Anasayfa > Birikim Arşiv > 175-176 - Kasım-Aralık 2003 > Güney Afrika Devrimine Ne Oldu?

Güney Afrika Devrimine Ne Oldu?

Peter Vale , Çeviren : Emrah Göker | (Sayı : 175-176 - Kasım-Aralık 2003)

Güney Afrika’daki rejim değişikliğinden kısa bir süre sonra akademik işlerim nedeniyle daha önce hiç ziyaret etmediğim bir ülkeye, Bangladeş’e yolculuk etme fırsatı bulmuştum. Başkent Dakka’nın aşağı kısmında bulunan İngiliz tarzı bir kulüpte ülkenin en iyi entellektüellerinden biriyle politik geçiş dönemleri üzerine derin bir sohbete daldığımı hatırlıyorum. Kendisi uzun kariyeri boyunca Bangladeş hükümetine iktisadî ve sosyal politikalar alanında danışmanlık yapmıştı; sohbetimiz sırasında bağımsızlık döneminin ilk günlerindeki heyecanı ve hükümetin değişim sürecini yönetmekte yaşadığı zorlukları anımsadı. Konuşmamızın ortasında bir an durdu, bana döndü ve şöyle dedi: “Geçiş döneminizin heyecanı çok çabuk bitecek, hâlâ tazeyken tadına varmaya bakın.” Bu sözleri duymama rağmen dinlememiştim o zaman, ama şimdi, apartheid’e son verilmesinden on sene sonra, bir şeyin ayırdına vardım: Bir zamanlar, ABD’li edebiyat kuramcısı Kirsten Ross’un deyimiyle “şimdi içinde yaşadığımızdan daha farklı bir dünya hayal etmiştik”.

Yeni -“yeni” değilse de “apartheid-sonrası”- Güney Afrika’da her şey eskisinden çok daha iyi. Farkı göstermek için bazı istatistikleri hatırlatmama izin verin: Güney Afrikalıların yüzde 57’sinin evlerine su bedava giriyor. 1995-2000 arası ev-içi işlerde kullanılmak üzere temiz suya sahip olan hane oranı yüzde 79’dan yüzde 84’e yükseldi. 2000-2001 arasında, bir sene içinde, elektriği olan hane sayısı yüzde 63’ten yüzde 66’ya çıktı. Yine de 2001’de kırsal hanelerin yüzde 51’inde elektrik olmadığının tahmin edildiği de hatırlatılmalı. Nüfusun 44 milyon olduğu tahmin edilen ülkede halen 7 milyon insan konutsuz yaşıyor. Son olarak, bu makale sık sık küreselleşme fikrine de değindiği için, bir rakam daha geçeyim bu konuda: Yetişkin nüfusun yüzde 96’sının İnternet bağlantısı bulunmamakta. Ama rakamlar ve istatistikler bir yana, ülkenin tüm insanlarının apartheid dönemine göre çok daha fazla haysiyet sahibi olduğu ve evet, yeni hükümetin demokratik bir hükümet olduğu söylenebilir; ve tekrar evet, Güney Afrikalılar iki kez sandık başına gittiler ve iki seferinde de Afrika Ulusal Kongresi (AUK) hükümetini iktidar yaptılar. Ne var ki, pek çok yurttaşa göre eski Güney Afrika’ya kıyasla değişmeden kalan çok fazla şey var. Bunun neden böyle olduğu hem siyaset üzerine çalışan akademisyenler hem de aktivistler için ilginç ve önemli bir soru.

Bu yazı Güney Afrika’nın neden değiştiğini sorarak başlıyor. Ardından apartheid-sonrası duruma odaklanarak bu değişimin doğasını incelemeye yöneliyor. Amaç yeni Güney Afrika’da toplumsal ilişkilerin tikel söylem biçimleri tarafından nasıl önceden-belirlendiğini göstermek. Yazıda, özellikle piyasa ile temsil edilen bazı araçların neden Güney Afrika’da süregiden beyazların zenginliği ve siyahların yoksulluğu sorununun kalıcı çözümü olarak sunulduğunu, tarihsel sosyolojiye dayanarak açıklıyorum. Argümanın vardığı sonuç, politik dönüşümün ülkeyi ümit edilen toplumsal kurtuluşa götürmediği.

GÜNEY AFRİKA NEDEN DEĞİŞTİ?

Bu soru apartheid’in sona ermesinden bu yana defalarca soruldu. Verilen cevaplar yorgunluk faktöründen başlıyor: Buna göre beyazların yönettiği Güney Afrika’da rakip taraflar giderek ülke için verilen mücadeleyi kimsenin kazanamayacağının farkına varırlar. Bu gerçekle yüzleşip kazananı olmayan bu çekişmeyi Güney Afrika’yı paylaşmayı kabul ederek bitirmenin daha iyi olduğuna karar verirler. Paralel bir başka cevap uluslararası boyuta dikkati çekti. Buna göre de apartheid Güney Afrika’nın sınırlarını defalarca yeniden tanımlayabilme yetisi 1974’te Angola ile yapılan savaşa Kübalıların katılmasıyla sona erer. Bu çatışmanın son sahnesi Güney Afrika kuvvetlerinin kesin yenilgisiyle sonuçlanan meşhur Cuito Cuanavale Savaşı’nda (Ekim 1987-Haziran 1988) oynanır: Bu yenilgiyle Afrika’nın güneyinde beyazların direnişi neredeyse tümüyle kırılmıştı. 8 Temmuz 1988’de Güney Afrika’nın güçlü Afrikaner kiliselerinin borazanı olan Die Kerkbode Angola Savaşı’nı sürdürmenin ödenen bedele değip değmeyeceğini soruyordu. Kısacası Angola’daki savaş apartheid’in Vietnam’ı oldu!

Bu tür moda açıklamalar artık yetersiz kalıyor. Değişimle ilgili daha inandırıcı görünen, toplumsal ilişkilerin doğasına dair fikirlerin değişmiş olduğu - Thomas Kuhn’un “paradigma dönüşümleri” ile ilgili tezlerinden yola çıkan bu açıklama bana göre daha makûl bir açıklama. Bunu not ettikten sonra, bugünün Güney Afrika’sını anlamak için değişimin nasıl olduğuna daha yakından bakalım.

Piyasa ekonomisinin Güney Afrika’nın toplumsal sorunlarının çözümünde oynayacak bir rolü olduğu fikrinin uzun bir tarihçesi var. 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında ülkenin geleceğine dair başlatılan bir tartışma kapitalizm ile apartheid arasında ilişkiye odaklanmıştı. Tartışmanın merkezinde apartheid’in kaçınılmaz olarak piyasanın basit işlevsel mantığı tarafından bertaraf edileceğini savlayan Oppenheimer Tezi (zengin işadamı Harry Oppenheimer’a atfen) vardı - teze göre serbest piyasa ve piyasaya konan ırkçı engeller arasındaki çelişki sonunda kazanan taraf piyasa olacaktı.

Ulusal kurtuluş ve bunun ikizi olan sosyalizm fikirlerine karşı geliştirilen bu tez, ABD’li kalkınma kuramcısı Walt Rostow’un klasik antikomünist manifestosu olan Ekonomik Kalkınmanın Evreleri’nin Güney Afrika versiyonuydu - tez özellikle yapısal kısıtlamaların kaldırılacağı ve girişimci bir sınıfın ortaya çıkacağı meşhur “kalkış” [take-off] evresini yineliyordu. Güney Afrika’nın gerçekliklerine hiç ilgi göstermese de ülkeyi yöneten azınlığa siyaseten cazip gelen bir yaklaşımdı bu.

İş çevreleri ve hükümet 1980’lerde sınırlı anayasa değişiklikleriyle “reform” getirmeye çalışırlarken, ekonomik büyümenin ve siyasî değişimin vaadettiği çözümü olağanlaştırmaya çalışanların kolektif sayesinde piyasa fikri kamu bilincine giderek daha derinden yerleşmeye başladı. 1970’lerin ortasında Chicago Ekonomi Okulu’nun önde gelenlerinden Milton Friedman ülkenin ileri gelen işadamlarının himayesinde Güney Afrika’yı ziyaret etti. Bunu izleyen günlerde Serbest Piyasa Vakfı gibi kurumlar kamuoyunu ve siyaset çevrelerini piyasanın vaadettiği çözümlerin “akla yatkınlığı” tartışmalarına boğdular. ABD’de Heritage Vakfı’nın, İngiltere’de Adam Smith Enstitüsü’nün kurulmasını takip eden süreçlere benzer şekilde, politik çatışmaları anlamak ve yönetmek için bir araç olarak “piyasanın doğallığı” argümanı dolaşıma sokuldu.

Bu noktadan sonra dünyayı anlamanın ve tüm toplumsal anlaşmazlıklara hazır bir çözüm sunmanın aracı olarak küreselleşme fikrini kabul etmek için atılacak adım küçük bir adımdı. Bu geçişi pekiştiren gelişmeler sürdü, 1980’lerin sonlarından itibaren ilhamını iş çevrelerinden alan rejim senaryolarının sayısında büyük artış oldu - bu senaryolar, karar vericilerin dünyayı anlamlandırmak için kullandıkları paradigmaları olabildiğince dönüştürmeyi amaçladı.

1980’lerin ortasında Güney Afrika’nın en büyük madencilik şirketi olan Anglo-American (başkanı Harry Oppenheimer) bu senaryo yazımı sürecine ülke için yeni yeni oyun kuralları icat ederek öncülük etti. Şirket yöneticilerinden İngiliz-asıllı Clem Sunter’ın Güney Afrika’nın geleceğini simüle eden bu tür çalışmalardaki rolüne dikkat çekilebilir. Siyasî tartışmaların bağlamına şekil vermeyi amaçlayan, yüklü paralarla desteklenen bu girişim temel olarak kitapların ve halka açık seminerlerin pazarlanmasına odaklanıyordu. Pazarlanan bu ürünler apartheid-sonrası Güney Afrika için hangi seçeneklerin daha “tutarlı” olduğunu belirlemeye yardım etti. Sunter ilk kitabını bastıktan sonra çoğunluğunu küçük ve orta ölçekli iş sahiplerinin oluşturduğu 30 bin kişilik seminerler vermeye koyuldu. Bu sırada beyazlara ait medya onun fikirlerini televanjelistlerin yaptığına benzer şekilde yaymakla meşgûldü.

Bu tarz çalışmaları 1990’lar boyunca çeşitlilikler göstererek diğerleri izledi. En seçkinlerinden birini anmakta fayda var: Ağustos 1992’de şarap üretilen bir bölge olan Mont Fleur’de bir dizi toplantı yapıldı, buradaki senaryo çalışmalarında muhafazakârlardan sosyal demokratlara pek çok eğilim temsil edildi. Mont Fleur Senaryosu’nda asıl dikkat çekici olan Western Cape Üniversitesi’nden bazı solcu akademisyenlerin de iştirak etmesiydi - bu, çalışmaların inandırıcılığını artıran bir etken olarak kayda geçti.

Frederich Ebert Vakfı ve İsviçre Kalkınma Bürosu tarafından finanse edilen, Shell International’a mensup bir yetkilinin oturumları yönettiği Mont Fleur Senaryosu ülkede ekonomik bağnazlığın yerleşikleşmesinde önemli bir faktör olarak görülmeli. Tüm senaryolarda görüldüğü gibi Mont Fleur’de karikatür çizimlerinden görsel malzeme olarak yararlanılmıştı. Bu meyanda, “halkın çoğunluğu tarafından seçilen, az zamanda bir sürü iş yapmaya kalkan hükümet” figürü, küreselleşmenin o tanıdık dilinde “makroekonomik popülizm” ile suçlanıyor, Yunan mitolojisinden “Icarus”un felaketle sonuçlanan uçuşu ile simgeleniyordu. Mont Fleur’ün kıyametçi söyleminde bu tür “popülist” politikalar görülmemiş ekonomik krizlerle, toplumsal çöküşle ve siyasî kaosla sonuçlanmaya mahkûmdu. Bu perspektifin AUK liderleri üzerinde derin bir iz bıraktığı söylenebilir.

Hakikaten de, Mont Fleur tartışmalarından kısa bir süre sonra AUK Ekonomik İşler Sözcüsü olan ve ileride Güney Afrika Rezerv Bankası’nın yöneticiliğine atanacak Tito Mboweni mensubu olduğu hareketin “özel sektörü yabancılaştırmaktan ve makroekonomik dengeleri bozmaktan sakınacağını”, aksi takdirde “şu aralar bir Icarus’a benzeyen” ekonominin “keskin bir gerileme ve çöküşe” yuvarlanacağını beyan ediyordu. Bu tür bir felaketin karşısına, Clem Sunter’ın daha önce kullandığı “Otoban” metaforuna benzer bir başka metafor, “Flamingoların Uçuşu” çıkarıldı - “iş dünyasının güvenini” destekleyecek, piyasa-yönelimli bir ekonomik sistem. Apartheid-sonrası dönemin ekonomik yaklaşımlarına damgasını vuran da bu “Flamingo” seçeneği oldu.

Havanın bu şekilde değişmesi sadece Güney Afrika’da küreselleşme retoriğini sağlamlaştırmakla kalmadı, ayrıca AUK’nın başlangıçta benimsediği müdahaleci makroekonomik konumları terk etmesine de neden oldu. Liberal kapitalizmin geniş sınırları içinden yükselen, gelecekte üretilecek politikaların “güven”, “müzakere” ve “uzlaşma yaratımı” ilişkileri içerisine oturtularak yapılmasına dair sürekli bir çağrı vardı. Ne var ki, Güney Afrika için üretilen senaryolarla ilgili deneyimlere, geriye doğru baktığımızda, ekonomi üzerine yapılan tartışmaların demokratik olmaktan ziyade, özenle yaratılmış koşullar altında, bir denetim ve gözetleme söylemi içinde yapıldığını görüyoruz. Devrimci öcüler yaratarak bu senaryolar “popülistleri” ekonomik planlarının işe yaramayacağına ikna etmeyi amaçladılar, öte yandan da Güney Afrika’nın beyaz nüfusuna ülkenin öfkeli radikallerin inayetine bırakılmayacağını telkin ettiler.

O zaman yukarıdaki analizden şu sonuca varabiliriz: Küreselleşmeden kotarılan ikna edici söylemler olmadan Güney Afrika’nın dönüşümü - pek çoğunun “mucize” addettiği o süreç - imkansız bir proje olurdu. Daha yakından bakarsak da, geçiş sürecinde gerçekleşen pek çok şeyin mucizevi olmaktan ziyade çeşitli anlaşmalar sayesinde mümkün olduğunu görürüz. Bu anlaşmalar da, ironik bir biçimde bir antropoloğun “işletme pratikleri” dediği şeyler tarafından idare edildi; bu pratikler sayesinde Güney Afrika’nın yeni hükümeti, ülkenin malî basınının sık sık kullandığı tabirle “birçoklarının kıskandığı” neo-liberal ekonomik politikaları, neredeyse pürüzsüzce eyleme geçirdi. Başka bir deyişle piyasa çözümünün “akla yatkınlığı” ve hükümetin sağladığı katkı Güney Afrika’da değişimden çok sürekliliğe yol açtı, apartheid’in sona erdirilmesiyle serpilen köklü dönüşüm vaadlerine rağmen.

Dönüşüm hikâyesindeki momentlerin birini böylece açıklamaya çalıştık, birkaç düşünce daha eklemekte fayda var. İktidara geldiğinde Güney Afrika’nın yeni hükümeti bir Yeniden İnşa ve Kalkınma Programı başlatmıştı. Apartheid sırasındaki mücadelenin retoriğini kullanarak tutarlı bir sosyo-ekonomik politika çerçevesine oturtulan bu program, ülkenin bütün kaynaklarını seferber ederek apartheid’in tüm kalıntılarını ortadan kaldırmayı ve demokratik, ırkçılık -ve cinsiyetçilik- karşıtı bir geleceği vaadediyordu. 18 aydan kısa bir süre sonra bu makroekonomik programın yerini adına Büyüme, İstihdam ve Yeniden-Paylaşım Stratejisi denen bir başka program aldı. Buna göre hükümet harcamaları Maastricht hedefleri doğrultusunda azaltılacak, yüzde 6’lık bir büyüme oranı hedeflenecek ve böylece uluslararası yatırımların önü açılmış olacaktı. Yeni program ülkenin en yetkili kişilerinden destek gördü, Nelson Mandela’nın ülkenin bir sonraki başkanı olarak atadığı Thabo Mbeki de dahil olmak üzere. Çok değil on sene önce - retorikte bile olsa - sosyalist bir siyaseti benimsemiş bir parti içindeki bu gelişmeler finans basını tarafından bayram havasıyla karşılandı. Aklıselim her analizin gösterdiği gibi hükümetin bu programı yeniden-paylaşım sorununu ekonomik büyüme ile hasıraltı eden bağnaz bir neo-liberal tasarıydı.

ZAFER GÜNLERİ

Güney Afrika’nın demokrasiyle geçen ilk on yılının kutlamaları arifesinde akademisyenler ve gazeteciler ülkenin özgürlük ve saygınlık umutlarını gerçekleştirmekte kaydettiği ilerlemeyi ele alıyorlar. Olumlu gelişmeleri teslim etmek için bunları basit istatistiklere indirgemek işten bile değil - ama bu şaşmaz bir şekilde siyaset dramlarının yoğunluğunu ve azametini yok sayan bir tavır. Bu yazıda Güney Afrika siyasetine damgasını vuran çatlakları açıklarken ve irdelerken istatistiklerin ötesine geçmeyi hedefliyorum.

Güney Afrika halkının kalıcı zaferi anayasal bir zafer oldu: Yeni anayasanın müzakeresi ve geliştirilmesi, ülkenin çatışmalarla dolu tarihini aşan ve bütün insanları için ortak bir yurttaşlık çerçevesi oluşturulmasını sağlayacak sosyal ve ekonomik hakları garantileyen çok önemli bir adımdı. Hayli karmaşık bir metin olan Güney Afrika anayasası yasama, yargı ve yürütme arasındaki geleneksel ayrımları tanıyor; etik açıdan da insan haklarının ve özellikle kadın haklarının arkasında duruyor ve toplumsal cinsiyet tercihlerine saygılı. Metin ayrıca Afrika bağlamı için çok önemli bir gelişme kaydederek, yasama ve yargının faaliyetlerinin denetlenmesi için bir Anayasa Mahkemesi’ni yetkilendiriyor. Pratiğe baktığımızda bu mahkemenin ABD Yüksek Mahkemesi ile Alman Anayasa Mahkemesi arasında bir yerde faaliyet gösterdiği söylenebilir. Geçtiğimiz 10 sene içinde apartheid-sonrası devletin anayasal tarafı en tatmin edici tarafı oldu - yine de, tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi yoksulların mahkemeler sistemine erişiminin önünde o bilindik sınıfsal engeller var, bu da not edilmeli.

Güney Afrika’nın yasayapıcılarının geçen süre içinde önemli işler yaptıkları ve hükümetin bu unsurunun rutin bir modern demokrasi sınavı verdiği teslim edilebilir. Çift meclisli sistemde, Afrika Ulusal Kongresi’nin her iki organda ezici çoğunluğa sahip olmasına rağmen, demokratik tartışma düzeyinin tatmin edici olduğu söylenebilir. Muhalefet partileriyse bu avantajı iyi kullanamadılar ve birbirleriyle çalışmak konusunda isteksiz olduklarını gösterdiler. Ancak ortak çalışma sorununda iki istisnadan bahsedilmeli: Birincisinde Nelson Mandela’nın büyük siyasî yetenekleri ve tabiî ki cazibesi sayesinde etnik Zulu-temelli Inkatha Özgürlük Partisi AUK’nın etki alanına çekilebilmişti. Bir mucizeydi bu: Natal ilinde iki parti apartheid’in sona ermesinden önceki on sene boyunca bitmek bilmez bir mücadele içindeydiler, hattâ bu çatışmalı geçmiş yüzünden iki partinin yandaşları arasında hâlâ tek tük şiddet olayları görülüyor. İkinci istisnada, Güney Afrika siyasetini 40 sene boyunca tahakküm altına alan ve apartheid’i kurumsallaştıran Ulusal Parti dört yıllık bir duraksamadan sonra sahneye yeniden çıktı ve AUK ile çalışmaya meyletti. Partinin bu çabaları Afrika’da sömürgecilik-sonrası siyaset söyleminin kudretine işaret ediyor - ulus inşâsı ihtirasının ve bunun kurumsal tezahürü olan tek-parti devletinin etkilerine.

Yasamanın tatmin edici performansı teslim edilse bile AUK’nın hükmettiği çoğunluk sık sık demokrasiyi tahrip edebiliyor. Belki de en can sıkıcı örnek hükümetin silâhlı kuvvetlerin modernizasyonu için ABD’den satın aldığı 6 milyar dolarlık teçhizatla ilgili rüşvet ve benzeri yolsuzluk iddiaları hakkında başlatılan soruşturma oldu.

AUK’nın, silâh alımıyla ilgili, bir meclis komisyonu tarafından yürütülecek soruşturmayı engellemek için gösterdiği çaba haliyle bazı ciddi endişelere yol açtı. Yine de soruşturma yolsuzlukla mücadeleyle görevlendirilmiş bir komisyon tarafından başarıyla yürütüldü ve sonuca vardırıldı - bunun Güney Afrika’da ve hattâ Üçüncü Dünya’da umulduğundan daha canlı bir demokrasinin varlığına işaret ettiği söylenebilir. Soruşturma sonunda AUK’nın Meclis’teki grup lideri, bunun öncesinde ülkenin özgürlük mücadelesinin kahramanlarından biri olarak isim yapmış Tony Yevgeni Meclis üyeliğinden istifa etmek zorunda kaldı. Daha da önemlisi, tam bu satırlar yazıldığı sırada Başkan Yardımcısı Jacob Zuma’nın silâh alımındaki rolüyle ilgili siyasî bir fırtına kopmakta. Kesin konuşmak imkansızsa da Zuma’nın görev süresinin 2004’ün başındaki seçimlerden önce sona erdirilmesi kuvvetle muhtemel gözüküyor.

Toplumla ilgilenen herkesin bildiği gibi parlak siyasî liderlerin çöküşü hayatın ve örgütlü siyasetin en büyük trajedilerinden biri. Güney Afrika da, hem geçmişte hem de bugün, hüsran ve trajediden bir hayli nasibini aldı. Bu konuda bir başka örnek Nelson Mandela’nın eski eşi Winnie Madikezela-Mandela. Hapisteki kocasıyla beraber apartheid’e karşı sürdürdüğü kendi uzun mücadelesi onu siyaset yıldızlığına kadar yükseltmişti. Ancak ülke değişim sürecinden geçerken yaptığı bazı korkunç hatalar ortaya çıkarıldı: Önce 14 yaşında bir çocuğun öldürülmesinde parmağı olduğu iddia edildi, ardından meclise kasıtlı olarak yanıltıcı malûmat verdiği (kendisi halen milletvekili görevini sürdürüyor) söylendi, en son olarak da sahtecilikten hüküm giydi. Madikezela-Mandela’ya benzer başka örnekler de var. Buradan çıkarılacak sonuç, apartheid’e karşı yürütülen mücadele ne kadar haklı olursa olsun, siyasî davranışın asla kuramsal literatürde resmedildiği gibi saf ve temiz olmadığı.

Bunun bir ispatı da Güney Afrika’nın bir başka önemli apartheid-sonrası başarısı olan Hakikat ve Uzlaştırma sürecinde bulunabilir. Siyasî gündemler çoğunlukla ikiyüzlüydü ve kurtuluş adına cinayete ve diğer suç biçimlerine başvurmak görülmeyen bir şey değildi. Hakikat ve Uzlaştırma Komisyonu’nun (HUK) çalışmaları kuşkusuz ülke için son derece karmaşık ve duygusal bir deneyime işaret ediyor. Bazılarına göre geçmişte yapılanların ele alınış şekli yeni bir toplumsal sözleşmeye doğru giden yolu açmak yerine daha da geçilmez kıldı. Çünkü apartheid’ın kurbanlarının birçoğu süreçten dışlandı. Bu yüzden HUK’un izlediği yöntem - yargı affına karşılık suçluların yaptıkları hakkındaki hakikati anlatmalarının talep edilmesi apartheid dönemindeki şiddetin sorumlularının vahşi geçmişlerinin günahlarından kolayca arınmalarını sağladı.

HUK’un dünyanın geri kalanı için teşkil ettiği örnek bir yana, süreçte ortaya çıkan bir faktör de komisyon başkanı, Cape Town eski Başpiskoposu Desmond Tutu’nun, sadece Güney Afrika tarihinde değil, dünya özgürlük mücadeleleri tarihindeki yerinin onaylanması oldu. Örneğin ülkedeki ilk apartheid-sonrası heyecanı yakalayan ve taşıyan “Gökkuşağı Ülkesi” tabiri Tutu tarafından üretildi ve kullanıldı ilk defa. Yeni Güney Afrika’ya beyazları da başarıyla dahil eden ilk hamlelerden biri de Mandela’nın Güney Afrika’nın kazandığı 1995 DünyaRugby Kupası’nda ulusal rugby takımı Springboks’un kaptan formasını giymesi olmuştu. Kendim de dahil olmak üzere bazıları için Tutu ve Mandela’nın, ruhani olanla siyasî olanın, bu bilinçdışı birlikteliği 20. yüzyılın bir diğer büyük ulusal dönüşümünü, Hindistan’ı çağrıştırdı. Orada da Gandi’nin ruhani ve Nehru’nun siyasî liderliği Hindistan’da politikayı alevlendirmiş ve hem ülkeyi hem de dünyayı yepyeni bir menzile fırlatmıştı.

Nelson Mandela’nın Güney Afrika’nın 1980’lerin sonunda karşı karşıya olduğu felaketten kurtulmasındaki rolü ne kadar vurgulansa azdır. Kendisini 27 sene boyunca tutsak edenleri affetmekte gösterdiği kararlılık siyah ya da beyaz tüm Güney Afrikalıların parçalanmış geçmişlerinin ötesine geçmelerini sağladı. Bugün emekliye ayrılmış ve 85 yaşında olan Mandela hâlâ hayatını dolu dolu yaşamayı sürdürüyor. Yoksul kırsal kesimlerde okul inşaatı için yorulmaksızın kaynak bulmaya çalışıyor ve uluslararası meseleler hakkında cesurca fikirlerini beyan ediyor - en son ABD Başkanı George W. Bush ile Irak savaşı konusunda derin bir anlaşmazlık içindeydi, anketlere göre Güney Afrika halkının çoğunluğunun paylaştığı bir konum bu. Mandela’nın öneminin kalıcılaşması sanırım ancak ölümünden sonra olacaktır. Geçmişlerindeki çatışmalar nedeniyle Güney Afrikalıların paylaştıkları çok az ortak anı var - hattâ Mandela paylaşılan yegâne anı olabilir. Durum böyle olursa Mandela’nın simgesel konumu Güney Afrika halkını bir arada tutmak için sürekli şekil verilen bir şey olacak.

UYANMAK

Mandela’nın özgürlük yürüyüşü uzunsa eğer, otobiyografisinin başlığında söylediği gibi, Güney Afrika’nınki de öyle olacak. Bu makalenin ilk paragraflarında belirtildiği gibi değişen birçok şey var ve kuşkusuz bunların çoğu iyiye doğru olan değişimler, ama yapacak daha çok şey var. Örneğin, istihdam göstergesini ele alalım. Yakın zamanda yapılan bir araştırma ülkedeki işsizlik oranını yüzde 45 olarak hesaplıyor ki, her ortalama gibi bu da mesela bu satırları yazdığım East Cape ilinde işsizliğin yüzde 70’in üzerinde olduğu gerçeğini gizliyor. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Güney Afrika da ekonomistlerin dalga geçer gibi “işsiz büyüme” dediği şeyden muzdarip. Mbeki hükümeti için bu çelişkinin ortadan kaldırılması zorunlu ama çok zor bir görev.

Ülkede olanları ekonomik açıdan daha yakından incelediğimizde apartheid-sonrası Güney Afrika’da ekonomik faaliyetlerin belirli bir siyasî gündemi gerçekleştirmek için girişilen toplumsal yeniden-yapılandırma pratiklerini içerdiğini görürüz, bu gündeme yaygın olarak “siyahların güçlendirilmesi” de deniyor. Bu meyanda şirketlerin malî (ve bazen de idari) mimarileri “daha önce dışlanmış” grupları içine alacak şekilde yeniden düzenlendi. Sonuç olarak siyasetten işadamlığına terfi edenler gibi pek çoğu müthiş zenginleştiler. Eski sendikacı ve geçiş döneminde AUK’nın önde gelen arabulucularından olan Cyril Ramaphosa örnek verilebilir - kendisinin siyasette parlak bir geleceği olabileceği, hattâ ileride başkanlığa oynayabileceği söyleniyor.

Bu türden bir yeniden yapılandırma sürerken Güney Afrika kendi konumunu “küresel ekonomi” denen şeye göre değiştirmeye çalıştı. Ülkenin geleneksel ihraç malları olan madencilik ve tarım ürünleri dünyadaki piyasa şartlarından en olumsuz etkilenen ürünler oldular. Ulusal para biriminin dolar bazında değerinin düşmesi madencilik faaliyetlerinin canlı kalmasını sağladıysa da tarım yara almaya devam ediyor - özellikle ABD ve AB içinde tarımın desteklenmesi yüzünden. Güney Afrika’nın ekonomik durumunun şöyle de bir trajik hali var: Bölgedeki, belki de kıta üzerindeki en güçlü ekonomi.

Bu koşulların bir neticesi bölgeden ve hattâ kıtanın geri kalanından Güney Afrika’ya daha önce görülmemiş sayıda Afrikalının göç etmesi. Göç, ülkede somut çatışmalara yol açıyor: Apartheid döneminde siyah nüfusu aşağılamak için kullanılan söylemler şimdi bu göçmenleri lanetlemek için canlandırılıyor. Gökkuşağı Ülkesi kendilerine burada yuva arayan 3 milyon insana pek konuksever davranmıyor. Güney Afrikalılarla göçmenler arasında geçen bir olayla ilgili Pretoria News gazetesinde Eylül 1998’de geçilen habere göz atalım mesela. Bir trende ülkeye göç eden üç kişi saldırıya uğruyorlar: Mozambikli olan bir tanesi trenden aşağı atılıyor, Senegalli olan diğer ikisi de linç çetesinden kaçmak için trenin çatısına tırmanmaya çalışırken elektriğe kapılıp ölüyor. Bu şiddetin failleri ülkenin idari başkenti Pretoria’da yapılan, 32 bin işsizi temsil ettiğini söyleyen “Güney Afrika’nın İşsiz Kitleleri” örgütünün bayrağı altında toplanılan bir gösteriden dönmekteydiler. Bu ayrımcılığın istisnası, yine dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, Güney Afrika’nın da kapılarını zengin ve nitelikli göçmenlere sonuna kadar açması.

Sadece zenginlere yuva olabilecek bir “Güney Afrika Kalesi” fikri yeni ülkelerin politik modaları ne kadar kolay takip edebildiklerini gösteriyor. Güney Afrika’nın göçmen politikası açıkça Avrupa Kalesi ve Amerikan Kalesi modellerinden feyz alıyor. Bu da Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezinden çıkarılabilecek bir dizi karmaşık düşünceye sevk ediyor bizi. İşte size, sadece apartheid-sonrası Güney Afrika’ya değil, dünyanın diğer köşelerindeki ülkelere de yöneltilebilecek bir dizi soru: Neden “piyasa” süreçleri adil olmuyor hiç? Neden zenginler için birikim müthiş olurken yoksullar daha da yoksullaşıyor? Neden kamusal harcamalar merhametsizce kısılıyor? Neden vergi indirimleri hep zenginlerin işine yararken orta sınıfları cezalandırıyor? Neden özelleştirme rejimleri toplumun en zayıf kesimlerini en olumsuzca etkiliyor? Bu soruların Güney Afrika üzerindeki etkisi ülkede yeni bir siyasî toplum yaratmak adına verilen sözlere gölge düşürdü, apartheid-sonrası hareketin yarattığı umutlara rağmen.

APTAL, HER ŞEYİN BAŞI GERÇEKTEN EKONOMİ Mİ?

Toplumsal ilişkilerin kontrolü Güney Afrika’da gündemden hiç inmeyen bir konu oldu - aslında apartheid tam da bu kontrolden oluşmuş bir rejimdi. Tarihsel sosyoloji alanı içinde yapılan bir dizi zengin kuramsal çalışma bize sermayenin yayılmasının ve modernliğin süregiden hikâyesinde bölgedeki devletlerin rolünün önemini hatırlattı. Bu iki sürecin altyapısı da bölgede önce elmas yataklarının, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra da altın yataklarının keşfedilmesiyle hazırlandı. Bunu, hem Güney Afrika’da hem de çevresinde yerli toplumsal yapıların şiddetle yerinden sökülmesi süreci izledi. Sonuçta modern ekonominin gidişatı topluluğun doğasını kökten değiştirdi: Zorla bir nakit ekonomisinin içine çekilen ve geleneksel yaşam-tarzlarından koparılan çoğunluk yüzyıllar boyunca çevrede kalmaya mahkûm edildi. İmparatorluk, sömürge ve ırkın denetimci söylemlerinin lensiyle bakıldığında Güney Afrika’nın alt sınıfları hep onları çerçeveleyip kategorileştiren modernliğin zaman kapsamı dışındaydılar. Ülke 1920’ler, ‘30’lar, ‘40’lar boyunca sanayileşirken Fordizm bu çoğunluğun yanından geçiverdi.

Politik kurtuluş söylemlerinin yerleşmesi, bunun yanı sıra kiliselerin gücü ülkenin çoğunluğunun içinde yaşadığı koşulları değiştirmeye yetmedi - ekonominin dışındaydılar, dışlanmaları devam etti. Dışlanma kavramı günümüzde özellikle serbest piyasa ekonomisiyle ilgili kurtuluş söylemlerinin açımlanmasını incelemek için bir giriş noktası olarak kullanılabilir. Güney Afrika’nın çoğunluğunun toplumsal ve ekonomik gereksinimlerden dışlanması serbest piyasanın kurtarıcı ve güçlendirici iddialarını komikleştiriyor. Başka bir deyişle piyasa ekonomisi fikri eski Güney Afrika’nın ekonomik modellerini yenisinin içinde yeniden üretiyor. Düşünce tarihinden ve karşılaştırmalı siyasetten örneklerle buradaki tartışma piyasa ekonomisinin sunduğu reçetelerin Güney Afrika’ya uygun olmadığını gösteriyor. Bu uygunsuzluk nedeniyle bütün Güney Afrikalılar için yeni bir toplum için verilen sözler boş laflar olarak kalıyor.

İdeolojileri saplantı haline getirmiş 1960’larda ABD toplumunda ırkçı şiddete Lyndon B. Johnson’un Büyük Toplum fikriyle cevap verildiğinde Güney Afrika’nın çoğunluğu zulüm altında en kötü dönemini geçiriyordu. Milton Friedman tam bu bağlamda Kapitalizm ve Özgürlük başlıklı polemiğini yayımladı. Orada o zamanlar pek popüler olmayan bir fikri, özgürlüğün piyasalarla aynı şey olduğu fikrini savundu ve serbest piyasa ekonomisine dönüldüğünde gelişecek sağlık, eğitim gibi hizmetleri örnek göstererek argümanına destek aradı. İlk başta önemsenmese de Friedman’ın tezlerinin müthiş etkisi sonradan ortaya çıktı; bu fikirler toplumsal ilişkilerde en keskin paradigma dönüşümlerinden birine yol açarak John Maynard Keynes ile temsil edilen ortodoksiyi yerinden etti. Bu yeni ortodoksinin Üçüncü Dünya, özellikle Afrika, üzerindeki etkisi, Petrol Krizini izleyen dönemle birlikte tek kelimeyle yıkıcı oldu. Piyasa-yönelimli ekonomi ideolojisinin tahtının sağlamlaştırılmasıyla Batı’da iki önemli liderin iktidara geldiği dönem kesişti - Margaret Thatcher ve Ronald Reagan, Güney Afrika’nın çoğunluğunun yaşadığı ekonomik ve siyasî koşullarla asla ilgilenmediler.

1960’larda Güney Afrika’nın beyaz azınlığı uluslararası toplulukla iyice içiçe geçmişti. Son çalışmaların gösterdiğine göre de o dönemde dünyadaki en iyi yaşam standartlarına sahiptiler. 1950’lerde Güney Afrika yollarında Batı Almanya’dakinden daha fazla sayıda araç dolaşıyordu. Bu koşullar altında siyasî şiddet ve ayrımcılığın kör gözü yüzünden Büyük Toplum fikri gibi ırk siyasetini değiştirecek ciddi girişimler akla gelmedi bile.

Böylece ülkenin en büyük meselesi olan ırkçı ayrımcılık ile neo-liberal ekonomi birbirinden temiz bir şekilde izole edildi, aynen Friedman ve serbest piyasacı meslektaşlarının tartıştıkları gibi. Başka bir deyişle yöneten beyaz azınlık uluslararası planda piyasalara doğru yönelinmesinden faydalandılar, hâlâ ayrımcı yasaların kırbacı altında ezilen çoğunluk ise bu eğilimden sadece zarar gördü. Bu şekilde basitleştirmemin nedeni apartheid-sonrası momentte Güney Afrika’nın çoğunluğu için ekonomik tablonun hiç parlak olmadığını göstermek - geçtiğimiz on sene boyunca bu insanlar yoksul kalmaya devam ettiler.

Bir bakıma apartheid-sonrası Güney Afrika’da ekonomik sorunların bazılarının anayasalcılığın gücüyle çözüleceği söylenebilir. AUK hükümeti sosyal hizmetler konusunda insanları hüsrana uğrattıkça -özellikle Thabo Mbeki’nin başkanlığını sarsan HIV/AIDS sorunu akla geliyor- hükümeti Anayasaya sadık kalması için zorlamak maksadıyla mahkeme sistemine başvurulması giderek daha yaygın bir yöntem halini alıyor. Anayasa Mahkemesi yurttaşlara kendini yakın hisseden bir kurum, ama bu konumun uzun vadede alacağı hali öngörmek zor. Hakimlerin atanması hâlâ güncel siyasetin iniş-çıkışlarından etkileniyor. Hakimler daha ne kadar parti siyasetinden bağımsız kalmayı sürdürebilirler? ABD Yüksek Mahkemesi örneğinde görüldüğü gibi diğer demokrasilerde de hakimlerin seçimleri toplumsal ve siyasî yatkınlıklar tarafından şekillenebiliyor. Mesele Güney Afrika’nın geleceği ile ilgili. HIV/AIDS sorunuyla ilgili uzun çatışmaların sonunda hükümet Ağustos 2003’te antiretroviral ilaçlarla ilgili bir yasayı uygulamaya koymaya zorlandı.

Bu tür siyasa değişimlerinin başarısı piyasa ekonomisinin bir işlevi değil, orası kesin. Başarı, Güney Afrika’nın çoğunluğunun otoriter yönetimlere direniş geleneğinin devamına atfedilmeli. HIV/AIDS meselesinde hükümet üzerinde başarıyla baskı kurulması ile 1980’lerde beyazların iktidarına karşı başlatılan sokak direnişi arasında doğrudan bir bağlantı var.

Bu tür gelişmeler Güney Afrikalılara demokrasinin oy verme ve prosedür gibi resmi süreçlerden çok daha fazla bir şey olduğunu öğretti; demokrasi farklı zamanlarda farklı meseleler etrafında istikrarsız ittifaklar kurmak olarak deneyimleniyor. Yine de Güney Afrika’nın temel sorununu gözardı etmemeli - zenginliğin adaletsiz dağıtımı. Piyasa çözümüne başvurulması kesinlikle bu yaraya merhem olmadı. Anayasalcılığın veya parlamento-dışı siyasetin de Güney Afrika’yı bölen gelir adaletsizliği sorununu çözüp çözemeyeceği, buradaki tartışmada da gördüğümüz gibi, belli değil. Bu sorun, biliyoruz ki, apartheid’in gerçek mirası - Güney Afrika’yı Brezilya’dan sonra dünyanın en eşitsiz toplumu yapan bir miras.

* Rhodes Üniversitesi’nde (Grahamstown. Güney Afrika) Nelson Mandela Siyaset Profesörü. Yeni kitabı Politics and Security in South Africa: The regional dimension Ocak 2003’te basıldı.