Anasayfa > Birikim Arşiv > 159 - Temmuz 2002 > İdeal Bir Laboratuvar

İdeal Bir Laboratuvar

Cüneyt Akman | (Sayı : 159 - Temmuz 2002)

Haziran ayında bankacılık ile ilgili iki önemli gelişme yaşandı. Sıradan Türkçeye medya Türkçesinden geçen bu ‘gelişme’ terimi de ilginç doğrusu. Her türlü olay isterse bir gerileme, kötü bir hadise olsun ‘gelişme’ sayılıyor. İşte bu mânâda yaşanan iki ‘gelişme’ den biri Şubat ayında ‘Geçen Ayın Birikimi’ sütunlarını işgâl ederek anlattığım ‘İstanbul Yaklaşımı’ ekseninde bankacılık sektöründe yaşananların bir devamı...

Bankacılık Destek ve Düzenleme Kurulu (BDDK) son olarak kendi yaptığı denetlemelerin nihayetinde sektörün ‘şeffaf ve açık’ bir resmini açıkladı. Ayrıntıları Banka Sermayelerini Güçlendirme Programı Gelişme Raporu’ nda yayımlanan bu resmin ana hatları zaten daha önce Kurul’un beyanatlarında açıklanmıştı: işin evveliyatında 4 milyar dolar olarak tahmin edilen banka sektörünün sermaye ihtiyacı sadece 200 trilyon civarında çıkmıştı. Yukarıda sözü edilen rapor işte bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini daha ayrıntılı anlatıyordu. Mutlu tablonun önündeki küçük gölgelerden biri söz konusu beyanatın hemen ardından Standard and Poors’un bu açıklamayı ciddiye almadığını fazlasıyla açık ‘imâ eden’ açıklamasıysa, diğer gölge son on yılda yaptığı ataklarla Türkiye’nin kimi ölçütlerle en büyük sermaye grubu haline gelen Çukurova Grubu’nun iki bankasından biri olan Pamukbank’ın Fon’a (TMSF) devredilmesi, diğer bankası olan sektör devi Yapı Kredi’ye ise bir anlamda dolaylı olarak el konulmasıydı.

Şubat ayındaki yazının başlığını Çamurda Sınıf Güreşi koymuştum. Hani şu gece kulüplerinde çıplak kadınların çamura bulanıp yaptıkları sözümona güreşi anımsatarak... Gerçekten sınıfsal bir dövüş vardı ortada. Ve bu dövüş hem malî sermayenin kendi içinde, hem diğer sermaye katmanlarına karşı hem de toplu olarak halka karşı yürütülüyordu. BDDK denilen ‘özerk’ kurum ise son yapılanmasıyla her üç mücadelenin içinde de aktif olarak yer almaktaydı. Hem bu yer alışın özel biçimlerinin hem de mücadelenin diğer aktörlerinin faaliyetlerinin kirli metotları bize bu dövüşün utanılası bir çamur güreşi olduğu intibaını vermişti. O zamandan bu zamana açığa çıkan çalışmalar niçin böyle dediğimiz üstüne yeni kanıtlar ve rakamlar vermeyi mümkün kılıyor. İlk olarak dünyada krizden etkilenen küçük işletmelerin banka borçlarının yeniden yapılandırılması için geliştirilen Londra Yaklaşımı’nın alaturka versiyonu olan İstanbul Yaklaşımı’nın Türkiye’de nasıl bir takım ayak oyunlarıyla tekel kurtarma operasyonu haline getirildiğini anlatmıştık. Gözümüz aydın epey kavga gürültü ve gizli pazarlıktan sonra ilk deneme yapılıyor. Son anda yine bir aksilik olmazsa ilk kurtarılan ‘küçük işletmemiz’ (!) Işıklar Holding olacak. 100 milyon dolarlık borcun yeniden yapılandırılmasında son aşamaya gelindi.

Bu kaygan zeminde halkın nasıl bir kündeye geldiği de yine TMSF’nin 2001 Raporu’nda gözüküyor. Fon’a aktarılmış 19 bankanın bu halka maliyeti 35 katrilyon. Yaklaşık 23 milyar dolar... Buna karşılık Fon neyse ki 8 .1 trilyonluk batağı geri almış. Bu hızla giderse üzülmeyin 3500 yıl gibi kısa bir sürede batan paranın tamamını geri alacağız!

Bankaların sermaye ihtiyacını tespit için yapılan çalışmalarda BDDK uluslararası standartlara uygun bir enflasyon muhasebesi uyguladığını söylüyor. Yalnız bunun uluslararası standartlara uygunluğu konusunda onunla aynı fikirde olan bir tek uluslararası denetim kuruluşu yok! Özetle yapılan şu: bankacılık sektörünün hemen hemen tüm üyeleri geçen krizde sermayeleri kediye yüklediğinden, özelleştirelim derken sektörün yarısı devletleştirildiğinden ve bu durum böyle devam edemeyeceğinden devletimiz çağdaş bir anti-krist gibi anti-Robin Hood’luğa soyundu ve fakirden alıp zengine vererek Fon’un şevkatli kucağına aldığı batık bankalara 20 milyar doların üstünde sermaye hediye etti. Fakat sağ kalan bankaların da durumu yukarıda işaret ettiğimiz üzre batıklardan fazlaca farklı olmadığından bu kez onlara sermaye vermek için IMF gibi uluslararası kuruluşlarla yeni bir 4 milyar dolar pazarlığı yapıldı. Bunun alınacağı bir hayli şüpheliyken (zaten az daha anlaşılmış olan son dilim, 1.1 milyar dolar tehlikeye giriyordu) bir formül bulundu: bankaların gizli potansiyelleri gün ışığına çıkarılmalıydı. Enflasyon muhasebesi uygulaması sırasında geri alamadıkları krediler dolayısıyla el koymak zorunda kaldıkları veya eskiden beri bilançolarında bulunan çeşitli gayrimenkul vb. nin artık satılabilir, satılmaz fazla kurcalanmadan enflasyonla yeniden değerlendirilmesi yoluna gidildi. Böylece kağıt üstünde hiç yoktan yeni bir sermaye yaratılmış oldu. Bilanço dönemselliğine de boş verilip 2002’nin menkul kıymet kazançları da işin içine katılınca durum biraz daha düzeldi. Holdingler soluğu Fon’da almamak için kendi bankalarından hortumlayıp geri vermeye yanaşmadıkları bir takım kredileri ödediler ya da kağıt üzerinde ödemiş gösterdiler. Alınabildiği kadar da sair verdikleri krediler artık karşıdaki şirket batsa da geri alındı. Oradan buradan çoğu kağıt üstünde yaratılan kaynaklarla kalan sermaye ihtiyacı 224 trilyon olarak imâl, pardon ilân edildi.

DANANIN KUYRUĞU: PAMUKBANK

İşte ne olduysa bu noktada oldu. Tam her şey iyi kötü düzeldi derken dananın kuyruğu koptu; 19 Haziran sabahı Pamukbank’a el konduğu haberi piyasalara bomba gibi düştü. İşin aslı böyle bir karar hiç değilse bir hafta öncesinden beri piyasalarda konuşuluyordu. 12 Haziran’da Çukurova Grubu’nun büyük bankası Yapı Kredi Küçük kardeşi Pamukbank’la birleşmek için bir karar almış ve bunu ilgililere, piyasaya ve borsaya duyurmuştu. Basın ve piyasanın ilk tepkisi Türkiye’nin en büyük bankasının yaratılıyor olduğunu söylemekti. Aslında herkes Pamukbank’ın sorunlu bir banka olduğunu 1990’ ların başından beri 64. maddede kapsamında olduğunu; başka bankalara el konmasına rağmen ödeme güçlüğüne düşmediği için ve bazı siyasî nedenlerle buna el konmadığını biliyordu. Yoksa banka birçok bakımdan Fon’a giden bankalardan daha kötü durumdaydı. Yine piyasalarda dolaşan bir söylenti bu birleşme kararının BDDK ile anlaşarak değil bir oldu bitti şeklinde yapıldığıydı. Diğer yandan BDDK’nın IMF’in de isteğiyle daha önce Garanti’yi Osmanlı ile birleşmeye zorladığı, Doğuş Grubu’nun elinden geldiği kadar direndikten sonra bu yola gittiği; aynı şeyin Karamehmet’ten de talep edildiği biliniyordu. O zamanlar Karamehmet’in buna yanaşmayıp Hazine koridorlarında bağırıp çağırarak ‘sıkıysa Pamukbank’ı fona alın’ diye tehdit ettiği de fısıldanmıştı.

18 Haziran’ da Ecevit NTV’ye verdiği bir röportajda bir gün önce Kemal Derviş, Hazine ve Merkez Bankası Başkanları ve bu noktada kilit isim BDDK Başkanı Akçakoca’yı kabûlünde neler konuşulduğunu işi anlayanlara fâş eden cümleleri ağzından kaçırdı. BDDK başkanı bankaya el koymaya kararlıydı. IMF de bu işte Ecevit’i ikna etmek için kullanılmıştı anlaşılan. O zamana kadar karar vermekte zorlanan BDDK üyeleri fikir değiştirip aynı gün yapılan üçüncü toplantıda, söylenenlere göre gece yarısından hemen sonra el koyma kararını çıkarttılar. Yine söylenenlere göre MHP el koymaya karşıydı ama engelleyemedi. Derviş bir gün sonra gidip durumu Bahçeli’ye anlattı. Böylece Akçakoca Karamehmet’ten uğradığı söylenen hakaretlerin öcünü alırken Derviş’in de IMF desteğiyle Bahçeli’ye bir gol daha atmanın zevkini yaşadığı tahmin edilebilir.

El koymanın ardından iki tartışma başladı. İlki bunca sene el konmayan bankaya şimdi ne değişmişti ki el konmuştu? İkincisi, elinde büyük bir medya gücü tutan (Digitürk platformu, Akşam gazetesi ve Show TV) Karamehmet ne yapacaktı? BDDK elindeki kozları oynamıştı. Önce Pamukbank’ın sermaye açığının 2 milyar doları bulduğunu grubun birleşme planının bu açığı kapatacak ikna edici bir proje sunmadığını açıklamış; sonra yasanın banka yönetiminde bulunma yeterliliği kriterlerine artık uymadıkları için grup yönetiminin Yapı ve Kredi Bankası’ndaki hisselerinin de -ilk kez kullanılan bir yöntemle mülkiyetine değil kullanım hakkına- el koymuştu. Üçüncü ve bitirici hamle Pamukbank’a el koyma kararının Bankalar Kanunu’nun hem 3. ve hem de 4. maddelerine (sonuncusu cezai müeyyideleri büyük olan hortumlama maddesi) dayandırılmasının tabiî neticesi olarak Mehmet Karamehmet dahil yöneticilerinin mal varlıklarına tedbir ve yurt dışına çıkışlarına engel için suç duyurusunda bulunmuş ve kararı da aldırtmıştı. BDDK açıklaması izleyenleri bıyık altından güldüren bir nitelik taşıyordu. Özetle; Yapı Kredi sağlamdı. Birilerine satılabilirdi. (Sonraki açıklamalarda buna Türkcell de eklendi) Çukurova ortaklarının uzlaşmacı ve uyumlu olacakları düşünülüyordu! BDDK Başkan’ının beyanatında çelişkili biçimde hem Yapı Kredi sağlam deniyor hem de sonradan kafaları iyice karıştıracak Yapı Kredi açıklamasında yalanlanacağı üzere Yapı Kredi’nin % 40 civarı hissesinin Pamukbank’ta rehin olduğu söyleniyordu.

Karamehmet kelepçe tehditi altında mallarına el konmasını kabûl edecek miydi? Gerçekten de sahip olduğu medya ilk gün beklenene göre hayli tepkisiz kalmayı tercih etti. Sonraki günler biraz protesto etmesine rağmen uzlaşma beklentisini doğrulayacak şekilde yeterli tepki göstermekten uzaktı. Bu satırları yazdığımız sırada işin bir savaşa mı, bir teslim anlaşmasına mı dönüşeceği belirsizdi. Karamehmet’i tanıyanlar ilk günlerde Grup’ta sürpriz biçimde bir şaşkınlığın olduğunu ama sonunda onun mücadeleyi seçeceğini iddia ediyor. Tabiî mücadele istemek başka, bu güce ve ekibe sahip olmak başka konu...

El konmaya alınan tutumlar kabaca iki kısma ayrılıyor. Bir iyi oldu diyenler... Derviş, IMF, medyanın en büyük grubu (Ki bankanın sorunlu hali, el konmadan kısa süre önce ilk kez Fatih Altaylı tarafından yazılmıştı. Bir diğer söylenti grubun damadının bu meseleyi etrafta konuşarak yaydığı -haksızlık olmasın, konuşmayan var mıydı!- gibi emareler bu grubun el koymadan fazlasıyla memnun olduğu yorumlarına yol açtı.) Sessiz kalmalarına rağmen rakip bankacıların bu işe hiç üzülmedikleri de açıktı. Yapı Kredi-Akbank rekabeti bankacılık sektörünün Galatasaray-Fenerbahçe rekabetine benzerdi. Zaten tüm bu gelişmeler sonucunda Akbank kimi kriterlerde İş Bankası’nı da geçerek en büyük özel banka olmuştu ve genel müdürü gururla bu sonuçları açıklarken sorunlu bankaların Fon’a devredilmeyip kapatılmasını istemeyi unutmamıştı. Başka büyük grupların da özellikle Türkcell’ in ve Digitürk’ ün alanında hamleler yapıp başarıya ulaşamadıkları biliniyordu. Şimdi ganimet paylaşımı için heveskâr olabilirlerdi. Piyasada bir başka söylenti içinde BDDK yetkililerinin de bulunduğu kimselerin Yapı Kredi’yi daha el konma açıklanmadan yabancılara pazarladığı ve müşterinin de hazır olduğuydu. Tüm bu söylentilerin ne kadar gerçeklik payı taşıdığı önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak. Aynı şekilde ‘kötü oldu’ diyen grubun; yani muhalefet partilerinin, sessiz kalmasına rağmen muhtemelen MHP’nin ve kartel gruplarının güçlenmesinden, yabancı sermayenin ucuza üstelik kilit sektörlere yerleşmesinden rahatsızlık duyan değişik kesimlerin, nihayet elbette Çukurova Grubu’ nun kozlarını oynayıp oynamayacağını da yakında göreceğiz.

Dışarıdan bir gözle bakıldığında devlet gücünün tarafsız kullanıldığında şüpheye götüren emareler var: Akçakoca ile Karamehmet’in meseleyi kişisel bir sorun haline getirmiş olmaları; Derviş’in tanzimat paşaları gibi olay öncesi ve sonrası bilumum büyükelçilikleri dolaşıp lobi yapması, Ecevit’ i ikna etmesi; IMF ve ABD’den sıcağı sıcağına destek açıklamaları gelmesi; belli bir medya grubunun bu olayın öncesinde ve sonrasındaki çok dikkat çekici tutumu; böyle bir el koyma sonrası normalde paniğe kapılması gereken döviz ve bono piyasalarının belli ki kimi grupların önceden hazırlanmış organize çabası sonucu ilk anlarda acaip bir sükûnet içinde tutulması; kimi başka bankaların böyle bir muameleye tâbi tutulmaması vs, vs... Dolayısıyla görünen o ki mesele sadece ‘artık Türkiye’de kurallara uymayanların yaşayamayacağı, şeffaf ve açık bir dönemin başlamasından ibaret değildir. ‘Dünyada sınıfsal analiz demode oldu!’ iddiaları yaygınlaşırken Türkiye sınıfsal analiz için ideal bir laboratuvar olmakta. Hem de eski Dallas dizisi kadar renkli bir laboratuvar!