Anasayfa > Birikim Arşiv > 125-126 - Eylül-Ekim 1999 > Enkaz Altındaki Devletin Güvenliği

Enkaz Altındaki Devletin Güvenliği

Bülent Peker | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Devletin bütün organlarının başındaki protokol zevatı, Cumhurbaşkanından valisine kadar, hattâ varlık sebebi olağanüstü hallerde insanî yardım olan Kızılay teşkilatının yöneticileri bile, deprem sonrasında müdahale etmekteki gecikmelerini, yolların ve iletişim sisteminin devreden çıkmasına bağladılar. Bu zevat, ancak beşinci günde, binlerce kişi bekleyiş sırasında yaşamını kaybettikten, kartellerin televizyon ve gazeteleri “sivil savunma” harekâtını başlattıktan sonra “duruma hâkim olduklarını”; “ilk andan itibaren çalışmalarını başlattıklarını” söyleme cesaretini bulabildiler.

Neo-liberal âlemin “gerçekçi-devrimci” ve had-hudud bilmez Başbakanı Bülent Ecevit, en samimi hisleriyle karşımıza çıkıp, otoyolların ve telefon sisteminin iki gün boyunca işlemediğini, yoksa her şeyin yolunda olduğunu; devletin dimdik ayakta olduğunu söyleme pervâsızlığını göstermekten geri durmadı. Milliyetçi Cephe lideri Süleyman Demirel de, her zamanki pişkin devlet adamı edasıyla, eşlerini, çocuklarını, barınaklarını -onları insan yapan şeylerin önemli bir kısmını- yitirmiş insanların gözlerine baka baka, “devletten değil depremden davacı olun” diyebildi. İşte bu sözler, bardağı taşırıyor ve Türkiye’de bugün egemen olan devlet ve hükümet etme anlayışının ipliğini pazara çıkarıyor.

Kürt sorunun çatışmalı ortamı, “devlet güvenliği”nin altın yıllarına zemin hazırladı. O kadar ki, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yetkilileri, binlerce insanı kaybettiğimiz çatışmaları, “devletin” askerî harekât yeteneğinin artması ve bu konudaki teknik altyapının ve “bilgi”nin geliştirilmesi için eşsiz bir fırsat olarak değerlendirdiler. Devletin güvenliğinin bedeli, on binlerce insanın (kesin rakam bilinmiyor) çatışmalarda, saldırılarda ve işkence altında katledilmesi; en az 3.000.000 kişinin yaşam ortamlarından kopartılarak sefalet içinde yaşamaya terk edilmesi oldu. Devletin güvenliğinin “niçin?”i sorgulanmadı. Onu sorgulamak için, devletin niçin oluştuğunun bilgisini gerektiriyordu. Sorgulanmadı, çünkü devlet görevlilerinin devlet dediği “şey,” devletin niçin olduğu tartışmasına gelmiyordu ve bizlerin bilgisel donanımız -özellikle postmodernizm ve saire tartışmalarına kafamızı gömmüşken- böyle bir tartışmaya elvermiyordu.

17 Ağustos sonrasında ise, “devlet nerede” sorusu, devletin niçin olduğu sorusunu da davet etti. Bu soru kapatılmaya müsait bir sorudur. Büyük olasılıkla da kapatılacaktır. “Susurluk’tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” deniyordu. Şimdi, “depremden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demenin buruk bir tadı yok mu?

İnsan bünyesi gibi, toplumsal hafıza da, derin acılara ve sorulara karşı korunma mekanizmalarına sahip. Ama bu mekanizmalar, güvenliğimizi tehdit ediyor ve sorunun sorduğu, her zaman ortada duruyor ve duruyordu. Ne özelleştirme tartışmalarında ne de sosyal güvenlik tartışmalarında bu soruya gönül indirmedik.

Depremin yol açtıkları, devletin niçinliğinden ve dolayısıyla da, insan hakları probleminden ayrı düşünülemez. “Devletin güvenliği”nin, Türkiye’de (aslında dünya ülkelerinin çoğunluğunda) en yüksek değer olarak kabul edildiğini biliyoruz. Devlet organlarının bu ilkeye göre yapılanması, deprem sonrasındaki müdahale ve acil yardım çalışmalarında da ortaya serildi ki, yurttaşların güvenliğine hizmet etmiyor. Devlet, güvenlik aygıtlarından ibaret değil. Örneğin iktisadî ve malî aygıtları, eğitim-öğretim aygıtları, adalet aygıtları da var. Ama bütün bu aygıtlar, “iktidarın ve devlet güvenliğinin stratejik kaynakları” değil mi? Çünkü güvenlik bütünseldir.

Devletlerin “güvenlik” aygıtları, muhtemel durumlarda “devletin güvenliğini” korumak için stratejik planlar yaparlar. Örneğin, bütün büyük orduların, bir işgâl durumunda ülkelerinin hangi bölgelerini tahrip edecekleri; hangi kentlere, köylere, fabrikalara, yol ve köprülere bombardıman yapacakları bellidir. Beklenir ki, o orduların, bir felâket durumunda -hele hele öngörülen bir felâket durumunda- da yapacakları planlanmış olsun. Ama bu, “devlet güvenliği”nden ne anlaşıldığına bağlıdır.

Marmara depremi sonrasında bütün devlet kuruluşları, depremden, yolların ve telekomünikasyon donanımındaki hasardan davacı olmamızı istiyorlar.

Peki bu kuruluşları biz niçin oluşturduk? O kuruluşların yöneticilerini biz niçin yetiştirdik ve istihdam ettik? Yoksa bu kuruluşları oluşturan ve o kişileri istihdam eden biz değil miyiz? Değil isek, “biz”den nasıl söz edebiliriz? Devletten nasıl söz edebiliriz?

Denetimsiz yapıların, kentlerin planlanmamasının yol açtığı can kaybı için, hesap sormaktan gayrı, yapılabilecek bir şey yok. Ama “enkaz altında kalan ve ölen binlerce insan kurtarılabilirdi” duygusundan kurtulabilecek miyiz? Biz bu ülkenin tarihinde kaç defa, “onlar aslında ölmeyebilirdi” demek zorunda kalmadık mı? “Bir şeyler yapmalıyız” dedik, tasarılar kurduk ve -bizden bağımsız olarak kurgulandığı yanılsamasıyla yaşadığımız- gündelik hayatlarımıza geri döndük. Bir sonraki faciaya kadar... Ondan sonraki katliama kadar...

Devletle, kamusal yaşamla, kişinin eylem gücüyle ve sorumluluklarımızla ilgili sorular, on yıllardır, sorulması neredeyse ayıp sorular olarak duruyor. Bunun nedenlerinden biri, bilgisel alanlarda çalışanların, bilginin insan hayatı için olduğu savlarına yönelik kuşkuları olmasın sakın... Ya da, yalnızca güzel olduğu için kullanılan terimlerle, hayatın açıklanamayacağını (böyle söylemek cazip geldiği için) açıklamaya çalışmaktan insan hayatı için bilgi üretmeye vakitleri mi kalmadı?

NEO-LİBERAL DEVLETÇİLİĞİN ENKAZI

Türkiye’nin güvenlik aygıtları, 20. yüzyıl başlangıcından itibaren, modernleşme/uluslaşma ideali doğrultusunda, “iç tehdide” karşı “devletin güvenliğini” temin etmek için yapılandırıldı. Diğer devlet kuruluşları ise, 1980 sonrasında, kapitalist kalkınma/büyüme ideolojisinin çağımızda getirdiği, neo-liberal devletçilik diyebileceğimiz hükümet etme ilkelerine göre yeniden yapılandırıldı.

Neo-liberal âlemin “gerçekçiliği” ve “devrimciliği”, gelişmemiş, aslında bir fikir olmanın ötesine pek gidememiş (sosyal) devleti, “yeni dünyanın, globalleşmenin gerçekleri”ne uygun olarak, ortadan kaldırmaktan ibaret görünüyor. Ama bu, neo-liberal ideolojinin inşâ ettiği/enkaza çevirdiği dünyanın yalnızca en üst katmanıdır. Neo-liberal ideolojinin inşâ ettiği gerçeklikte, bütün bilgi ve çabanın en üst amacı, insansal dünyayı kapitalist yöndeki teknolojik ilerlemenin “kendiliğinden” gidişatına ve bireysel malî sermayenin dizginsiz isteklerine göre dönüştürmektir. Bütün bunlarda kamu yararı, ancak bir yan ürün olarak beklenmektedir – elbette bunlardan yararlanabilecek bir kamu kalırsa.

Ayrıca, formel eşitlik kurgusuna dayanılarak, söz konusu dönüşümlerin bütün bireyler için eşit olarak yarar sağlayabileceği düşünülebilir – elbette, bu arada daha geniş sayıdaki ve “zamanın gereklerine uyamayan” insan grupları için yapılacak bir şey yoktur; onlar doğuştan eşit değillerdir. “Doğal” afetler -örneğin Afrika’da kuraklık ne kadar doğalsa ya da Japonya gibi “ileri” endüstriyel, hattâ “post-endüstriyel” bir ülkede meydana gelen depremlerde kitlesel ölüm ne kadar doğalsa-, onları ortadan kaldıracaktır.

Neo-liberal ideolojinin belirleyici olan çekirdek katmanında yatan fikir, başka bir şekilde ifade edersek, şudur: Devlet, yalnızca global dünyadaki “otomatik ve ekonomik süreçlerin” (devletlerin aktif ya da pasif müdahalesi olmadan işleyemeyen ve ancak müdahaleler sayesinde kaynakları ya da getirileri paylaştıran bu oluşların) önündeki engelleri temizlemek ve yerel olarak da, bu “süreçler”in kendiliğinden, yani hiçbir direnme ya da doğal-insanî hiçbir engelle karşılaşmadan işlemesini sağlamak için vardır. Bu kurguda -gerçekten de devlet organlarının işleyişini dönüştüren bu kurguda- devlet organları, artık siyasal iktisadın her alanında, en başta da (bugün anlaşıldığı anlamda) “güvenlik” alanında, polis devletine, ya da klasik liberal iktisatçıların “bekçi devleti”ne dönüşmüş bulunuyor.

Ama bekçilik işlevi bile, insan yaşamını korumaya gelince, ekonomik hesaplamanın konusudur. Çoğu kapitalist ülkede olduğu gibi, Türkiye’nin de “millî savunma/millî güvenlik” harcamaları, bütçenin en büyük kısmını oluşturuyor. “Millî savunma/güvenlik” harcamaları, iç savaş koşullarında o kadar artmıştır ki, psikolojik harekât aygıtının resmî ve gayrı resmî organları, uyuşturucu ticaretinin bile (emir-komuta zinciri içinde) yapılmasını gündeme getirebiliyorlar (ve elbette gündeme getirmekle kalmıyorlar). Uluslararası ortamda kara para aklama konusundaki eleştiriler karşısında protokol zevatının ve kartelci “sivil savunma” teşkilatının yazar ve konu mankenlerinin ne kadar mütehassıs olduğunu hatırlamak yeter.

Çalışmadan durması bile bu kadar pahalı olan ölüm makineleri ya da öldürme-işkence yapma faaliyetinin bu ekonomik hesaplama mekanizmasının dışında olduğu düşünülmemelidir elbette. Devlet bütçesinin -yani yurttaşların emeklerinin sonucunda elde edilen ve protokol zevatının keyfine bırakılan fonların- büyük bölümü (resmî bütçeden çok büyük bir bölümü) “millî savunma/güvenlik” harcamalarına ayrılmaktadır. Ancak bu ölüm aygıtı için harcanan fonların, “ucuz hükümet etme” anlayışı çerçevesinde sayısız “devlet yararı” ürettiği unutulmamalıdır: toplumsal alanı boşaltma ya da onun oluşmasını önleme gücü, uluslararası prestij, sarsılmaz (çok iyi organize olmuş, en ileri, çok modern) bir “devlet” yapısı görüntüsü, güçlü bir propaganda (“psikolojik harekât” dahil) aygıtı, baskı aygıtlarının “gücü” ve saire. Bütün büyük basın ve yayın organları, global ve yerel sermaye tekelleri, hattâ “sivil toplum” örgütleri, bazen büyük çıkar ortaklarıdır; bazen de (harcamaların devasa boyutları düşünülürse) asıl menünün artıklarıyla, bu tezgaha ortaktır. Siyasetin yerini, ortaklık için yapılan rekabet almış gibi görünüyor.

Bütün devlet kaynaklarını sömüren “savunma” sektörünün ucuzluğu şuradan da bellidir ki, insan hakları ihlâlleri ya da kitlesel ölümlere yol açan insan hakları suçları gündeme geldiğinde, devasa bir “sivil savunma” mekanizması kendiliğinden çalışmaktadır. Depremin ilk günlerindeki televizyon ve gazete haberlerinin söyledikleri ya da söylerken akla getirdikleri ile üçüncü günden sonrakiler arasındaki uçurumu düşünün bir. Kürt sorunuyla ilgili önemli olayların ardından da bu hızlı geçişleri görmedik mi? Depremin ardından da, “yangında ilk kurtarılacak”ların başında, bugün “devlet” dediğimiz her neyse, o geldi.

Böyle bir imaj ve propaganda “devlet”inin, başka türlü bir dünyada yaşamak isteyenler için ne anlama geldiği de açıktır: Bu fikirlerinden vazgeçmek onların hayrınadır ya da yapılacak pek bir şey yoktur. Ama bu yalnızca bir görüntüdür aslında – kocaman ve fos bir yalan. Ama bu yalandan şöyle ya da böyle bir çıkarı olanların kaba kuvveti, kimseden açıkça karşı çıkmasını bekleyemeyeceğiz kadar fazladır. Öte yandan, kaba kuvvetle ya da imajın gücüyle iktidar arasındaki ayrım da yeterince açıktır.


Bugün devletten anlaşılan, işte bütün bu ekonomik faaliyetlerin, “psikolojik harekât”ı da kapsayan “güvenlik” faaliyetlerinin, çıkar ortaklıklarının organize edilmesidir: Devlet, örgütlenmiş enformasyon ve şiddet tekeli haline getirilmiş bulunuyor. Bu durumda “devletin güvenliği”nden de, bu örgütlenmişliğin, onun dünyayı görüşünün ve tekel statüsünün korunmasını anlamak gerekiyor. Aslında böyle anlaşılan bir devlet yapılanması ve onun hükümet etme pratikleri ile kapitalist ideolojiler arasında bir hısımlık hali söz konusudur. Devletler arasındaki güvenlik (ve elbette “savunma” endüstrisi) alanı, yerel çıkar ortaklıkları arasındaki rekabet ve işbirliklerinin de alanıdır. Bu, “globalleşme çağı”nda daha rahat görünüyor.

“Devlet güvenliği” denenle ilgili faaliyetler arasında “psikolojik harekât” ve genel olarak bütün hegemonik faaliyetlerin öneminin ve günümüzde ulaştığı etkinin en iyi göstergesi, devlet kuruluşlarının sosyal hakları gerçekleştirme işlevlerini, ilgili faaliyetlerin kârlılığını güvence altına alan düzenlemelerin ardından piyasaya terketmesi olsa gerektir. Aynı devlet kuruluşları, artık neredeyse yalnızca söz konusu kârlılığı teminat altına almakla görevlidir. Türkiye gibi ülkeler için, bu özellikle doğru görünüyor. Belirli bir sosyal devlet deneyimi olan ülkelerden farklı olarak Türkiye’de, özelleştirilen hizmetlerle ilgili düzenlemeler, kârlılığı pervâsızlık düzeyinde yüksek, hizmetlerden yararlananların haklarının -bedeli mukabili olsa bile- gerçekleşme düzeyini ise, pervâsızlık düzeyinde düşük tutuyor. Buna da, “ekonomik özgürlük” deniyor. Yaşama hakkını tehdit edebilen bir özgürlük... Özgürlük kavramımızı da sorgulamamız gerekmiyor mu?

Hal böyle olunca, “devlet nerede?” diye sormanın pek anlamı kalmıyor. İnsanlığın hayat kurtarma bilgisi, neo-liberal devletçiliğin enkazı altında ne ilk kez, ne de son kez kaldı.

Öte yandan, uluslararası hukuk bakımından “devlet nerede?” diye sormanın yerinde olmadığı açıktır. Acil müdahale ve yardım faaliyetlerinden geri duran devlet kuruluşları, uluslararası yardım kuruluşlarının ülkesine girmesinde yetki sahibidir. Nitekim bu kuruluşlar, hazırlıklarını yaptıktan sonra hükümetin çağrısını beklemek zorundaydılar ve ilk saatlerden itibaren havaalanlarında bekleyenleri bile, Türkiye’ye ancak ikinci gün girebildiler. Her dakika en az bir insan hayatı demekti o sıralar.

Bugün devlet deneni enkaz altından kurtarmanın yollarından biri de, biçimsel hükümet konumlarında kim varsa, onu suçlamaktır. Depremin ardından bütün olup bitenlerde, Dördüncü Milliyetçi Cepheye özgü olan tek bir yan vardı aslında: Uluslararası yardımlara ve gönüllü kurtarma ekiplerine karşı isteksizlik. Bu da, milliyetçilerden oluşan bir kabinenin, insan hayatı için oluşturduğu tehditlerden birini; örneği az görülebilecek birini oluşturuyor. Kurtarma ekiplerine izin vermedeki gecikme bir yana, Cephenin yaklaşımının kan dondurucu örneklerinden birini, MHP’li bakanlardan biri verdi: Yunanistanlı gönüllü hekimlere izin verilmediği yolundaki haberlerle ilgili olarak, “stratejik bölgelerimize herkesin elini kolunu sallayarak girmesine izin verebilir miyiz?” diyen bakan, milliyetçilikle insan olma arasındaki kapatılamaz uçurumu da gösterdi. Millî öncelikler söz konusuydu: “devletin güvenliği” ya da insan hayatı.

Devlet kuruluşları “devletin kendi güvenliği”yle ilgileneceğine göre, insanların hayatını kurtarmak da sivillerin işi olmalıydı elbette. “Devlet”i yüce değerlerini korumasında ve kollamasında rahat bırakmak için, “sivil toplum” doğuverdi. Ama Genelkurmay Başkanı buyuruyor ki, bu işlerde bile “sivil toplum” haddini bilmeli ve televizyon kameraları altında uslu uslu çalışmalıdır. Milli “sivil toplum kuruluşları”na taltif, muhaliflere tehdit...

Neo-liberal devletçiliğin depremin ardından kanattığı yaralar bile, millî birlik ve bütünlük ruhu içinde sarılacaktır. Bu sarsılmaz gücün bu kadar kolayca ürküvermesi neden?

Bu arada, millî bürokrasimizin ve millî burjuvazimizin depremle ilgili hissiyatına en güzel tercüman olan zat, Üzeyir Garih Beyefendidir. Kendisi, çeşitli televizyon programlarında, depremi Türkiye için “malî kurtuluş” için büyük bir fırsat olarak gördüğünü beyan etmektedir. Hükümet, uluslararası iskan fonlarının millî inşaat sanayiimize peşkeş çekilmesi için üzerine düşenleri yapacak olursa, deprem, Türkiye’nin (hangisi?) kalkınmasına (yani ne olmasına?) vesile olacaktır.

Bazı bürokratların, deprem nedeniyle gönderilen yardımları, dış borçların ödenmesi için fırsat olarak gördükleri de biliniyor.

Rasyonellik, fırsatçılık ve pervâsızlık... Bunca insan, bu yüzden günlerce can çekişerek ölmedi mi zaten?

KURUCU BİR İRADE OLUŞTURABİLECEK MİYİZ?

Modernitede insanca yaşamı seçenlerin bilimi, belirli boyuttaki doğal ya da insansal felâketlerde insan yaşamını korumanın araçlarını geliştirmiş bulunuyor. İnsanın ölümünü engellemek mümkün değil; ölme özelliğimizden sıyrılabilseydik, o zaman başka canlılar olurduk kuşkusuz; böyle bir seçme, insan olmaktan da vazgeçmek olacaktı. Bugünkü insanlık durumunda, her insan, zamanı geldiğinde insanca ölmeyi istiyor ve insanca ölmek de, toplu katliamlarda ölmemeyi, doğa dışındaki bir engelin sevdiklerimizle vedalaşmamızı engellememesini, uzun zaman can çekişmeden ölmeyi, sevdiklerimizden geride kalanların ölümümüzü kabullenebileceği koşullarda ölmeyi, yeryüzünü bir bütün olarak terk edebilmeyi vs. kapsıyor.

Ama bilim, belirli bir yöndeki istemeden bağımsız çalışması mümkün olmayan bir faaliyet olduğu gibi, onun sonuçlarının hangi yönde işe yarayacağı da, isteme konusudur. İnsan bilgisinin bütün alanları, istemenin nasıl oluşturulduğuna ve neyi istediğine bağlı olarak insan içindir ya da değildir; ölümü seçer ya da hayatı seçer; seçtiği hayat da, ölüm de, insanca, insana yaraşır olabilir ya da olmayabilir.

Bilimsel bilginin oluşması da, onun insan hayatına uygulanması da, çağdaş dünyada ancak devletin varlığında olanaklı görünüyor. Çünkü bu, çok büyük insan örgütlenmelerini ve onların sürekliliğini gerektiriyor. Devlet de, “niçin”i bir yana bırakılırsa, başka bir şey değildir zaten. Önemli olan, “niçin?” olduğudur.

Bugün yapmamız gereken, bir devlet inşâ etmeye girişmek; insan haklarını hep birlikte korumak ve bir cumhuriyet oluşturmak amacıyla, modern dünyada devlet olmanın gerektirdiği kuruluşların embriyolarını ve/veya mevcut devlet yapısında var olanları denetlemekle/dönüştürmekle görevli kurulları oluşturmaktır. Bu, Türkiye’de -bir meşrûiyet mücadelesi sonucunda, diğerinin işlevlerini devralması için yola çıkılan- paralel bir devletin oluşması için iğneyle kuyu kazmak demektir. Deneyimlerimiz gösteriyor ki, bu yolda temel öneme sahip etkenlerden biri de, bugünden -aynı zamanda- yeni devlette yaşamaya başlamak; o devleti kurmuşçasına yaşamaya başlayabilmektir. Tek tek kişilerin hayatlarını ve insan olarak serpilip gelişmelerini sağlamanın başkaca pek çok yolu olabilir. Ama Anadolu topraklarında -doğa insan hayatına bütünüyle son verinceye kadar- insan türünün varlığını ve insanca hayatı korumak için, kurucu bir iradeyle direnişe ve inşâ etmeye geçmekten başka çare görünmüyor.

Mevcut kuruluşlarımız, bu bakımdan ne kadar umut vaad ediyor? Onlar ne kadar hesap sorabiliyorlar, ne kadar hesap sorabiliriz? Hesap sorabilmek için, hesap verebilmek gerekiyor.

Örneğin yapıların denetimi konusunun nasıl politik bir mücadele alanı haline gelmiş olduğunu ve meslek kuruluşlarının denetim alanından nasıl dışlandığını öğreniyoruz. Ama bu alandaki meslek kuruluşlarımız, bu politik mücadeleyi nasıl yaptılar ve ne kadar etkin olabildiler? Bu mücadele ne kadar politik olabildi? Politik olabildiyse, hangi ilkelere dayandırıldı? Taleplerini ve onları ne kadar etkin bir şekilde dile getirdiklerini sorguladılar mı? İnsan yerleşimiyle ilgili meslek alanlarındaki eğitim ve öğrenimi, onu belirleyen ilkeleri sorguladılar mı?

Örneğin insan haklarıyla ilgili kuruluşlar, deprem sonrasında oluşan ortamın gerektirdiklerini yapabilmek için ne kadar seferber olabildiler, ne kadar seferber edebildiler? Yoksa onlar, yalnızca eleştirmek için mi varlar?

Türkiye’de muhalefet konumundaki kişi ve kuruluşların, devlet organlarının ne yapması, ne yapmaması gerektiği konusunda sezgileri, fikirleri var. İnsan haklarını korumak ve onları ihlâl etmemek devlet organlarının görevidir. Ama, öte yandan da, neo-liberal devletçi bir anlayışla ve yapılanları-yapılmayanları “devleti koruma” adına meşrûlaştıran bir hükümet etme anlayışı karşısında, devlet organları bu anlayışa göre yapılandırıldığında -yani günümüz koşullarında- Türkiye’nin muhalif kuruluşları tuhaf bir durum sergiliyorlar. Onlar, bu yapılanmayı ve bu anlayışa göre yapılıp-edilenleri eleştirmekle yetiniyor ve bunun ötesinden görevleri olmadığını savunuyorlar. Yaşam hakkını korumak ve onu ihlâl edenleri cezalandırmak devlet kuruluşlarının görevidir, diyorlar; haklılar. Eğitim hakkını, sağlık hakkını gerçekleştirmek devletin ilgili kuruluşlarının görevidir, diyorlar; haklılar. Sosyal güvenlik hakkını gerçekleştirmek devletin görevidir, diyorlar; haklılar.

Ama bu tavırda bir tuhaflık yok mu? Sanki bütün bu görevler yıllardır yapılıyormuş da, şimdi yapılmaz olmuş gibi davranmak, bir sosyal devlet perspektifinden eleştiri getirmek de pervasızlık olmuyor mu? Bütün bunlar, devletin ilgili kuruluşlarınca gerçekleştirilmediğinde; örneğin sağlık güvencesi sistemine dahil olmayan ve ilaç alamayan bir lösemi hastası ya da enkaz altından çıkartıldıktan sonra başının çaresine baksın diye ortada bırakılan bir deprem mağduru kapımıza geldiğinde ya da bir yerde umarsızca beklediğinde, “devletin ilgili kuruluşlarına başvur” demek, ne kadar inandırıcı, dönüştürücü, her şeyden önce ne kadar insanca bir tavırdır? Böyle bir insan kapımıza geldiğinde, olanaklarımız ona merhem olmaya elvermiyorsa, onunla birlikte oturup ağlamayı olsun başaramaz mıydık? Belki bütün beklentisi buydu gerçekten de, ama bunu da beceremedik; bizden başka bir beklentisi kalabilir mi? Belki ona şunu söyleyebilirdik: Bu düzeni yıktığımızda/dönüştürdüğümüzde, yaralarına merhem olacağız; biraz dişini sık, ha gayret...

Yaşama ortamlarından kopartılıp sokağa atılan ve hâlâ sokakta olan; yurttaşlıktan, hattâ insanlıktan sürülen üç milyon insandan biri kapımıza geldiğinde, “bizim işimiz karın doyurmak değil, ancak aspirin verebiliriz” demişken, zorunlu göç deneyimimizi deprem bölgesine taşımaktan başka ne gelir elimizden? Bırakın, bütün deneyim ve birikimlerimiz enkaz altında kalsın.

İnsanî dayanışmanın asgarî gereklerini yerine getirme iradesinden bile yoksun bir tavırdan kurucu bir irade çıkarabilecek miyiz? Soruyu, bir de böyle sormak gerekiyor.