Sol ve Yerlilik Meselesi

Tanıl Bora | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

Türk sağının Türkiye soluna en cân-ı gönülden yönelttiği ve en inandığı eleştirilerinden biridir herhalde: “yerli olmamak”... “memleketten kopukluk”...“ayağını bu topraklara basmamak”... Bu itham, en yumuşağından, solun sahici olmadığı imâsını taşır içinde; sol, belki “iyi niyetli” olsa bile, nakilcidir, kitabîdir... giderek taklitçidir, züppedir. Bu imâ, böylece yumuşaktan serte doğru gittikçe, en nihayetinde “dış yönlendirmeli”, “dış mihraklı” ve dahi “beşinci kol” suçlamalarına varır. Bu silsile için, yazıyı yazmaya oturduğumda rastgeldiğim taze bir örnek, Mustafa Özel’in 10 Mayıs’ta Yeni Şafak‘ta yayımlanan bir yazısı: Özel, Kant’ın “kendi aklını kullanmaya cüret etmek” şeklindeki Aydınlanma tanımında kritik kelimenin “kendi” olduğunu vurgulayıp, “Türk aydını iki yüzyıldır kendi aklını değil, Avrupalının aklını kullanmayı aydınlanma sanıyor!” diyor. Özellikle Marksist aydınları “yerli olma melekesinden yoksun” sayıyor. “Yerli olma melekesinden yoksunluğun” cürmü, evvelâ, “içinde yaşadığı toplumun tarihî tecrübesini gözönünde bulundurmamak”tır - yani, gerçekliği anlayamamak, vaziyeti bilememek, bir nevi cehalet. Ama dahası vardır: “dünya sisteminin güç odaklarının kendi milletine biçtiği rolü reddetme” vazifesini yerine getirememek, getirmemek - yani, basbayağı hıyanet...

Solda da bu ithamlar kendini gösterebiliyor. Bazan özeleştirel bir sorgulama içinde, bazan da, “ayaklarını bu toprağa bastığını” düşünenlerin bu üstünlüklerini sergileme ve “hayatın içinde olmayan” başka solcuları horlama vasıtası olarak. Bu tutumun, herhangi bir fikri tartışmaya gerek görmeden gayrımeşru addeden popülist bir hamâsete varabildiğini biliyoruz.Dolaysız tecrübî bilgi dışında, içinde yaşananın doğal bilgisi dışındaki fikirlere, akılyürütmelere küçümseyerek bakan, “pratikçi” bir darkafalılık, basbayağı anti-entellektüalizm, bir sol muhafazakârlık biçimi olarak hükmünü yürütebiliyor. Birikim’le ilgili kötü niyetlerin ifade aracı olarak bu hüküm öteden beri revaçtadır. Anti-entellektüalizm ve “pratikçiliğe” itibar edilmeden de, “yerlilik melekesinden yoksunluk”, solda bir karalama malzemesi olarak iş görebiliyor. Aydın Çubukçu’nun 100. sayısı vesilesiyle Birikim’e “ecnebilik” yaftası vurması gibi. Aydın Çubukçu’nun bu ötekileştirici ‘kültürel yabancılık’ ithamının da ötesi var: Aydınlıkçıların basbayağı milliyetçi zihniyetine kadar uzanıyor.

“Yerlilik”le ilgili bu ithamların anlamı ne? Sağın solu “yerlilik melekesinden yoksunluk”la suçlamasının anlamı ne? Solun kendi içinde “yerli olmamak”la ilgili bir sıkıntının, kompleksin yeri var mı?

SAĞ NE KADAR YERLİ?

Sağın sözlüğünde “yerlilik”, doğrudan doğruya “millîlik”tir. Bu yerlilik mefhumu, milliyetçiliğin kültürel ve sosyal-psikolojik bir boyutundan ibarettir: Daha sıcak, daha renkli, daha yumuşak bir millîlik kipidir. Millîliğin siyaset giydirilmemiş doğal ve kendiliğinden hâlidir. Nitekim Ahmet Turan Alkan, yerliliği, “milliyetçilik”, “ülkücülük”, “muhafazakârlık”, “dinî kültüre ve değerlere hürmetkârlık”, “Türk kültürü ve geleneğine taraftarlık” gibi sağ siyaset bileşenleri arasında bir “fikir ve şuur beraberliği”nin melcei olarak teklif ederken; onun “Batı tarihinin ortaya çıkardığı ‘nation’ vakıasından çok farklı, daha geniş ve çok daha tabii bir bütünlük ifade ettiğini” ileri sürüyor.[1] Yerli/yerel/buralı olmak sarsılmaz ölçütlerle kâimdir bu zihniyet dünyasında: Türklükle, Müslümanlıkla, Gelenekle... “Yerli” sayılmak, bu kimlikleri hevesle benimsemeye, yerlilik mefhumunun ifade ettiği o doğal, sıcak, renkli millî hayatta (“hayatın içinde”) erimeye bağlıdır. Yerliliğin terkisindeki memleket-coğrafya-toprak-iklim kavramlarının oluşturduğu yumak, bu yükümlendirmeyi büsbütün ‘tabiatın emri’ havasına sokmaya, organizmacı-faşizan bir renge büründürmeye yatkındır.

Peki ama yerli/yerel olan, ne kadar millî özelliklerle kâim? Bir “coğrafya”nın, bir ülkenin, velhâsıl bir “yer”in milliyetçi okumasının kısıtlılıklarını biliyoruz: bütün tarihî ve toplumsal faktörleri düzleyen, nüfusları biz-onlar şemasına indirgeyerek homojenleştiren, olayları düzçizgisel bir millî-siyasî mukadderat içinde hikâye eden, özgüllükleri ve her türlü teferruatı ‘sapma’ addederek görmezden gelen, değişmez bir özün tarih içindeki seyrini aradığı için değişim dinamiklerini görmeyen, tahrif edici bir okumadır. Bu okuma, bu göz, baktığı “yer”i araçsallaştırır, orayla ilgili sahici bir meraktan ve içgörü melekesinden yoksundur. Oysa yerli/yerel olanın, donmuş bir tarih perspektifinden uzaklaşıldığında görülebilecek pek çok çehresi vardır. Şunu da unutmamalı: milliyetçi bakış açısından yerlilik, “yabancı/ecnebi” ile olan kutupsallığı içinde anlamlanır. (Daha doğrusu, yerliliğin de ait olduğu kavram ailesinin ikici yapısının ‘mecburî’ kutupsallığı, milliyetçiliğin emri altında başka anlamlandırmalara aralanan kapıları kapatır.) Dışlama, yalıtma ve kör düşmanlık üretmesi yanında bu kutupsallık, yerli/yerel olanın özelliklerinin ‘hususen’ görülmesini engeller, onları yerli-yabancı karşıtlığının indirgeyici ezberine tabi kılar. Özcesi; yerliliğin künhüne varmak, onu milliyetçilikten -olabildiğince, diyelim- arındırmakla mümkündür.

Milliyetçi zihniyetin yerli/buralı/yerel olana bakışının ‘yabancılaşmış’ ve ‘kitabî’ bir bakış olmasının açık bir örneği, Türk Sağının Türkiye hakkındaki tasavvurudur. Kemalist-laisist tarih telâkkisinin Cumhuriyeti sıfır noktası olarak alması tarih-dışı bir bakışsa ve bu nedenle yerli/buralı/yerel gerçekliği ıskalıyorsa; sağın tarihi donduran “tarih şuuru” da öyle tarih-dışı bir bakıştır ve yerli/buralı/yerel olanın tarihsel sürecini ancak “yerlilik” hakkındaki nostaljik-melankolik tasavvurunun ve otantizmin2 perdesi ardından görebildiği -görmek istediği- kadar görür. Oysa, ‘buralılığımızı’, yerli tecrübemizi oluşturan yaşanmışlıklar arasında, modernleşme deneyimimiz de vardır.3 Bütün o ‘acaipliğiyle’, Batıcı ithalciliğiyle, tepeden inmeciliğiyle, bizi biz yapan bir tecrübedir bu (yegâne tecrübe olmayabilir, ama bu çağda, pekâlâ belirleyici bir tecrübedir); içselleşmiştir. Örneğin Boğaz vapurunda çalan klasik müzik, Cumhuriyet baloları türünden kültürel harekâtlar, çıkışlarında Batı taklidi bir özenme de olsa, ‘Allahına kadar’ bize özgüdür, “Türk modernleşmesi”nin vetireleridir, içselleştirilmişlerdir. Nitekim benzeri kültürel harekâtlar son iki yılın Cumhuriyetçi ‘uyanışıyla’ beraber tabii bir refleksle düzenleniveriyor; çünkü oturmuş, alışılmış, yeniden üretilmiş, ‘yerlileşmişlerdir’. Dahası, böylesi ritüelleri komik bulan İslâmcı çevrelerin toplantı ve tören erkânına baktığımızda, aynı ‘acaip’ biçimlerin, üslûpların -sadece içerikleri farklılaşarak- tekrar edildiğini görüyoruz. Modernleşmenin ‘bir seferlik’/’bir atımlık’ bir süreç olmadığını da unutmayalım: 70’lerden itibaren kabaran ve 80’ler/90’lar dönümünde iyice yükselen modernleşme dalgaları, Türk modernleşmesini yeni eklektisizmler, yeni tuhaflıklarla daha bir ‘yerli yerine’ oturtmuştur.Velhâsıl, Türk modernleşmesinin bütün o ‘tuhaflıklarının’, “yerliliğimizin” rükünleri olduğunu unutursak, Türkiye toplumunu anlamakta kitabî bir bakışa sahip olur, hayli ‘yabancı’ kalırız! Türk Sağının Türkiye toplumuna böyle bir ‘yabancılığı’, “yerlilik melekesi”nden böyle bir uzaklığı vardır.

Ara muhasebe olarak şunu söyleyebiliriz: yerlilik, toplumu anlamak, açıklamak için verimli bir bakış açısı sunabilir, fakat bizatihî bir değer mefhumu olarak alınırsa ciddi hayal kırıklıklarına yol açabilir. Anlamakla meftun olmak ayrıdır; yerli, şahâne bir şey olmayabilir! Sol açısından aşikâr olması gereken bir şey bu; hiç dikkate almazsa sağı da mahçup edecek -ar duygusu varsa mahçup etmesi gereken- bir husus!

Sağın yerlilikle imtihanına devam edelim. Özellikle 1980’lerde kapitalist modernleşme hamlesinin etkileriyle, Türk sağının “memleketine yabancılığı”nın iyice arttığını söyleyebiliriz. Çünkü, her şeyden evvel, memleketin kendisi kültürel olarak had safhada ‘yabancılaştı’! Piyasanın, kapitalist ilişkilerin, medyanın araçsallaştırıcı, metalaştırıcı, yeniden-değerleyici nüfuzu, `biricik’ ve `özgün’ sayılan kültürel malzemeyi ‘otantik’ bağlamından kopardı, otantizmin sığınaklarını dağıttı. Belki bu sayede “yerlilik” damgası taşıyan pek çok malzeme dolaşıma girip görünürlük kazandı, fakat bunlar artık onları bilenleri ve paylaşanları yabancı/metropolitan/kozmopolitan âlemden ayırdeden hususî “yerli” kıymetler olmaktan çıktılar. Buna mukabil, yirmi yıl önce çok yabancı sayılan ve milliyetçi bir yerlicilik açısından tekinsiz addedilen birçok kültürel kod ve malzeme, gündelik hayatın döngüsüne karıştı ve memleket sathına yayıldı. Türk modernleşmesinin müstesna bir habitus’u (davranış kalıbı, alışkanlık) kendini gene gösterdi; bu yeni modernleşme hamlesiyle ortaya saçılan kültürel kodlar, gene ‘acaip’ eklemlenmeler, melezlenmeler ve çarpıcı bir eklektisizm pahasına, hızla “yerlileştiler”. Tansu Çiller’in ‘yabancılanmaması’ ve milliyetçi bir lider olarak iş görebilmesi, bu son devir yerliliğimizin bir ürünü değil mi? Bu manzara karşısında Türk sağı, solu itham ettiği türden bir “memleketi tanıma” zaafı içindedir - üstelik bunu idrak etme melekesinden de yoksun olarak. Bu zaaf kendini bir uçta melankolik bir muhafazakârlıkla dışavuruyor, ki marjinal yönelimdir; diğer uçta ise bir siyaset alışkanlığı olarak pragmatist bir uyarlanma hüküm sürüyor. Yerlilik söylemi bu çerçevede telâfi işlevi görüyor: kâh bu hızlı değişimin kültürel karmaşası karşısında sabit yerlilik motifleriyle insanlara dayanak sağlayarak, kâh Turgut Özal’ın meyletmiş olduğu gibi bizatihî bu karmaşayı yerliliğimizin has alâmeti olarak kutsayarak.

Bu faslı bitirirken, milliyetçiliğin/sağın “yerlilik” adına teftiş yapmaya, solu “yerlilik” imtihanına çekmeye ne hakkı olabileceğini sorabiliriz. Yerlilik kavramının kendi iç tutarlılığı açısından bile, böyle bir hak yoktur. Bambaşka bir açıdan, şöyle bir ters açıdan bakıldığında da yoktur: Türk sağının, gerek devlette cisimleşmiş müesses yüzüyle gerekse ‘sivil’ suretleriyle ‘her nevi’ solculuğa yönelttiği “yerli değiller” saldırısının bizzat kendisi, solu hasbelkader yerlileştirmiyor mu? Bu garezkâr ithamlarla ve onların fiilî sonuçlarıyla baş etmek, bunlarla dolu bir ‘coğrafyada’, bu husûmetin ekilip biçildiği ‘topraklarda’ yaşamak, solu ‘buralı’ yapmaya yetiyor kendi başına!

SOLDA YERLİLİK KAYGISI

Sağın ‘yerlilik’ iddiasının mesnetlerini sarsmak; solun yerliliğini ve ‘memleket’le ilişkisini tartışma külfetinden bizi kurtarmasın. Kendini harcıâlem ifadesiyle “ülke gerçeklerinden kopukluk”la ilgili eleştirel/özeleştirel serzenişlerde dışavuran yerlilik kaygısının, toplumsal-siyasal gerçeklikle ilişkinin ‘sıhhati’ bakımından anlamlı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin özgül gerçekliğini teferruatıyla biliyor olmak, anlamaya çalışmak - buraya (hiçbir yere!) “dünya geneli-ülke özeli” şemasının meraksız ezberciliğiyle bakmamak anlamında bir yerlilik kaygısı kesinlikle boş değil. Keza alışverişli bir sosyal ve siyasal bağ, bir ilişki ağı arayışı anlamında boş değildir bu kaygı; ayrıca bir canlılık ve hararet ‘arzusu’ olarak da anlam taşıyabilir... Bu cinsten kaygılar, bir popüler-demokratik hegemonya stratejisi perspektifinin de kilitleridir. Yerlilik kaygılarının ‘bildiğimiz’ popülizm ve milliyetçilik içinde erimemesinin yordamı da ancak böyle bir stratejiden çıkabilir. (Bir popüler-demokratik stratejinin imkânları ve hudutları hakkında -hele ‘bu memlekette’- bir hayli tartışmaya muhtaç olduğumuz da ortada sanıyorum...)

‘60’lar ile 1980’lerin başı arasındaki dönem, herhalde solun “yerlilik”le ilgili pek bir kaygısının olmadığı bir dönemdi. Solun kendini “yerli” hissetmesinin ve umumun gözünde “yerli” addedilmesini sağlayan düşünce ve davranış kodlarının büyük ölçüde Kemalizme, bir ölçüde de popülist istismara bağlı olduğunu düşünebiliriz - ama bunlar iş görüyor, ‘yerlileştiriyordu’. Ama asıl önemlisi, sol hareketlilik ile toplumsal hareketlilik arasındaki güçlü titreşim, solu yerli kılıyor, daha doğrusu “yerlilik” gibi bir meseleyi lüzumsuzlaştırıyordu. Sol hareketin ne kadar yerli olduğuna/olabildiğine ilişkin (öz)eleştiriler, bu titreşim zayıflayıp ortadan kalktıkça, ’80’lerin sonlarına doğru, geçmişe dönük bir hayıflanma suretinde kendini gösterdi. Yerlileşme, memlekete ‘yerleşme’ uğruna gösterilen ve şimdi nafile olduğu ortaya çıkan (öyle olduğu düşünülen) çabanın naif örnekleri alabildiğine karikatürleştirilerek, fevrî bir anti-popülizme kayıldı. Anti-popülizm, popülizmin gizli-seçkinci ve oportünist-pragmatist karakterini sırtından atmaya dönük bir özeleştirinin ötesine geçip, kendine acıyan ‘narodniklerin’ nedamet romantizmine -ve oradan da açık seçkinciliğe- dönüştü, çok kere. Anti-popülist istikrah kampanyası, doğrudan doğruya sola angaje çevrelerden geliyor değildi; daha çok, medyadaki eski-solcuların veya sol muhitlerde misafireten bulunmuşların eseriydi (Nokta dergisinin altın çağını ve mesela Engin Ardıç’ı, daha geç evreler için Ertuğrul Özkök’ü hatırlayalım). Lâkin bu istikrah, medyanın ve şehirli hayatın tesir kazanmasına bağlı olarak sol muhitlerde de kök salıyordu. Bu anti-popülizm ve modern şehirli hayat biçimlerinin yerleşmesi, izleyen dönemde de, üstünde düşünülmeden ayak uydurulan bir gûya-Batılılaşmayı beraberinde getirdi: Türkiye artık tıpkı Batı gibi olmuş (“Üçüncü Dünya”dan sıyırtmış) sayıldı ve ona göre davranıldı - bütün dünyada (Batı’da ve Doğu’da, Güney’de ve Kuzey’de) Batı-Üçüncü Dünya ayrımının kendini nasıl genişleyen bir zeminde ve kolaj biçiminde yeniden ürettiğini görmeden...4 Türk modernleşmesinin ‘ezbere Batıcılık’ an’anesini zenginleştirerek yeniden üreten bir dalga oldu bu.

Bu fevrî anti-popülizm de kendi tepkisini doğurdu. Tepki, aşağı yukarı ’90’ların ortalarına doğru, bir “yerlilik” merakı ve popüler olana düşkünlük şeklinde zuhur etti; “bu topraklarda”, “bu ülkede”, “bu coğrafyada” diye konuşmak revaç buldu. Bu yeni popüler/yerli sevdasının bir nedeni carî anti-popülizmin ‘şımarık’ ve ‘ukalâ’ görüntüsünün verdiği rahatsızlık ise, diğer bir reaksiyoner neden herhalde solun sosyal bağlarının ve etkililiğinin aşınmasından, ‘yalnızlaşmaktan’ duyulan memnuniyetsizlikti. Bu tepkilerin önemini teslim etmekle beraber, altta yatan nedenin, aynı dönemde sağı memleketine ‘yabancılaştıran’ sürecin aynısı olduğunu düşünüyorum: Türkiye’nin hızla modernleşerek değişmesi ve ‘tanınmaz’, ‘anlaşılmaz’ hale gelmesi... ’80’ler ve ’90’lar boyunca Türkiye’de iktisadî zihniyette ve sermaye yapısında, şiddetin örgütlenmesinde, şehir ve yerleşme düzeninde, kamusal ve alt-kamusal iletişim şebekesinde, gündelik hayat akışında, ahlâk anlayışında, hal ve davranış üslûbunda yaşanan değişimler, bütün doktriner siyasal-ideolojik akımlar gibi solun da bilgi donanımını eskitti. Paradigmatik meseleleri bir tarafa bırakıyorum, basbayağı ‘sosyal bilgi’sini, ‘beşerî coğrafya’ malûmatını, yüzeysel, eksik veya yanlış hale getirdi. Memleketini, ‘etrafını’ sahiden anlayıp ona müdahale etmek isteyen bir sol, samimî ve sağduyuluysa, önce bu açığını görecek ve beşerî coğrafya bilgisini tazelemek gereği duyacaktı- nitekim duyanlar da oldu. 5

Bu yönelimin kendisini belki doğrudan doğruya siyasî bir görünümle duyurmadığı, buna karşılık hayli yaygın bir kültürel eğilimi yansıtan bir mecra, artık aramızda bulunmayan Express dergisidir. Özellikle yeni solculaşan kuşaklara hitap eden Express, Leman’a ve Öküz’e benzetilebilecek bir tarzda avamî ve ‘harbî’ (bazan bıçkın, bazan ‘fırlama’ ve tabii ‘erkekçe’) bir dili teşvik ederek, bununla beraber ülkede ‘60’lardan beri dolaşıma girmiş popüler kültürel ve alt-kültürel malzemeyi hatırlatarak, işleyerek ortak imgeleme aktarmaya çalıştı. Bir tür beşerî coğrafya keşif turunun öncü kolu havasındaydı bu neşriyat (ki dergide “beşerî coğrafya” başlıklı bir bölüm de vardı) ve sosyal bilgisi eprimiş solun şehirli yeni kuşaklarca hem modernleştirilmesi hem yerlileştirilmesi yönünde kendiliğinden bir arayışın yansımasıydı. (‘90’ların ortasındaki - ÖDP’nin kuruluşuyla ‘taçlanan’- mütevazı sol silkinişin arkaplanında, bu dalganın da belirli bir tesiri olduğunu düşünüyorum.) Modernleşmenin ve değişimin belirtisi, formel-törensel kısıtlarından sıyrılmış serseri dil; yerliliğin ve sürekliliğin belirtisi ise hafızaya (eski filmlere, eski topçulara, her nevi eski “halk adamına”, ‘70’lerdeki güzel zamanlara...) gösterilen hürmetkâr alâkaydı galiba. Fakat esasen modernleşmeyle yerlileşme vetireleri kesişiyordu, çünkü yukarda dendiği gibi, zaten yerliliğimiz epeyce modernleşmişti.6

‘90’larda kendini gösteren bu “popüler ve yerli” ilgisinin riskli yanı, kültür endüstrisinin serpilme döneminde zuhur etmesinden kaynaklanıyor; kültür endüstrisi (bilhassa medya) dinamiğin döngüsüne kapılmaya, dolayısıyla metalaştırıcı/fetişleştirici etkilenmelere açıktır, o makineye kolunu kaptırması pek kolaydır. Nitekim muhalif yönelimli popüler kültür ürünlerinin ve üreticilerinin bağlamlarından kopartılarak eğlencelik edilmesinin örneklerini bolca görebiliyoruz ve bu işler her zaman da medya operasyonlarıyla değil bizzat solun fetişleştirici performansıyla da gerçekleşebiliyor. Yerlilik ve popülerlik adına teferruat sayıp dökme malumatfûruşluğu, bir çeşit bilgi/veri fetişizmi olarak, yine aynı deformasyonun neticesinde ortaya çıkabiliyor. Bu yapay, plastik yerlilik folkloru, popülist istismarın klasik avamî haline göre daha incelmiş, daha örtülü, daha dolaylılaşmış modernleşmiş biçimidir - ‘halk kültürü’nün yittiği, kültürel alanda seçkin-avam sınırlarının geçişkenleştiği, toplumsal ilişkilerde cemaat ağlarının çözüldüğü ortamlarda mümkün olan popülizm, artık budur...

Beri yandan, geleneksel halk kültürünün, daha doğru ifadeyle “ezilen halk” kültürünün unsurlarının da soluk alıp verdiği yerler var bu ülkede: büyük şehirlerin dışlanan ‘öte’ mahallelerinde ve taşranın taşrasında... Buralarda, dışlanmaya, horlanmaya karşı biriken tepkiye, öfkeye hitap eden bir sol gelenek var ve bu sol geleneğin “yerlilik”le ilgili bir sıkıntısı olmadığı ortada. Hattâ, “yoz emperyalist-kapitalist kültür”e karşı “halkımızın kültürü ve değerleri”ne sahip çıktıklarında, adı konmamış bir “yerlicilik” yaptıkları söylenebilir. Gayet de sahici bir yerlilik ve yerlicilik konumudur; merkez-dışı kültürel geleneklere (esasen Kürt ve Alevî topluluklarının geleneklerine) yaslansa da (ki sağcılar bunu bir “marjinallik” yaftası sayarlar), “bu topraklarda”, “bu coğrafyanın” tarihinde sağlam kökleri olduğunu kimse inkâr edemez. Sağcı-milliyetçi yerliciliğin, topyekûn Batı taklitçiliğiyle damgalamakta beis görmediği solun tastamam “yerli” olan bu yüzünü görmeyişindeki riyakârlıktan utanması ve bir defa daha, kendisinin ne kadar yerli olduğunu sorgulaması gerekir. Öte yandan salt modernliğin tecrübeleri değil, heterodoks dinî kültürlere ve halk kültürünün ‘asî’ unsurlarına dayanan bu birikim de, yekvücut bir yerliliğin olamayacağının bariz kanıtıdır. (‘Abarttıkları’ ve mümeyyiz vasıf olarak halkın “öz” kültürünün temsilciliğini kuşanmayı seçtikleri ölçüde, bu akım içindeki sol hareketlerin de aynı hatırlatmayı kendilerine yapması gerekiyor - aksi takdirde halkçı-yerliciliğin ufku, en iyi ihtimalle cemaat politikasından daha geniş olmayacaktır.)

YERLİLİĞİN ANLAMI

“Yerlilik”, sol açısından, sağın milliyetçi ideoloji (ama sadece ideoloji değil, zihniyet!) aracılığıyla işgal ettiği bir karaya çıkartma yapmak için yararlanmaya elverişli bir kavram olarak görünebilir. Milliyetçiliğin kullandığı kültürel malzemeye ve okşadığı hissiyata ‘ilerici’ bir yordamla erişmeyi sağlayabilir, diye düşünülebilir. Gerçekten de yerlilik, bir ülkenin, bir yerin toplumsal-kültürel hususiyetleriyle canlı bir bağı, böylelikle canlılığı, sıcaklığı, ülfeti imâ eder. Bu da, milliyetçiliğin elkoymuş olduğu bir “coşku” ve “heyecan” deposunun kilidini ele geçirmek demektir.

Ama dikkat: milliyetçiliğin kullandığı kültürel malzeme, aynı zamanda onun imal ettiği, biçimlendirdiği bir malzemedir! Milliyetçiliğin seferber ettiği coşku ve heyecan, aynı zamanda onun biçimlendirdiği ve toplumsal-siyasal etkileri açısından belirli bir şekilde konumlandırdığı bir hissiyat ‘teknolojisidir’. Diyeceğim o ki, tıpkı “yurtseverlik” gibi, “yerlilik” kavramının da onu milliyetçilikten ayırdetmeyi zorlaştıran muğlâklıkları var. Yerlilikle ilgili sol bir kaygı taşınıyorsa, önce bu muğlâklıktan kaynaklanan şüpheleri izale etmek gerekir. İngilizcede “millet”in (nation) etimolojik kökünde “yerli” (native) var;7 galiba her dilde olduğu gibi Türkçede de “yerli”, “yabancı”yla kutupsallığından ayrı tasarlanamaz. Yabancıya karşı düşmanlık gütmese bile; kendini yabancıdan, başkalarından ayıran hususiyetlerle düşünmek ve bunlarla hiç eleştirel olmadan iftihar etmek, “yerlilik” kimliğinin doğal çağrışımıdır. Nitekim solda da “yerliliği” bizatihî bir övünç vesilesi olarak kullanan söylemlerde, birilerini salt “yerliliğin” hususiyetlerini taşımadıkları için özcü/milliyetçi bir zihniyet kalıbıyla ve “bizim gibi değiller!” alayıyla dışlama eğilimi zuhur edebiliyor. Uzağa gitmeden, yazının başında değindiğim, Aydın Çubukçu’nun Birikim hakkındaki “ecnebilik” ithamını düşünelim örneğin. Kendi ölçütleri açısından isabetli olup olmadığını hiç tartışmadan, bu ithamın siyasî bir “etkililik” meselesi dışında hangi sol kaygıyı dayanak alabileceğini soralım. “Ecnebi” olduğu, “bu toprakları”, “hayatın içi”ni bilmediği için birilerinin sözünün “etkisiz” kalacağını düşünebilirsiniz - o kadar. Kaldı ki, etkisiz bile olsa, “ecnebi”nin ‘dışardan’ bakışının her zaman ek bir bilgi ve sezgi katabileceğini düşünmeniz gerekir. En önemlisi, “etkisizlik”, bu çeşit “bunlar yerli değiller!” ithamlarına refakat eden ve hedef aldıklarına sadece etkisizliklerinden ötürü değil bizzat kimliklerinden ötürü alaycı, küçümseyici bakan bir üslûbun gerekçesi olmamalıdır.8 Dolayısıyla, şayet yerlilikle solcu bir alâka kurulacaksa, her şeyden evvel onu bizatihî değer hükmü taşıyan bir “kendine mahsusluk” olarak iftihar vesilesi saymaktan imtina etmek lâzımdır.

Sol açısından yerlilikle ilgili bir tutamak, birincil bir bağ olarak yerliliğin/yerelliğin, milletin ve millî devletin yapaylığı karşısındaki bariz doğallığı ve insanlar için taşıdığı “doğal önem” olabilir. Burada yerelliğe olan açılımına vurgu yaptığımız yerlilik bağı, toplumsalı düşünmenin ölçüsünün millî devletle ve millî ülkeyle kâim olmadığını, vatanın/memleketin millî ülkeden başka bir ‘yeri’ de olduğunu öğrenmeye elverişli bir bağ kurabilir. Böyle bir ‘gayrı millî’ yerlicilik, özellikle milliyetçilikler arasında ihtilaflı veya bölünmüş bölgelerde ulus-aşırı inisyatifler geliştirmeye hizmet edebileceği gibi, şehirlerin ve her nevi ‘memleket’in demokratik potansiyeline katkıda bulunabilecektir. Anarşist federalizmin ‘dar bölgeci’ yerelciliği, bir ilham kaynağı olarak hatırlanabilir: başka ülkelere/yerlere üstünlük taslama ve iktidar kaygısından uzak, gündelik hayattaki insanî iletişim ve dayanışma bağlarının yansıdığı, içinde kaybolunmayan, bütünü hakkında bilgi sahibi olunan ve müdahalede bulunulabilen bir toplumsal ilişki ağına, ülfeti ifade eden bir “yurt” anlayışına dayanır bu yerelcilik. Burada da organik cemaat pastoralizminden ve bölge/şehir şovenizmlerinden uzak durmak icap ettiği açık. Yerel bencillik, taşracılık, hemşehricilik... solun sığınakları olmamalı. Tersine bir yerlicilik mümkündür: her bir yer, ülke/bölge/şehir uğruna yaratılan mitosları, ‘oralı’/yerli malzeme ve tecrübeyle ‘içerden’ çürütmek mümkündür. Velhâsıl mevcut bölgeci/hemşehrici kendine hayranlık potansiyellerinin her türlüsüne abanarak değil, demokratik, özgürlükçü, dayanışmacı bir yerel toplumsal hareket geleneğini yaratarak (veya yeniden yaratarak) var edilebilecek bir imkânın peşindeyiz.

Şimdiye kadarki tartışmanın toplamasını yaparsak; sol açısından anlamlı bir yerlilik hassasiyetini, belirli bir yere ait olmakla değil, belirli bir yerle -ama illâ ve mahsus özel bir yerle değil, mümkün olan her yerle- empatik ve eleştirel bir ilişki kurmakla tanımlayabiliriz sanıyorum. Oraya körleşmeden, doğallaştırarak kanıksamadan, orayı ‘herhangi bir yer’ değil ‘belirli bir yer’ olarak canlı bir ilgi ve merakla, farkındalıkla tasavvur etmeye ve yaşamaya dönük bir ilişki... Bir sosyal varlık olmakla bireysellik arasında gidimli-gelimli, geçirimli, zenginleştirici, güven verici, ferahlatıcı bir rabıta için de, böyle bir yerlilik/yurtluluk ilgisinin elverişliliği açıktır. Sağcı yerliciliği, milliyetçiliğin daha sıcak, yumuşak, renkli, yumuşak bir emir kipi diye basite indirgediysek; sol yerlilik hassasiyetini de, solun sosyal gerçekliği, hayat sahalarını dönüştürmeye, yeniden-kurmaya dönük ‘iştahının’ bir emir kipi olarak basitleştirebiliriz.

Bu noktada, yerlilik hassasiyetini dumura uğratma tehdidini içeren veya hiç değilse köklü biçimde değiştirecek aktüel bir eğilimi gözönüne almalıyız: “Globalleşme” klişesiyle özetlediğimiz dinamik, zaman-mekân yoğunlaşması, toplumsal süreçlerde artan hız ve akışkanlık, hususiyetleri ve sınırları eritip her yeri aynılaştırma eğiliminde. Dünyada herhangi bir yerin ‘belirli bir yer’ olarak algılanmasını, yaşanmasını güçleştiren bir benzetim teknolojisi kol geziyor. Yerler, esas olarak da şehirler, hizmetler/imkânlar/fırsatlar için ‘program paketleri’ olarak, bizzat tüketim maddesine dönüşüyor.9 Bu sürecin ilk akla gelen etkisi, yersizyurtsuzlaşmadır, insanların belirli yerlerle ilgili hassasiyetlerinin (bununla birlikte aidiyet duygusunun, ‘rahat edilen’ yer, ‘sığınak’ olarak yurt mefhumunun) zayıflamasıdır. Böyle bir etkiyi hayatın kimi katmanlarında gözleyebiliyoruz ama mutlaklaştıramayız; zira “globalleşme”nin bir yandan da yerelleşmeyi teşvik ettiğini, büyüttüğünü, güzellediğini biliyoruz - ki bu nedenle bu süreci “glokalleşme” olarak tanımlamayı yeğleyenler var. Gerçi bu had safhada metalaştırıcı, tüketici, çoğu kez kültürel açıdan plastik, toplumsal açıdan tepkiselciliğin zaaflarıyla malûl bir yerelciliktir; fakat bu ‘çirkinliği’, onun etkisiz ve geçersiz olması anlamına gelmiyor! Velhâsıl, “globalleşme” tecrübesinin, hepaynıyer-heryerbambaşka kutupsallığı içinde yarattığı bir karambolle, bir yer-yurt karmaşasıyla karşı karşıyayız. Daha çok üst-orta sınıfların ‘kariyeri’ içinde normalleşen çok-yerli (örneğin iki-şehirli) hayatlar; veya gerek millî devletlerin sınırlarının gevşemesi veya dağılıp yeniden kurulmaları gerekse ulaşımın-erişimin kolaylaşması sonucunda seyrüseferleri ve aralarındaki irtibatları çoğalan ‘sınır-ötesi’ toplulukların etkinlikleri (örneğin Çerkesler), bu karambolün toz-dumanını büyütüyor.10

Bu vasatta “yerlilik” müşkülleşiyor: bir yere teslimiyetçi aidiyet anlamında da, aidiyetçi-kimlikçi olmayan bir ilgi, empatik bir ilişki anlamında da... Bu müşkülâta lânet okuyup milliyetçi-muhafazakâr bir yerliciliğe gömülmek, ya da yersizyurtsuz, göçmen bir kozmopolitliği bayrak gibi açmak, fiyakalı tepkiler olarak uç verebiliyor. Bir “ara yolculuk” değil ama farklı bir yerlilik hasassiyeti, bu müşkülâtı bir imkâna çevirebilir oysa: baştan beri savunduğum, yer-yurt duygusunu, bir “kazanım” olarak üstüne tünenecek bir müktesebat değil, bitmeyecek ve sürekli yeniden tecrübe edilip yeniden kurulacak bir ilişki olarak almakla açılacak bir imkâna... Bu dünyada yer-yurt edinmek, yerli (herhangi bir yerin yerlisi) olabilmek, kendini ‘evinde’ hissedebilmek, bu praksisi gitgide daha fazla gerektirmiyor mu zaten?

Sosyal psikolojinin çocukluk ve büyüme/yetişme süreciyle ilgili tespitleri, yerlilikle anlamlı, ‘sağlıklı’ bir ilişkinin karakteri hakkında işe yarar bir mecaz oluşturuyor bana kalırsa.11 Yurt, esas olarak, bir çocukluk coğrafyası. çocukluk mekânıdır; çocukluk yaşantısında görece istikrarlı bir ‘yer’in varlığının, huzurlu, sağlıklı bir büyüme ve kişilik oluşumu için büyük önemi vardır. Çocuğun benliğiyle ilişkisi, insanlarla ve şeylerle görece sabit bir ilişki kurabilmesi oranında ‘iyi’ ve ferah bir ilişki olur; içinde yetiştiği ev/yer/yurt, böyle bir ilişkinin mekânıdır. Kendisine tekinsiz görünen dünyada aşinâ hale gelebildiği köşe-bucak, çocuğun yurdu olur. Büyüme, bireysel gelişme için kaçınılmaz olan, bilinmezliklerle ve tekinsizliklerle yüzleşebilme, mutlak korkudan korkuyla baş edebilmeye (ve bundan bir haz duyabilmeye) geçiş, insanın evinde/yurdunda gerçekleştirebileceği tecrübelerdir; veya tersi: insan, bu tecrübeleri yaşayarak dünyayı tanıdığı ortamı ve mekânı, içinde kendini iyi hissettiği özel bir yer olarak, yurdu olarak benimser. Bu anlamda yurt, nesnel bir veri değil, insanın bu tecrübeleriyle ilgili hissiyatının nesnesidir. Ama tabiî insanların bir yerle, yurtlarıyla, böyle canlı ve duygusal bir ilişkisinin olması, nesnel bir veridir. Tıpkı anneyle ilişki gibi... Fakat, gene tıpkı anneyle ilişki gibi, bıçak sırtıdır: sarıp sarmalayıcıdır, öyle olması lâzımdır, fakat aynı zamanda bir noktada kopulması, bağımsızlaşılması gereken bir ilişkidir. Bir (ya da birden çok) yeri-yurdu olmak da, insanı ‘yapan’ nesnel özelliklerinden biridir, bilinçdışı izlerinden ve etkilerinden kaçınılamayacak insanî bir hususiyettir; fakat aynı zamanda gidebilmek de, doğup büyüdüğü yeri terk edebilmek de insanı insan yapan bir melekedir. Hiçbir yere bağlı kalmamak ve büyük bir uyum yeteneği, “insan doğası” denen kudretin belki en hür yanıdır. İşte tam da bu yeteneğin serpilebilmesi, büyüme çağında uzunca bir sürenin ‘bir yerde kökleşmiş’ olarak geçmesini gerektirir; ve işte tam da bu yeteneğin serpilmesi, insanı o ‘kökleşmişlik’ten uzaklaştırır - illâ başka yere göçmese de, ‘memleketine’ bağlılığını korusa da, insan artık gidebilir olmuştur, ‘başka yerde’dir. ‘Büyümek’, anneyle/evle/yurtla, bunların ferahlık, rahatlık, güvenlik sağlayan yanlarıyla kısıtlayıcı, denetleyici, daraltıcı yanları arasındaki gerilimin üstesinden gelebilecek, bu iki-yanlılığı idare edebilecek bir ilişki kurabilmek, mesafeleri ayarlayabilmek demektir biraz da.

Orhan Koçak’ın aktardığı,12 geleneksel-olmayan psikanalizin duygusal ve zihinsel gelişimle ilgili tezlerini mecaz alarak dahasını söyleyelim. Buna göre çocuğun sağlam ve sıhhatli bir gerçeklik duygusu ve benlik geliştirmesi, annesinden aşırı şefkat ve ilgi tatmasıyla olmaz. “Çocuk, ancak fantezisinde kırabildiği ve kırdıktan sonra da sağ kaldığını gördüğü şeyin gerçek olduğuna inanabilir. Nesnenin özerk bir bütün olduğunu anlamasını sağlayan şey de bu göreli aldırışsızlık/sağlamlıktır.” Devamla: “‘Kişi, ancak nesneye gösterdiği özen ve kaygıyı azaltarak -nesneyi kendinden aşırı ölçüde koruma çabasını bir yana bırakarak- onunla gerçek bir temas kurabilir.” Avusturyalı (ve “köylü”) yazar Robert Schneider’in, edebî uğraşında pek önemsediği ‘yurdu’ ile ilgili söylediği, bu söylenenleri doğrudan memleket/yerlilik bahsine taşıyor: “Yurt/vatan benim için ruhânî bir yer değildir öylece; sürtüştüğüm, nefret edilecek yanlarını gördüğüm bir yerdir aynı zamanda.”13 ‘Sağlıklı’ bir yerlilik hassasiyetinin püf noktası burada galiba: memleketiyle didişerek, ona mesafelenerek bir ilişki, bir ilgi ve ancak bunların neticesi olan bir sevgi geliştirmek. Milliyetçi vatan sevgisinin, insanın kendine dönük sevgisinin tezahürü, bir tür narsisizm olduğu söylenmiştir - hakikatte kendini de başkasını da hiçbir şeyi de ayırdedemeyen, hiçbir şeye müstakil bir ilgi bahşetmeye ehil olmayan, sakat, intiharî/cinaî bir sevgi(sizlik) biçimidir bu.

“Biz Türkiye’ye sevdalı değil kara sevdalıyız” türünden göğüs yumruklayan sloganları icat edenlerin ‘öldüresiye’ sevme biçimini bilmiyor muyuz? Milliyetçi/millîci bir yerlicilik değil ama yerlilikle ilgili bir hassasiyet, bize, beşerî temas çerçevemizi bilmek, anlamak, değiştirmek için sahiden lâzımdır; özellikle de, ne ‘memlekete’ ne “insanlarımız”ın benliklerine rahat veren narsistik “sevme” biçimleriyle, o ebedî anasının kuzusu mızmız oğlan çocuğu kollektivitesiyle baş etmek için...

[1] “‘Yerlilik’ ve ‘Milliyetçilik’ Kavramının Siyasi Temsiline Dair Bazı Düşünceler”, Türkiye Günlüğü 50 (Mart-Nisan 1998), s. 175-8.

[4] Gûya-Batılılık (pseudo-Batılılık) terimini Metin Çulhaoğlu kullanıyor (Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1997, s. 300). Metin Çulhaoğlu Türk sol muhitlerinde ‘Batılı taklidi’ yapma eğiliminin dikkate değer bir eleştirisini yaparak Türkiye’nin ‘son kertede’ bir Üçüncü Dünya ülkesi olduğunu hatırlatırken, Batı-Üçüncü Dünya ayrımının ve Batılılık-Üçüncü Dünyalılık hususiyetlerinin içiçe geçme dinamiğini bence ihmal ediyor.

[5] Kapitalist deregülasyonun şehirleri kendi içinde parçalayan, gelişme dinamiğine tutunamayan şehirleri, bölgeleri unutulmuşluğa terk eden, İstanbul’un fiilî ve imajiner ağırlığını olağanüstü artırıp taşrayı öteleyen yapısı da solda içten içe bir huzursuzluğa yol açmalıydı. (Bu konuda bkz. Tanıl Bora, “Taşralaşan ve taşrasını kaybeden Türkiye”, Birikim 86/87 (Haziran-Temmuz 1996, s.101-106). Kuşkusuz taşra muhafazakârlığından farklı, eşitlikçi-dayanışmacı bir huzursuzluk olmalıydı bu... Böyle bir huzursuzluğun yapıcı bir şekilde kendini dışavurduğu söylenemez. Türkiye solu, kaybolan ve kaybettiği taşrayla ilgili kayıtsızlıkla popülist bir muhafazakârlığın oluşturduğu kıskaçtan pek çıkamıyor.

[6] S. Tamer Kozaklı, yine “solun yerliliği” meselesine dair ilginç yazısında (“Yerliler ve Kırmızı Urbalılar”, Mürekkep 6/1996, s. 49-52) solu 70’lerdeki deneyimini hatırlamaya çağırırken; 70’leri aynı zamanda Türkiye’de modernleşmenin yerlileştiği ve görece demokratik, paylaşımcı bir şekilde yeniden üretildiği bir toplumsal tarih kesiti olarak hatırlıyor. Bu tespit sahiden önemli; mamâfih modernleşmenin arkadan gelen dalgalarının o tecrübeyi de dönüştürüp “gelenek” haline getirdiğini unutmamak kaydıyla... Dolayısıyla, önerilen “hatırlama”, gerçekten çok zahmetli bir iştir.

[7] Raymond Williams, 2000’e Doğru, çev. Esen Tarım, İstanbul: Ayrıntı, s. 172-3.

[8] Yanlış anlaşılmasın: Aydın Çubukçu’nun tastamam bunları söylediğini değil, kullandığı sözlerin bunlara kapı açabileceğini düşünüyorum.

[9] İstanbul’un böyle bir temel ihraç malı, bir iktisadî işletme haline gelişine daha evvel -birçok başkaları gibi ben de- değinmiştim: “İstanbul’un Seçimi”, Birikim 56 (Aralık 1994).

[10] Bu paragraftaki tartışma için yararlandığım kaynaklar, öncelikle şunlar: Toplum ve Bilim’in “Coğrafya/Mekân” sayısı (64-65, Güz-Kış 1994), Ulrich Beck (ed.), Kinder der Freiheit (Suhrkamp, Frankfurt 1997), Ulrich Beck, Was ist Globalisierung? (Suhrkamp, Frankfurt 1997).

[11] Eleştirel Teorici sosyal psikolog Alexander Mitscherlich’in kitabından ziyadesiyle yararlandım: Die Unwirtlichkeit unserer Städte, Suhrkamp, Frankfurt 1968, özell. s. 119-39. (Ayrıca, “yurt” kavramıyla siyasal ve demokratik süreçler arasındaki ilişki hakkında: Dolf Sternberger, “Begriff des Vaterlands”, ‘Ich wünschte ein Bürger zu sein’ içinde, Suhrkamp, Frankfurt 1967, s. 28-50.) Sosyal psikolojinin ‘çocukluk coğrafyası’ ile ilgili tespitleri değişmiş olabilir veya zaman-mekân kavramlarının değişmesine koşut olarak değişmesi gerekebilecektir. Bu yazıda yerlilik mefhumuyla arasında kurduğum mecazî ilişkiye elvermesi açısından, bu ‘eski’ teoriye başvurmamda beis yok sanıyorum.

[12] “Hoyrattır bu akşamüstleri daima”, Virgül 6 (Mart 1998), s. 41.

[13] Ostthüringer Zeitung, 23.11.1996. Schneider’in Uykunun Kardeşi adlı romanı, Atilla Dirim’in çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.