Anasayfa > Birikim Arşiv > 118 - Şubat 1999 > Beşli Sivil İnsiyatif Biterken

Beşli Sivil İnsiyatif Biterken

Tanıl Bora | (Sayı : 118 - Şubat 1999)

Bir 28 Şubat müessesesi olan “Beşli Sivil İnisyatif”, yaklaşık iki yıl ömür sürdükten sonra, 1999’la birlikte havaya karıştı. 1998 Aralık ayı içinde DİSK ve Türk-İş, bu İnisyatif’in misyonunu tamamladığını, kendisine artık gerek kalmadığını duyurarak, enerjilerini Hak-İş’in de dahil olduğu “Emek Platformu”na aktardılar.

Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu geçtiğimiz Aralık başında, Türkiye’de oluşan tabloda, hükümet uygulamalarına verdiği kayıtsız şartsız destekle Beşli İnisyatif’in de katkısı olduğunu söylemişti. Sendikaların önündeki “Türkiye tablosu”nda, 100 bin kadar sendikalı işçinin işinden atıldığı bir yılın ardından, sendikalı-sendikasız 500 binden fazla işçinin işsiz bırakılmasının beklendiği bir yıla girildiği görülüyor. Türk-İş, DİSK, Hak-İş açısından, başka her şeyden çok, irticayla mücadeleden ve Cumhuriyeti kollamaktan bile çok, sendikacılık yapmaya zahmet edilmesi gereken bir zaman... Sendikaların, Şükran Soner’in “Sivil İnisyatifsizlik” olarak tanımladığı (Cumhuriyet, 19 Kasım 1998) Beşli Sivil İnisyatif’ten ve işveren örgütlerinin yanından ayrılıp, bu İnisyatif sürecinde düşman kampta tanımladıkları Hak-İş’le yanyana gelmeye gönül indirmesi, esasen böyle bir âciliyete dayanıyor. Beş bileşeninin beşi açısından da geçerli bir başka vedalaşma nedeni, son olarak Yalım Erez’in hükümet kurma girişimine verdikleri hararetli destek de boşa çıktıktan sonra, İnisyatif’in iyice işlevsizleşmiş olmasıdır. Şimdi, özellikle son iki yılda -başka vesile yoksa bir plaket alışverişi ayarlayıp- yakın temasta olmaya gayret ettikleri ordudan hep dinledikleri “demokrasiyi kurtarma görevini tamamlayıp kışlasına çekilme” hikâyesinin acemi bir taklidiyle, epey ihmal ettikleri işlerinin başına dönüyorlar.

Beşli Sivil İnisyatif’in muhasebesini yapmak, iki açıdan ilgiye değerdir. Birincisi, Türkiye’de son yıllarda hâkimiyet kazanan sivil toplum kavrayışını, “sivil toplum” kavramı etrafında örülen resmî ve egemen ideolojiyi yansıtması bakımından... İkincisi, iri kıyım sivil toplum örgütlerinin, bilhassa bu İnisyatif’te yer alan meslek örgütlerinin ve sendikal konfederasyonların bünyelerini tetkik etmek bakımından...

DEVLETİN ÜLKESİ VE MİLLETİ VE SİVİL TOPLUMU

“28 Şubat süreci” ile beraber Refahyol hükümetinin düşürülmesi için planlı tatbikat başladığında, bir generalin rejimi güçlendirmek için “biraz da silahsız kuvvetlerin devreye girmesi gerektiği” doğrultusundaki sözleri, bu süreci destekleyen kamoyunda takdirle karşılanmıştı. “Silahsız Kuvvetler” çağrısı, başkasının değil, bizzat ordunun, ne yapılacaksa “sivil toplum” tarafından yapılmasını istediğinin sağlam bir kanıtı olarak algılanmıştı. Bu çağrıya icabet edenler arasında “Silahsız Kuvvetler” pâyesine en çok hak kazanan da, “Beşli Sivil İnisyatif” oldu. İnisyatif ilkin 1997 Şubat ayı sonuna doğru Türk-İş, DİSK ile TİSK’in (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) oluşturduğu “Sivil Dayanışma Grubu”ndan geldi. Bu üç konfederasyonun başkanları, parti yöneticilerini, Cumhurbaşkanını, Yekta Güngör Özden’i ziyaret ederek “Atatürk’ün cumhuriyetinin gerçek bir tehdit altında bulunduğunu” söylediler; “Demokrasiye, Cumhuriyete, Laikliğe, Hukukun Üstünlüğüne, Atatürk İlke ve İnkılaplarına Karasevdalıyız” sloganı altında basın toplantıları düzenlediler. Ardından bu üçlüye TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) ve TESK’in (Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu) katılmasıyla Beşli Sivil İnisyatif kemale erdi. İnisyatif ilk toplantısında “rejimin temel ilkelerine bağlı yeni bir hükümet kurmak üzere” parlamentoyu göreve çağırdı. Refahyol’un düşmesinden sonra, ANAP-DSP-DTP koalisyonunun taahhüt ettiği “irtica ile mücadele” programını destekledi. Türkiye’nin diğer âcil siyasî sorunları olarak “terör, bölücülük ve devletimizi ele geçirmeye çalışmış çeteleri”, âcil ekonomik ve sosyal sorunlar olarak ise “işsizlik, enflasyon, adaletsiz gelir dağılımı ve yoksulluğu” gördüğünü söyleyerek, ilgi ve müdahale alanını genişletmeye çalıştı. Ne var ki, çizdiği çerçeve ve kullandığı dil, “rejim krizi”yle ilgili ağızlarda sakızlaşan “yozlaşma” ve “temizlik” balonlarını şişirmekten ileri gitmiyordu. Kasım 1998’de Anasol-D hükümetinin “çetelerle mücadelesini desteklediklerini” söylerek CHP’yi gensorudan vazgeçirmeye çalışırken; ilk genel seçimlerde istikrarı sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılmasını, sağda ve solda merkezde birleşilmesini isterken; Aralık’taki hükümet krizinde “bölücü örgüt başı İtalya’da yeni platform oluştururken, irtica ile mücadele yasaları sırada beklerken ülkeyi kaosa sürüklememe” kaygısını belirterek önce Ecevit’e sonra büyük coşkuyla -Beşli İnisyatif’in siyaset piyasasındaki başmümessili rolünü oynayan- Erez’e sonra da çaresiz yine Ecevit’e destek verirken, devletin ve rejimin yüksek çıkarları adına nasihat serdeden o bıkkınlık verici “âkil adamlar”ın ruhundan konuşuyorlardı. Gerçi bir yandan da “halkını siyasetin dışında tutan, sivil toplum örgütlerinin siyasete ağırlık koymasını istemeyen, kısacası halksız demokrasi ve örgütsüz toplum isteyen anlayışa karşı aktif tavır alacağız” diye efeleniyorlardı ama, siyasette sahici bir ağırlıklarını, “halklı demokrasi” için, hiç değilse kendi tabanlarıyla ilgili bir teşebbüslerini, örgütlerini herhangi bir şey için seferber ettiklerini, edebildiklerini de kimse görmedi.

Beşli Sivil İnisyatif’in resmî ve egemen ideoloji(ler) nezdinde gördüğü muamele ve beş kuruluşun yöneticilerinin İnisyatif’lerini anlamlandırma biçimi, Türkiye’de son yıllarda geçerli hale gelen bir çeşit “sivil toplumculuğun” mükemmel bir örneğiydi. Özetle: “sivil toplum”u, devleti oluşturan erklerden (ya da Milli Güvenlik Kurulu diliyle söylersek: “millî güç unsurlarından”) biri olarak değerlendiren bir telâkkidir bu. Buna göre sivil toplum, “çağdaş” bir toplumun ve devlet rejiminin “sağlıklı” işleyişi açısından işlevsel bir aygıt olarak görülmektedir. Bir bakıma, “her şeyi devletten beklememek gerektiği” yolundaki ananevî halk eğitimi tamimlerinin devamı gibidir bu anlayış; bir yanıyla da özelleştirme ideolojisine eklemlendiği söylenebilir. Özellikle de “millet ve devlet menfaati” görülen işlerde kamuoyu oluşturmak, meşrûiyet üretmek lâzım geldiğinde, başarılı ve etkili olmak, hele hele ‘dış dünyada’ ciddiye alınmak için, bu işleri mümkün mertebe sivil toplum kuruluşları eliyle görmenin faydasına inanılmaktadır. Devlet elitinin de, sermayenin de, resmî ve egemen ideolojiyi yeniden üreten entelijensiyanın da, bu cümleden olmak üzere medyanın da buna kanaat getirmiş olduğunun açık göstergesi, Cumhuriyet kutlamalarıydı. Daha taze bir gösterge, İtalya protestolarıdır. Bu olayda açıkça, “sivil toplumumuz” ve sivil toplum kuruluşları göreve çağrılarak “millî tepkimiz”i göstermeye davet ve memur edildiler; protestoların ölçüyü kaçırdığı belirli bir aşamasında da, kendilerine “tamam” dendi.

Beşli Sivil İnisyatif de bu çerçevede bir planlı sivil toplum tatbikatıydı. Herhalde beş kuruluşun yönetimleri, bu girişimi bu yönde özel bir talimat alarak başlatmadılar; muhtemelen kendileri de irticayı gerçekten bir tehlike olarak görüyorlardı. Mamâfih örneğin TOBB’nin, ancak 28 Şubat sonrası gelişmelerin hızlanmasından ve hâlâ etkisinde olduğu Yalım Erez’in Refahyol gemisini terk etmesinden sonradır ki, o zamana kadar pek büyük bir infialle izlediği söylenemeyecek olan hükümete karşı bayrak açtığı unutulmamalıdır. Aralarında -en azından hepsi arasında- güçlü bağlar bulunmayan beş kuruluşun tabandan gelen güçlü bir talebe ve uzun bir istişareye dayanmadan, hızla böyle bir İnisyatif oluşturması, “silahsız kuvvetler”in, yani “sivil toplumumuz”un rejimi korumak için seferber olmasını telkin eden resmî politikanın olağanüstü büyük teşviki olmaksızın gerçekleşemezdi. Ve Beşli Sivil İnisyatif, teşekkül ettikten sonra da, resmî ve egemen ideoloji adına ne bekleniyorsa, ne isteniyorsa sadece onu söyledi, onu yaptı. Yukarda belirttiğimiz gibi, rejim krizinin aşılması için rejim adına söylenen basmakalıp formüllerden başka tek bir fikir ve talep ortaya koymadı. Yine yukarıda belirttiğimiz gibi, sahici bir inisyatif de ortaya koymadı; iki yıl boyunca, bu beş “dev” kuruluşun kolladıkları değerlerle ilgili “karasevda”larının, başkanlarının basın toplantıları ve ziyaretleri dışında bir ifadesini gören olmadı. Devlet ve millet adına bir sivil toplum görevini deruhte etmiş olmasalardı, böyle düşünmek cümle “kamuoyu önderleri”nin hoşuna gitmeseydi, bu kadar şan ve şöhret edinmezlerdi, edinmeyeceklerini de bilirlerdi. Sadece 28 Şubat programının halkla ilişkiler işlerini üstlendiler ve bu işi de “sivil toplumumuz”dan beklenen vakar ve nizam içerisinde, “sokağa dökülmeden” yaptılar. Bu nedenle de taltif edildiler: medyada onlardan iki yıl boyunca “Refahyol’u yıkan beşli” olarak söz edildi; 1998 yazında seçim tartışmaları başladıktan sonra olsun, Aralık’ta yeni hükümet pazarlıklarında olsun, sık sık “Sivil İnisyatif”in belirleyiciliği üstüne ‘gönül okşayıcı’ haberler okuduk. Bu takdir ve taltifin maksadı, “sivil toplumumuz”un gücü ve etkililiği üstüne, bizim de artık -inşallah artık darbelere de gerek bırakmayacak- mesuliyet sahibi bir sivil toplumumuzun olduğu üstüne bir ‘iyimserlik rüzgârı’ estirmekti. Galiba inanan fazla olmasa da, inanılsın istenen, buydu.

Beş kuruluşun bu resmî ve millî sivil toplum görevini ifa ederken takındıkları azametli tavır da, tasvir etmeye çalıştığı bu “sivil toplumculuk” telâkkisinin bir unsurudur. Beşli Sivil İnisyatif, “Türkiye’nin en büyük beş sivil toplum örgütü” olarak takdim edildi ve kendini de gururla öyle takdim etti. (Zaten diğer dördünü bir yana bıraksak bile, hep “aileleriyle birlikte” Türkiye nüfusunun dörtte birini temsil ettiğini söyleyerek ‘kabaran’ TESK’in varlığı, İnisyatif’e bu pâyeyi kazandırıyordu!) “Türkiye’nin en büyük beş sivil toplum örgütü” etiketi, başka sivil toplum örgütlerinin seslerini ve bu örgütlerin kendi içindeki başka sesleri bir kenara bırakarak, Beşli İnisyatif’in “Türkiye’nin sivil toplumu”nun sesi olduğunu imâ etmekteydi. “En büyük sivil toplum örgütleri” pâyesinin ve bu pâyenin sahnelenişinin yansıttığı güç ve selâhiyet/otorite (“sivil toplumumuz”u temsil etme) mantığı; sivil toplum alanını belirli organlar eliyle temsil edilecek, çoğunluğu oluşturan selâhiyetli kuruluşların imtiyaz sahibi olduğu bir yetki alanı olarak gören bir anlayışı yansıtmıyor mu?

Velhâsıl, Beşli Sivil İnisyatif, -”Devletin ülkesi ve milleti” gibi- “Devletin Sivil Toplumu” olarak tanımlanması düşünülebilecek bir “sivil toplumculuk” telâkkisinin örneğiydi. Devletle sivil toplumu yapısal olarak zıt iradelerin ve eğilimlerin kaynakları olarak tasarlayarak, anti-devlet bir ‘sahih’ sivil toplum hayallemek doğru değil. Bu muhayyel zıtlığın ‘işlemediğini’ gösteren resmî ve millî sivil toplumculuk telâkkisi, sivil toplumu kendi içinde çatışmalı/mücadeleli bir alan olarak düşünmeyip kendi başına değer ifade eden bir meşrûiyet ve erk kaynağı suretinde kavramasıyla, ters (anti-sivil) kutuptan da olsa, aynı mantığı izliyor aslında...

DAHA KORPORATİST DAHA BÜROKRATİK

Beşli Sivil İnisyatif’i oluşturan iki meslek örgütü (TOBB, TESK), bir işveren sendikası örgütü (TİSK), iki işçi sendikası konfederasyonu (Türk-İş, DİSK), üyeleri, örgütsel ve malî imkânları ve şöhretleri itibariyle gerçekten de Türkiye’deki meslek örgütlerinin ve sendikal örgütlenmelerin en önemlileri arasındadır. Sivil İnisyatif tatbikatı, bu örgütlerin bünyesel yapısını ve bu yapının belirlediği hareket tarzını anlamak için de önemli ipuçları sunmaktadır.

Türkiye’de meslek kuruluşları, pek geriye gitmeyen kendi loncacı geleneklerinden çok, devlet ideolojisinin belirlediği korporatist bir anlayışla oluşturulmuşlardır. (Hem bu kuruluşların devlet ve toplumun ‘teşkilat şemasındaki’ yerini tayin eden, hem de yöneticilerinin zihniyetini biçimlendiren bir anlayıştan söz ediyoruz.) Kamu sektörüne dayanarak örgütlenen ve kuruluşundan itibaren himaye ve gözetim altında tutulan ana sendikal konfederasyon olan Türk-İş’e de, aynı anlayış hâkimdir. 1980’ler/’90’lar dönümündeki taban inisyatifi ve radikalleşme hamlesi Türk-İş bünyesinde bu anlayışın sorgulanmasına yol açmışsa da, köklü bir değişim yaratmamıştır. Keza 1970’lerde bu anlayışı kıran bir örgütsel perspektif ve tecrübe birikimi oluşturan DİSK de, yeniden faaliyete geçtiği 1990’larda, kendi geleneğini yeniden üretme yeteneğinden mahrûm görünmektedir - buna birazdan değineceğiz. Korporatist anlayışın önemli bir unsuru, bu örgütlerin iki yönlü temsiliyet yapıları olarak tasarlanmasıdır: meslekî ya da sınıfsal çıkar örgütleri olma vasfı, meslek kuruluşlarının ve ‘teşkilât şeması’nda onlardan farklı bir yere oturmayan (hâkim yönetim elitlerince de oturtulmayan) sendikaların işlevlerinin bir yüzüdür. Onu dengeleyen diğer yüzünü, temsil ettikleri tabanlarına, yani meslek camiasına veya sınıfsal topluluğa karşı devleti temsil etme işlevleri oluşturur. (Türkiye’de bu iki yönlü temsiliyet yapısının, sosyal refah devleti çağında evrenselleşen sosyal-korporatizmin etkisiyle modernleşerek pekişen, ama daha ‘sağlam’ kökleri vardır.) 12 Eylül’den sonra, özellikle askerî rejim döneminin etkisiyle, bu örgütlerin ‘aracı kurum’ işlevi iyice belirginleşmiş; ilerleyen ölçüde ‘enkorpore’ edilmişler, devlet ve hükümet politikalarını kendi tabanları nezdinde temsil işlevine angaje olmuşlardır. Yasal düzenlemelerle de teşvik edilen merkezîleşme ve merkezî organların güçlenmesi, malî imkânların artması, bürokratik/teknokratik yapıları ortaya çıkarmış; bunların lehine olmak üzere, taban inisyatiflerini, demokratik katılım mekanizmalarını geriletmiştir. Özellikle meslek örgütleri, baskı ve çıkar temsil örgütleri olmaktan, hükümetlere ve kendi tabanlarına müşavirlik hizmeti sağlayan kuruluşlara dönmüşlerdir. Demeç gücünden fazlasına sahip olmayan bir genel merkezden malî açıdan hayli güçlü bir bakanlık-benzeri uzmanlık örgütüne dönüşmekte olan TESK, bu sürecin en çarpıcı örneğidir. Küçük girişim erbâbını eğitim ve teknoloji servisleriyle global piyasa koşullarına uyarlama misyonunu üstlendiği bu değişim, TESK’in kendi içinde zaten yeterince güçlü olan patronajı ve Başkan kültünü iyice tahkim etmiştir: bu koca örgütün 6-7 saate sıkıştırılan son genel kurulunda protokol dışında sadece iki kişi söz almış ve onlar da Başkan Derviş Günday’ı metheden nutuklar söylemişlerdir. İşveren örgütlerini de bundan istisna etmemek gerekir: TOBB’de, 1983’ten sonra kuruluş yasasında yapılan bir dizi değişiklikle, taban iradelerini yansıtma kanalları bir hayli tıkanmıştır. Bugün TOBB, bürokratik merkezî yapısı ve ‘servisleri’ itibariyle daha gelişkin ve işlevli, buna karşılık temsil gücü bakımından AP-DYP çizgisinde politize olduğu 1970’lere ve 1980’lerin ilk yarısına göre daha kof bir bünyedir. Bu nedenle de hükümetlere her zamankinden daha fazla bağımlıdır. Nitekim TOBB yönetimleri, tarihlerinde hiçbir zaman olmadığı kadar çok, -özellikle TOBB-TÜSİAD rekabeti bağlamında-, “kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu” olmaktan gelen yarı-resmî statülerini vurgulamakta, kendilerini “Türk iş dünyasının resmî temsilcisi” olarak tanımlamaktan hoşlanmaktadırlar. İç demokrasi bakımından da, her zaman sert fraksiyonlaşmalara sahne olmuş bu örgütün, tarihinin en ‘geri’ noktasında olduğu söylenebilir. Bu yapının oluşumuna mimarlık yapan Yalım Erez, TOBB Başkanlığı döneminde DYP üst yönetimiyle (Çiller’le) olan ‘âhengi’ nedeniyle elde ettiği güç ve itibarla, Birliğin bürokratikleşmiş yapısını perdeleyebiliyordu. Yalım Erez bugün de TOBB’nin siyaseten çok etkili bir örgütmüş gibi görünmesini sağlayan temel kozudur - TOBB de ve TOBB aracılığıyla Beşli İnisyatif de Erez’in çok etkili bir figür olarak görünmesine yaramıştır, daha da yarasın diye -Erez&TOBB&TESK&“bir kısım medya”- elbirliğiyle çalışmaktadırlar.

Bürokratik/teknokratik merkezî yapıların katılım ve iç demokrasi aleyhine güçlenmesinin beraberinde getirdiği bir eğilim, bu örgütlerin büyük oranda profesyonelleşmesidir. Hükümetler, ‘otorite’ler ve kamoyu nezdinde güç ve etkinlik elde etme yolu olarak, profesyonel çalışma ürünü raporlar ve dokümantasyonlar hazırlamaya, her alanda söz söylemeye, kısacası iyi bir “halkla ilişkiler” performansına bel bağlama eğilimindedirler. Örgütsel politizasyonun ve tabanla etkileşimden doğacak bir ‘asabiyye’nin yerini, halkla ilişkiler faaliyeti almıştır. Solda konumlanmayı sürdüren meslek örgütlerinde de -örneğin TMMOB’de- benzer bir eğilim gözlenebilir: bir konuda örgüt bünyesinde derinlemesine ve yaygın tartışmaya dayanarak bilgi üretmekten ve görüş oluşturmaktansa, bu “işi”, panel yaparak, uzmanlar istihdam ederek ve onlara rapor yazdırarak halletmek yeğlenmektedir.

Bu eğilimin, örgütün politik iddiası itibariyle en ‘üzücü’ örneği, DİSK olsa gerek. DİSK, yeniden faaliyete geçtiği dönemde, klasik ücret sendikacılığına sıkışmayan geleneğini -devrimciliğini- yenilemek için, uluslararası sendikacılık deneyiminde “yaşam çevresi sendikacılığı”, “toplumsal hareket sendikacılığı” gibi kavramlarla kuramsallaştırılagelen bir ufka yönelmişti. Bu ufuk, işçiyi ve işçi sınıfı bilincini, işyeriyle ve ücretli emek ilişkisiyle kayıtlı bir çerçeveden çıkartarak hayatın her alanında örgütlemeye, böylelikle kapitalizmin çoğullaşan ve karmaşıklaşan çelişkileriyle başetmeye ve bütüncül bir alternatif oluşturmaya dönük bir bakış açısından görülebilir. Özellikle kapitalizmin içine girmiş bulunduğumuz, “klasik” örgütlü işçi sınıfının azaldığı ve giderek emekçi kitlesi içinde istisnaîleştiği çağında, bu ufuk, sendikacılığın bekası için hayatî bir gerekliliktir aslında. Ancak DİSK’in bugüne kadar bu yönde fazla mesafe aldığı söylenemez. Göz dikilen geniş ufku, DİSK Başkanı Rıdvan Budak’ın medyatik ‘omniprezens’inin (her yerde hazır ve nâzır olma hali) ikame ettiği söylenebilir! Rıdvan Budak’ın, her konuda her platformda (yani her TV kanalında) bir şeyler söylemesi elbette başlıbaşına kötü değildi, tersine, korporatist zihniyetin sendikalara dayattığı -ve darkafalı bir “sınıfçılık”la pekâlâ uyuşabilecek!- “ihtisas kuruluşu” mantığını aşmak adına iyi bir şeydi; ancak Rıdvan Budak’ın seslendirdiği görüşler örgüt tabanıyla tartışılarak içe sindirilmiş, örgütün ‘çıktısı’ olan düşüncelere değil, iyi ihtimalle uzman/danışman aklına, ama galiba daha ziyade “Başkan”ın o sıralarda genel kamuoyunda câri ve muteber olduğunu gözlediği formüllerin ezbere tekrarına dayanıyordu.

Beşli Sivil İnisyatif, sadece meslek ve sınıf örgütlerinin devlete korporatif angajmanlarının bir sonucu değildi; bu örgütlerin bürokratikleşen, taban dinamiği zayıflayan ve etkililik ihtiyacını halkla ilişkiler faaliyetiyle karşılamaya çalışan yapılarına uygun bir “piar” hamlesiydi. “Refahyol’u yıkan beşli” cakası, kendilerini hem kamuoyuna/medyaya hem de kendi tabanlarına önemsetmek için bulunmaz bir reklamdı. Nitekim TESK ve TOBB’nin 1998’deki genel kurullarında büyük övünç konusu yapıldı, “tarihî bir görev yaptık” diye övünüldü; takdime göre, bu örgütlerin sosyal ve kamusal işlevinin geçen faaliyet dönemindeki ispat-ı vücudu, bu İnisyatif’ti. TİSK Başkanı Refik Baydur, TİSK genel kurulunda aynı şekilde övünürken, bu büyük uzlaşmayı “siyasilere” örnek gösterdi. Türk-İş’in 31 Temmuz 1998’deki 46. kuruluş yıldönümü, Beşli İnisyatif’in fiyakası hatırına, “devletin en üst düzeyi”nce şereflendirildi - ki kutlama töreninin sabahında Bayram Meral’in Harb-İş’in ABD üslerindeki grevindeki grev gözcüsü işçileri ziyaret etmesine izin verilmemişti! Türk-İş Başkanı Bayram Meral, geçtiğimiz ay verdiği demeçlerde Beşli İnisyatif’le “12 Eylül’e benzer bir rejimin kurulmasına”, “bir askerî darbeye” engel olduklarını söyleyerek, bu girişimde yer almalarını daha sol bir gerekçeyle -ve örtülü bir pişmanlıkla- meşrûlaştırmaya çalışmıştır.

Sivil İnisyatif’in gerçekten etkili ve kitlesel bir hayatiyetten yoksunluğu, bu kuruluşların koflaşan yapılarının yeni bir örneği olmuştur. Örgütlerin kendi bünyeleri içindeki -dışarı çok fazla sızmayan- sıkıntılar, İnisyatif’in tepeden inme niteliğini ortaya koyar. 1998’deki TOBB genel kurulunda bazı oda başkanları “sendikalarla birlikte hareket edilmesini onaylamadıklarını” söylemişler, TESK yönetimi muhalif tutumunu bildiği bazı muhafazakâr odalara yayımlanan bildiri metinlerini göndermekten bile imtina etmiş, Türk-İş yöneticileri bazı grev ziyaretlerinde “Kahrolsun Beşli Çete!” sloganlarıyla karşılanmışlardır. İnisyatif’in temelindeki uzlaşmanın yüzeyselliği ve kırılganlığı da, daha ilk aylarda tasarlanan eylemlerin çuvallamasıyla belli olmuştu: TOBB, 3 Haziran 1997 için ilan edilen “eylem günü”nün, o gün Cumhurbaşkanının yurtdışında olacağı gerekçesiyle ertelenmesini istemiş, daha sonra da bu eylemden çekilmişti. TİSK de ortak bildiriye sendikal alanla ilgili bazı hususlardan ötürü şerh koyarak ortak bildiri eylemine katılmamıştı. Böylece, ortak bildiri okumayla başlayıp gûya iş bırakmaya kadar tırmandırılacak eylem çizgisi, sermaye örgütlerinin vetosuyla, daha ortak bildiri aşamasında tıkanmıştı.

İMZA KALABALIĞININ ÖTESİNE GEÇMEK İÇİN...

Şu soru akla gelebilir: Beşli Sivil İnisyatif, ranta dayalı ve kayıtdışı ekonominin hegemonikleşmesine karşı bir ‘üretimci’ güç ittifakı olmaya evrilerek daha anlamlı ve ‘sahici’ bir zemine oturabilir miydi? Bu beş kuruluş arasında tanımlanabilecek, ‘nesnel’ ve sınıfsal açıdan en gerçekçi ittifak bu olsa gerek -kuşkusuz iyimser ve hayırhâh bir bakışla. Belki “Başkanlar” arasında da böyle bir işlev akla gelmişti; hattâ TİSK içinde, ‘üretimci’ sanayicilerle Halit Narin’in çok güzel simgelediği eğilimler arasında böylesi bir yönelim ihtimalinden ötürü bir gerginlik olduğu söyleniyor. Ancak İnisyatif’in korporatif angajmanı, tamamen millî ve devletlû bir misyona konsantre olmuş olması ve bileşenleri arasında ‘ortak akıl’ üretmeye -hele ki bunu örgütsel bünyeye nüfuz ettirmeye- dönük bir çabanın ortada olmaması, bunu fantezi bir ihtimal haline getiriyor.

Bu fantezi soruyu dile getirmemin nedeni, kitle-meslek ve sınıf örgütleri arasındaki platform oluşumlarının anlamını tartışmaya sunmak... Sol eğilimli örgütlerde böylesi platformlara büyük bir yatkınlık var, hattâ bu gibi platformlar sol politikanın temel araçları ve zeminleri arasındadır. Sağda ise bu işbirlikleri sınırlıdır. Sağ cephedeki sivil toplum örgütleri tarafından oluşturulan en önemli platform, 1970’lerin ikinci yarısında Milliyetçi Cephe politikalarını destekleyen anti-komünist bir lobi girişimi olan Hür Teşebbüs Konseyi idi. Bu platformda TÜSİAD, TOBB, TESK ve TZOB (Türkiye Ziraat Odaları Birliği) biraraya gelmişlerdi. “Rejime sahip çıkma” misyonunu üstlenen Hür Teşebbüs Konseyi’nin bileşenleri arasındaki bağlar 12 Eylül’den sonra, “komünizm tehlikesi” ortadan kalkınca zayıfladı. Nitekim -bu kez “irtica” karşısında- yine “rejime sahip çıkma” alarmizmiyle oluşan Beşli Sivil İnisyatif’te TÜSİAD ve TZOB yer almadılar. TÜSİAD zaten 1980’lerin sonlarından beri rejimin kendi içinde reforma tâbi tutulmasını isteyen tutumuyla, devlete sadakatte kusur etmeyen TOBB ile zıtlaşmaktadır. TZOB ise DYP’ye olan güçlü angajmanı nedeniyle, -Birlik Başkanı Faruk Yücel’in ifadesiyle- “katılımcı demokrasilerde kendilerine büyük işler düşen sivil toplum örgütlerinin bu konumu dejenere ettiklerini” söyleyerek Beşli İnisyatif’e karşı çıktı. (TZOB, TOBB ve TESK’in sahip olduğu güçlü merkezî-bürokratik statüye kavuşamamanın sıkıntısını yaşayan, korporatif işlevini restore etme ihtiyacında olan bir örgüttür.)

Sola baktığımızda, DİSK, KESK ve altı meslek kuruluşunun yanısıra Halkevleri, İHD, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve başka birçok derneğin buluştuğu Demokrasi Platformu, 1993’ten beri en geniş katılımlı ve iddialı işbirliği zeminini oluşturuyor. (Demokrasi Platformu’nu oluşturan örgütlerin çoğunluğu, Beşli Sivil İnisyatif’e, Susurluk’u perdelemeye ve şeriat tehlikesine dayanarak bir askerî darbeyi veya rejimin askerîleştirilmesini-otoriterleştirilmesini meşrûlaştıran bir girişim olarak tanımlayarak karşı çıkmıştır.) Demokrasi Platformu ilk kurulduğunda, fiilen, “sosyal demokrasinin solunda” bir partinin ikamesi işlevi yüklenecek kadar önemsenmişti. Şimdi de, sosyalist/sol eğilimlerin ve partilerin bir meclisi işlevini gördüğü söylenebilir. Bu Platformun bileşenlerinin birçoğunun katıldığı, 19 bölge merkezinde yapılacak kurultaylarla -akabinde merkezî bir kurultay yapılmak üzere- tertiplenmesine girişilen “Türkiye Demokrasi Kurultayı” projesinin, tam da böyle bir meclis olarak tasarlandığı söylenebilir. Fakat Demokrasi Platformu’nun üretkenliği hakkında parlak sözler söylemek zordur. Bu birliktelik, esasen, bileşeni örgütlerin asgari ortak paydalarının altını çizme mercii olarak iş görüyor. Bu ortak paydalar da çoğunlukla Platform’daki ağırlıklı (güçlü, tecrübeli, karizmatik, atak vb.) kuruluşların telkiniyle belirleniyor ve gelenekselleşmiş, açıkçası ezberlenmiş sol formüllerin tekrar tekrar dillendirilmesinden ibaret kalıyor. Şu veya bu kelimenin kullanımıyla ilgili çekişme ve pazarlıkların ötesinde, ‘ortak akıl’ üretmeye dönük bir müzakere süreci işlemiyor. Buna da bağlı olarak, sol kamuoyu dışında -onların da ‘profesyonel’ politikacıları dışında- yankı yaratacak, kulak verilecek bir ses ve söz çıkmıyor buradan. Kısacası, Demokrasi Platformu, ‘eldeki’ sol eğilimli örgütlerin (daha doğrusu bu örgütlerin sol eğilimli yönetimlerinin) düz toplamını aşan bir güç, enerji ve heyecan yaratamadığı gibi, çok defa bu düz toplamı da biraraya getiremiyor. Olsa olsa, belki, politik angajmanı daha zayıf ve ‘gevşek’ örgütlerin tavda tutulmasına yarıyor. Fakat bu yarar uğruna, açıklamaları fazla ‘keskin’ bulan bazı örgütlerin usûlen imza verdikten sonra Demokrasi Platformu’na bir uzak akraba meclisi muamelesi yapmaları da göze alınmış oluyor. Kısacası, bildirilerin altına imza kalabalığı temin etmeye dönen bu tür platform oluşumlarının ‘uyuşturucu’ bir yanı olduğunu görmek gerekiyor.

Ortak paydayı ‘sabitleyen’, örgütler arasında açık uçlu bir ilişkiyi ve iletişim aramayan platform oluşumlarının bir başka zaafı, aynı politik cephede yer almayan kuruluşlarla görece sınırlı hedefler doğrultusunda işbirliği -ve tabiî umumî kamuoyuna seslenme- yeteneğinden yoksunlukları oluyor. Oysa “nereden ve nasıl gelirse gelsin” her türlü uzlaşmaya kapalı olmak, her şeyden önce tabanları ve amaçları itibariyle bu örgütlerin -çoğunun, diyelim- tabiatına aykırıdır; daha önemlisi, müzakereye baştan kapalı olmak, politikanın tabiatına aykırıdır. Elbette “uzlaşma”yı bizatihî bir değer hükmü haline getirmeden, oluşturduğu bilgi, güç ve temsil birikimine dayanarak, karşıtlarıyla ve hemfikir olmayanlarla müzakereye açık, hattâ müzakere için atak olmak, sadece özgüven ifadesi değil, politik iddianın ta kendisidir. ’90’larda solda konumlanan kitle-meslek-sınıf örgütleri arasında yenilikçi ve dinamik performansıyla temayüz eden TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) 1994’te saptadığı politika ilkeleri arasında, “mücadele ve devletten bağımsızlık ilkelerinin ayrılmaz parçası” olarak, somut değişiklikler sağlamak için her düzeyde müzakerecilik ilkesini vurgulaması, bu konuda önemli ve değerli bir referanstır. Demokrasi Platformu’nun (ki tam adı “Çalışanların Ortak Sesi - Demokrasi Platformu”dur) oluşumuna giden süreçte yer alan Türk-İş ve Hak-İş’in daha sonra bu Platform’un dışında kalmasında, bu iki sendikal konfederasyonun kendi tercihlerinin ve yapısal özelliklerinin yanısıra, ‘öncü’ örgütlerin, bu tercihleri ve özellikleri bilerek onları bir ‘ortak akıl’ ve ortak zemin üretme sürecine katma iradesinin zayıflığının ve ahbaplar arasında ‘kolay’ bir birlikteliği yeğlemesinin de payı yok muydu - tartışmaya değerdir. Açık ki, anlamlı ve işlevli sol platform ve ‘sivil inisyatif’ girişimleri, resmî politikadan ve korporatif yapıdan bağımsızlık ve “doğru çizgi”den başka, ‘iştahlı’ bir müzakereciliği ve örgütler arası iletişimi kamçılayacak güçlü iç demokratik işleyişleri gerektiriyor.

TANIL BORA