Operasyon Değil Saldırı

Mete Çubukçu | (Sayı : 160-161 - Ağustos -Eylül 2002)

19. yüzyılın başında, sınırları o dönemin emperyalist güçleri ama özellikle İngilizler tarafından çizilen Ortadoğu için yeni haritalar hazırlanıyor. Geçen yüzyılın büyük savaşının ardından suni devletler, suni sınırlar çizenler; kontrolü kolay, parçalanmış bir coğrafya yaratanlar yaklaşık yüz yıl sonra yeni sınırlar konusunda pazarlıklar yapıyor; daha doğrusu kendi çizdikleri senaryoları dikte ettirmeye çalışıyorlar.

Nitekim, son aylarda Washington’da, birçoğunun ayağı yere basmasa da, senaryo üzerine senaryo üretiliyor. Soğuk Savaş sonrasında alıştığımız Amerikan saldırganlığına kılıf uydurulmaya, kanıt bulunmaya çalışılıyor. Hattâ kanıta bile gerek duyulmuyor. Tam bir haydut düzeninin hüküm sürdüğü günümüz dünyasında güçlünün herhangi bir eylemi gerçekleştirmesi, güçsüzler tarafından da olağan karşılanıyor; ta ki bombalar kendi topraklarına düşene kadar...

Güçlünün güçsüzü iknası da zor olmuyor, ikna olmakta zorlananlar bir şekilde “yola getiriliyor” ya da moda deyimiyle, konu “pazarlık masasına yatırılıyor” yani trende uygun olarak alım-satım işlemleri gerçekleşiyor; ülkeler, insanlar, hayatlar ticari metalar düzeyinde pazara sürülüyor. Aslında bu ticari işlem de çoğu zaman tek taraflı oluyor; bir taraf direnirse önce “sopa” gösteriliyor, ardından “ücreti neyse” ödeniyor.

Uluslararası ilişkilerin kazanan ve kaybeden ekseni üzerine oturtulduğu sistemde artık insanlık, mazlumiyet, vicdan gibi insanî ve duygusal kavramlara yer yok. Savaşın nasıl bir şey olduğu, ülkeler ve insanlık adına nelere malolduğu; çocukların doğmadan ölmesi, açlıktan kırılması, ilaçsızlıktan sakat kalması gibi konular dünyadaki mainstream-ortayolcu medya (Türkiye’deki karşılığı daha çok beyaz medya olarak da okunabilir) tarafından banal olmaktan öte, rahatsız edici konular olarak ele alındığı için, bu konuları da dile getirmeye çalışanlar çağdışı, azgın azınlık, duygu sömürücüleri gibi kavramlarla aşağılanabiliyor. Maalesef kendini solda ifade etmeye çalışanlar, sol liberaller de bu kervana katılmadan edemiyor. Çünkü gidişatın tersine yelken açanlar küçümseniyor. Global bir dünyada global bir saldırganlığına karşı durmak küçümseniyor. “Aslında savaşa karşıyız” diyerek başlanan yorumlar, “ama”larla kesilerek ülkenin bekası ve menfaatleri icabı savaşta taraf olmak gerektiği, satır aralarına biraz da vicdan, demokrasi sosu katılarak ifade edilmeye çalışılıyor.

Belki de haklılar; çünkü “kazananlar”ın gemisinde olmak birçok kişiye çok daha rahat geliyor. Ve savaş denen olgu kendi içeriğinden ve yeni nesillere getireceği acılardan soyutlanarak, müşterek bahis havasına sokuluyor; kimin kimin üzerine oynayacağı, kime oynarsa ne kadar kazanılacağının hesabı yapılıyor. Hattâ savaş kelimesi ağıza bile alınmadığı gibi, “saldırı” kelimesinin kullanılması bile yine birçok beyaz medya kuruluşlarında yasaklanıyor. “Operasyon”, “harekât” gibi yumuşak ifadeler tercih ediliyor. Yani sadece büyük bir savaş makinasının eski ve çaptan düşmüş diktatoryal bir savaş makinasını devreden nasıl çakıracağı hesapları yapılıyor. Ama konunun asıl aktörleri yani o ülkenin insanları kaale bile alınmıyor, konu edilmiyor; sanki her şey bir “play station” oyunu gibi soğuk ve sanal bir dünyada cereyan ediyor. Ve yaklaşan Irak savaşı ya da Irak’a yönelik saldırı ile dünyanın ama özellikle Ortadoğu’nun ve bölgede yaşayan insanların kapısını çalan tehlike görülmezlikten gelinmeye çalışılıyor. Aslında kendilerine göre haklılar. Bu dünyanın kaybedenleri yani “öteki” dünyalılar gezegenimizin sadece hava soluyan figüranları değil mi? Onların nasıl, hangi koşullarda yaşayacağına, hangi “yönetime layık” olduklarına dünyanın güçlüleri karar vermeyecek mi?

KAÇINILMAZ SALDIRI

Irak’a yönelik saldırının kaçınılmaz olduğunu herkes biliyor. 11 Eylül’den sonra ABD’nin “haydut”ça tavrına kılıf uydurmak için çok çaba sarf etmediği ortada.

11 Eylül sonrası her türlü eylemi terör parantezine alan ve dünyanın büyük bir kısmını terörist ilân etmekten kaçınmayan Amerika için her türlü saldırganlık mübah ve meşrû sayılıyor. Amerikalı ve Batılı “düşünce üretim merkezleri” sabah akşam yüzlerce senaryo üreterek Afganistan saldırısının ardından Şer üçgeni olarak ilân ettiği Kuzey Kore, İran ve Irak gibi ülkeleri, kitle imha silahı ürettiği ve “terör” merkezleri olduğu iddiası ile imha edilmesi gerektiği yönünde dünya medyasının da yardımı ile kamuoyu oluşturuyor; bunu da başarmış durumda. Kuzey Kore’yi şimdilik plan dışında tutan Amerika’nın Ortadoğu’da uygulamaya koyduğu yeni planın sacayağını Filistin-Irak ve İran oluşturuyor. Bahar aylarında Filistin’den başlayan saldırı, Irak ve gelişmelere göre İran’a sıçramasına sürpriz gözüyle bakılmıyor.

Mart ayında Filistin topraklarına yönelik ve hâlâ süren İsrail saldırısı ve işgâli, Amerika açısından Filistin halkını ve Yaser Arafat’ı “bir sorun olarak” devreden çıkardı, gözlerin Irak’a çevrilmesini başardı. Ortadoğu’daki Amerikan-İsrail politikasının ilk ayağını oluşturan Mart ayındaki büyük saldırının ardından her anlamda “esir” alınan Arafat ve Filistin halkıyla kimse ilgilenmiyor.

DİKTATÖR MÜ İÇ SAVAŞ MI?

Filistin’den sonra sıra Irak’ta. Irak’a yönelik bir saldırının gerçekleşip gerçekleşmemesi tartışılmıyor bile. Hesaplar savaş sonrası Irak’ın geleceği daha doğrusu bölgedeki Amerikan çıkarlarının geleceğiyle ilgili. Irak’a demokrasi getirme iddiasındaki Washington’un asıl derdinin Saddam Hüseyin “diktatörlüğü” olmadığı biliniyor; önemli olan daha ikna edilir bir yönetimin Bağdat’ı kontrol etmesi. “İş Ortadoğu’ya gelince, Amerikalıların demokrasiden hoşlandıklarına pek inanmıyorum. Bana Arap dünyasında demokrasiyi destekleyen ya da güvenilir biçimde seçimlere giden bir tek Amerikan müttefiki var mı söyleyin. Amerikalıların Irak’taki rejimi Iraklılar için değiştirdiğine inanmıyorum. Hayır, onlar bunu Amerikan çıkarları için, kendi iç siyasetlerinin gerekleri uğruna yapıyorlar” (Abdulbari Atwan, Time’dan Radikal gazetesine yapılan çeviri,11.8.2002.)

Bütün dünyaya diktatörlüğünü ilân etmiş ve halkına büyük acılar çektiren Saddam Hüseyin yönetiminin savunulacak hiçbir yönü yok. Zaten tartıştığımız da demokratik ve özgür bir Irak’ın mümkün olup olmayacağı. Atwan aynı söyleşide şöyle yanıt veriyor: “Arap halklarının çoğu kendi liderlerinden kurtulmayı ister. Ancak Arap dünyasında barışçı değişim dediğimiz şeyi yaşamak pek mümkün değil. Burada iki şey söz konusu: İktidarın ya askerî darbeyle ya da doğal ölümle sona ermesi. Askerî darbelerden bahsederken unutmamak gerekir ki, ordular iktidardaki hanedanların denetiminde”.

İşte asıl tartışılması gereken nokta da bu zaten.Temmuz ayının başında Londra’da biraraya gelen Iraklı muhalif gruplar bunun ilk işaretini verdi. Irak Ulusal Kongresi, Kürdistan Demokratik Partisi, Kürdistan Yurtseverler Birliği, Irak İslâm Devrimi Yüksek Konseyi, Ulusal Irak Koalisyonu’nun sivil ve askerî temsilcileri 3 gün boyunca tartıştı, ama tartışmadan öte önemli olan bir gövde gösterisi yaparak “birlik içinde hareket” mesajı vermekti. Ancak bu grupların tarihî, sosyolojik, dinî, etnik yapıları incelendiği zaman en küçük bir anlaşmazlıkta “birlik” ve “ortak hareket” zeminlerinin kayacağı net olarak görülüyordu. Nitekim, konferansı takip eden Zafer Arapkirli’ye göre “Kürtlerin, toprak petrol ve sınır gelirleri için diğer Kürtlerle, Arapların komuta kademesi ve bölgesel paylaşım konusunda diğer Araplarla ve Kürtlerle, ufak tefek ayrıntı grupları olarak görülen Türkmenlerin Araplarla, Süryanilerin Yezidilerle, Monarşistlerin Kürtlerle, Arapların İslâmcılarla, ülkenin çoğunluğunu oluşturan Şiilerin, şimdiki iktidar kademelerindeki egemen Sünnilerle itiş kakışı sürdükçe, bu tür çok konferans toplanıp dağılacak”. (Zafer Arapkirli, Ntvmsnbc, 14.8.2002). Böylesine karmaşık; çıkarları, gelenekleri farklı grupların “demokratik Irak” ortak paydasında biraraya gelebileceğini düşünmek pek olası görünmüyor. “Nasıl bir ilkesel birliktelik” oluşturduklarına bakmak için bir şu örnek yeterli: Konferansa katılanlar arasında çok değil 10-15 yıl önce Irak ordusuna hizmet etmiş ve Kürtlere karşı kimyasal gaz kullanarak insanlık suçu işlemiş General Harzaji de var. Harzaji Kürtlerle birlikte Saddam Hüseyin sonrası iktidar pazarlığı yapıyor.

Tabiî ki savaş Saddam sonrası, Irak’ın “toprak bütünlüğünü”nü koruması çok zor görünüyor; Askeri darbe, halk ayaklanması ya da büyük çaplı askerî bir saldırı ve işgâli içeren Amerikan planının ardından ortaya çıkma ihtimali hayli güçlü görünen Kürt ve Şii bölgelerinden oluşan iki bölgeli federal bir yönetim kadar, paramparça olmuş, her etnik ya da dini grubun, aşiretin kendi bölgesinde, silâhlı güçleri oranında iktidarını ilân ettiği ve geleceği tamamiyle karanlık bir Irak ihtimali hiç de az değil. Bu da Amerika açısından istikrarsız, kontrolden çıkmış bir Irak demek; denetimi hem daha kolay hem de farklı nitelikte bir karışıklığın İran’a sıçraması açısından önemli.

Saddam Hüseyin’in devrilmemesi durumunda başlarına gelebilecekleri hesaplayan Iraklı muhalif gruplar da ellerini sağlam tutmaya çalışıyor. Bu grupların başında da doğal olarak en güçlüsü olan Kürt gruplar geliyor. Kürtler Saddam sonrası Irak pastasından alacaklarını hesaplarken, en avantajlı olarak da kendilerini görüyorlar. Ankara’nın ısrarla reddettiği Kürt devletinin nüvelerini atan ve Amerika’nın himayesinde Kürdistan’ı fiilî olarak kuran Kürt grupların en büyük rakipleri yine kendileri. Birlikte hareket ediyor gibi görünseler de son kertede sınır, petrol paylaşımı konusunda fikir ayrılığına düşmeleri hiç de zor değil. Ancak, Amerikan desteği almak için de, Amerikalıların paranoyasını körüklüyor, El Kaide militanlarının Kuzey Irak topraklarında üslendiği, İslâmcı Kürt gruplardan Ensar El İslam’la birlikte hareket ettiğini öne sürüyor, Kuzey Irak’ı Afgan Tora Bora’sına benzetiyorlar. İran sınırına yakın Halepçe çevresinde örgütlenen Kürdistan İslami Partisi’nin varlığı yıllardır biliniyor ki, bu Irak’a yönelik bir saldırının gerekçesi olarak zayıf kalıyor.

TÜRKİYE BATAĞA GİRİYOR

Ama asıl sorun fiilî Kürt Devletinin resmileşmesi konusunda ortaya çıkıyor. Türkiye bu konuda Amerikan garantisi almış gibi görünse de inisyatifi elden bırakmak istemiyor. Ve bu inisyatif Türkiye’yi de zaten fiilî olarak bulunduğu, sürekli girip çıktığı, bazı bölgeleri kontrol edip, Bamerin gibi Saddam Hüseyin zamanında inşâ edilen, ancak kullanılmayan havaalanının denetim altına aldığı, Kuzey Irak bataklığına dolayısıyla Ortadoğu’nun karmaşık denkleminin daha derinlerine itecek gibi görünüyor.

Temmuz ayının ortalarında Türkiye’yi ziyaret eden ABD Savunma Bakan Yardımıcısı ve Washington’ın “küstah savaş çığırtkanları” grubundan Paul Wolfowitz Türkiye’nin olası bir saldırıya ne kadar destek vereceğini kontrol etti. Kürt devleti kurulmayacağı “garantisi” verdi. Wolfowitz, ekonomik kriz içindeki, IMF’in eline bakan, barışı koruma makyajı altında küçük bir meblağ karşılığında Afganistan’a giden Türkiye’ye, yıllar öncesini hatırlatan bir öneri getirdi: “Türkiye olsa da olmasa da Irak’a saldıracağız.Harekâta katılırsanız masaya oturursanız”. Yani bir ülkenin işgâli yine ticarete tahvil edilerek, kâr-zarar denklemi ile basit bir maliyet hesabına dönüştürüldü. Yani Wolfowitz, adına yakışır biçimde, avının üzerine atlayıp vahşice parçalamaya hazırlanan kurtlar gibi, kanlı sofradaki parçalardan birisini de Türkiye’ye teklif etti. Ve sanki Ortadoğu’daki rejimlerin anti-demokratik olması Amerika’nın çok umurundaymış gibi, Türkiye’nin kalkınması da Irak’daki demokratik bir rejimin varlığına bağlandı. Tabiî ki, Türkiye’nin 10 yılda kaybettiği 40 milyar dolar gündeme getirilmeden. Medya da artık alıştığımız bir biçimde, Wolfowitz’in “Türkiye’nin ne kadar önemli bir ülke olduğu” yönündeki, arşivlere bakıldığında Endonezya, Mısır, Pakistan için de söylenen, kelimesi kelimesine aynı sözleri, Türkiye’nin önemine atfen sanarak büyük puntolarla yayımladı. Türkiye herhangi bir alanda hareket edecek gücü kalmadığı için, hali hazırda olası bir saldırıya ne oranda katılacağı belli değil. Amerikan isteklerine karşı koyamayacağı, üslerini en üst düzeyde Amerikan uçaklarına ve birliklerine açacağını söylemeye gerek yok. Sorun Irak’ın işgaline ne oranda katılacağı, Kuzey Irak’ın hangi bölgelerine kadar gireceği. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun GenelKurmay Başkanı iken “Bağdat’a girmeyiz” sözleri aslında Ankara’nın bataklığa girmeye bir şekilde hazırlandığını gösteriyor. Gerekçeyse hazırlanmış durumda.

TÜRKMENLER KART MI?

Ne hikmetse uzun yıllardır görmemezlikten gelinen , MİT, Özel timler aracılığı ile kontrol edilmeye çalışılan Türkmenler bu kez Ankara’nın aklına geldi; pazarlık masasında koz olarak. Türkiye Kürtlerin, sürekli dile getirdikleri “Musul-Kerkük’ün kontrolü bize” geçecek tezini, Kuzey Irak’a girerek Türkmen bölgelerini kontrol altına almanın gerekçesi olarak gördüğünü açıkladı. Amerika’daki birçok muhalif toplantıda Türkmenlerin dışlanması, Londra Konferansı’nda kaale alınmamaları, Kuzey Iraklı Kürt grupların Musul-Kerkül’ü işgâl planlarına Amerika’nın sessiz kalması aslında Türkiye’yi Kuzey Irak’a sokma planının uygulamaya konduğunun işaretleri sayılabilir.

Ve uzun vadede Amerika’nın hedefi İran. Geçtiğimiz yıl yeniden Cumhurbaşkanı seçilen ancak muhafazakârların baskısı ile hedeflediği reformları gerçekleştirmeyen Muhammed Hatemi’yi de “defterden sildiğini” açıklayan Amerika aslında uzun vadede farklı bir yöne evrilmenin işaretlerini veren ve kendi iç dinamikleri ile hareket eden İran için “kaos” öneriyor. İran’ın demokratikleşmesini dikkate almadığı gibi, Hatemi’nin arkasından giden kitleleri hem Hatemi’ye hem de mollalara karşı harekete geçirerek bir iç savaş öngörüyor.

Yani Ortadoğu’da tozun dumana karıştığı, iç savaşlarla başlayacak kanlı bir süreci hayata geçirmeye çalışıyor. Filistin’le başlayan, Irak’la devam edecek olan Amerikan-İsrail planı İran’ı da hedefliyor. Ancak, herkes böylesi bir durumda sadece bu üç ülke değil, bölge ülkelerinin tümünün bu kaos sarmalına girmesinin kaçınılmaz olduğunu biliyor. Bölgedeki tüm anti ,emokratik rejimlerin, Arap şeyhliklerinin bu seferki Amerikan saldırısına soğuk bakması ya da öyle görünmesi de kendi tabanlarından gelen tepki ve dolayısıyla kendi geleceklerinin tehlikeye girmesi anlamına geliyor. Bu yüzden demokrasiperver ABD yönetimi Arap ülkelerindeki rejim değişikliği riskini göze alamadığı için, bu Arap ülkelerini bu kez Irak saldırısı konusunda zorlayamıyor. Ortadoğu, Amerika’nın hâlâ iştahını kabartıyor, enerji hatlarının Ortaasya’ya kaydığı iddia edilse bile ABD Ortadoğu kaynaklarından daha fazla pay istiyor.

Peki Türkiye’ye ne oluyor? Tek süper güç olan Amerika’nın meşrû olmasa da, gücünden kaynaklanan gerekçeleri hazırken Türkiye ne zamandan beri bir ülkeye saldırmayı kendine hedef olarak seçiyor. Hangi değerler bir başka ülkeye saldırıyı haklı kılıyor? Bir ülkenin işgâli hangi gerekçelerle açıklanabiliyor? Hepsinden önemlisi ülke insanının ölüme gönderilmesi ve başka insanların öldürülmesi hangi insanlık durumu ile açıklanabiliyor? Savaş, saldırı planları, bir koyup üç almak hesapları dışında neden bir kez olsun Irak halkının, Iraklı çocukların bombalar altında can vereceğini düşünülerek “insanlık denen durum” hatırlanmıyor.

METE ÇUBUKÇU