Anasayfa > Birikim Arşiv > 127 - Kasım 1999 > Kışlalı Cinayeti: “Komplolar zinciri“nde Bir Halka mı?

Kışlalı Cinayeti: “Komplolar zinciri“nde Bir Halka mı?

Ömer Laçiner | (Sayı : 127 - Kasım 1999)

“Paranoyak olmamak polis tarafından takip edilmediğimiz anlamına gelmez” derler. Benzer biçimde “komplo teorilerine inanmamamız hayatta, tarihte komplo diye bir şey olmadığı anlamına gelmez” de diyebiliriz.

Yani, komplo teorilerinin geçersiz olduğunu, tarihsel süreçlerin komplolarla izahının veya değiştirilmesinin saçma bir yaklaşım olduğunu bilmek veya savunmak, o süreç içinde birilerinin komplolar tertiplediği, bunlarla sonuç almaya, gidişatı değiştirmeye kalkışmış, kalkışacak olması ihtimalini, olgusunu dışlamaz.

Ahmet Taner Kışlalı cinayeti bir komplodur. Dahası bir komplolar zincirinin -şimdilik- son halkasıdır. Bunu şu sıralar hemen herkes söylüyor. Farklılık, kimilerinin bu zinciri Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi “laik-Atatürkçü” kimlikleriyle tanınan kişileri katleden suikastlerle kurması ve böylece de “anti-laik-şeriatçı” bir komplo yargısına varması; başkalarının ise bu anılan suikastleri de dahil etmekle birlikte, onlarla zamandaş bazı olayları da ekleyen daha değişik bir zincir kurarak başka “komplocu merkez”leri işaret ediyor olmalarında.

Öyle anlaşılıyor ki, şu sıralarda, “ne oluyor, nereye götürülmek isteniyoruz” sorusuna cevap bulmaya çalışan herkes, eğer açıklamasını bir komplolar zincirine dayandırarak yapmıyorsa, inandırıcı olması da pek mümkün olmayacak. Dolayısıyla biz de aşağıda ister istemez bir “komplolar zinciri”nden söz edeceğiz. Ama hemen uyarmalıyız ki, eğer işimiz hangi komplolar zincirinin daha inandırıcı, daha “gerçeğe uygun” olduğuna karar vermeye kalmışsa; birincisi herkese kendi meşrebine, yani kendi siyasal duruşuna haklılık veren zincir doğru, “her şeyi açıklayıcı” gözükecek; dolayısıyla böylesi bir tartışmaya girişmekle kimse ötekini ikna edemeyecektir. İkincisi ve daha önemlisi bu tartışmaya yoğunlaştığımız oranda “komplolarla ve komplocular” tarafından daha kolay manipüle edilebilir hale gelmiş olacağız.

Şu noktayı asla hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Komplo, bir gidişatın yönünü değiştirmek için başvurulan bir eylem demektir. Ve hemen hemen daima, gidişatı yeni bir yöne çekmek için değil, değişmekte olan yönü tekrar eski rotasına döndürmek ve ancak o yöne dönüldüğünde ulaşılacak bir sonuç adına yapılır. Yani “komplocular”, hemen daima, çatışma halindeki taraflardan biri içinde yeralan eğilimlerden, güçlerden biri olup da, zamanla çatışmanın ekseni, zemini veya araçlarında başkalaşmaların meydana gelmesiyle “genel gidişat”ın da değişmeye yüz tutması üzerine eski etkinliğini yitiren, yitirmekte olduğunu gören, dolayısıyla güçsüzleşen odaklardan çıkar. Komplonun provokasyondan farkı da buradadır. Çünkü provokatif eylem, yine belirli bir çatışma halinin yaşandığı bir süreçte, gidişatın ileride muhtemelen doğuracağı bir sonucu hızlandırmak veya bir başka ifadeyle taraflardan birinin (veya ikisinin de) benimsemeye potansiyel olarak hazır oldukları bir mücadele zeminine kaymaları için tertiplenir. Komplocuların kendilerini gizlemeleri, buna mukabil provokatörlerin “ön safta” görünmeleri de bu yüzdendir.

Dolayısıyla; eğer Kışlalı’nın katledilmesi, örneğin tam da 28 Şubat sürecinin arefesinde tertiplenmiş olsaydı; bunu ister bir “irticai odak”, ister şimdi şüphelenildiği üzere “derin devlet” ya da CIA ve düşünebildiğiniz hangi odak tertiplemiş olursa olsun bu bir provokasyon eylemi olurdu. Çünkü ortada yükseliş dönemini yaşayan ve önündeki dönemde daha da güçleneceğini uman bir “İslâmi hareket” ve ona karşı harekete geçmeye hazırlanan “kuvvetler” vardı. İki tarafta da aradaki gerilimin silahlı bir kapışmaya dönüşmesini istemeyenler çoğunlukta olmakla birlikte, tarafların ve gerilimin mantığı içinde bu da muhtemel görülebiliyordu. Ve her iki tarafta da kesin, nihai “çözüm”ün bu ihtimalde gerçekleşeceğine inananlar ve isteyenler vardı. Suikast bunlardan biri tarafından tertiplenebilir ve her iki taraftaki çoğunluk istemedikleri halde mantıken reddedemedikleri bir silahlı kapışma ihtimali mecrasına -bu ihtimali “kesin çözüm” sayan eğilimlerin inisyatiflerine teslim olarak- sürüklenebilirlerdi. Provokasyon amacına ulaşmış olurdu böylece.

Oysa aynı eylem, diyelim 1997 Temmuz’unda, “28 Şubat süreci” RP’yi iktidardan indirdikten sonraki aşamada tertiplenmiş olsaydı ve tertipleyenler yine bir silâhlı kapışma amaçlamış olsalardı, olay bir komplo olurdu. Çünkü 1997 Şubat-Temmuz döneminde RP ve genel İslâmî hareket, kendisine karşı yapılacak yeni bir saldırı, geriletme hamlesinin hiçbir meşrû, yasal dayanağının olamayacağı, dolayısıyla kendi meşrû savunma-direniş hamlesine en geniş bir haklılık desteği bulabileceği noktaya kadar çekilme stratejisine uyarlı bir rotaya girmiş, “laik cephe”de ise yeni, “28 Şubat destekli” hükümetin icraatını bekleme tavrı egemen olmuştur. Bu durumda geride kalmış, isteklileri tarafından “kaçırılmış fırsat” gibi görülen silâhlı kapışma ihtimalini “canlandırmak” gibi bir işlev beklenebilirdi: o tür bir suikastten. Bu tertibi yapanlar laik-anti-laik gerilimini silâhla, silâhlı kapışma ile çözmenin hem bu sorunun “kesin çözüm” tarzı olduğuna inanıyor olmalıdırlar; hem de kendileriyle birlikte toplumun -ya da kamuoyunun- geniş kesiminin o laik-anti laik çelişki/çatışmasının ülkedeki en belirleyici sorun olduğuna dair bir kanıya kapılmış olması da şarttır.

28 Şubat arefesinden, hattâ Refahyol hükümetinin kurulmasının daha öncesinden beri toplumda, kamuoyunda bu kanı yaygındı denilebilir. Ve o nedenledir ki, 28 Şubat arefesinde veya 1997 Temmuz’undaki bir Kışlalı cinayetini, örneğin o sıralarda hâlâ dumanları tüten “Susurluk vakası”na bağlı faili meçhul cinayetler, katliamlar, yargısız infazlar zincirine değil de, asıl olarak Muammer Aksoy, Bahriye Üçok .... Uğur Mumcu cinayet halkalarına ekleyip “anlamlandırmak” yaklaşımı daha geniş bir taraftar kitlesi bulabilirdi.

Oysa 1999 Ekim’indeki bir Kışlalı cinayetini bu tarzda “anlamlandırmak” bırakın başkalarını en has Atatürkçü-laiklerin epeyce bir kesimi tarafından bile pek “inandırıcı” gelmiyor bugün. Bu suikast iki yıl önce gerçekleştirilmiş olsa ve faillerin irticai bir terör örgütüne mensup olduğuna dair güçlü somut kanıtlar olsaydı bile bu kesim, o dönemde suikasti genel dinî hareketin tümüne maleden gayet saldırgan bir dili kullanmaktan çekinmez, derhal “şiddetli” tedbirler alınmasını hattâ “28 Şubat”ın duruma el koymasını talep ederdi. Oysa şimdi daha cinayetin akabinde görünen odur ki; bu kesim, suikastin failleri derhal yakalanmış ve irticai bir terör örgütüne mensup oldukları kesinlikle tespit edilmiş olsaydı bile, şüphesiz irticayı lanetleyen en sert ifadelerle tepkisini dile getirecekti, ama tıpkı şu andaki gibi bütün İslâmî hareketi töhmet altına sokmayan bir dili aşmayacaktı. Çünkü “28 Şubat”ın militanlığına soyunanlar, her ne kadar “28 Şubat”ın “görevini tamamlamadığını, dolayısıyla o sürecin hâlâ devam ettiğini ve etmesi gerektiğini ısrarla öne sürmekteyseler de ve böylece Türkiye toplumunun hâlâ laik-anti-laik çatışmasının en hayatî, belirleyici sorunu olduğu kanısı içinde olması gerektiğini istiyor iseler de; o tarihten bu yana Türkiye’de köprülerin altından çok su akmış, ülke asıl belirleyici sorunlarının başka yerlerde düğümlendiğini gören bir ortam ve o sorunlar koordinatında saflaşmaya, düşünmeye, tavır almaya yönelen bir havaya girmiştir. Kısacası bağlam büyük ölçüde değişmiştir.

Kuşkusuz laik-anti-laik gerilimi/çatışması bitmiş değildir, ama hem ikincil, üçüncül düzeye gerilemiş hem de bu sorunun tarafları, olgusal içeriği ve soruna dair öneri ve talepler, o yeni, belirleyici sorunların ışığında anlamlandırılır hale gelmişlerdir. Dünün laik-anti laik saflaşması içinde yer tutmuş olanlar arasında çözülmeler, ayrışmalar uç vermiş, daha önce bir gelişme karşısında aynı yorum ve tavırda birleşebilenler şimdi benzer bir gelişme karşısında farklı yorum ve tavırlar göstermeye başlamış, çünkü o sözü edilen yeni sorun ve ayrım noktaları bağlamında düşünmeye tavır almaya yönelmişlerdir. Düne kadar kendi laik ya da anti-laik cephesindeki “radikal” ögelerin “keskin” yorum ve önerilerine “o kadar da değil” diye itiraz edemeyenler, şimdi farklılıklarını, o tavır ve öneriyi onaylamadıklarını açıkça ifade eder olmuşlardır.

Nitekim, Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin ertesinde “laik cephe”nin militanları veya “Aydınlık çevresi” gibi bu militanlıktan ganimet elde etme hesabı için “keskin” rollere sıvananlar, olayı yine o bildik şeriatçı suikastler zincirine bağlayıp, faillerin “irticai hareket” içinde olduğunu derhal ilân ederken; laik kesimin genel tutumu ve pek çok sözcüsü, bu ithamkâr söylemden özenle kaçınarak olayı “irtica”nın değil, asıl demokrasinin düşman -muhtemelen- bir “derin devlet” komplosu, tahriki olarak gördüklerini açıklamıştır. “İslâmî hareket”in yayın organlarının çok büyük çoğunluğu cinayeti adlı adınca lanetlemiş, bunu hiç de bir savunma kompleksine kapılarak yapmadığı gibi, muarızlarının “timsah gözyaşı” benzetmeleri yapmasını önleyen bir tutum takınabilmiş ve ayrıca aynı kulvardaki Akit gazetesinin -ki bu dergide birkaç kez işaret edildiği gibi İslâmî değil faşist diye nitelenmesi gereken bir yayındır bu- Kışlalı cinayeti ile ilgili edepsiz ve tahrikçi duruşunun o safta izole bir tutum gibi görünmesini sağlayabilmişlerdir. Türbanlı öğrencilerin taziye toplantılarına katılması ve bunun diğer katılanlarca tepki ile karşılanmaması da bu açıdan anlamlı bir kanıt, göstergedir.

Kışlalı cinayeti, ona hemen benzetilen, aralarında önem ve anlam paralelliği kurulan Uğur Mumcu cinayeti kadar, hattâ bir açıdan daha fazla kitlesel bir tepki ve endişe havası uyandırmış, cenaze merasimi onunki kadar -hattâ Ankara garnizon subay ve astsubaylarının topluca ve emirle bulunuşu da dikkate alınırsa daha da yoğun- bir katılımla geçmiş ise de; Uğur Mumcu cinayetinin yarattığı ve hızlandırdığı gibi bir laik-anti-laik gerilimine yolaçmamış veya o geriye itilmiş gerilimin yeniden canlandığı bir atmosfer oluşturamamıştır. Uğur Mumcu cenazesinde ve ertesinde ülke çapında düzenlenen gösteriler serisinde katılanların tüm söylemini kaplayan “laik”çi sloganlar, bu kez bir “derin devlet” komplosu imâ eden sloganların gölgesinde kalmış, hem çeşit, hem de “asabiyye” dozu olarak azalmış görünmüştür.

Öte yandan, bu gibi “İslâmî hareket”e maledilmesi pek kolay cinayetlerin hemen hepsinde, İslâmi basın, medya, genellikle suç ithamını savuşturacak bir savunma havasında yayın yapar, ama bu arada kurbanın “sicili”ni de hatırlatmayı ihmal etmeyerek, hareketin genelinde yaygın olan o gizli memnuniyet, “cezasını bulmuş” hissini okşamaktan da geri durmazdı. “İslâmî” basın ve diğer medya büyük çoğunluğu ile bu kez hem savunma kompleksini pek yansıtmayan bir kınama tavrını derhal aldı; hem de Kışlalı’nın sicili genel İslâmî harekete örneğin Uğur Mumcu’dan belki de daha fazla “ettiğini buldu” dedirtecek gibiyken, bu gizli memnuniyet hissini destekleyici bilgi ve haberler yayımlamaktan da uzak durdu.

Bu olgular, cinayetin, ister laik-anti-laik gerilimini tekrar tırmandırmak isteyen bir derin devlet komplocularınca, ister o niyete paralel amaç taşıyan bir “irticai terör örgütü” tarafından işlenmiş olsun, farketmez; bu tür “kökten çözüm” yöntem ve araçlarına teşne -koşullanmış- eğilim ve odakların her iki safta da eskiye oranla hayli güçsüzleştiğinin, zayıfladığının kanıtıdır. Cinayet hangi saftaki “kökten çözüm”cüler tarafından işlenmiş olursa olsun, onun bu zayıflamayı hissetmesinin eseri, eski güç ve etkinliğini tekrar yakalama girişimi niteliğindedir.


Fakat başta da belirttiğimiz gibi Kışlalı cinayeti, 1990’lardan da geriye giden laik-Atatürkçü aydınlara yönelik suikastler zinciri ve laik-anti laik çatışması bağlamında değil de; çok daha yakın tarihlerde cereyan eden ve her birini tek tek ülkedeki farklı sorun ve çatışma konuları bağlamında ele almaya alıştığımız olaylarla birlikte ortak bir anlam çerçevesinde de açıklanabilir, yorumlanabilir pekâlâ. Bu tür bir açıklama ve yorum çerçevesini Türkiye’nin özellikle Körfez depremi ertesinde içine girdiği konjonktür bağlamında kurabiliriz örneğin. Çünkü Kışlalı cinayeti etkisinde birçok farklı görüş sahibinin de belirttiği üzre; bu 17 Ağustos sonrası konjonktürü belirleyen gelişmeler, öne çıkan sorun ve acil talepler yumağı, laik-anti-laik gerilimini hayli geriye ittiği gibi, bu kutuplaşmanın “kökten”ci eğilimlerini, buradaki gerilimden beslenenleri, bu yeni sorun ve talepler karşısında, gayet ilginç bir biçimde -ve şüphesiz her birinin de kendi jargonları içinde, görünüşte hayli farklı gerekçelendirmelerle- benzer bir tavır alış zeminine, yani neredeyse aynı safa sürüklemiş gibidir.

Kısaca ifade edilirse; “Körfez depremi”nin reddedilemez bir açıklıkla devletin çekirdek -baskı- aygıtları ve işlevi dışında neredeyse çökmüş olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Bu ise kaçınılmaz olarak acil bir “yeniden yapılanma” talebi doğurmuştur. Bu talep ile felaketin hemen akabinde ortaya çıkan AB’ye aday üyeliğin resmîleşmesi ihtimalinin yakın ve orta vadede ön koşulu olan demokratikleşme zorunluluğu, açıkça görüleceği üzre içeriksel bir rezonans içindedir. Ayrıca hem “yeniden yapılanma”nın hem de AB’ye girme ihtimalinin çok geniş ve farklı kesimleri içeren bir kitlesel talep ve destek zeminine birlikte tek bir talepmişçesine oturması, Türkiye’deki gidişatı o talep ve desteğin belirlediği bu konjonktür ve atmosfere sokmuştur.

Tam bir demokratik bilince, olgunluğa sahip olanların yanısıra, bundan daha epeyce uzak olanları da içeren, devlet ve siyasal düzenin, yargı ve hukuk sisteminin demokratikleştirilmesinin tüm mantığını ve sonuçlarını kabul edenlerin yanısıra, bunu sadece kendi şu anlık özel taleplerini karşılayacak olduğu için, böylesi bir pragmatik veya araçsal bakış sahip olanları da yanyana getiren, koşulsuz bir Avrupa’ya teslimiyete inananlar veya sorunlarımızın ancak Avrupa’nın müdahil işlevi ile çözümlenebileceğini düşünenler ile, Avrupa’yı şu andaki sıkışıklıklarına geçici bir çare sayanları ve bunların yanısıra Avrupa’ya açılmış, ulusal çerçeveleri aşan sentezler öngören yaklaşımları, siyasal-toplumsal ideal ve inançları açısından mantıken savunanlar, savunması gerekenleri içeren, kendiliğinden oluşmuş, daha önce yanyana gelmemiş, ortak ilişki kanalları henüz oluşmamış bir kitlesel destektir bu. Deprem sonrası yaşananların milliyetçi ve dinsel bağnazlıkları bir hayli sarsmış, kimi önyargıları bir hayli zayıflatmış havasını da soluyan bu kitle; kadroları, kimliği, programı ve hemen hatırlanan sicili 17 Ağustos öncesinin kısır ve kısıtlı demokratlığıyla, milliyetçi kabulleriyle ve devletin 17 Ağustos manzarasında pay sahipliği ile belirlenmiş partilerini ve öteki siyasal güç odaklarını, bu haliyle acil bir konum belirleme sorunu ile karşı karşıya bıraktı. Bu partiler ve sözü edilen güç odakları veya içlerindeki çeşitli kanatlar ya bu kitlesel destekle bir biçimde rezonans kurabilecek bir tutum, hattâ kimlik değişimine girmek ya da o kitlesel desteği oluşturan konjonktürü kesmek, dolayısıyla ve bunun gereği olarak söz konusu kitlesel desteği, eskisine benzeyecek biçimde dağıtmaya yönelmek tercihlerinden birini seçmek zorunda kaldılar.

Şimdi, fazla geriye gitmeden ve ayrıntıya da girmeden 17 Ağustos’tan itibaren yaşadığımız birkaç olayı hatırlayıp bunların bir zincirin halkaları olarak değerlendirilebilir, anlamlandırılabilir olup olmadıklarına bakalım.

Depremin şoku daha henüz atlatılıyorken, Genelkurmay Başkanı’nın birden bütün dikkatleri üzerinde toplayan ve “28 Şubat süreci”nin bitmediği ve bitmesinin de söz konusu olmadığını bildiren uyarısını unutmuş olamayız. Sıradan bir ihbar mektubundan başka pek bir gerekçesi olmayan bu “uyarı”ya neden gerek duyulmuş olabileceğine Birikim’in geçen sayısında değinmiştik zaten. Bu uyarının daha az sansasyonel, ama daha asabi bir devamını da Ekim ayı başında bir tümgeneralin “açış konuşması”ndan dinledik.

Elbette ki; Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne yapılan ve onu aşkın -çoğu DHKP-C’li- tutuklu ve mahkûmun öldürülmesi, onlarcasının ağır biçimde dövülerek veya silahla yaralanması olayının 28 Şubat süreciyle, laik-anti-laik çatışmasıyla doğrudan hiçbir ilişkisi görülemez. Doğrudan ilişkisi yoktur ama, o sürecin ve söz konusu çatışmanın şeklî, lafzi örtüsünü bir yana bırakıp, o sürecin ve çatışmanın nasıl bir “devlet”in korunması ihtiyacıyla örtüştüğü noktasından bakarsak, bir bağlantı, ilişki göremez miyiz? Doğru olmadığı hemen ortaya çıkan bir tünel ihbarı gerekçe gösterilerek, zaten dört duvar arasındaki mahkûmlara bu -hemen herkesin insafsız, gaddarca dediği- şiddeti reva görenler, ölen mahkûmların bağlı oldukları silahlı şiddet örgütlerine “alın size bir meşrû mukabele fırsatı, kullanın” mesajı mı vermek istediler acaba?

Yine sözünü ettiğimiz “doğrudan ilişki” kurulamayacak bir olay olmasına rağmen, ilginçtir ki, akla yine şu yukarıdaki türden bir mesaj mı verildi sorusunu getiren bir diğer olayı da hatırlayalım. Bu kez konumuz PKK. Bilindiği üzre PKK, Öcalan’ın duruşması başlamadan önce, liderinin çağrısına uyarak silâhlı eylemlerini çok büyük ölçüde kesmiş, ardından da yine Öcalan’ın çağrısı üzerine Türkiye sınırları içindeki silahlı gruplarını sınır dışına çıkarmaya başlamıştı. 1 Eylül’de Öcalan bir adım daha atarak, PKK gerillalarının peyderpey Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim olmaları çağrısını yaptı. PKK çağrıyı benimsedi ve ilk teslim olacak gruplar hazırlanmaya başlandı. PKK’lı grupların Türkiye dışına çıkmaları da sürüyordu. Derken çekilen ya da en çok savunma konumunu sürdüren bazı PKK’lıların çatışmada öldürüldükleri haberleri geldi ve ardından da Bingöl yöresinden çekilmekte olan büyükçe bir PKK’lı grubun kuşatılıp, otuz beşinin öldürüldüğü ilân edildi. PKK’ya çekilme ve teslim politikasından bundan başka bir sonuç beklememesi mesajı mı verilmişti böylece? Böyle bir “mesaj” alan PKK’nın nasıl davranması bekleniyordu acaba? Eğer PKK silah bırakma kararını terkedip azalmış gücünü geçmiştekinden çok daha yoğun ve ürpertici eylemlere, örneğin Mavi Çarşı faciasını kat kat aşan katliamlara yöneltip bu tür birkaç eylem yapsa, kimlerin siyasal hesap satrancında taşlar yerli yerine oturmuş olurdu diye sormamız gerekmez miydi?

Kışlalı suikastinin hemen iki gün öncesinde ünlü DGM savcımız Nuh Mete Yüksel’i Merve Kavakçı’yı derdest etmeye sevkeden amil onun yasa ve hukuk aşkıdır dersek sanırız. Yüksel’in kendisi bile “espri yapmanın zamanı değil, gayet ciddi işler peşindeyiz biz” derdi. O gayet ciddi işlerinin her birinde gayet ciddi tepkiler aldığını bilen bu savcımız bu gece baskınında kimlerin gayet ciddi tepki göstermesini hesaplamış olabilir sizce? Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, yeni Yargıtay Başkanı’nın Türkiye aydın kamuoyunun çok geniş ve farklı kesimlerinden olumlu tepki alan ünlü adli yıl açış konuşmasına nazire yaparcasına hazırladığı FP’yi kapatma iddianamesi ile ve o vesileyle aydın kamuoyunu şiddet ve öfkeyle kınayan sözleriyle bir tartışmaya çanak açarken, nasıl bir saflaşma bekliyor olabilir; hangi soğumuş konuların yeniden ısınmasına hizmet etmek istiyor olabilir?

Bahsedilen olay ve “girişim”ler “birileri”nin, şimdiye kadar bu devletin kendini “kutsal”laştırmasına, yargısız infazdan o tartışılmaz imtiyaz ve siyasal ağırlığına kadar alıştığı her şeyin gerekçesi olabilmiş tüm çatışma ve sorunları “imdadına çağırdığı” gibi bir şeyi çağrıştırıyor mu sizce?

Hükümet, Ulucanlar trajedisine hazırlıksız yakalandı veya beklemediği bir sonucu önünde buldu. Ama tüm hapishanelere yayılan isyan dalgası karşısında yüzü aşkın rehin alınma gerekçesine rağmen basiretli davranıp açılan fütursuz şiddet kapısından yürümedi. Genelkurmay’ın Ağustos sonlarında “28 Şubat yürürlüktedir” uyarısını da geçiştirmeye çalıştı. CHP dahil, başlıca partilerin hiçbirinden de bu iki konuda hükümetten farklı tavır alan olmadı. 35 PKK’lının öldürülmesi de ne hükümet, ne partiler, ne de büyük yarı siyasal kuruluşlar ve basın tarafından o bildik milliyetçi öç ve imha söylemiyle sunuldu. PKK da “beklenen” bir tavır almadı, hattâ PKK’lı grupların teslim oluş sürecinin ilk adımı dahi ertelenmedi. Vural Savaş sözbirliği edilmişçesine muhatap alınmadı. Ve Merve Kavakçı olayında tüm partiler, hemen tüm büyük basın ve sivil kuruluşlar, savcının attığı her adımı apar topar geri aldırtan gayet sert bir tepki gösterdiler.

Bu ülkede böylesi bir bileşimde, bu kadar geniş ve bir noktaya kadar da kararlı bir “cephe” ilk kez oluşuyor. Ve ilk kez, hem toplumsal, kitlesel talepler manzumesi, hem de -bu toplum için tarihsel öneme sahip bir sürecin- “Batılılaşma”nın, “AB’ye katılım” sürecinin önkoşulları çakışıyor. Batılılaşmanın öncüsü ve aktörü ilk kez devlet değil, toplum oluyor. Yani tarihsel roller tersine dönmüş gibi. Toplum temelli bu cephenin, başta devlet kurumları olmak üzere geniş ve etkin bir demokratikleşme planında birleşmesi, bunun ertelenmez bir süreç olarak gündemin ortasına oturması; bu ülkede hükmünü hep sürdüregelmiş bir “kutsal-yüce devlet” anlayışı ve uygulaması için “deniz bitti” çanlarının çalması demektir ilkin. “Kutsal devlet”lerin hikmet-i hükümet veya “devlet sırrı” kavramları altında yürüttükleri karanlık faaliyetlerin ve bu faaliyetleri yürütmekle edinilmiş yetki ve güçlerin -şüphesiz tamamen değilse bile- asgari düzeye indirilmesi yolunun açılmasıdır bu. “Kutsal devlet”lerde kaçınılmaz olarak imtiyazlı ve hemen daima da ağırlıklı bir siyasal güç konumunu -yasal değilse bile fiilen- ediniveren kurumların bu imtiyaz ve güçten soyundurulması süreci de kapıda demektir. “Kutsal devlet”in kutsallaştırılma derecelerine göre imtiyazlılık verdiği hemen her kurumu, toplum ve bireyler üzerinde o imtiyazın verdiği ek bir pervasızlıkla işlevde bulunmaya alışmış; o kurum ve mensupları ile toplum kesimler ve bireyler arasındaki ilişkiler -sınıfsal faktörün bir ölçüde etkilediği- kendine özgü bir işleyiş, davranış tarzı içinde kurulmuş olur. Demokrasi ile hemen her noktasında çelişen, “hizmet”i değil aksine tahakkümü çağrıştıran bu yapı, onu dönem dönem meşrûlaştırmış ideolojik kılıf ve gerekçeleri ile birlikte, bir bütün olarak “demokratikleşmeyi” gayet ciddi bir “yıkıcı tehdit” olarak algılayabilir. Ancak bu yapının kimi kurumları veya mensupları “demokratikleşmeye” ve sürecin gerektirdiği öteki yapısal değişikliklere adapte olacağını bilmenin veya bunu kabullenmenin sonucu olarak “demokratikleşme”yi bir yıkıcı tehdit gibi algılamıyor olabilir. Ama bu böyle bir tehdit algısına sığınmaktan başka çaresi olmayan ya da adapte olmakla kaybedebileceği imtiyazlardan ve kullanmaya alıştığı güç ve kudretten vazgeçmek istemeyenler olacaktır.

Aralık 1999’da, Türkiye’nin AB’ye aday üyelik statüsünün karara bağlanacağı günlerde “17 Ağustos sonrası” konjonktürünün ilk ve hayatî etabı tamamlanmış olacak. Kışlalı cinayetinin onunla aynı potada ele aldığımız 1999 Eylül-Ekim dönemindeki olay ve girişimler ile birlikte o etabın geriye döndürülmesi için düzenlenmiş bir “komplo”nun uzantısı olup olmadığına Aralık ayına yaklaştıkça daha kesin kanıtlarla karar verebilecek hale gelmiş olacağız. Bu bilginin bu topluma maliyeti endişesini de taşıyarak şüphesiz.