ın uzun müddet “Bar” açanları eleştirirken bir yenisini kendisinin açmasıydı. LeMan Kültür hem LeMan’ın var olan imajını değiştirdi hem de dergiye eleştiri yapılmasını kolaylaştırdı. Aynı dönem Varlık dergisinde mizahî bir uslupla edebiyat ve sanat eleştirileri yazan Hezeyan Çelebi, LeMan Kültür’den şöyle bahsediyordu: “..Ve lâkin bir gösteri izlemeye gittim sosyete rezervasyonu doldurmuştu, kapıdan çevrildim. Bir daha gittim sevgilimin tevellüdünden dolayı kapıdan çevrildim.” (Çelebi, 1995:30).

Beyoğlu’nda açılan bu mekân, kaçınılmaz olarak derginin yeni yüzünün inşâsına önemli bir katkı sağlıyordu. Her şeyden önce mekânın rengini/ruhunu veren dergi kadrosunu dönüştürüyordu. Gırgır’dayken derginin ışıklarını söndürerek topluca karşıdaki oteli “seyreden” (LeMan, 22.11.1993) mizahçıların yerini farklı bir “şimdiki zaman” gençleri alıyor, onlar da hani her gece mekâna düşenleri güldürerek götürüyorlardı. Hal bu olunca, iş, hem müşteriler hem dinleyenler indinde çizerleri bar müdavimliğine, muhabbetçiliğe, uçukluk kabilinden poz vermeye, düşeni kaldırmaya kadar çeşitlenen bir “laf kalabalığı”na oturuyordu. Düne kadar insanlardan ve temaşadan kaçarak kendini okumaya veren, yabansı ve yalnız sanatçı hüviyeti yerini genç yaşında popüler olmuş, imagination düşkünü, “büyülü”, maharetli ve komik yıldız çizerlere bırakıyordu. Pazartesi dergisi, “Uzun zamandır, biraz okur yazar, biraz muhalif olan genç kadınların hayalini mizah dergilerinin erkekleri süsler oldu” diyerek LeMan Kültür’ün anlamını irdeliyordu: “..mekân, özellikle de hayran oldukları karikatürcüleri canlı olarak görmek isteyen okurlar için. Çünkü artık karikatürcülerin devri hüküm sürmekte, magazin okuru kızların nasıl futbolculara içleri hopluyorsa LeMan okuru kızlar da karikatürcüleri hayal ediyorlar. Kadınlar güldüren erkekleri sever lafını kim uydurdu bilmiyorum, ama hepimiz kendimizi ağlatanlara gönül verip bu laf uyarınca bizi güldürdüklerine inanıyoruz” (Düzkan, a.g.e, Aralık 1996).[2]

“Güldürmek”le LeMan Kültür birarada düşünüldüğünde ilk akla gelen isim hiç kuşkusuz Cem Yılmaz. Dolayısıyla LeMan’a yönelik eleştirilerde önemli bir pay sahibi de o. Bunun gerekçesi onun LeMan’da ürettikleri de değildi. Çünkü Yılmaz’ın, LeMan’da sadece kısa ömürlü sayılabilecek, kendine has bir tarzı olmadığı için pek de gelecek vaad etmeyen, Ahmet Yılmaz etkisinde bir karikatüristliği olmuştu. Derginin üslûbuna üretici olarak çok da önemli bir hizmeti olmadı. Buna karşılık, LeMan Kültür’de biraz da tesadüfen başladığı gösteriler, onun “stand-up komedyen” olarak ülke çapında şöhret kazanmasını sağlamıştı. Mevzu da tam “o an” kendini kamuya açarak alenileşiyordu. Cem Yılmaz, “çok kazanmaya”, medyaya haber olmaya, beyazcamdan tanıdık kızlarla birlikte görünmeye, magazin programlarına, tanıtımlara, reklamlara çıkmaya başladı. Büyük paralar kazanırken ne kendini ne de kazandıklarını gizleyip “olabildiğince” hızlı yaşadı. Sorulduğunda, BMW firmasına Türkiye’de sponsorluk ettiğini, “bok gibi parası” olduğunu söyleyecek kadar gamsız ve alaycıydı. Yansıttığı kişiliğinden çok uzakta, farklı bir yerde durmuyordu. Hasıl-ı kelam, zaten böyle biriydi ya da böyle biri olmaya “kapı komşusu” bir temayülü vardı. Bu manada Cem Yılmaz gayet samimiydi, kaypaklık yapmadı. “Sol gösterip sağ vuran” bir riyakârlığı ya da dönemin “solculuktan sıkıldım/solcu değilim ama sağcı olacak kadar da aptal değilim” tavrına hiç takılmadı. Yılmaz’ın komedyenliğe LeMan’la başlaması, dergi tarafından sıklıkla ve övgüyle takdim edilmesi, hani neredeyse LeMan formasıyla “dışarıya”, büyük sahnelere ve turnelere transfer olması, görünenin aksine netameliydi aslında. Cem Yılmaz’ın siyaseten LeMan’ın sol görünen tavrına dahil olduğu düşünülüyordu. Bu hem Cem Yılmaz hem de LeMan için yaralayıcı oldu. Cem Yılmaz’ın her yaptığı LeMan’a bu ne perhiz bu ne lahana turşusu mealinde eleştiri olarak geri dönüyordu. Söyleşilerde, imza günlerinde Cem Yılmaz üzerinden “Siz buna göt lalesi diyorsunuz ama bakın siz de pahalı arabalara binip, zevzek kızlarla uçkur derdinde...” biçiminde ufak çapta “kızgın” sorular/ konuşmalar giderek artıyordu. İşin ilginci en az onbeş yıldır vitrinde -en önde- duran tecrübeli ve tutarlı mizahçıların Cem Yılmaz’ı neredeyse LeMan kadar sahiplenmeleriydi. Bu çabayı, “bizim çocuklardan” birini korumak çerçevesinde aile dayanışması olarak anlamlandırmak mümkün. Ayrıca Cem Yılmaz’ı gösteri dünyasına sunarken duyulan “O, LeMan’dan biri” kıvancı, ona getirilen her eleştiriyi LeMan’a yönelik saymayı da gerektiriyordu. İşin raconu kötü gün dostluğu ve paylaşmaktan geçiyordu. Hatlar karışıp, camiadan biri “tu kaka” sayıldığında, onu en fazla sahiplenecek ve belki de onu en iyi anlayacak olanların yine mizahçılar olmasıydı.

Diğer yanda LeMan’ın dışındaki dergiler ve mizahçılar da “Cem Yılmaz” rahatsızlıklarını belirtir olmuşlardı. Cumhuriyet’in mizah ilavesi Dinozor, kendini anlatırken Yılmaz’ın gösterisine atıfta bulunuyordu: “..Mesaj veriyoruz abi gibi şiarı yükselttiğimiz anlaşılmasın, ama ’Mesaj kaygısız, beyin fırtınası’ gibi bir dallamalık peşinde değiliz.” (Temelkuran, Cumhuriyet Dergi, 26.1.1997). Cem Yılmaz’ın yaşıtı olan bir başka genç çizer Bülent Üstün ise onu popüler olma sevdalısı olmakla eleştiriyordu: “O bizim kadar işin içinde değildi. Cem Yılmaz’ın popüler olma sevdası var ayrıca (...) Mizah tarihinde onun kadar komiklik yapan bir çok insan var.” (Sönmez, Negatif, Aralık 1996).

Bir özel televizyon için reklamlara çıktıklarında Mazhar Fuat Özkan’ı ruhunu, paraya satmakla, döneklikle suçlayarak, kapak yapan LeMan, cep telefonu reklamlarına çıkan Cem Yılmaz’ı unutuyordu.[3] Aynı dergi, Yılmaz Erdoğan’ı da benzer şekilde, çıktığı banka reklamına gönderme yaparak “Yüksek Rakamlı Mevkiler ve Bi İnceden Halk Düşmanlığı” başlığıyla eleştiriyordu (LeMan,15.12.1996). İlginçtir LeMan’ın yaptığının bir benzerini iki yıl kadar önce Express dergisi yapmış ve Metin Üstündağ ile bir polemiğe girmişti. Express, yayın hayatına başladığı dönemlerde medya’da yaşanan “Ansiklopedi Savaşları”nda Sabah gazetesi için reklamlara çıkan Ferhan Şensoy’a yönelik “Kavuğu Geri Ver, Lavuk!” kampanyası başlatıyor, daha doğrusu Ankara’daki Radyo Arkadaş’ın çabasını yazılı basına taşıyordu: “Nesillerden beri ustadan ustaya aktarılan kavuklu-pişekar ikilisinin simgesi olan kavuk şimdi ehil ellerde değil. Dümbüllü İsmail’den Münir Özkul’a ondan da Ferhan Şensoy’a geçen kavuk, şimdi mezarlarında fır dönen eski üstadların ruhlarını huzura kavuşturmak için Ferhangi adamdan alınıp güvenli ellere teslim edilsin. Kavuk devri bir simge, bir devamlılık nöbeti: Kavuğu devralan geleneksel tiyatronun yerli temaşa sanatlarının bir kutsal emanetini, ona hakkını vererek koruyor. Fakat, kavuğu kiralık kasada korumak değil bu. Sanatıyla, yaşamıyla onun yüklediği sorumluluğu da taşımak. Ferhan Şensoy, o zaman ben de dinozorum4 abi’li, Ammerikaa’lı Sabah reklamlarına boy göstermesi ile kavuğa ihanet etmedi mi?..” (Express, 29.1.1994).

Metin Üstündağ bu yazıya “düşler için para gereklidir” meramıyla bir tepki veriyor, Express’i “çağ peygamberliği” ile suçluyordu: “..siz aktüel’e ekonomi eki hazırlarken, ferhan şensoy’a sabah reklamlarına çıktığı için ver ulan lavuk deme cüretini nerden buluyorsunuz.. delikanlı habercilik dururken çağ peygamberliğine soyunmanın saçmalığı hanginizden geliyor.. düşler için para gereklidir.. militanlar banka soyarlar ferhan’lar reklama çıkar.. ikisi de aynı riski taşıyabilir.. hem siz yılmaz güney’in o filmlerinin çoğunu yeraltı babalarının parasıyla gerçekleştirdiğini de bilmezsiniz belki. güney, film çekmek için belki banka bile soyabilirdi ama herkes kendi çapında, kendi usulüyle hayatla cebelleşir büyük ayıp ettiniz, özür dileyin adamdan.. mühim olan düşlerdir.. düşleri hayata geçirmektir...” (LeMan, 7.2.1994)

Express sonraki sayılarda şöyle bir cevap yazdı: “..militanlar banka soyar, siz Aktüel’e ekonomi eki hazırlarsınız, Ferhan da Sabah reklamlarına çıkar, bu işler böyledir, önemli olan düşlerdir.. Sen bu söylediklerine gerçekten inanıyor musun? İnanıyorsan mesele yok. Ama inanmıyorsan da, hani bir takım dengeleri filan kolluyorsan, gelecekte nakite dönüşecek bir takım dengeler filan.. İşte bunları yapıyorsan, böyle şeyler yapana ‘ne’ derler, onu da sen biliyor musun? (Aktüel’e ek meselesi: Biz o ekte bugüne kadar yazdıklarımızla ters düşen bir şey yazmadık. Ayrıca aldığımız parayla iki haftadır bu gazeteyi döndürüyoruz. Bunu da şık olsun torba dolsun diye, adımıza ad, paramıza para katmak için yapmıyoruz)” (Express, 12.2.1994).

Bu tartışmanın içeriği ya da sonuçlarından ziyade, LeMan cenahından yazılanlara dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü Metin Üstündağ’ın Ferhan Şensoy için söylediği her şey üç aşağı beş yukarı hem MFÖ hem de Yılmaz Erdoğan için söylenebilecek şeylerdi. Ayrıca her iki “isim” de LeMan’ın muhalefet ettiği yükselen değerler içinde, abartılı, göstere göstere yaşamıyorlardı. En azından Cem Yılmaz kadar yaşamıyorlardı. Bu noktada sorulması gereken şey şuydu: LeMan, eğer bu yapılanlar yanlışsa neden yanıbaşındaki yanlışı göremiyordu?

Dergiye “asla” yansımayan, daha ziyade söyleşilerde ve imza günlerinde süren bu tartışma(lar)da[5] asıl sorun LeMan’ın politikasının nerede durduğuyla ilgiliydi. Bu minvalde kimi zaman Cem Yılmaz kimi zaman da bir başka “hızlı”, Erdil Yaşaroğlu tartışılıyordu. Apolitiklik, döneklik, yavşaklık, hızlı yaşamcılık, şöhret budalalığı, “tiki”lik, liberallik, düzen adamlığı ve konformizm konuşuluyordu ama bu soru(n) nedense “eskiler”e, politik olanlara soruluyordu. Aslında soranlar da “eskiler”di, tutkulu, devamlı ve politik eski okuyucular. Bu yüzden tartışma hep otuzuna yakın insanlar arasında cereyan ediyordu. Bu, başka bir açıdan düşünüldüğünde, bir zaafiyetten çok zorunluluktu.

Çünkü soru(lar), asıl muhataplara-gençlere yöneldiğinde ciddiyetle verilmesi gereken cevaplar makaraya sarılıyor, salondaki “gülmek için dinlemeye” gelen çoğunluğun desteğiyle arada kaynatılıyordu. Yani bazı mevzular bazı çizerlerle “asla” konuşulamıyordu. Erdil’i okuyanlar ve Cem Yılmaz’ı izleyenler daha genç ya da politikadan hazzetmeyen Batılı yaşam tarzı izleyicileriydi. Onlar için bu tartışmaların hiçbir anlamı yoktu. Onlar “alan da satan da memnun” makamında gülmek istiyor, güldüreni ödüllendiriyorlardı. Tuhaflık da buradaydı. Gerek eski okuyucular gerekse derginin kurucuları LeMan’ın politik tavrı, yani muhalifliği yüzünden çok sattığı ön kabulüyle tartışıyorlardı. Oysa dergiyi sattıran gençlerinin mizahıydı. Yeni okuyucular LeMan’a bar açtığı için kızmadıkları gibi gidilecek yerlerin, “enteresan mekânların” artmasından hoşnuttular -ya da bu mesele onlar için hiç de “hayatî” değildi.[6]

II

Mizah dergiciliği, teşbihte hata olmaz, toz tacirliğidir, her hafta bir rüzgâr eser, varı yoğu götürür. Aktüeldir, o anı anlatır ve hemen eskir. Kalıcılığı yoktur, okunur ve atılır. Bu yüzden dergiyi bir sonraki haftaya taşıyan, üreticilerinin işi sonuna kadar götürme tutkusu, “ekmeğe” minnettarlık, samimiyet ve öncelikle sokağı yakalama çabasıdır. Bu yüzden yanlış yapmak ve ıskalamak, yakalamak kadar olasıdır. LeMan, sırf bu yönüyle, yani sokağa ve zamana yakın duran mizahıyla takdire şayandır. Ürettikleriyle, mizahın içindeki duruşuyla dokunulmaz, eleştirilmez, konuşulmaz da değildir. (Gerçi tutkulu okuyucuların yakın markajında ilk konuşanı neredeyse bağırarak susturan, korkutucu bir dokunulmazlıkları da yok değil!) Öte yandan LeMan’ın “büyüme” sürecinde, dergicilik dışındaki alanlara da kayarak yatırımlar yapması, hakkındaki tüm eleştirileri haliyle daha geniş bir çerçeveye çekiyor. Tartışmalar dönüp dolaşıp “LeMan az satınca iyi de çok satınca niye kötü? Söylediklerimizde ne değişti?”ye gelse de mizahın dışında yaşanan her şey o mizahı üretenleri doğrudan etkileyerek muhatap kılıyor. “İşini iyi yap, bırak isteyen istediğini söylesin” demek de bu manada yeterli olmuyor. Aşağıda özetlenecek olan tartışmalar LeMan’ın mizahçılığından çok gazeteciliğe yakın duran, “espri”siz ve her şeyden önemlisi benzerleri mizah dergileri dışında da görülebilecek polemik yazıları etrafında dönüyor. Ve tüm tartışmaların altında da LeMan’ın mizah dışında yaptığı işler önemli bir ağırlık taşıyor.

LeMan hakkında yapılan tüm eleştirilerin asıl sebebini öncelikle, derginin belirli bir sermaye grubuna bağlı olmadan, ekonomik olarak büyümeyi başarmasında aramak gerekiyor. Tiraj başarısıyla kurumlaşmaya giren dergi, büyük medya kurumlarından uzaklaştığı ölçüde daha önce dahil olduğu benzer -ya da yakın- üretim alanlarından da farklı bir noktada yeniden konumlanıyor. Bu yüzden çıkan tüm gürültünün “büyümenin”, “taşınma”nın getirdiği sancılardan kaynaklandığını söyleyebilmek mümkün. Bunun getirisi, LeMan’ı hiç alışık olmadığı biçimde yalnızlığa itiyor, düne kadar çoğunluğunu Gırgır ve Hıbır’ın muhatap aldığı ve aklına dahi getirmediği eleştirilerle hesaplaşmaya zorluyor. Sinirlenmesi, endişelenmesi ya da nasıl davranması gerektiği konusunda tereddütler geçirmesi de bu yüzden olağan. Başlangıçta, konuşulanları, kitap satışlarının düşüklüğünden şikayetçi olan edebiyatçıların biri(leri)nin bu zinciri kırarak çok satmasından duydukları çelişkili-ironik memnuniyetsizliğe benzetiyorlardı. Ama yine de bunu “rakiplerini” kaale alır havada tartışmıyor, temkinli davranıyorlardı. Medyadan gelen ilk “imâlı yazı”, hem sessizliklerini bozdu hem de derginin -“postmodern kabile” örneğinde olduğu gibi- kendini de eleştiren hoş ruhunun kırılarak daha sert ve asabî bir üslûp içine girmesine sebep oldu. Bu tepkiye yol açan kısa yazısında, Yalçın Pekşen, LeMan’ın gelişimine değinmişti: “Bizim basın camiasının pek çok muhalifi var. Gazeteciler kiminle konuşsalar kafalarına koca koca taşlar yiyorlar. Basın ve medyayı eleştirme işinde de LeMan mizah dergisi başı çekiyor. LeMan, medyanın müzmin muhalifini oynuyor. (..) Ama bir söylenti var; LeMancıların iyi para kazanmalarının bazı kişileri rahatsız ettiği yolunda. Mehmet Çağçağ’a göre LeMan’da çalışan çizerlerin birer otomobilleri ve evleri bulunuyor. Evi olmayana ev alması, otomobili bulunmayanın otomobillenmesi için LeMan Dergisi yardımcı oluyor. 110 bin tirajlı, ilansız dergilerinden olduğu kadar işlettikleri Cafe’den ve sattıkları tişörtlerden de para kazanıyorlar. LeMan ’antimedyatik’ medya olma yolunda hızla ilerliyor. İleride ’tencere-tava’ işine de atılırlarsa şaşmamak gerekiyor.” (Pekşen, 30.1.1996, Hürriyet).

Bu yazıya verilebilecek en güzel cevap, bana göre, yine mizah içinde “iddia”yı daha da abartarak, komikleştirmekten geçerdi. Ancak Mehmet Çağçağ hiç de öyle yapmayarak hep eleştirdikleri medya polemiklerinde olduğu gibi ciddi, abartılı, tahrifatlı, uzun bir cevap yazdı: “Ne söylemek istediği pek anlaşılmaz ama ’Bok at izi kalsın’ amacı ortada (..) ’Biz, tekelci holding medyası mensubu zavallı gazetecilere herkes çok saldırıyor bugünlerde, saldıranların da başını bu antimedya medya, LeMan çekiyor’ serzenişinde bulunmuşsunuz..Vah zavallılar LeMan uf mu yaptı size? (..) Bilinen anlamda bir medya tanımı yapılacak olursa, elbette LeMan da bir medyadır. (...) Ayırıcı özelliği; bağımsız olmasıdır. Yazar, çizerleri patronlarından emir alarak yazıp çizmez. Patronlarının çıkarları doğrultusunda şu veya bu iktidar veya iktidar adayını desteklemez, kimseye bok atmaz, saldırmaz. MGK’dan, Genelkurmay’dan emir almaz. ’Temiz Eller’ diye ortaya çıkıp polis jopundaki kanları temizlemez. Görevi başında vahşice öldürülmüş gencecik gazetecilerin arkasından kan tacirliği yapmaz. Nükleer santral sermayesinin medya içindeki kulisi olmaz. Başbakanlara telefon etmez, onlardan telefon, talimat almaz, yargısız infazları alkışlamaz, savaş kışkırtıcılığı yapmaz, kayalıklara bayrak dikmez. Yükselen değerler palavrasıyla 90’ların sağ ideolojisini pompalamaz. Kürtlere, Zencilere, Çinlilere küfür etmez. Onları nasıl öldüreceği, parça parça edeceği fantezilerinden bahsetmez.[7] Nerede nasıl yiyip içtiğini, kendisine gelen hediyeleri anlatmaz. İnsanların yüzüne tükürmez. Yollara dökülen işçilerin, memurların, emekçilerin eylemlerini görmezden gelmez. Üzerlerindeki baskılara ve harçlara karşı yürüyen, açlık grevi yapan öğrencileri kovalamaz. Buraya sığdırmanın mümkün olmadığı daha pek çok şeyi yapmaz (..) Böylesi bir onursuzluk deryasında yüzen yüzlerce tekelci holding çalışanı, karşılarında bir vicdan duvarı gibi duran LeMan’dan niye rahatsızlık duyuyorlar? Bir kaç yıl önce, çalıştığı dergideki abuk subuklukları konu aldığımız iyi niyetli olabilecek bir arkadaşımız, telefon açıp, ’Hocam, Biz Limon-LeMan’la büyüdük. Sizi çok seviyoruz, bize niye saldırıyorsunuz? Hepimiz aynı bok çukurunun içinde değil miyiz?’ demişti. Hayır! Bu yanılsamayı ortadan kaldırmalıyız. Aynı bok çukurunun içinde değiliz ve biz eğer böyle bir yer varsa, oraya çekmeye çalışanlara karşı da elimizden geleni ardımıza koymayacağız.(..) Güya benim ağzımdan yazdığınız uyduruk cümlelerden oluşturduğunuz bölüm, iğrenç bir yalan. Yazınızı bitirdiğiniz, ’Böyle giderse LeMan’ın kahve ve tişört yanında tencere, tava da pazarlamaya başlamaları yakındır’ cümlenize gelince; bak işte orda cıss.. Zamanının büyük bölümünü geçirdiğin, heybetli, soğuk, silikon binalardan, dilin bizim kahveye kadar uzanıyorsa da, unutma ki; boğazına kadar tencere ve tava içindesin. Ayrıca dibindesin. Ekmeğine nankörlük etme... Asistanının söylediği gibi, bu yazı LeMan’a karşı bir operasyonun açılışı değil de, 4-5 ay kadar önce LeMan’da yayınlanan, ’Nükleer Cehalet Yalçın’ okur mektubuna karşı bir kinlenmenin açığa vurması ise, bunu oradaki dostların anlamıyor ya da niyetin anlaşılmıyor... LeMan’a gelince, defterini dürmek senin gücün ve kültürünü aşar. Gücün yetiyorsa oda komşuların Kürt-Zenci düşmanlarını, polislerin katlettiği gazetecilerin arkasından kirli elleriyle program yapanları, şehit albayların barış isteyen eşlerine fahişe damgası yapıştıranları yaz. Yaz ki gazeteci nasıl olurmuş görsünler!” (Çağçağ, 4.2.1996, LeMan).

Memleketin düşünce dergilerinin büyük bir kısmının yazı içeriklerine bakıldığında mesafeli ve serinkanlı tutumun aksine bir savunma ya da taarruz ruh hali taşıdıklarını görebiliriz. Bu asabî, tetikte, müteyakkiz ruh halinin mesleği mizahçılık olan insanlara sirayet etmesi bana garip geliyor. Yalçın Pekşen’in yazısı, LeMan’ın -diyorum çünkü M. Çağçağ LeMan adına konuşuyor- sonraları karşılaşacağı gibi, seviyesiz bir dille hedef gösteren, “saldırı” içeriği taşımıyordu. Buna rağmen LeMan, nedense neredeyse haddini bildirme arzusuyla polemiğe girdi. Ayrıca şu da sorulmalı: madem polemiğe giriliyor ne diye ironik, hınzırca bir dille, yükselen değerlere, aşırı para ve tüketim özlemlerine, tüm yaşamı metalaştırma eğilimine karşı öfkeden çok alayı ve küçümsemeyi öne çıkartan bir tavır kullanılmıyor?[8] Güvensizlik ve -sonradan detaylandıracağımız gibi- “kendi dilimle anlatırsam ciddiye alınmam” endişesi var belki de. Öte yandan LeMan’ın savunma ve akabinde karşı saldırısının yarattığı etkileri düşünürsek, ilk olarak, ilgili okuyucular açısından yazının bir malûm-u ilam olduğu su götürmez. Zira anti-medya mevzilerinde bir dergiyi, LeMan’ı okuyorlar. İkincisi, yazının medya saflarında bir etki yarattığı da söylenemez. Örneğin Yalçın Pekşen, muhatap olmasına rağmen cevap yazmadı. Hepsinden gayrî LeMan’ın yazı boyunca yaptığı “kirlenme” vurgusu, genel olarak anti-medya tavrıyla denk düştüğü için önemli. Bu noktada bir parantez açarak LeMan’ın bir parçası olduğu anti-medya tavrı üzerinde durmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Böylelikle, popüler bir muhalefet yönteminin anlam haritasını çizmeye de katkıda bulunabiliriz belki de.

Kirlenme vurgusuyla başlayalım. Anti-medya metinlerinin satır aralarında/tamamında biteviye tekrar edildiği gibi her şey kirleniyorsa kim temiz, dürüst ve samimi kalabiliyor ki? Eğer bir kirlenme varsa, bunun anlamı o döneme dair herkesin böyle bir kirlenmeden nasiplenmesi ya da bizatihi sorumlu olması demektir. Anti-medyacılık, öncelikle bir karşıtlık, kirlenmeye karşı durmak ise, söz konusu edilmese bile eleştiri sahibini doğallıkla dürüstlük, samimiyet ve iyiliğin tarafı olarak belirliyordu. Sırf bu yüzden anti-medya duruşu, ideolojik tözü itibarıyla ahlâkçıdır. Her türlü anti-medya metnini “kazıdığınızda” altından bir siyasal inanç ya da düşünceden çok ahlâk çıkacaktır.

Bu ahlâki vurgu ise kullanılan dil ve yöntemlerden çok, sonuçları itibarıyla konuşulabilir. Çünkü anti-medya bizzat içerdiği dil ve söylem itibarıyla terörize ve mağdur edildiğini vurgulamaktan çok iç ve dış düşmanları açığa çıkartan tutanakların, raporların, yeminlerin, örgütlerin, erkeklerin, güçlülerin, “haklı”ların, Emin Çölaşan’ın, Peyami Safa’nın; bizzat iktidarın dilini yeniden üretiyor. Ne kadar çok bağırırsa o kadar haklı olacağını düşünen, her konuştuğunda vatan hainlerini, dönekleri, eşcinselleri (!), ajanları, halk düşmanlarını, korkakları, futbolcuları, dünkü çocukları, artıkları, kadın düşkünleri ve sermaye uşaklarını afişe eden bir “dil”den söz ediyoruz. Hal bu olunca, anti-medyanın yarattığı tüm tartışmalarda toplumsal yaşamın esasına ilişkin konular siyasal değerlendirmeler ışığında yapılmıyor. Kamusal polemiklerden, eleştirilerden ziyade kişisel geçimsizlikler ve sosyo-psikolojik etmenler üzerinde duruluyor. Ki tüm bunlar, insanların gündelik siyasal faaliyetlerden uzaklaşarak, siyaseti en iyi olasılıkla taraftar olarak izledikleri medyatik gösteriye eklemlenmek anlamına geliyor. Bu önemli husus, çıka(rtıla)n gürültünün aksine, anti-medyanın etkisinin daralması sonucunu getiriyor. Diğer yanda, anti-medya, duruş olarak sui generis ahrazlar da taşıyor. Anti-medyanın sürekli teyakkuz halinde görünmesine rağmen, karşı tarafın belirleyiciliğine mahkûm olması, ancak onun “konuşması”yla konuşabilmesi önemli bir ahrazdır. Başkalarının suçluluğuyla yaşamak, söyleyecek yeni bir şeyi olmamak, açıkça enerji kaybetmektir. Hepsinden önemlisi, kendini anti-medya olarak tanımlayan çokluğun yaptığı gibi, anti-medya’ya “ben nerede duruyorum?”un değil “ben kimim?”in cevabı olarak kurulmuş bir kimlik tanımı biçiminde yaklaşılıyor. Az satmak, az satan bir yayında olmak, varsıl medyanın dışında yazmak, mevcut eşitsizlik ve ayrımcılıkları alenileştirmek, görünür ve konuşulur kılmak demek değildir ki. Hattâ herkesin tespit edebileceği biçimde kimi yayınlar merkez dışında görünmelerine rağmen merkezkaç siyasî akımlar konusunda devletin kolu kanadı olabilmektedirler.

Bu noktada muhalif bir tavrın hayatî -ve birbirleriyle bağlantılı- iki özelliğinden bahsetmek yerinde olacaktır. Öncelikle, herhangi bir muhalif hareketin bekasının söylemsel direnişin yanında/arkasında belirli bir hareket/düşünce/inanç taşımasıyla garanti edildiğini düşünüyorum. İkincisi, ilkine bağlı olarak daha önemlidir, o hareket/düşünce ya da inancın karşı çıkılan “her şey”e alternatif olabilmesidir. Bu “sine qua non” özellikler muhalif duruşların içeriklerini anlamlandırmamızı da kolaylaştırabilir. Zira çoğu söylemsel direniş yönteminin arkasında bir hareket, düşünce ya da inanç -İslâm ya da Kemalizm gibi- görebilmek mümkün. Ve bunun nasıl bir muhalefet olduğu sorusu -sistem içi olmak, hizip yapmak vs.- tamamen ayrı bir konu. Bizim problemimiz anti-medyanın bir hareket/düşünce/inanç oluşturup oluşturamadığı ve eğer oluşturuyorsa bunun alternatif olup olamadığı. Anti-medyanın yanında ya da arkasında böyle bir hareket/düşünce/inanç ya da eylemsel bir birliktelik olmadığı ortada. Alternatif olabilmenin yolu ise mevcut koşullardan farklı bir toplumsal özgürleşim/dönüştürme esasına dayalı ekonomik-sosyal çözüm önerileri üretebilmek olsa gerek. Var olan muhalif kesimlerin alternatif oluşturamamaları da aynı gerekçelerle malûl. Anti-medya “hareketi” ise bir alternatif değil, dışlanan ya da dışarıda kalmayı seçen muhalif grupların direnişi için kullanılan ortak bir servis aracıdır. Anti-medya, bir yöntem olarak mir-î maldır. Açarsak, iktidara veya varsıl medyanın kaygan zeminine karşı durmak illa ki solcu ya da “devrimci” olmayı gerektirmiyor ki! Örnek olsun diye LeMan ya da Cumhuriyet’le Yeni Şafak gazetesinin anti-medya tavırlarını karşılaştırarak önemli benzerlikler ve denk düşen tespitler yakalanabilir. Bunların pek konuşulmadığını, aksine “adama şunu söyledik, alaşağı ettik, iyi geçirdik”ten öte geçemeyen anti-medya tavrının abartılarak muhalif paradigmada merkezileştirildiğini düşündüğüm için söylüyorum. Ayrıca küçümsemiyor, dönemler itibarıyla gerekliliğine inanıyorum. Aynı yollardan geçen her yeni yolcunun medya’ya, yükselen değer ve tüketim savunucularına “karşı durmadan” kendi muhalif kişiliğini oluşturamayacağı rahatlıkla söylenebilir.

İyimser bir yaklaşımla, anti-medyanın zaman içerisinde ayrışarak, ayıklanarak özgün dilini ve hareketini yaratacağını da düşünmek mümkün. Ancak bugün için sürekli bağırarak konuşan, doğruların muhafızı olabileceği zehabına kapılmış, kendi doğrularını yaratamayan ukala kakavan bir üslûp ve daha ileri gidemediği için güdük bir istihza kılığına bürünmüş anti-medya’dan da hoşnut değilim. Tanımlanmış, adı konulmuş, meramını, niyesini, nedenini, durduğu yeri dillendiren bir anti-medya tavrı, muhalif kesimlerin duruşuyla ilgili turnusol kağıdı işlevi görebilecektir. Halihazırdaki şartlarda ise kimin nerede durduğu, kimin bizden, kimin kimbilir nereden olduğu anlaşılamayarak iş, daha bir muğlaklaşıyor. Belki bu yüzden açık-gedik arayan, bulduğunda affetmeyen, “öteki”ne dünyayı zindan eden, mezhep ve forma farkı/aşkı gözetmeyen, başka bir kirlenme de yaşıyoruz.

Örneğin LeMan’ın yukarıdaki yazısı, bir kenarda unutulacak ya da es geçilecek türden değildi. Özellikle LeMan’a karşı hoşnutsuz olan ve aynı LeMan gibi kendini “onlar”a karşı anti-medya mevzilerinde konumlayanlar için kaçırılmayacak bir malzemeydi. Çünkü bahsedilen hassasiyetlere dergideki herkesin sahip olmadığı -Hürriyet’te çalışan herkesin aynı kefeye konamayacağı gibi- aşikârdı.

Sonuçta -Met-Üst’ün deyimiyle- zenginin medyası züğürdün medyasını yorar (14.2.1994, LeMan) vezninde, bir ihtimal kabaca paranın getirdiği hiyerarşi, bir ihtimal de siyasal farklılıkları yüzünden LeMan birileri için malzeme olacaktı. Başka bir sebep belki de LeMan’ın kendini “tahrik edici” bir tarzda tanımlamasında yatıyordu. LeMancılar kimi zaman “alt tarafı mizah dergisi bu!”, “..bir karikatürün yapıp yapabileceği nedir ki?” derken, bir yandan da memleket muhalefetinin “yegâne ve en mutena sesi” tonunda kendilerini, tüm “kirlenme”nin dışında özel ve “yukarıda” bir yerde tanımlıyorlardı. İsmail Beşikçi’ye yazı yazdırmayı düşünüp, gelebilecek ceza miktarını da LeMan okuyucusundan “birkaç gün içinde” toplamayı tasarlayacak kadar iddialıydılar. LeMan okuyucusunun Gırgır okuyucusundan farklı olduğuna dair kanıları da bu iddianın altında yatan “tartışmalı güvene” dayalıydı. Onlara göre, ’80 öncesinde, herkes Gırgır okuyordu ama illa ki aynı partiye oy vermiyordu.[9] Oysa LeMan, okuyucusunu siyaseten doğru tarafa yönlendirebiliyordu. Derginin sol politik hassasiyetler taşıyan Met-Üst gibi orta yaşlı kuşağına ait bu iddialar doğallıkla tartışmaya açık. Zira derginin politik kimliği ile mi yoksa gençlerinin mizahî anlayışı ile mi ülkenin en çok satan dergisi olmayı başardığı pek de belirgin değil. ’80 öncesi CHP ve AP’nin yüzde 80 oy potansiyeli ile oluşturduğu merkezin, günümüzde çok daha fazla parti tarafından parçalandığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu durumun mizah dergilerinin tiraj kaybetmesinin önemli gerekçelerinden biri olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Bir başka deyişle LeMan, kendini beğendirmek zorunda olduğu, kendi sandığından veya söylediğinden daha çeşitli siyasal eğilimlerle karşı karşıya.

LeMan eleştirilerine geri dönersek, bu minvalde dergiye sürekli muhalefet eden Hasan Kaçan’ın İslamcı Ustura’sı akla gelebilir. Kendi deyişiyle “pırıl pırıl gençlerin karanlığın temsilcisi mizah dergilerine uçmasına” mani olmak için (Yeni Şafak, 28.12.1996) bir mizah dergisi çıkartan Kaçan, LeMan’ın yaptığı işleri derginin kapağına çıkaracak kadar eleştiriyor, “LeMan faşizmine hayır!”, “Gerçek Halk Düşmanları” gibi başlıklar altında sert yazılar yazıyordu: “LeMan, İlk çıktığı yıllarda derginin politik kimliğini belirleyen Şükrü Yavuz’un[10] sayesinde en azından sol misyonu tutarlı bir şekilde sürdüren Limon, sol camiada süksesini bu dönemde yaptı. Limon, LeMan’a dönüştükten sonra kısa bir sürede sol söylemi bırakıp, yoğun erkek cinselliğinin kullanıldığı sapkın karikatürlerle matrak bir dergi kılığına girince politik okuru tepki gösterdi. LeMan’cılar okur kaybettiklerini görünce çark edip yeniden sol söyleme sarıldılar. Nihayetinde bir tarafı sapık, bir tarafı Kürtçü, bir tarafı solcu bu garaib dergi ortaya çıkmış oldu. Dergi, 80 sonrası iyiden iyiye yozlaşan toplumumuzun bir kısmının sapkın eğilimleriyle örtüşmüş olmalı ki, az satan marjinal bir dergi iken yavaş yavaş palazlanmaya başladı (...) Palazlandıkça şeytanî yüzünü iyice gösteren, ahlakımıza bir kabus gibi çöken LeMan ve benzeri medyaya hayır! kadın haklarını sadece kendi hakkı görmeyen feministleri sivil toplum örgütlerini göreve çağırıyoruz! İnsan hakları asıl şimdi! LeMan faşizmine hayır!” (Ustura, 10.2.1996)

İslamcı kesimle aynı paralelde bir başka eleştiriyi neredeyse benzer kelimelerle -ama üslup olarak çok daha düzeysiz ve saldırgan bir biçimde- ilginçtir Kemalist Kuva-yı Medya dergisi yaptı: “... dillerinden Solculuk ve Kürtçülük edebiyatını düşürmeyen hukuk, yoksul halk, gecekondu’ edebiyatları yapan Göz Lalesi LeMancılar, sanki paraya ihtiyaçları varmış gibi hiç utanmadan her hafta sayfalarında ‘dayanışma çağrılarında’ bulunurlar. Aslında onların hem lüks arabalı safahat dolu yaşantı biçimi, hem de zihniyet açısından milyarlarla oynayan holding patronlarından hiç bir farkları yoktur. Onlar kendilerine para getireceklerine inandıkları her tür ticaret ve her cins adamın üzerine balıklama atlarlar. Hesapta paraya hiç önem vermeyen solcu şövalyedirler ama, tişört tacirliği, bar işletmeciliği, reklam yıldızlığı ne ararsanız bunlardadır. Malı götürür ama kazandıklarından hiç kimseye tek kuruş vermezler. Emirlerinde çalıştırdıkları insanlara ’köpek maaşını’ bile çok görürler (..)” (Kuva-yı Medya, 13.1.1997).[11]

Cumhuriyet döneminde hiçbir mizah dergisi için bu tür iddialarla konuşulmadı. Bir mizah dergisi hiç bu kadar polemik malzemesi olmadı. Örneğin Marko Paşa, “mutlaka cezalandırılmalı” hiddetiyle dolu Meclis konuşmalarına, köşe yazılarına konu oldu ama muhatabı hep iktidardı.[12] Mizahçıların hapse atılması, dergilerin kapatılması, çalışanlarına iş verilmemesi, yalnız bırakılması memleketin demokrasi tarihi içinde az yer tutmadı. Ancak konuşulanlar kabaca ahlâksızlık ve komünizm çevresinde toplanıyordu. Fazlası yoktu. Mizah dergileri neredeyse hiçbir dönem çok para kazandıkları için samimiyetlerini yitirdikleri düşünülerek eleştirilmediler. Gırgır’a kadar dergiler, mizah yapmaktan çok, hayatta kalabilmek ya da çöküp yok olmak meselesi ile uğraşmak zorunda kalmışlardı.

Gırgır, -kapanışında yaşadığı gelişmeleri saymazsak- hiçbir zaman bu derece eleştirilmemişti. Dergi, “Dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” ibaresiyle taltif edilerek gururla takdim ediliyor, bu, taraflı tarafsız herkesi mest ediyordu. Yeri gelmişken Gırgır’la ilgili bir parantez açmanın, LeMan eleştirilerine geri dönmek şartı ile faydalı olacağını düşünüyorum. Bana göre Gırgır için yapılan bu takdim, kasd-ı mahsusa ile tahrifattı: Soğuk savaşın iki süper gücünün en çok tanınan ve satan dergisi, Mad ve Krokodil, -farklı ya da aynı ülkelerin başka dergileri yokmuş gibi- özenle seçilerek Gırgır’la birlikte anılıyordu. Bu hikayede doğal olarak Gırgır’ın himayesine mazhar olan Fırt’ta Dünyanın en çok satan dördüncü mizah dergisi oluyordu (Aral, Gösteri, Mart 1997). İşin aslı, Günaydın gazetesinin “Dünyayı Büyüleyen Müthiş Türk!!” tarzı haberciliğinin olağan bir üretiminden farklı değildi.[13] Sırf bu yüzden dünyaya açılmak ve her alanda rövanşizm isteyen bir anlayışın, millî gururumuz Gırgır’a sempati duymaması mümkün değildi. Sonraları mizah dergileri ile külahları değişecekleri Özal bile kapak olduğu Gırgır sayılarını çerçeveletip, duvarına asmakta beis görmüyordu. LeMan ya da mizah dergileri üzerine yapılan eleştirilerde böyle bir yanılgının referans olarak kullanılması itidalli bir yaklaşımla Gırgır nostaljisinin ihyası sayılabilir. Ancak derinlikli bilgiye sahip olmama, manipülasyon ya da yaşanan “an”ı eleştirmek için araçsallaştırma olarak da tariflenebilir. Herşeyden önce Gırgır bahsine serinkanlı yaklaşılmadığını düşünüyorum. Birincisi, bana göre, geçmişe (Gırgır’a) duyulan özlem, miyadı dolmuşluğun en kesin göstergesi. Bugün o tür bir mizah ne yaşayabilir ne de yeni bir rönesans yaratabilir. Ayrıca Gırgır’ın yarattığı etkileri incelerken ardıllarından çok kendinden bir evvelki mizah anlayışıyla kıyaslamak çok daha doğru olacaktır sanıyorum.

Çünkü mizah dergisi çalışanlarının karikatürist ya da sanatçı sayılmayarak Karikatürcüler Derneği’ne üye alınmaması, Gırgır’ın yarattığı “kopma”ya duyulan tepkinin neticesi olsa gerek.[14] İkincisi, bir şeyi tahlil ederken doğruları aramaktan çok, haklı çıkmak-kazanmak için keramet sahibi olarak gösterilen kişi ve yayınların kullanıldığını düşünüyorum. Oğuz Aral’dan geriye bir tek kişiden kalabilecek en çok şey kaldı. Hepsi o kadar. Birilerine yaşam verdi ama yaşam da aldı. Yani alacaklı olduğu kadar borçlu da oldu. Dahil olduğu kuşağın mizah anlayışını sancılı arayışlarla bırakarak, birçok üslûbu belli kurallara göre “çağırma”yı, bir nevi rastlantısallıktan kurtarmayı ve aynı kurallara göre yeniden üretmeyi sağladığı bir ortam, gelenek ya da paradigma yarattı.[15] Bugün LeMan ekolünün bir cazibe merkezi haline gelerek yaygınlaşması, bütün dergileri kendi çizgisine doğru yakınlaştırması, tartışılması, husumet dolu konuşmalara malzeme olması, geleneğin/ortamın yeniden biçimlenmesiyle ilgili mücadele ve sancılardan kaynaklanıyor. Çıkış noktamıza geri dönersek, LeMan eleştirilerindeki Gırgır vurgusu da aynı konuyla, iktidarın el değiştirmesinden doğan rahatsızlıkla bağlantılı. Yoksa geçmişte apolitik ve milliyetçi olmakla suçlanan Gırgır’ın, bugün toplumsal muhalefeti kucaklayan dergi olarak “yeniden” tanımlanması tartışmalıdır. LeMan’ın ekonomik olarak değişimini ele alan eleştirilerde de aynı referansların kullanılması ilginç. Örneğin Gırgır döneminde karın tokluğuna ve mizah aşkına çalışan yazar-çizerler (Arslan, Papirüs, Nisan 1997) olduğu iddiası da aynı bilgi eksikliğinden muzdarip. Sırf bir karşılaştırma yapmak için söylüyorum: Bugün LeMan’ın önemli üreticileri -diyelim Ahmet Yılmaz- geçmişe nazaran daha adilane bir dağılım olmasına rağmen Gırgır döneminde alabilecekleri paranın yarısından azına çalışıyorlar. Her iki derginin satışlarını karşılaştırarak bu hesabı herkes yapabilir. Kaldı ki LeMan’ın ne kazandığı üzerine aynı eleştiriler içinde maliyeci inceliğinde hesaplamalar yapılıyor. Gırgır döneminde Mikrop adlı bir başka mizah dergisi daha çıkmış (1978), çalışanlarının politik ihtilafları yüzünden kapanmıştı. Kırkbine yakın satışı olmasına rağmen kapanmasında, çalışanların Gırgır’da olsalar daha çok kazanabileceklerini bilmeleri etkili olmamış mıdır acaba? Mizah dergileri yükselen ya da düşen tirajı mutlaka çalışanlarına aksettirirler. Yarım milyona yakın bir tirajla kırkbin arasındaki fark oldukça açıklayıcıdır. Mikropçuların para için dergiyi kapattıklarını söylediğim veya şimdi bu mizahçılar bugün hiç para kazanamıyorlar dediğim sanılmasın. Sadece farklı bir yerden “bakabilmek” için bunları söylüyorum. Ayrıca bu insanların mizah dergilerinden aldıkları paralardan çok daha fazlasını, medyadan kazanabilecekleri, yeteneklerini paraya tahvil edebilecekleri hatırda tutulmalı. Dikkatli gözler, herkesin bu yola girmediğinin farkındadır sanıyorum. Belki daha da önemlisi, karikatüristliğin cazibesini yitirdiği bir dönemi yaşıyoruz. Yaratıcılığa imkân tanıyan, yapılan işin maddi karşılığını hemen veren mizah dergileri yeni olanaklar ve iş imkânları karşısında albenisini yitirdi. Öncelikle iyi çizebilmek, aktüeli izlemek, güldürebilmek ya da düşündürmek karikatürist olmanın güçlüğünün göstergeleriydi. Bu meşakkat her yiğidin harcı değildi ya da daha da önemlisi, bu kadar meşakkat çekilmeden “şöhret” olunabiliyor, medya aracılığıyla niceliksel olarak artan -DJ, VJ, Metin ve Dizi yazarlığı- “genç işleri” çalışanlarına önemli miktarda “iyi” paraları -yaşam standartlarını giderek arttıran bir sosyalleşme içinde- kazandırabiliyordu. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, yeteneği olan için mizah dergilerinde olmak, maddi kazanımlarından çok sansürsüz çalışmaktı, “mizah aşkı”ydı, sana benzeyen insanlarla birlikte olmaktı. Ama hepsinden önemlisi -daha çok hayata karşı duruşuyla- siyasal bir tercihti.

III

LeMan’a yönelik eleştirileri ortak paydalar altında top(ar)layabilmek mümkün; Solculuk edebiyatı, Kürtçülük, Atatürk Düşmanlığı, Yeni Dünya Düzenciliği, icazetli muhalefet, bakar okurlar yetiştirmek, bayağılık, pornografi, paragözlük vd.. Çoğunluğu Gırgır ve Limon’dan bu yana hep var olan eleştiriler. Farklılıkları “yaşanan an”a dair toplumsal değişimler ve siyasal dalgalanmalarla biçimleniyor. Yukarıda ufak çapta değindiğimiz gibi eleştirilerin büyük bir kısmında eleştiri sahiplerinin bu tür dergilerin okuyucusu olmadıkları hissediliyor. Öyle şeyler yazılıyor ki insan ya bu dergilerin okunmadığını ya da maksadın bağcıyı dövmek olduğunu düşünüyor. Örneğin Atatürk düşmanlığı olarak görülen karikatürler yüzünden yazılıp çizilen onca şeyde söylenen “çulsuzken Atatürk’ü göklere çıkarırlardı şimdiyse Atatürk düşmanı kesildiler” ya da Cezmi Ersöz için gösterilen “ona çok az para veriyorlar, bu çocuğa yapmadıklarını koymadılar” (Kuva-yı Medya, 27.1.1997) hassasiyeti hayli bilgi eksikliği taşımaktadır. Atatürk’ü göklere çıkartma vurgusu Alp Tamer’in çizdiği bir öyküden kaynaklandı (LeMan, 1.11.1993). Aynı öykü ile ilgili okuyucudan gelen bir tepki mektubu yayımlanmış, Tamer de hem Kemalistliğini hem de kendini savunarak bunu cevaplamıştı: “Bir mizah dergisine politik bir yayın gözüyle yaklaşan ciddi mizah okurlarına karşıyım. Hatta bazen dünyamızın suratı asık, gülmeyen, hoşgörüsüz, kravatlı ve ellerinde bond çantaları olan ciddi uzaylılarca işgal edildiği sanısına kapılıyorum. Mizah dergisi apayrı bir yapıdır. Orada çalışanlar çoğunlukla normal insanlar değildirler. Hayallerini, düşlerini çizerler, dünyayı olduğu gibi değil olması gerektiği gibi gösterirler. Hiçbir siyasî yelpazenin herhangi bir yerinde değildirler, yelpazeden üşütebilirler” (LeMan, 22.11.1993). Bu cevap, Kemalizmi savunduğu için gelen tepkiye karşı verilmesine rağmen, “Atatürk Düşmanı” iddiasına da cevap olabilirdi. Ayrıca Alp Tamer’in Kemalizm hususunda Kuva-yı Medya’nın iddia ettiği yönde değiştiği söylenemez. Derginin yazarlarından V. Özdemiroğlu ve L. Oflaz gibi halen Kemalist çizgide durmaktadır. Cezmi Ersöz hassasiyetinde ise yazarın D’e’li’de kapak olmuş Atatürk fotoğrafına getirdiği eleştiriyi hiç bilmediklerini düşünüyorum. Yalçın Küçük’le birlikte münevverlerimize sirayet eden polemikçilik hezeyanı, bilgi ve birikimi geçtik, okkalı bir bellek ve tartışmasız deve kini[16] ister. Yani ha deyince olacak iş değildir “dün şunu diyordun bugün ham hum” demek.

İmza altında çıkmış bir ürünü, imza sahibinden çok dergiye mal ederek eleştirmek ve bunu kollektif üretim ve düşüncelere dayanmayan mizah dergileri için yapmak bana çok anlamlı gelmiyor. Elbette ki bütüne sirayet eden, çalışanları dönüştüren, birbirine yakınlaştıran bir havadan bahsedebilmek mümkün. Son kertede ortak özellikler, endişeler ve tepki biçimleri de tespit edilebilir. Ama bu yine de toptancılık olur ve her çalışanını bağlamaz. (Ve eğer yine de yapılacaksa bir başka mizah dergisiyle mukayese ederek bunu yapmak daha doğru olacaktır.) Kürtçü LeMan derken herhalde Selçuk Erdem ya da Kırık Leblebi’den çok Ender Özkahraman ve iç sayfalarda çıkan küçük yazı-karikatürler kastediliyor olsa gerek. Bunu hiç tartışmadan söylüyorum ki sahici olmadığı gerekçesiyle işin ticarete döküldüğü, icazetle muhalefet edildiği eleştirileri/ tartışmaları da yapılıyor.

Eleştirilerin çıkış noktasına geri dönersek, kanımca LeMan’ın sol(cu) bir dergi olduğu düşüncesi yanlıştır. Sol(cu) özellikler ve çalışanlardan söz edilebilir ama LeMan için sol(cu) demek Kürtçü, Faşist ya da Atatürk düşmanı/Atatürkçü demek kadar anlamsızdır. Ayrıca sol(cu) bilinen ya da kendini rahatlıkla bu biçimde tanımlayan LeMan üreticileri hakkında bile geleneksel manada sol(cu) diyebilmek bana çok doğru gelmiyor. Bunu bir kutsama ya da küçümseme olarak söylemiyorum. Ama bana göre alanın diğer üyeleri tarafından kullanılan bir dili konuşmuyorlar. Belli bir niyet etrafında toplanmış insanlar arasında olmak, onlar için hep rahatsız edicidir. Uzlaşım ve rızadan çok şüphecilik ve çatışmayı var etmek, her daim sorgulamayı ve yeniden incelemeyi tercih etmek onların asosyalliklerinden, gözlemciliklerinden, egoist ve narsist çalışma yapılarından kaynaklanır. Buna karşın, politik oluşumlarda, bir yanıyla işi sonuna kadar götürecek ciddiyeti taşımadıkları düşünülür, diğer yanıyla -ve ilkine rağmen- popülerlikleri ve şeytanın avukatlığına olan ihtiyaçtan dolayı tercih edilirler. Ancak mizahçının daraldığında “ulan politika değil mi politikacı değil mi topunu develer kovalasın” demesi de garip karşılanmaz. Bu hem mizahçıların meşrû hakkı gibidir hem de bunu mizahçılardan duymak şaşırtıcı değildir. İnsanlar gülen yüzlerle “Politika(cılar) hakkında neler düşünüyorsun?”, “Çok komik(ler) değil mi?”, “Biz Türkler başlı başına mizahız değil mi?” ya da “İnsan gülsün mü ağlasın mı bilemiyor değil mi?” türü teyit ettirici-imansız sorularla mizahçıların siyasal yüzlerini de belirliyorlar: “Güldür bizi! hiç bulaşma kenarda kal! taşı gediğine...” Aziz Nesin’in son dönemlerinde yaşadığı yalnızlık siyasete, tarihe ve topluma yönelik fikirlerini bu kez güldürmeden söylemesinden kaynaklandı. Farklı konuştuğu andan itibaren imza günlerinde, fuarlarda ya da panellerde -eskiden olduğu gibi- kitapları için önünde metrelerce kuyruk oluşmuyordu.[17]

Bana göre, LeMan’ın politikasını “sol”dan ziyade daha genel bir “muhalefet” perspektifi içinde düşünmek daha doğru olacaktır. Mizahçılar zamanlarına ait insanlardır; içinde bulundukları toplumsala dair ne varsa onu yaşarlar, enformasyon ve medyanın cisimleştirdiği kitlesel temsil siyasetine herkes gibi onlar da tâbidirler; buna direnmelerinin -çoğu zaman direnmek istedikleri için söylüyorum- tek yolu, giderek güçlenen medyanın -tabiî ki sadece medyanın değil, statükoyu koruyan, her şeyi kabul edilebilir ve onaylanmış bir aktüellik perspektifi içinde tutan bütün düşünce yönelimlerinin- yaydığı imgeleri, resmî anlatıları, iktidarı haklı çıkartma çabalarını tartışmaya açmaları, maskeleri indirmeleri, mümkün olduğunca hakikatı anlatmaya çalıştıkları alternatif “duruşlar” geliştirmeleridir (Said,1995). Hiç abartmayalım, bunu yapmak, siyasal partiler, sivil inisyatifler başta olmak üzere kamusal alanın tüm aktörleri için çok zordur. Bir mizah dergisinin bu zorluk içerisinde yapabileceği ancak tahakküm biçimlerini görünür kılarak, bunun kamusal alanda konuşulmasını sağlamaktır. Hâkim sınıfları alaycı, eğlenceli, komik ya da yaralayıcı biçimde anlatmak, kalemin-fırçanın ucuna takarak dillendirmektir. Tüm yapılan, ani, küçük, düşünsel gerilla saldırılarıyla diri tutulan müdafa hali, İktidara karşı verilen mevziler savaşıdır. “Biz” ve “Onlar” arasında süren, gerek mizah dergileri gerekse çeşitli vesilelerle tartışılan birçok konu ve ayrıntının çıkış noktası da bu savaştır.

Bu savaşın dışında, mevzi gerisinde (özellikle tahakküm karşısında direnenleri kastediyorum) yüksek bir itaatten çok “hain”leri, “işbirlikçi”leri, kökenlerini yadsıyanları, karşı tarafla sıkı fıkı olanları ayırtedici bir mekanizma daha vardır. Yani savaş tek taraflı değil, içe dönük de gelişir. Bu anlamda önemli ölçüde baskıcıdır. Kimin “biz”den olduğu (?) sorunu “karşı tarafın ekmeğine yağ sürmemek, biz birbirimizi yerken şeriat/faşistler/emperyalistler/ yeni dünya düzencileri vs. geliyor demek, şimdilik susmak ya da es geçmek” minvalinde hep tartışılır. Safları terk etmenin maliyeti yüksek olduğundan “Sıktı artık!” diyerek öbür tarafa geçmek de pek mümkün değildir. Baskının yarattığı utanç kadar çeşitli yaptırımların tehdidi de vardır: İftira, isim karalama, dedikodu, söylenti, kamusal küçümseme, uzak durma, küfür, çekiştirme, kovulma vd. (Scott, 1996) söz konusudur. LeMan’la ilgili eleştirilerin -meslekî rekabete dayalı olanları saymazsak- “biz”den olup olmama konusu üzerinden işle(n)diğini rahatlıkla görebiliriz. Hattâ LeMan’ın eleştirilerinin dahi bu çerçevede olduğunu, kapak, LeMantimedya, ikinci ve üçüncü sayfalar, haftanın lalesi ve özellikle köşe yazarlarına baktığımızda “onlar”la süren savaş kadar “biz”den olduğunu iddia ettiği halde “biz”den olmayanların -Yılmaz Erdoğan’ı Halk Düşmanı olarak göstermek gibi- üzerine gidildiğini tespit edebiliriz. Bu iç savaş/mücadele, pratikte, bazen çok açık bir söylemle bazen de zımnen kollektif bilinçaltının bir tepkisi olarak şekillenebilir. Engin Ardıç, Zülfü Livaneli, Melike Demirağ gibilerinin başkalarına bırakıldığı veya eski ülkücü LeMan yazarı Nihat Genç’e karşı açıkça zikredilmese bile mesafeli durulduğu, şaibeli kuşkusuyla yaklaşıldığı ortadadır. İslamcıların ya da liberallerin övgüyle söz ettiği “biz”e ait her şey, fısıltı gazetesinde sorgulanıverir. Düne kadar Nasreddin Hoca devletindir, bugün Boratav’ın katkılarıyla bizim oluverir. Eski dil, Osmanlıca faşistlerin, İslâmcılarındır, zinhar yaklaşılmaz! Çocuklarımıza -yaparken nekes davrandığımız tekliklere- berrak bir Türkçe bırakılmalıdır. “Vurulduk ey halkım ihanet edenler var!” Savaşa karşı çıkmanın Kürtçülük, anlamaya çalışmanın neo-liberal solculuk, İslâmcılara göz kırpmak, postmodernizm sayılması, anti-Kemalist olmanın laiklik karşıtlığı ya da ikinci cumhuriyetle özdeşleştirilmesi güdüklüğünde dönen, kaçamayacağın, ama katılamayacağın garip bir ortam bu. Getirisi, en eşitsiz kimliklerin dahi konuşulabileceği, eleştirel ve akılcı bir tartışmanın “onlar”la değil ama “biz” içinde oluşabileceği inancının tüketilmesi kadar, sadece konuşulanları dinleyerek anlama ve anlamlandırmanın bile imkansızlaşması. LeMan çalışanlarını zengin muhitlerinde teori gereği (!) güzel ama aptal olan kızlarla göstererek, okuyucuya hedef gösteren “bak hiç de senin bildiğin gibi değil” “senin paralarınla ne yapıyorlar”, “yalancılar! yüzsüzler!” vs türü yazılarla anlatmak da bunun bir parçası. O muhafazakâr “biz”in rahatsızlık duyacağı bilinerek yapılıyor elbet. Özel hayat(lar)ında, yakın çevresinde ya da tanıdığı insanlarda normal bulduğu her şeye rağmen dışarıya aynı ölçütlerle bakmayan ortodokslukla karşı karşıyayız. Hayatın(ın) içinde olmayan bambaşka ölçütlerle düşünen, egosantrik, başkaları, siyaset, ahlâki esaslar ve toplum için tek seçici, yetkili merci tonunda davrananların yarattığı mağduriyeti yaşıyoruz. Yüksek sesle konuştukça çoğaldığını düşünen slogancı zihniyetin, kendisi gibi düşünmeyen herkesi birörnekleştirerek “iç mihraklar” olarak nitelendirmesi devletin kocamanlığı ve yaygınlığının göstergesi değil midir? Bu bir silah değil, silahsa bile herkesin elinde patlayacağı kesin. Hemen herkesin zarar görebileceği, eleştirirken eleştirileceği bir çıkmaz sokak. Kuralsız, “hasbihal”sız, toptancı, kıyıcı ya da ihbarcı olanlarla aynı yerde bulunamayız. Katılmamalı, yok saymalıyız. Belki cepheyi daraltmalı, katılmamak ve benzememek için savaşmalıyız.

Yeni bir “biz” tanımına ihtiyacımız var. Hem de sürekli özeleştiriye ve radikal bir sorgulamaya açık bitimsiz bir yeniden tanımlamaya. Yanılmıyorsam Panait Istirati’nin getirdiği bir eleştiri veya işini usulünce görmek isteyenlerin “asla”larını mimleyen bir ifadesi vardır: “Osmanlı ülkesinde Padişaha ve Allaha laf etmezsen, herşeyi yaparsın!”. Muhalefet, çok açık biçimde “her şey”i yapmayı seçmemekten geçtiği gibi, bu çerçevede bir mücadele alanı da oluşturuyor. Ne “her şey”i yapmak ne de her şeyi yapabilmek için “dokunulmaz olanlara mesafeli kalmak. Memleket ve muhalefete dair “biz”in tanımını bu alandan çıkarmak zorundayız. Nekrofili olmayan, hayat dolu, “biz”den olmayanları kızdıracak ölçüde apaçık bir tanım. LeMan bu “biz” tanımının çok dışında değil sanıyorum. Ancak hayatı -doğru ya da yanlış- eleştirirken gör(e)mediği aile içine dair konuşmaya, sorgulamaya ve özeleştiriye karşı kapandığını, anti-medyanın ve iç savaşın dilini yeniden ürettiğini, kendi kendisinin hapishanesi olma tehlikesiyle karşılaştığını düşünüyorum.

Alsaç, Üstin, (1989), “Oğuz Aral”, Adam Sanat, Şubat.

Aral, Tekin, (1997), “Mizah Bıçak Sırtı Bir İş Bir Maceradır”, Gösteri, Mart.

Arslan, Tunca, (1997), “Neo-liberal Kokteyl”, Papirüs, Nisan.

Atikkan, Z.,-Tözer, B.,(1995), “Postmodern Kabileler”, Hürriyet, 12 Aralık.

Bayramoğlu, Ali, (1995), “Genç Dinozorlar”, Yeni Yüzyıl, 2 Şubat.

Cantek, Levent, (1996), “Çizgi Sanatları ve Paradigma”, Karikatür, Temmuz.

Çağçağ, Mehmet, (1996), “İkitelli’nin Nükleer Çekirdeği (çerezi) Yalçın Kekşen ve Geleceğin Parlak(!) Gazeteci Adayı Hassittanı Nevzat Hasım’a Özel Not:”, LeMan, 4 Şubat.

Çelebi, Hezefan H.,(1995), Aydın Muhiti-1, Boyut Yay., İstanbul.

Düzkan, Ayşe, (1996), “Kahraman Karikatürcünün Ölümü”, Pazartesi, Aralık.

Dirican, G., Tablacıoğlu, B.,(1991), “Kara Mizah”, Nokta, 10 Mart.

Habermas, J.,(1989), “The Tasks Of a Critical Theory Of Society”, Critical Theory and Society: A Reader, der., S.E. Bronner & D.M.Kellner, Londra & NY, Routledge.

Hikmet, Nazım, (1935), “Bay Amca...”, Akşam, 23 Kasım.

Kaçan, Hasan, (1996), “Müslümanlar’ın Mizaha İhtiyacı Yok(!)”, Yeni Şafak, 28 Aralık.

Kanetti, Vivet, (1995), “Mizaha İktidar Gitmiyor”, Yeni Yüzyıl, 15 Mart.

Kozanoğlu, Hayri, (1995), “Sol Bir Dalga İçin Öneriler”, Birikim, Aralık.

Kuhn, Thomas, S. (1995), Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Alan Yay., İstanbul.

Özkök, E., (1995), “Komünist Disneyland’da Bir Gün”, Hürriyet, 29 Nisan.

Pekşen, Yalçın, (1996), “Antimedyatik Medya: Leman”, Hürriyet, 30 Ocak.

Safa, Peyami (1950), “Partileri Birleştiren Dava”, Ulus, 11 Haziran.

Said, Edward, (1995), Entelektüel, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Soott, J.C, (1996), Tahaküm ve Direniş Sanatları: Gizli Senaryolar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Sönmez, Ayşegül, (1996), “Bülent Üstün”, Negatif, Aralık.

Süreya, Cemal, (1992), 99 Yüz, Kaynak Yayınları, İstanbul.

Temelkuran, Ece, (1997), “Onlar Artık ’Dinozor’”, Cumhuriyet Dergi, 26 Ocak.

İnsel, Ahmet, (1995), “Ahlâk, Birey ve Batı”, Yeni Yüzyıl, 23 Temmuz.

Süreli Yayınlar

Esquire, Haziran 1994; Express, 29.1.1994, 12.2.1994; Kuva-yı Medya, 13.1.1997, 27.1.1997, 16.6.1997; L-Manyak, Ocak 1997; LeMan, 1.11.1993,22.11.1993, 7.2.1994, 14.2.1994, 17.12.1995, 15.12.1996, 22.12.1996; Negatif, Aralık 1996, Şubat 1997; Ustura, 10.2.1996, 18.5.1996; Şamdan, 10.12.1996.

[1]Bu anlamda verilebilecek sayısız örnekten sadece birini, anlamlı olduğunu düşündüğüm Şamdan adlı magazin dergisini seçiyorum. Derginin 10 Aralık 1996 tarihli sayısının ön kapağını Elif Dağdeviren-Cem Yılmaz ikilisi süslerken arka kapakta Erdil Yaşaroğlu-Şebnem Dönmez “lütfen! biz sadece arkadaşız-aşkı” konu edilmiş, yani dergi içeriğini bir “eski” karikatürcü ile başlayıp bir başka karikatürcü ile kapatmış.

[2]Esquire, aynı konuyu “Neden Güldürünce Veriyorlar?” başlığı altında ele aldığında LeMan’ın editörlerinden Mehmet Çağçağ'a “beraberlikleri” soruyordu: “Beraber olan karikatüristler vardır. Ama kötü de olmuyor. Her şey çok daha yoğun oluyor. İlişki daha sağlam oluyor; hattâ aşk başlıyor.” (Haziran 1994) Yeri gelmişken konuya ahlâkçı bir yerden bakmadığımı belirtmekte fayda görüyorum. Amacım, mizah dergiciliği ile birarada yürüyen bir eğlence mekânının yarattığı durumun/değişimin tespitini yapabilmek.

[3]Bu unutkanlık, dergi kadrosunun büyük bir çoğunluğunun cep telefonu sahibi olmasıyla ilgili mi bilmiyorum. Bunu da cep telefonu düşmanlığı yapmak, onun üzerinden “Siz de mi Brütus?” veya “Bak işte! Besle kargayı oysun gözünü” diyebilmek için kullanıyor değilim. Ortaya konulan işle, üreticinin sosyal sınıfının, tercihlerinin, zevk ve alışkanlıklarının ayrı ayrı anlamlandırılmasının, tahkir ya da methiye malzemesi olmaktan çok bir veri olarak kullanılmasının -örneğin cep telefonlarını ya da otomobilleri hiç sevmesem de- daha doğru olacağını düşünüyorum. Cep telefonuna özellikle muhalif çevrelerde -açıkça ifadelendirilmese de- hayli mesafeli yaklaşıldığı ortada. Mizahın gelecekçilikten çok güncelin içinde olan -ama inadına kenarda duran/durmayı tercih eden- yaşam gözlemciliği yüzünden LeMan’ın duruşunda bunları gözardı edemiyorum. Salt bir durum tespiti bu. Öte yandan LeMancıların hemen hepsinin cep telefonu var demenin, LeMancılar nezdinde bir tahribat yaratacağı söylenebilir mi gerçekten bilmiyorum. İş, cep telefonu olan mizahçılar ile cep telefonu olmayan mizahçılara kadar gider mi, oradan feyz alıp mizahî samimiyetin sorgusuna varır mı yine bilmiyorum. Varsın, olsun gitsin diye de söylemiyorum ama LeMan’ın tarzını düşünerek hem de cep telefonu derken yaygın kanının aksi istikametinde farklı bir durum var onu belirtiyorum.

[4]Çoğu kişi için malûm-u ilam olacağını bilmekle beraber, Dinozor kelimesinin geçirdiği -pejoratif ya da değil- evrimden söz etmenin faydalı olacağını düşünüyorum. İlk olarak kelime, Özal döneminde “yaşanan değişimlere” karşı duranlar için kullanıldı. Sonra, kamusal alanda muhalafet adına en çok konuşabilme şansına sahip olan kişillerle özdeşleştirilerek, duruşlar ve ideolojiler -gerçi ideolojiler ölmüştü ama olsun- dinozorluk olarak tanımlandı. Buna karşın çoğu muhalif yayında çıkan “Evet ben dinozorum çünkü bunları istemiyorum” minvalinde yazılarla sanılanın aksine eleştiriler sahiplenildi. Özellikle liberal kesim ile Kemalistler arasında cereyan eden II.Cumhuriyet tartışmalarında “kelime”ye sıkça başvuruldu. Cumhuriyet gazetesi Dinozor adlı bir mizah dergisi çıkartmaya başladı. İlginçtir vakt-i zamanında dinozorlukla suçlanan İslâmcılar da aynı adlı bir mizah dergisi çıkartmışlardı. Dinozor suçlamasına sosyalistler, solcular, özelleştirme karşıtları da dahil edilebiliyordu. Bu dinozorların karşısına panzehir olarak çıkartılan Liberal-Milliyetçi kanadın “Yükselen Yeni Gençliği” de dinozorluktan kurtulamadı. (Bkz. A. Bayramoğlu, Yeni Yüzyıl, 2.2.1995) Hasıl-ı kelam, Dinozor çok farklı kesimlerce farklı niyet ve endişelerle yergi ya da methiye olarak sıkça kullanıldı. Bu yüzden Ferhan Şensoy'un Sabah reklamlarına çıkması kadar Dinozor'un ideolojik performansını(!) gözardı ederek, reklamda kullandığı alaycı “ben de dinozorum” cümlesinin muhalif çevrelerde rahatsız edici olduğu aşikâr. Bir hatırlatma: Bugün Ferhan Şensoy, Dinozor dergisinde yazmaktadır.

[5]Çıkan tartışmalarda okuyucunun nasıl bir tavır sergilediği de bir başka konu. Genel olarak sergilenen tavrı “sağlam kalan bir kaleyi kaptırmama” hassasiyeti ya da çıkan gürültüden açıkça zevk alma olarak açıklayabilmek mümkün. “Kemik sesi” isteyen, “o dedi bu da size şunu dedi siz ne diyorsunuz?” diyerek herşeyi alevlendiren ikinci gruptakiler ise en az tartışmadaki taraflar kadar önemli. Onları en güzel anlatabilecek olay, bana göre, hayli benzerlikler içerdiği için söylüyorum, bir futbol maçı sonrası yaşandı. 1996 yılında oynanan Fenerbahçe-İstanbulspor maçının sonucundan memnun olmayan kalabalık bir taraftar topluluğu, futbolcuları taşıyan kafile otobüsünü durdurarak, sözlü sataşmaya başladı. O arbedede otobüsten inen futbolcular taraftarla kavgaya girişti. Aynı taraftarlar kameralara futbolcuları işaret ederek “çek abi çek görsün millet” diye kendini haklı gösteriyordu. Okuyucunun büyük bir kesiminin o taraftardan pek farkı yok. Bir dönem Hıbır-LeMan rekabetinde , aynı okuyucular Hıbır’a LeMan'ı, LeMan'a Hıbır'ı şikayet etmekten çekinmiyor, her lafı muhataplara yetiştiriyorlardı. Elçiye zeval gelmiyor, taraflar git gide daha sert çizgilerle birbirlerinin heykellerini yontuyorlardı. Bu manada müthiş duyarlı, en ufak falsoda telefonları kilitleyen(!) bir okuyucu cemaatinden bahsettiğim sanılmasın.

6 Cem Yılmaz dergiden ayrıldığında, okuyucu sayfasında çıkan duygusal sayılabilecek bir mektup, meseleye hayatî bakanlar ile dert etmeyenler arasında bir yerden yaklaşarak konuşuyordu. Hem sitayiş vardı hem geri dönerse dergide yerini hazır tutuyordu: “(..) Yaşıyorsun be dostum! Geziyorsun, tozuyorsun. İnsanlar ‘Reyting-i gelecek’lerini düşünerek seni programlarına konuk etmek için yarışıyor. Paparazzilerin VİP'lerindensin. Araban desen güzel mi güzel. Şan şöhrete ge-lince; kahvede maç izleyen 60 yaşlarındaki sakallı amca bile ‘ulan çek şu kelini, peze...k’ diyebilecek kadar yakın görüyor seni kendine. Üstüne üstlük bir de torpillisin, haftanın lalelerinde bir kez olsun yerini almadın! (..) Gün gelir hayatının anlam ve amacına ulaşır, etrafındaki Korkunç Tilbe'lerden sıkılırsan, bize, LeMan ailesine geri dönmekte özgürsün!” (LeMan, 22.12.1996) Hoş bir üslûpla yazılmış mektubun yazarının ismi Övünç Danacıoğlu, onu da ayrıca belirteyim istedim.

[7]Burada kastedilen Serdar Turgut, siyasî duruşunu hiç tartışmadan söylüyorum, bir gazeteciden çok mizahçı. Simpson's, Beavis and Butthead ve Mad dergisine yakın bir gülmece anlayışına sahip. Bu yüzden olacak Limon-LeMan ekolünün yaratıcılarından olan üç ismin -G. Müjde, C. Barslan, M. Üstündağ- kurduğu Parantez Yayınları, yazılarını kitaplaştırarak yayınlıyor. Bu ayrı -ama es geçilmeyecek- bir konu. Öldürme fantezilerinin ne kadar mizah olup olmadığının cevabını ise LeMan'ın üretimleriyle verdiğini düşünüyorum. Panellerde yöneltilen “ötekini dilde ezmek” veya “böyle mizah olur mu?” eleştirilerinde de konuya sıklıkla değinildiği hatırlanabilir. Hem Cem Yılmaz, elinde oyuncak bir tabanca, izleyiciler arasından seçtiği küçük bir çocuğu “Teyzecim atar mısınız havaya” diyerek her oyunda “öldürmüyor” mu?.

[8]1995 yılında çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan “Sol bir dalga yaratmak” adlı önerilerin 30.maddesi bu tavır özlemini ifade ediyor. Bkz. Hayri Kozanoğlu, “Sol Bir Dalga İçin Öneriler”, Birikim, Aralık 1995

[9]Bu iddia, LeMancılardan çok, daha eskiye, Gırgır’la ilgili eleştirilere dayanıyor. AP ve CHP’lilerin aynı karikatüre gülebildikleri tek dergi olarak tanımlanan Gırgır, sırf bu yüzden açık ya da örtük biçimde apolitik olmakla suçlanmıştır. LeMan’cıların bunu bilerek konuştuklarını, böylelikle Gırgır’dan farklılıklarını, daha doğrusu üstünlüklerini vurgulamaya çalıştıklarını düşünüyorum.

[10]Şükrü Yavuz isminin Kaçan tarafından kullanılması önemli. Birincisi, Yavuz, Güneş gazetesi yönetimince Limon'dan tasfiye edilen gruptan. Bugün LeMan’ı çıkartanlar, o dönem dergiyi yönetmeye gelen, öncesinde gönderilen grupla ihtilafa düştükleri için ayrılanlar. Yani Şükrü Yavuz’la bugünkü LeMancılar arasında bir husumet halen mevcut. (Bkz.Dirican, G.-Tablacıoğlu, B., Nokta, 10.3.1991) Kaçan, bu yüzden “bile bile” bam teline basıyor. İkincisi eski dergisi Hıbır’ın LeMan’la girdiği gerginlikte Şükrü Yavuz’la bir yakınlaşma da -düşmanımın düşmanı dostumdur- yaşanmıştı. Bu yakınlaşmanın neticesi olarak Kaçan’ın Şükrü Yavuz ismine daha ihtimamlı yaklaştığı söylenebilir.

[11]Bütününü özellikle almadığım bu seviyesizlik hakkında, aynı dönem sıcağı sıcağına Kuva-yı Medya tanıtımları yapan HBR için -adına kırgınlık, sitayiş ya da üst anlatıcılık deyin- bir çift lafım olacak. LeMan'a husumet duymak, meslekî rekabete girmek veya gerçekten yazılanlara inanarak katılmak mümkün. Ancak şu hatırda tutulmalıydı: Gerçek mizahçılar hariç, sokakta ayağı takılıp düşene herkes güler. Onlar, gülmektense, aynı kalabalığın önünde/olayın akabinde tökezlemiş misali yere kapaklanmayı tercih ederler.

[12]Menderes’in ilk seçim zaferinin ardından yaptığı Meclis konuşmasının bir bölümünün mizah dergilerini hizaya getirmekle ilgili olduğu söylenir. Aynı dönemde devrik iktidarın resmî yayın organı Ulus’ta Peyami Safa’nın köşe yazısı benzer bir öfke içindedir: “(..) Ayak takımının tabanını gıdıklayan bu aşağının bayağısı mizah geleneğini Bulgaristan’a kaçarken vurulan adam kurdu. Türk mizahının tarihinde, iftiranın, tezvir, tezyif ve tahrikin bu kadar iğrenç bir palyaço makyajı altında görünmesine benzer bir çirkinlik yoktur. Bu sözde mizah gazetelerinin, dolma kalemlerinden kuduz komunist köpeği salyası akan yazarları ne bugünkü mizah edebiyatımızda eserleri olan nükteciler ne de basın teşekküllerimizde kayıtları bulunan meslek sahipleridir.” (Ulus, 11.6.1950)

[13]Çoğu Gırgır çıkışlı çizerin bu gerçeği bilmesine rağmen sessiz kalması, hattâ kamusal mekanlarda çeşitli vesilelerle bu iddiayı yeniden üretmeleri manidardır. Bu “başarı”dan kendilerine pay çıkartma çabası için ne söylenir bilemiyorum.

[14]Bu husumeti gerçekten komik biçimde en iyi anlatan -bildiğim kadarıyla tek- çalışma için Bkz. “L-Manyak Şehitleri”, L-Manyak Ocak 1997.

[15]Düşüncenin çok basit bir diyalektik özelliğine göre, insanın bir yenilik ya da değişim gerçekleştirebilmesi için, karşı çıkacak kadar iyi bildiği bir geleneğe sahip olması lazımdır. İster sanatta olsun, ister bilimde yenilik boşlukta yaratılamaz, eski geleneklere karşı çıkılarak yapılır. Oğuz Aral da bu bağlamda kendi kuşağının “söylem kipini” belirleyen geleneğe dair her şeyden -türler, konular, izlekler, biçemler, beğeniler, eleştirel ölçütler vd- koparak, “aydın icazetli mizahı yok ederek” (Aral, a.g.y.) yaptı bunu. Yalnız kalması, kendi kuşağından destek görmemesi (Bkz. Alsaç, Adam Sanat, Şubat 1989) bu anlamda sebepsiz değildir. Öte yandan eskiye, geleneğe ya da var olana karşı çıkılarak yapılan değişim de süreç içerisinde statükoya, pazara, toplumsal çıkara ve nihayetinde egemen ideolojiye bağımlılaşarak bağnazlaşacak, asıl niyetinden uzaklaşacaktır. Gırgır’la birlikte yaşanan bütün gelişmeleri bu uzaklaşma ile anlamlandırmak mümkün. Bu gelişme, yenilikçi olan Gırgır’ın muhafazakârlaşarak, reformcu düşüncelerin ve farklı çizgilerin önünün tıkanmasını anlatır. Sanatın temeldeki paradoksu ya da diyalektik sürtüşmesi, etkin bir düşüncenin statükoya derin bir bağlılık gerektirmesine karşılık, bu girişimin yüreğinde gene de yenilenme yatmasıdır. Yenilikçi ya da devrimci iddialar ve değerler taşımasına rağmen bağnazlaşması, öte yandan ilerici ve yenilikçi olduğu savını taşıması önemli bir çelişkidir ve devrimler çok sık meydana gelmediğine göre, normal zamanlarda yapılan “olağan sanat” üretim ve arayışlarını, geniş anlamıyla bu, paradigmalar yönlendirmektedir. Sanatla uğraşan cemaatleri ve farklı sanatsal uzmanlık alanlarını belirleyen de bu tür paradigmalara olan bağlılıktır. Bir paradigmaya kavuşan sanat dallarının biraz dışında kalan bilgilere kapalı oldukları ileri sürülebilir. Yeniliğe kapalı olan sanat ile yeniliklerin eski paradigmayı sarstıkları kavramsal devrimler arasındaki diyalektik sürtüşmenin sanatın ilerlemesini sağlayan temel unsur olduğu söylenebilir (Cantek, Karikatür, Temmuz, 1996).

[16]Tunca Arslan’ın Bülent Somay'ın yıllar önce Akıntıya Karşı dergisinde (Nisan 1985) yazdığı “Muhalif Söylemin Şenlikleşmesi” yazısını kastederek yaptığı gibi: “(..) İşte ülkemizdeki neo-liberal solculuğun post-modernist mizah anlayışıyla buluşması da bu alanlarda, ‘Şenlikli Muhalefet’ ve ‘Sivil İtaatsizlik’ gibi doğrudan doğruya Yeni Dünya Düzeni'nin, emperyalist kültürün şırınga ettiği anlayışlarda gerçekleşiyor büyük oranda.” (Arslan, a.g.y.)

[17]Cumhuriyet tarihi içinde -özellikle ilk kırk yıl- siyaseten rahatsızlık yaratan, “ıslah edilmemiş” her aydının mizah dergilerinde çalışması hiç de tesadüf değildir. Zira yukarıdan gelen çalışma izinleri sadece önemli olmadığı düşünülen “bayağı” mizah dergileri için verilmekte, gazete kapıları birer birer kapanmaktadır. Bu yaptırım, mizah dergilerini politikleştirdiği kadar bir yanıyla da iktidarın politik olanı, mizahçılarla aynı noktaya çek(ebil)me tercihi olarak görülebilirler. Bu çerçevede Nazım Hikmet’in Cemal Nadir'in ünlü tiplemesi Amcabey’le Şarlo'yu birarada ele aldığı “komik”lerin eleştirisi yorumu önemlidir: “.. Onun materyalizmi ile Şarlo'nunki arasında bir benzerlik vardır. İkisi de hayatı severler, ikisi de herşeyden önce maddeye inanırlar. Her ikisinin de bir tek kusuru vardır: Alaylarında septik oluşları. Onların ikisi de tenkit ederler, fakat ‘nasıl olması’ gerek olduğunu göstermezler. İkisi de, bu bakımdan yarı yolda kalmışlardır. Ve işte bunun için ‘işin içinden nasıl çıkalacağını’ bilmeyen, kestiremeyen büyük bir çokluğun ruhunu ‘ifade’ ederler. Bay Amca alay eder, iğneler fakat kızmaz. Büyük bir çokluk alay etmekte, iğnelemekte ‘hemfikir’dir, gel gelelim iğneledikleri, alay ettikleri nesnelerin nasıl düzeltilmesi gerek olduğunda ‘hemfikir’ değillerdir. Bay Amca, onların ‘hemfikir’ oldukları basamakta kalır ve daha ileri geçmez. Bunun içinde herkes ondan hoşlanır.” (Akşam, 23.11.1935)