ABD Hegemonyası

Ömer Laçiner | (Sayı : 156 - Nisan 2002)

21. yüzyıl, aslında “reel sosyalist blok”un çöküşü ile, 1990’larda başladı ve ABD bu yüzyıla yeryüzünün en güçlü ulus-devleti olarak girdi. Önceleri bu gücüyle kendi hegemonyasını tesis etmek ve pekiştirmekten ziyade, muzaffer “Hür dünya” adına, onun sahiplendiği serbest

piyasa, demokrasi, temel hak ve özgürlükler gibi kurum ve değerler ekseninde işleyecek bir “yeni dünya düzeni”nin öncüsü rolüne soyunmuş gözükürken, giderek 2000’li yıllara yaklaşıldığında, özellikle 11 Eylül’den sonra, 21. yüzyılın bir Amerikan yüzyılı olacağı, olması gerektiği görüşüne gelindi.

Dünyanın düzen ve gidişatının bir ulus-devlet olarak ABD’nin -kural olarak- tek başına vereceği kararlarla belirleneceğini ifade eden bu tanımlama, ABD’nin kudret ve nüfuzunu - kendisinin de bir varyantı, bir bileşeni olduğu- “Batı” dünyasındaki “eşitleri arasında birinci” konumuyla kullandığı, 2. Dünya Savaşı ertesinden 1990’lara kadarki dönemde üstlenmiş olduğu “liderlik”ten daha farklı bir role geçeceğini haber vermektedir. 1990’ların başında hâlâ üzerinde duran “Hür dünyanın lideri” sıfatına yeni dünya düzeninin mimarı görevini eklemiş ABD’nin, Irak’a savaş sürecinde BM’nin hukuki ve manevi otoritesi altında davranmaya, operasyonu hemen tüm devletlerin onayı ve katılımıyla yürütmeye özen gösteren “liderliği” ile, Afganistan operasyonu esnasında “kırk yıllık” Batı Avrupalı müttefiklerine kendi yaklaşımını dikte etmeye çalışan, en ufak itiraz ve uyarıyı tehditkâr bir edayla kaale almayan, işbirliği yerine iş buyuran Amerikan otoriterliği arasındaki farktan söz ediyoruz. Uluslararası hukuka aldırmayarak Afganistan’a savaş açan, kimseye danışmadan bir sonraki hedef ülkeleri açıklayan, Taliban ve El Kaide mensubu saydığı esirlere Cenevre Sözleşmesi hükümlerini uygulamayacağını bildiren ve tüm dünyaya kendisinin tek başına verdiği kararlara ve uygulamalarına ya koşulsuz onay vermelerini aksi halde “öteki tarafa” sayılacaklarını açıkça ilân eden ve şu anda rakipsiz görünen bir ekonomik, teknolojik ve askerî güce yaslanan bir ABD’nin yüzyılına böylece girmiş oluyoruz.

ABD’nin bu tasarım ve tutumu 11 Eylül’ün onda yarattığı öfkeye bağlanamayacak kadar eski. 11 Eylül, ABD’de zaten var olan ve öne çıkmaya hazır bir yönelim için -en azından ülke içi- uygun bir ortam ve vesile yarattı yalnızca.

Şüphesiz sürpriz bir gelişme değildir bu. ABD zaten 2. Dünya Savaşı ertesinden beri dünyanın en güçlü devleti sayılıyor, bu gücüyle Batı dünyasına ve periferilerine bir bakıma hükmettiği varsayılıyor ve “reel sosyalist blok”un çöküşüyle bu nüfuz alanını daha da genişletmek, tüm yeryüzüne yaymak isteyeceği tüm jeopolitik uzmanlarınca “normal” addediliyordu. Dünyaya -ideal olarak- tek başına egemen olma isteğini “en güçlü” için “doğal” bir eğilim, hattâ en güçlü olmanın zorunlu koşulu, vecibesi sayan bu jeopolitikçi yaklaşım açısından ABD, 1990’larda “reel sosyalist blok”un siyasî-askerî rekabetinden, engelleyiciliğinden kurtulmakla kalmayıp, aynı zamanda temsil ettiği ekonomik-toplumsal düzenin, kapitalizmin “serbest piyasa ekonomisi”nin alternatifi olabileceği iddiası ile uğraşmaktan da kurtulmuş olmaktaydı. Artık sorun kapitalizmin mi yoksa reel sosyalizmin mi “en güçlü” olduğu, hangisinin bu sıfatla dünyaya egemen olacağı sorunu değildi. Rakipsizliğini tescil ettirdiği varsayılan ekonomik-toplumsal düzenin “en güçlü”sü için rakip(ler) artık “içeride”, yani “piyasa ekonomisi”ni bir biçimde - örneğin Çin Halk Cumhuriyeti gibi- benimsemiş olanlar da dahil olmak üzere global ekonominin diğer güçleridir.

Afganistan operasyonunun görünüşte ve yakın vadede hedefinin Sünni “İslâm fundamentalizmi” -Taliban rejimi- ve “İslâmi terör” olarak ilân edilmesine rağmen; aslî ve uzun vadeli hedefinin, bu gidişle 15-20 yıl sonra ABD ile her bakımdan boy ölçüşebilecek bir ekonomik-teknolojik-askerî güç haline gelecek olan ÇHC olduğu. onun geniş ve bakir kaynaklara sahip Orta Asya’ya “sızma”sını önlemeye matûf bir erken hazırlık hamlesi olarak da tasarlandığı, yine aynı jeopolitikçiler tarafından öne sürülüyor.

Üzerinde duracağımız konu, doğruluk, öngörü oranı hayli yüksek bu ve benzeri jeopolitik değerlendirmeler değil. Bizi ilgilendiren nokta, yine bu Afganistan operasyonu -ve ardından ABD tarafından hemen gündeme getirilen Irak’a ilişkin “senaryolar”- bağlamında ABD ile Batı Avrupa -AB- arasında belirlenen görüş ve tutum farklılıklarının ne anlama gelebileceğidir. Eklemek gerekir ki, bu görüş (yaklaşım) ve tutum farklılığı başka birçok konuda da (örneğin İsrail-Filistin sorununda) vardır ve son zamanlarda da çeşitlenerek su yüzüne çıkmaktadır.

Şüphesiz, bunları normal sayabilir; ABD ve AB’nin zaten tescilli emperyalist güçler olarak -”reel sosyalizm” tehdidini atlattıktan sonra- bir kez daha o eski “emperyalistler arası çatışma” faslına döndükleri tespitini yeniden yürürlüğe koyabilir ve buna -yukarıda değindiğimiz- jeopolitikçi boyutu da ekleyerek ABD ve AB arasında dünya egemenliği konusunda bir mücadelenin hızla uç vermeye başladığı teşhisiyle yetinebiliriz. Bu durumda dünyamızın gidişatı, büyük ölçüde dünya savaşları öncesinin büyük emperyalist ulus-devletleri arasındaki mücadele sürecine benzetilmiş ve olgular bu zaten bildiğimiz manzara içine yerleştirilerek tanımlanmış olur.

Ancak bu basit ve bildik şema, bizi, şu anda olup bitmekte olanın özgüllüğünü kavrayabilmekten uzaklaştırır. Her ne kadar şu anda birçok olgu ve gelişmeyi -örneğin Orta Asya petrolleri, boru hatları, silahlanma harcamaları, “üçüncü” ülkelerdeki büyük ihaleler konusunda Avrupa ve ABD kökenli sermaye grupları arasında devletlerin de katıldığı, taraf olduğu çekişmeler- o “emperyalistler arası çıkar çatışması, nüfuz alanlarını genişletme mücadelesi” kalıbı içinde yorumlamak hiç de fazla bir anlam kaybına yol açmasa da; daha da önemlisi, özellikle ABD’de, AB ile ilişkilerini 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl ilk yarısının “büyük güçler arası mücadele” formatına oturtma yanlılarının azımsanamayacak etkisi mevcut ise de; söz konusu “emperyalistler arası çatışma” şemasının temel elemanlarının o tarihten bu yana çok ciddi ölçekte değiştiği, değişime uğradığı; dolayısıyla buna uygun yeni bir açıklama perspektifine ihtiyaç olduğu kesindir.

Her şeyden önce, “emperyalistler arası çatışma, egemen olma, nüfuz sahasını genişletme” şemasının üzerine oturduğu, her emperyalist gücün -coğrafi olarak tanımlanabilen, rakiplerinin girişini kısıtlayabildiği...- anavatan ve sömürgelerini kapsayan bir iç pazara sahip olması olgusu, ekonominin, pazarın o devirle kıyaslanmayacak ölçüde globalleşmesi nedeniyle çok büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Dahası, bu olgu temelinde ulus-devletlerin politikalarını belirleyen ve bu olgu nedeniyle kendilerine ulusal sıfatlar eklenen büyük sermaye, hemen aynı oranda mültinasyonalleşmiştir. Büyük çapta tüketim ekonomileri olarak, başkalarıyla yaptıkları ticaretin kat kat fazlasını kendi aralarında yapan, böylece ekonomileri geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde birbirine bağımlı, içiçe geçmiş bu ülkelerin ulus-devletleri işlevlerini eskiden olduğu gibi ulusal sermaye ve ulusal pazar üzerinde(n) icra eden yapılar olma vasıflarını artık sadece şeklen sürdürmektedirler. En önemli, etkin ve dinamik unsurlar çoktandır milliyetsizleşmiş, kozmopolitleşmiş, dünya pazarı içinde neredeyse engelsiz hareket eden hale gelmiş sermaye için belli bir ulus-devlete “tâbi” olmak bir gereklilik olmaktan çıktığı gibi son derece yoğun, içiçe geçmiş ekonomilerin karşılıklı bağımlılığı nedeniyle, herhangi bir (büyük) ulus-devlet politikasını o devlet sınırları içinde temerküz etmiş sermayenin bir diğer ülkede temerküz etmiş sermayeye karşı çıkarları ile eşitlemek spesifik durumlar dışında kısır bir spekülasyondan başka bir anlam ifade etmez hale gelmiştir.

Ancak bu söylenenler, genel sermaye içinde ve büyük ulus-devletler arasında bir “çatışma”, mücadele olmadığı anlamına kesinlikle gelmez. Belirtilmek istenen sadece bu mücadele/çatışmanın ulusal aidiyet terimleriyle buna eşlik eden dar ekonomik çıkar analizleriyle izah edilemeyecek bir nitelikte olduğudur. Herhangi bir sermaye grubunun değil, genel olarak sermayenin yeryüzü ölçeğinde güvenli ve istikrarlı biçimde egemen olmasının, bir başka ifadeyle kapitalizmin, meta ekonomisinin kendini istikrarlı biçimde yeniden -derinleşerek- üretmesinin toplumsal, siyasal, moral, kültürel gereklerinin, koşullarının nasıl, hangi perspektifle sağlanabileceği konusunda, şu anda ilk planda ABD yönetimi ile AB arasında su yüzüne çıkmış olan anlaşmazlık, bu bakımdan basit bir çıkar çatışması olarak değil, Batı (ve) kapitalist uygarlığın uzun erimli egemenlik projesinin iki farklı yorumu -ve uygulaması- arasındaki çatışma olarak ele alınmalıdır öncelikle.

Hemen belirtmeliyiz ki, bu ayrım, AB projesi diye adlandırdığımız yaklaşımı ABD içinde, ABD projesini Avrupa’da AB içinde paylaşanların olduğu bilinerek yapılmalıdır. Nitekim, ABD’de Clinton yönetiminin, Demokratların AB’de -daha fazla- benimsenmiş yaklaşımla -en azından- rezonans kurabilecek bir anlayışı temsil ettikleri söylenebilir; buna karşılık Avrupa’da da İngiliz yönetici elitinin -çoğunluğu itibariyle- ABD hegemonyasını öngören projenin “müttefiki” olmaya kararlı olduğu, son Afganistan operasyonu esnasında -bir kez daha- görülmüştür.

Aşağıda biraz daha ayrıntılı biçimde tanımlamaya çalışacağımız bu ayrım, modern Batı uygarlığının ve kapitalizmin, biri kabaca Kıta Avrupa’sında, diğeri İngiltere ve ABD’de izlediği iki görece farklı gelişme çizgisine dikkati çekecek ölçüde tekabül etmektedir. Bunun aynen devamı olmamakla birlikte ABD içindeki ayrımın da oradaki tarihsel, sosyo-kültürel kuzey-güney çizgisine oturuyor gibi gözüktüğünü, daha “Avrupai” olan kuzeyde çoğunluğu oluşturan Demokratlarla, Orta-Güney ABD eyaletlerinin oluşturduğu “derin Amerika”yı temsil eden Cumhuriyetçiler arasındaki “ezeli” farkı yansıttığını söyleyebiliriz.

Bu noktalara değinmemiz, çağrıştırmamız, çapı ne olursa olsun tüm hegemonya projelerinin hegemonik -olmaya çalışan- gücün oluşum tarihinin baskın özellikleri doğrultusunda, mantığında tasarlanabilir, uygulanabilir olduğu gerçeği ile söze başlamak içindir. Bu açıdan bakıldığında kapitalizmin “büyük güç” haline getirdiği Kuzey Amerika ve Batı Orta Avrupa toplumlarının, bu hale geliş süreçlerinde, “maddi eksen” olarak sanayileşme ve ticaret hepsinde de ortak payda olmakla birlikte; bu “iskelet”in etrafında oluşan toplumsal şekillenmeler görünüşte hayli birbirine benzese de; bu bünyenin kendini algılayış tarzı, yani böylece ne olmuş olduğuna, olması gerektiğine dair düşünüşü, kimliği, “kişiliği” ve buradan hareketle kendi dışındakilerle ilişkisi, bu ilişkilerdeki konum ve işlevinin içeriğine dair fikri görece çok farklı olmuştur.

Aslî konumuza en kestirme yoldan bir giriş yapabilmek için başvurduğumuz bu “kişilik” metaforu ışığından baktığımızda, 19. yüzyıl ortası ve 20. yüzyıl başlarında artık teşekkül ettiğini varsayacağımız çeşitli Batılı “kişilikler”den, Orta-Batı Avrupalı olmanın kendini evrensel, yani tüm dünyanın da benimsemesi, içselleştirmesi gereken bir uygarlığın ya da kültürün ilk oluşturucusu, dolayısıyla da yayma yükümlüsü sayan bir kimlik; Anglo-Sakson akrabasının ise bu misyon vurgusu daha soluk ve geri planda görünse de, onu sözel, düşünsel mecralarda değil, pratik planda bir iş görme, yapma tarzı olarak somutlayıp böylece yaymayı öne çıkaran bir kimlik oluşturduğunu söyleyebiliriz. Batı -Avrupa- uygarlığının iki ana bileşiminin, -endüstriyel-ticari devrim ve Aydınlanmanın- iki değişik oranlı kombinezonu olarak tanımlayabileceğimiz bir kimlik ve kişilikler, “Batı”nın bahsettiğimiz dönemlerde ve hâlâ ekonomik, siyasî ve askerî varlığıyla icra ettiği ağır sömürüye, eziciliğe rağmen, saygı, imrenme ve benzeme arzusu uyandırabilmesinin, ona adeta kendiliğinden bir “üstünlük” atfedilebilmesinin de nedenlerini açıklar.

Bunu gücün, örneğin Osmanlı terminolojisiyle “düvel-i muazzama” olmanın “güçsüz”lerde uyandırdığı doğal “duygu”ya bağlamak sığlıktan başka bir şey değildir. Çünkü, tek başına ele alındığında “Batı-dışı” toplumların uğradıkları bu, asla karşılaşmadıkları çapta ve yoğunluktaki sömürü ve eziciliğe eşlik eden o evrensel bilgi ve eylem -kültür/uygarlık- aktarımı, yayma misyonu iddiası bir ambalajdan öte etki yaratmayabilirdi. Oysa bu Batı, ezen ve sömüren boyutunun o evrensellik iddia ve misyonuna temellük eden değerler ve yaklaşım üzerinden eleştirisini uygarlığının başlangıcından itibaren yapmaya başladığı gibi; işçi, sosyalist hareketler ekseninde kurumsallaştırarak, bu mücadelenin kazanımı ve edinimlerini ezilen, sömürülen toplumlara aktararak, onların kullanımına yol açarak, gereğinde fiilen onların safında yer alarak evrensellik iddiasının inandırıcılığı ve içtenliği konusunda kuşku ve itirazları büyük ölçüde silebilmiştir.

Kaçınılmaz iç çelişkilerine, Batı dışı toplumlarda ekonomik ve askerî gücünün ezici sonuçlarının yanısıra yarattığı kültürel, toplumsal, moral çöküntülere rağmen, bu kendi eleştirisiyle de yüklü bütünselliği ile Batı -Avrupa- nüfuz sahası haline gelen dünyada kelimenin tam anlamıyla hegemonyasını kurabilmiş; bu özelliği nedeniyle de o dünya toplumlarının “bütün”e yönelik yapı, kurum ve konumlarında yer alan kesimleri, kısaca yönetici-elit zümreleri kendine çekmiştir ilkin. “Batılılaşma”nın hemen her yerde “yukarıdan aşağı” bir süreç olmasının bir temel nedeni de budur.

Oysa eğer “Amerikanlaşma” diye bir şeyden bahsedebilirsek, bunun çok daha aşağıdan, bilgi, yönetim, yöntem, yaklaşım gibi karmaşık, “yüksek” etkinlikler, işlevler düzeyinden değil, gündelik hayatın basit, kolay anlamında pratik parçalarında bir tarz veya nesne değişimiyle olup biten bir etkilenme olduğunu söyleyebiliriz ancak. Amerikanlaşmayı soyut terimlerle anlatmak zordur. Buna mukabil “koka kola, hamburger, kot pantolon kültürü” demekle hemen hemen tarif ettiğimizi varsaydığımız bu olgu, haliyle popüler bir yaygınlık kazanmaya müsaittir.

Bu basit hatırlatma, neden Avrupalıların bir koruma ve geliştirme davasından bahsederlerken “kültür” veya “uygarlık”, Amerikalıların ise ayırdedici olarak “yaşam tarzı” “American way of life” terimini kullandıkları sorusuna verilecek cevap için bir ipucudur.

ABD’nin, bir endüstriyel toplum olmaya başladığı 19. yüzyıl başlarından 1. Dünya Savaşı’na, fiilen 2. Dünya Savaşı’na kadar izlediği “Monroe Doktrini’ne dayalı izolasyonist politika çerçevesinde şekillenmiş “kişiliği”, dışarıdan baktığımızda uygarlık olarak tanımlayabileceğimiz her şeyi kendi mülkü sayan ve ancak bir mülk edinme -devir- işlemiyle bir ötekine aktarılabilecek bir “nesne” olarak kavrayan bir anlayış türetmiştir denilebilir. ABD’nin bırakınız kendi arka bahçesi saydığı Orta, Güney Amerika’yı, en yakın komşusu Meksika üzerinde, içinde bile, o daha 19. yüzyıl sonlarında bile gayet dinamik, üretken ekonomisi ve askerî gücünün doğrudan ezici, sömürücü etkisi, bunun verdiği öfke ve korku dışında, “kültürel bir cazibe” bir benzeme isteği yaratamamış, ayrıca bunun için gayret etmemiştir de. 2. Dünya Savaşı’na kadar Orta ve Güney Amerika’da, daha sonra “en büyük güç” olarak sahne aldığı dünya genelinde ABD’nin “işbirlikçileri” daima olmuş, ama tüketim (yani Amerikanca hayat) tarzı dışında “Amerikanlaşmış” ve bununla kendini bir “misyon” edinmiş sayan bir kesim hemen hemen hiç oluşmamıştır. Ayrıca Avrupalıların nüfuz sahalarında, sömürgelerinde işbirliği yaptıkları kesimlerin “Batılılaşmış” da olmalarına gayret etmelerine paralel bir tavrı görülmez ABD’nin. Aralarındaki çıkar ilişkisi sürdüğü müddetçe bir Latin Amerikalı toprak beyi zümresi veya diktatörü olanca barbarlığı ile Batista, Duvalier gibi diktatörler olanca kara cehaleti ile, Suudi şeyh ve kralları bütün Ortaçağ karanlıkları ile ABD işbirlikçiliğini sürdürebilirler.

ABD için uygarlık hemen hemen salt etkinliktir. Nesne ve ölçülebilir bir sonucu olan etkinliklerin toplamından ibarettir. Dolayısıyla, pek de sık kullanmadığı bu kavramı en nesnel ve ölçülebilir etkinliklerden, ekonomik, teknolojik ve askerî etkinliklerden ibaret saymaya, uygarlığı bu etkinlikliklerin içerdiği “güç” ile özdeşleştirmeye eğilimlidir. Kendisini de dahil ettiği Batı uygarlığının böyle algılanışı, şüphesiz -Batı- uygarlığını yaymak, korumak ve pekiştirmek gibi ifadeleri de bu bileşik gücün “sahibi” olanların tüm dünyayı nüfuzları altına alması, bu statülerinin korunması ve sağlamlaştırılması olarak tercüme eden uygarlığının gelişmesinin de bu gücün sürekli arttırılması anlamına geleceğini belirtmeye bile gerek yoktur.


Endüstrinin bilim ve teknoloji üretimi etkinliklerinin hemen salt “Batı dünyası”nda yapılır etkinlikler olmaktan epeyden beri çıkmış olmasının yanısıra, aynı Batı dünyası yakın zamanlara kadar bu alanlarda sürdürdüğü ileri-öncü konumun, inisyatifin de en azından orta vadede “rakip”lerle karşılaşabileceğinin açık belirtilerini Japon örneğinde olduğu gibi -henüz spektaküler biçimde olmasa bile- Hindistan’ın son yıllarda özellikle bilişim teknolojisindeki gözle görülür atağından da saptayabilir. Ciddi ölçüde sarsılan, ama hâlâ gayet sağlam temellerinin olduğu anlaşılan Rusya ve eşsiz zenginlikteki tarihsel birikimi, engin potansiyelleri ile şimdilik dev bir kapalı kutu gibi duran Çin’in -yeniden- devreye gireceği de kesin. Buna bazı bilimlerin en uç seviyedeki problemlerin çözümünde Batı dışı kültürlerin “bilgi” nosyonunu ve bilgilerini yeniden ele almanın yol açıcı olacağına dair tartışma ve araştırmaları da eklemek gerekir. Bu, Batı uygarlığının önümüzdeki, hiç de uzak olmayan bir gelecekte, bilimsel, teknolojik, dolayısıyla endüstriyel ve dolayısıyla askerî üstünlük ve gücün en azından dengelenebileceği ihtimalinin asla gözardı edilmemesi gerektiği sonucuna vardırır bizi.

“Batı”nın önünde iki yol vardır. Ya halihazır “en güçlü” konumunu korumak ve pekiştirmek için, tarihte bütün bu yolu denemiş olanlar gibi o konuma göz dikebilecek olanları başeğdirebilmek için -giderek güçlülüğün farklı tür ve boyutlarını salt fizik-askerî güce tahsis edip dönüştürmenin girdabına kapılmasının kaçınılmaz olduğu- kendini daha da güçlendirmek, başkalarının benzer bir güç edinebilmesinin imkân ve kanallarını, -gücünün doğrudan veya dolaylı kullanımı ile- kısıtlayacak bir düzen kurmak...

Ya da gücünün içinde beslenerek büyüdüğü uygarlığının evrensellik iddiası kanıtlanmış veya itiraz edilmez sayılmış, öteki uygarlıkların da benimsediği, kendi içinde keşfetmeye ve yeniden üretmeye çalıştığı ögelerini temel alan ve böylece ya bu temel üzerinde kendine katkısı oranında bir yer veya statü bulacağı bir dünya düzeni ve sürecinin teşvikçisi olmak ya da evrensellik iddiasını Batı uygarlığının en kökten ve kapsamlı -öz- eleştirisiyle birleştirmeye çalışmış iç eğilimlerini -o bir süredir atıl sosyalist geleneğini- canlandırabildiği oranda bu kez güce saplantılı düzenler devrini kapatacak yeryüzü ölçeğinde bir hareketin verimli bir mecrası olmak.

Henüz tamamen kesinleşmiş sayılmaz denilebilse de; ABD’nin bir önceki paragrafta özetle tarif edilen yolu seçtiği, Afganistan operasyonu ve takip eden tutumu ile bu yolda ilerlemeye başladığı söylenmelidir. Kendini Batı uygarlığının bu varyantının, o uygarlığın “maddi boyutları”na kıstırarak, bu kısıtlamayla yoğunlaşmış enerjisinin “ödülü” olarak sağladığı gücün tarihte emsali görülmemiş büyüklüğü ve kahrediciliği, bir bakıma bu varyantın “yapısal” gereği olan o yola aşırı bir güven ve kibirle girilmesini kolaylaştırmış olmalıdır. Ama “salt güçle dünyaya ancak geçici bir süre başeğdirilebileceği, fakat asla egemen olunamayacağı” yolundaki tarihin verdiği dersi, şimdiye kadar tümü de gücünü sınırsız saymış olanlar gibi ABD’nin de alacağı kesindir. Ürkütücü olan bu dersin insanlığa, cehenneme dönmüş bir dünyaya mal olması ihtimalidir.

AB’nin ABD ile bir güç mücadelesine girmekten çok onu frenlemeye, hattâ Batı uygarlığının ana mecrası olarak o uygarlığın evrenselci yönünü daha da inandırıcı ve içselleştirilmiş kurumsal öneri ve girişimlerle varlığını etkin biçimde duyurabilmesi bu açıdan kritik önemdedir. ABD ile açık veya zımni bir işbirliğine girerek onun “iyi polisi” olmaya gönül indirmiş bir Avrupa, onca övündüğü uygarlığını bir şerif yardımcısı rozetine harcamış bir mirasyediden başka biri sayılmayacaktır.