Anasayfa > Birikim Arşiv > 85 - Mayıs 1996 > 1 Mayıs 1996: Yol Ayrımı

1 Mayıs 1996: Yol Ayrımı

Ömer Laçiner | (Sayı : 85 - Mayıs 1996)

Bir bakıma 1 Mayıs 1996 olayında umulmayan, beklenmedik olan ve üzerinde yeniden düşünülmesi gereken pek bir şey yoktu. Kutlanmasına “izin verildiği” zamandan beri kanımızın akıtılmadığı kaç 1 Mayıs oldu ki? Şimdi hep bir ağızdan “barış ve kardeşlik içinde geçmesi gereken 1 Mayıs”ın “maalesef kana bulandığını” söyleyen çok satan gazetelerin köşelerinde her 1 Mayıs arefesinde “yine bir şeyler olacak” yollu yazıları hep okumadık mı? Hangi 1 Mayıs’a endişesiz gittik ki? Polisin her zaman eli tetiğinde, gözleri her zaman düşmanına bakar gibi değil miydi? Bırakın olay günü dükkanların tahrip edilmesini, kırıp dökmeleri; bunların zerresi olmasaydı da, olay gecesi televizyonlar ertesi gün gazeteler ve “yetkililer”, öldürülen üç gencin üst baş aranmasına itiraz edildiği için bu akıbete uğramayı hak ettiklerini söylemeyecekler miydi?

Madalyonun “kendimize dönük” yüzünde de değişen bir şey var mı? 1970’lerde de, şimdilerde de 1 Mayıs’lar işçiler ve taleplerinin ön planda olduğu bir düzenleme içinde değil, onları kendine çekmeye çalışan siyasal parti ve örgütlerin güçlerini sergiledikleri, pankart, slogan ve bildirileri ile kendi propagandalarını yaptıkları bir toplu gösteri vesilesi olarak algılanageldi ve böylece gidildi meydanlara. İşçi, emekçi kimliğiyle meydanda olanlar “siyasi” kimliğiyle orada bulunanlardan hep birkaç kat daha az sayıda olurlardı. Haftalık Söz gazetesi, 1 Mayıs 1996’da Konfederasyonların tümünün en çok beş bin, siyasi parti ve örgütlerin ise en az yirmi dokuz bin kadar olduğunu yazıyordu. 1 Mayıs’lara sendikalı ve iyi ücret alan işçi katılımı tüm dünyada olduğu gibi bizde de 1970’lerden beri giderek azalmakta. Ama 1970’lerin ortalarından beri “1 Mayıs”ın legal ve kitlesel olduğu Türkiye’de kendi 1 Mayıs formatımız, birbirimize sayısal gücümüzü teşhir etmek üstüne kurulduğu için, “niçin işçi katılımı giderek düşmekte” sorusunu sormamız gerekmiyordu.

Buraya kadar beklenmedik olan, sancısı ve üzerinde düşünülmesi gereken, hatta düşündüklerimizi de yeni baştan ele almamızı gerektiren hiçbir şey yok.

Ama eğer, bildiğimizi sandığımız şeylerin karşısında o bilgimizin yetersiz kaldığını idrak edecek sezgimiz varsa, araştırmalarımızın sonuçları ne denli yakıcı, altüst edici sonuçlar verse de bunları göğüsleyecek cesarete ve gerçek özgüvene sahip isek; 1 Mayıs 1996’da olanın sosyalizm hareketinin önüne, şimdiye kadar esas aldığı insan ve toplum durumundan pek çok boyutuyla kökten farklı bir gerçeklik sergilediğini göstermek zorundayız.

1 Mayıs 1977 olayı, o sırada pek az, zaman geçtikçe daha çoğumuzun fark ettiği üzre; özel olarak dönemin sosyalist hareketi, genelde Türkiye’nin siyasal gidişi için tarihsel bir kavşak, bir dönüm noktası idi. Umarız ki 1 Mayıs 1996’nın en az onun kadar önemli bir tarih olduğunu daha şimdiden sezip, bu olayın aynısında –en azından “bize ait”– olguların –hazır kalıpların hiçbirine itibar etmeksizin– gerçek bir analizine vakit geçirmeden girişebilelim. Bu yazı bu yolda bir denemedir.

İŞÇİLER

Gerçi Türkiye’de fiilen “parti ve siyasetlerin” günü olagelmiş ise de, kökeni itibariyle 1 Mayıs “işçilerin”di. Ancak 1970’lerle birlikte ve asıl olarak 1980’li yıllardan itibaren tüm endüstrileşmiş ülkelerde işçiler –özellikle “nitelikli” ve görece iyi ücret alanlar– sendikalarını, işçi partilerini terk etmelerine paralel olarak 1 Mayıs’larını da terk etmeye başladılar. 1 Mayıs’lar giderek işsizlerin, o ülkede örtük biçimde de olsa “toplum dışı” sayılan “yabancı-göçmen işçilerin bayramı” haline geldi. 1 Mayıs’lar artık o kesimlerin çoğunluğu oluşturduğu kitlesel gösterilere dönüşmüştür.

1 Mayıs 1996 İstanbul’unda aynı manzara vardı. Devletimizin fiilen siyaset, hatta toplum dışı saydığı HADEP en kalabalık gruplardan biriydi. Yürüyüşe DHKP-C, MLKP, TKP-ML, PKK, TİKB, MLSPB gibi illegal örgüt pankartları altında katılan yirmi bini aşkın insanın çoğunluğunun bu örgütlerle herhalde organik bağı yoktu ama, tümünün –en azından ezici çoğunluğunun– fiilen toplum dışına itilmiş varoşlardan kopup geldikleri de bir gerçekti.

1 Mayıs’ın işçilerin kitlevi katılımıyla gerçekleştiği dönemlerde işçiler kendilerini bu toplumun içinde, onun bir sınıfı olarak yer aldıklarını bilir; toplumun kendilerine ihtiyacı olduğunu ama emekleriyle giderdikleri o ihtiyacın bedeli olan ekonomik-siyasal karşılığı alamadıklarını düşünür, 1 Mayıs’larda bu taleplerini dile getirirlerdi.

Artık toplum ya da siyaset dışına itilmişlerin ya da kendilerini orada sayanların günü haline gelen 1 Mayıs’larda, iki tür katılımcı vardır. Birincisi topluma katılmak isteyen, dışlanmaktan şikâyetçi olan bunu “onlara” kitle olarak duyurmak için tek imkân olan 1 Mayıs’ta bu taleplerini dile getirmek isteyenler. İkinci türü ise ayrıca analiz etmeye çalışacağımız karmaşık bir eğilimler kümesi oluşturmaktadır.

Bu ikinci küme, “topluma karşı”dır ya da toplumun kendisine karşı işlediği kanısındadır. İşaret etmeliyiz ki, burada geçmişte de var olan bir “topluma karşı” olma tavır ve yaklaşımından hayli, hatta esastan farklı bir durum söz konusudur. Örneğin klasik komünist ve anarşist perspektif de bu topluma karşıdır ama bu toplumu hareket ettiren onu “ilerleten” iktisadî-sosyal dinamiklerin başka bir toplumu da mümkün kıldığına inanır, ilerletici dinamiklerin bu mümkün- “ideal” toplumda daha tam ve hızlı işleyeceğini iddia eder ve bu ideal toplum adına mevcut olan şu topluma karşı dururdu.

Eğer toplum(lar) iktisadî dinamikler ekseninde şekilleniyorsa, mümkün tüm toplumların ekseni buysa ve bu olacaksa; ve dolayısıyla gelecekteki toplum(lar) da –şimdi daha açıkça görüldüğü üzre– bilim ve teknolojinin niteliksiz emeği gereksizleştiren çizgisi üzerinden gelişip gerçek istihdamı giderek azaltacak ise; toplum da bu istihdam edilenler demek ise... o halde benim şu toplumda olduğu gibi mümkün tüm toplumlarda da yerim olmayacak demektir diye düşünen ve giderek sayıları kabaran milyonlarca işsiz, işsiz adayı ve işsizlik korkusu içinde insan var artık, Türkiye de dahil “gelişmiş” veya “gelişmekte olan” ülkelerde.

Türkiye gibi ülkelerin metropol varoşlarında, “gelişkin” ülkelerin çöken eski büyük kentlerinde veya megapollerinin düşük banliyölerinde kendini niteliksiz emeğiyle veri aldığında geleceğe umutla bakması imkânsız yığınlar yaşamaktadır. Varoşların bu evrensel gerçeği, örneğin Türkiye’de yakılan köylerinden büyük kentlere göçen, sürülen, Kürt köylüleri gibi yerel ve aktüel gerçeklerle de örtülü ise de; şimdi ikinci üçüncü kuşak gecekondu gençliğinin nihilizme alesta karamsarlığının, “öfkeyle” sarmalanmış hüznünün gerisinde durmaktadır.

Bu dergide, çok önceden beri, hemen her vesile ile 1980’lerle birlikte belirginleşen bu “yeni işsizlik” olgusuna, işsizlik korkusunun yaygınlaşmasına dikkat çekildi. Bu olgunun 1970’lere kadar tam istihdam hedefine kurgulu toplumlarda karşılaştığımız “yedek işçi ordusu” ya da “ücretlilerin yoksullaşması” gibi olgularla mahiyeti bakımından farklı olduğuna işaret edildi.Durumun bir gelişmeye, “toplum” ile “toplum dışı” ayrımının netleşmesine tekabül ettiği ve içine girdiğimiz dönemde temel sorun ve çatışmanın bu çizgi üzerinde somutlaşacağı, şimdi bunun ilk belirtileriyle karşılaşmakta olduğumuz defalarca vurgulandı.

Geçerken belirtelim ki “gelişmişlik” düzeyleriyle orantılı olarak hemen tüm toplumlarda dışa vurmaya başlayan bu olgu dünya ölçeğindeki “Kuzey-Güney” ayrımı ile de hemen hemen eşanlamlıdır. Eskiden hammadde ve pazar (sömürü) olarak sömürge, yarı sömürge ülkelere ihtiyaç duyan Kuzey’in bugün “Güney” diye adlandırılan o ülkelere bu açıdan ihtiyacı azaldıkça (dünya ticaret istatistikleri Kuzey ülkelerinin kendi aralarındaki ticaretin Güney’le yaptıkları ticaret aleyhine sürekli büyüdüğünü, petrol gibi birkaç zorunlu hammadde hariç tutulursa Güney ile ticaretteki azalışın daha da çarpıcı biçimde gözüktüğünü ortaya koymaktadır) onları kendi dünyaları dışında saymaya daha fazla yöneldiklerine tanık olmaktayız. “Üçüncü Dünya ülkeleri, daha birkaç on yıl önce emperyalizmden kurtulma” adına ülkelerinden kovmaya, ilişkilerini asgarileştirmeye uğraştıkları dünün emperyalist, günümüzün “Kuzey” ülkelerine kendilerini dışlamamaları için neredeyse yalvarmaktadırlar.

Kuzey’in (“gelişkin toplumların”) egemenliği, üstün konumu dışsal nedenlere –maddi güç, sermaye ve organizasyona bağlanabiliyorken, bugünün Güney toplumları o egemenliğin yıkılabileceğini, Kuzey’in üstünlük statüsünün yok edilip onlarla en azından eşit düzeye gelebileceklerini iddia edebilmekte, buna inanabilmekteydiler. 2. Sanayi Devrimi ile birlikte görülen günümüz manzarasında ise o egemenlik ve üstünlük halinin içselleştirildiği, yani toplumların doğalarına yazılı bir kader gibi algılandığını, yaradılıştan üstün ve geri toplumlar imişlercesine kabullenildiğini söyletecek bir durum söz konusudur. Hegel’in kendisini efendisiz tasavvur edemeyen kölesini hatırlatan bir haldir bu. Hegel, efendi-köle diyalektiğinde kölenin efendisine duyduğu ihtiyacın efendinin köleye duyduğu ihtiyaçtan daha baskın algılanabileceği bir ilişki halinden söz eder. Kölenin kendini temel insanî vasıfların en önemlilerinden yoksun saydığı ve bu yoksunluğunu efendinin varlığı ve ilişkisi ile kapattığını hissetmesi anlamına gelir bu.

Bu hissediş, kölece bağlanmanın en pespaye biçimleriyle ifade edilebileceği gibi, tam karşıtıyla yoğun bir nefretle sarmalanmış nihilist bir öfkeyle, kendini ve her şeyi imha tepkisiyle de dışa vurabilir. Kökeninde kendi insanî varoluşunun aczi, “öteki”nin ulaşabildiği varoluş durumuna erişemeyecek bir yaradılıştan noksanlık algısı bulunan bu hem koşulsuz baş eğmeye, hem de sınırsız bir redde gebe potansiyel, Güney’in toplumlarında olduğu kadar Kuzey’in ve tüm metropollerin “toplum dışı”na itilmişlerle yüklü varoşlarında günbegün birikmektedir.

İşsiz kalmayacağına güvenen, görülebilir gelecekte kendi kalifikasyonunun hâlâ geçerli olacağını kestiren işçiler, sözünü ettiğimiz o “yeni işsizlik”, “toplum dışına itilme” olgularının belirmeye başladığı dönemle birlikte, kendilerini “işçi sınıfı içinde” saymaktan çok “topluma dahil” saymaya meyleder olmuşlardır. Ve sorunlar karşısındaki tavırları giderek “toplum”un “asli üyeleri”ninki ile benzeşmeye başlamış, toplum dışına itilmişlere ya da itilme tehdidiyle harekete geçen sınıfdaşlarına karşı “toplum”un yanında tavır alır olmuşlardır. “Gerçek istihdam”ın toplumunda yer alıyor olmanın “ayrıcalıklılık” bilinci ve bilgisi dünün “işçi sınıfı bilinci”nin yerine ikâme olmuş, onu geriye itmiş, hattâ eritmiştir. Güçlü sendikalar oluşturmuş ve bu sayede kazandıkları hak ve güvencelerle işsizleştirilme tehlikesini savuşturabilmiş işçilerde hâlâ var denilen sınıf bilinci ise, artık geçmişte içerdiği toplumu dönüştürme iddia ve amacından yoksun, salt konumunu korumaya matuf bir duyarlılık haline gelmiştir.

1 Mayıs 1996 olaylarının hemen ertesinde tüm işçi konfederasyonlarının bir daha “onları” aralarına almayacaklarını ilan etmeleri, gösterilen tüm gerekçelerin gerisinde asıl olarak kendini “topluma dahil” sayanların, “toplum”daki konumlarını korumaktan öte ve bu çerçevede talepleri olanların “toplum dışı”na karşı tepkisinin, tavır alışının ifadesidir.

“TOPLUM DIŞI”NIN DÜNYASI, İKİNCİ(L) TOPLUM YA DA YENİ BİR TOPLUM

Toplumdan söz etmeye başlamamızın bilemediniz üç-dört yüzyıllık bir tarihi var. İlk Ticaret ve Sanayi Devrimi’yle yaşıt, onun ürünü bir kavram bu. Daha önce birbirlerine doğal, akrabalık, soy ilişkileriyle bağlı insanların oluşturduğu toplulukların yan yana yaşadığı bir durum söz konusu idi. O topluluklar ya yönetici bir gücün egemenliği altında bir arada olurlar, ya da dinin birleştiriciliğinde topluluk yapılarını ona adapte ederek yaşattıkları bir cemaat oluştururlardı.

Ticaret ve Sanayi Devrimi bu “doğal”, birincil toplulukları çekirdek aileye kadar parçalayıp, atomları bireyler olan “toplum”u ortaya çıkardı. Geçmişte topluluğun geleneğine uyduğu ölçüde “iş yapamaz” duruma gelse de topluluğa ait olduğu güvencesiyle yaşayan, iç dayanışmadan yoksun kalmayan insanlar, bu yeni durumda topluma, ancak “iş”leri var olduğu sürece ve işinin değeri ölçüsünde ait sayılabilmekteydiler. İktisadi dinamizm işsizler hep var olsa da sürekli yeni işler yarattığı hattâ bazen işsizliği yok saydırabildiği için işsizlik geçici bir durum, çözülebilir bir sorun addedilebiliyor, işsizler toplum dışına itildiklerini duyumsamayabiliyorlardı. Tam istihdam,yani topluma kabul her an mümkün gözükmekteydi.

Endüstriyel ve ticari gelişmenin yok ettiği kadar hattâ bazen daha fazla iş yarattığı, yaratabileceğinin beklenebildiği dönem 2. Sanayi Devrimi’nin devreye girişiyle sona erdi. Geçen dönemin son safhalarında genel refah düzeyinin yükselmesi olgusu altında, “iş”lerin ve özel olarak düşük ücretli işlerin giderek niteliksizleşmesi, sistemin giderek sayıları artan tek boyutlu, mekanik emekler üzerinden işliyor olması gerçeğinin yarattığı sorunun örtbas edilmesini mümkün kılıyordu.

2. Sanayi Devrimi’nin niteliksiz emeği gereksizleştiren, robotizasyona havale eden ve insanlardan teknolojinin rafineleşmesine uyarlanabilir bir niteliklilik, bilgi işleme ve hatta üretebilme vasıfları talep eden bir iktisadi dinamizm ekseninde gelişmesi, niteliksiz emek yığınlarının, o halleriyle istihdamının giderek daraldığı bir süreç demekti. Artık “iş”in yokluğu değil “işe uygun vasıflardan yoksunluk” söz konusu idi.Genel eğitimin, eğitimde fırsat eşitliğinin görece sağlanmış olduğu koşullarda, bu yoksunluk, bu “vasıfsızlık” iş talebinin meşrûiyet, haklılık zeminini tüketen yani “işsiz”leşmeyi bireyin kendi doğal –yaradılıştan– noksanlığına bağlayan bir anlayışı mümkün kılıyordu.

Türkiye’deki durum bu anlatılanlara şimdilik tamamen uymayabilir. İşsizleşen ve varoşları dolduran yığınlar en azından fırsat eşitliğinin var sayılamayacağı bu ülkede, “suçlu”nun kendileri olmadığını iddia edebilirler. Ancak karşı kanıtların da var olduğu, “yetenekliler”in sıyrılıp kendilerini “topluma kabul ettirdikleri” de ortadayken, ikinci üçüncü kuşak gecekondu halk gençlerinin orta eğitimden geçmiş, onun ve birinci sınıf üniversitelerin eleme çemberlerinde takılmış büyük çoğunluğu, daha o noktaya bile ulaşamadan niteliksiz emek pazarının kaosuna düşmüş geniş kesimi, orada “toplum”un kibirli ışıltılarla işleyen odağında kendilerine “yetenek sınavı”nın bir derecesinde kaldıklarını, dolayısıyla “had”lerini bildiren bir çarkın döndüğünü ve her dokunuşunda, yeni bir hızla devredişinde kendilerine o zaaflarını küstahça hatırlattığını bilmektedirler.

Bu olayın teslim olmaya, kaderine razı olmaya götüren yönüdür. Ama eğer kişi(ler) kendilerini bu kadere teslim etmek istemiyorlarsa önlerinde iki seçenek vardır. Ya kendilerine açıkça ya da zımnen yöneltilmiş nitelikten yoksunluk nitelemesini aşacak, yani insani potansiyellerini, “cevher”lerini bizzat yoksun sayıldıkları –ya da bırakıldıkları– zihni emeğin, eylemin her alanında kanıtlayacakları, o faaliyetin daha zengin ve yetkin biçimlerini bireyler ve kitlesel olarak gerçekleştirebilmelerinin yolunu, ortamını arayıp bulacakları meydan okuyucu bir arayış ve deneme sürecinin tüm zorluklarına katlanmayı göze alacaklar ve bunun ön şartı olan özgüven ve inançla hareket edecekler ya da bu yolun imkânsızlığını sessizce peşinen kabullenip, kaderine isyan etmenin “bahtı açık”lara duyduğu tarifsiz öfke ile o öfkenin yok etme ve yok edilme girdabına kapılacaklardır. Karşılarındaki kurulu düzenin dinamiği ile baş edemeyeceklerinin nefretle sarmalanmış kabulü, o dinamiğin kaynaklarına temellük edebilme bahsinde duyulan aşağılamayla örtülü yetmezlik duygusu, o isyanın “güçlülük” ihtiyacını en kolay, en bilinen tarzda gidermesini mümkün kılar. Fizik gücün ve silahın, bunlarla verilecek bir mücadelenin yüceltildiği koşullar böylece oluşur. “Toplum”un bunlara karşı “önlemi” de aynı nitelikte olduğundan, şiddetin şiddeti doğurması ve beslemesi kuralının işleyeceği koşullar tastamam demektir. Geçmişte toplumun düzenine karşı ayaklananlara karşı uyguladığı şiddet her şeye rağmen sınırlı idiyse bunun bir önemli nedeni de “onlar da insan” diyen bir damarın egemen sınıf ideolojileri içinde bile var olmasıydı. Oysa şimdi “toplum”, “toplum dışı” saymaya başladığı kesimleri “gereksiz”, “işe yaramaz” addettiği oranda “insan” saymamaya da yönelmekte. “Yargısız infazlar”ın toplumun geniş kesimlerinde ürkütücü onaylanma derecesi, daha dün varoşlarda “topluma tutunma”nın telaşını yaşayan askerlerin öldürülen PKK’lılardan “leş” diye bahsetmesindeki “doğallık” bu yolda ne ölçüde mesafe alındığının göstergeleridir.

2. Sanayi Devrimi dalgalarının neo-liberalizmle eklemlendiği 1980’li yıllar ve sonrasının Türkiye’sinde “toplum” içindeki “köşeyi dönme” anlayış ve pratiklerini ve bu eğilimle birlikte devletin çekirdek devlet işlevlerini yoğunlaştırıp kamusal alanı kendi haline terk etmesinin yansımaları varoşlarda da yansımasını buldu. “Köşe dönme”ciliğin toplumdaki taklitlerinin yanı sıra kamusal alandaki boşluk, önce mafyaların, 1990’larla birlikte bu “verimli” alanda faaliyet gösteren her tür “radikal” eğilimin güçlerince doldurulmaya başlandı.

MHP artık merkezde, merkez sağa içerilmiş bir parti olduğu için bu “radikal”ler kategorisi içinde değildir “Kürt sorunu”na bağlı olarak MHP gençlik örgütlerinin bu alanda konjonktürel bir etkinliği bir dereceye kadar var idiyse de, varoşlardaki “radikal” yelpaze, İslâmî hareketin bazı eğilimleri ile “silahlı mücadele”yi öteden beri temel almış sol örgütlerden ibarettir.

En azından şimdiye kadar bu örgütler arasında silahlı bir çatışmanın, ciddi bir gerginliğin olmaması ilginçtir. Hatta İBDA-C gibi “silahlı mücadele” yanlısı örgütlenmelerin yayın organlarında DHKP-C, TİKKO, TKPML ve PKK’dan, onların eylemlerinden övgüyle bahsedildiği bile görülebilmekte; bu iki kesim arasında hayali diyaloglar yayımlanarak bir buluşma zemininin olduğu ihsas edilmektedir. Ve yine bu İBDA-C yayınlarında örneğin polise ve ülkedeki ekonomik güç sahiplerine yönelik öfke ve hakaret yüklü satırlar “radikal sol” yayınlarda bile rastlanmadık cinstendir.

Bu kanıtlar iki kesim arasındaki sezgisel, zımni beraberliğin, aynı “toplumdan dışlanmışlık” duygusundan “toplum”a karşı duyulan öfke ve nefretten kaynaklandığını gösterir.

Benzerlik her iki kesimde de “silahlı mücadele” için örgütlenmenin ve “eylem”in hemen hemen aynı referanslara, ilkelere göre yapılıyor olmasında da göze çarpar.

Ancak, anlaşılan odur ki, şu son birkaç yıla kadar varoşlarda İslâmî hareket lehine esen hava durulmuş, “radikal sol”a doğru bir kayış başlamıştır.

Galiba bunun en önemli nedeni, genel İslâmi hareketin gövdesini oluşturan RP’nin ve Fethullah Hocacılar diye bilinen çevrenin 1994 mahalli seçimlerinden sonra ve 1995 genel seçimi arefesinden itibaren gayet açıklıkla görüldüğü üzre “toplum”la ciddi bir sıkıntısı olmadığı, hatta zaten dahil olduğu o toplumda statüsünü yükseltmekten öte bir amaç taşımadığı gerçeğidir.

Dışlanmışlığın tepkisini RP’ye yönelerek ifade eden varoşlar halkı, RP’nin kurulu düzene –“toplum”a– karşı eleştirilerinin, özellikle bunun laikliğe karşı söyleminin en gözde temalarından biri olan “monden yaşam tarzları”na ilişkin olanlarının şahsında, kendi öfkeli ve yoksun, yoksul bırakılmışlıklarının bir ifadesini duyumsayabiliyordu. Oysa RP 1994 ve 1995 seçimlerinden en büyük parti olarak çıkınca, RP yönetimi asli amacına, yani “merkez”e dahil edilme arzusuna uygun olarak, merkez-sağ’da temsil edilen “toplum”un üst tabakalarına şirin gözükecek, onların “bu da bizden sayılır” demelerine ve desteklerini almaya matûf bir yola girdi. Bunun “taktik” ya da takiyye olmadığı belliydi.

Her ne kadar radikal İslâmi eğilimler gerek RP’yi ve gerekse o yolda çok daha ilerde ve iddialı olan Fethullah Hocacılar türü cemaatleri devamlı eleştiregelmiş iseler de, ait oldukları ana gövdenin bu açık gerçeği karşısında kaçınılmaz olarak durakladılar.

Dolayısıyla 1 Mayıs 1996’nın en beklenmedik olgusuyla, “silahlı mücadele” ile özdeşleşegelmiş radikal sol grupların hatırı sayılır bir kitlesellikle ortaya çıkışına tanık olduk. Varoşların “yükselen gücü”nün bu mecraya yönelmeye başlamış olduğu görüldü.

Yıllarca “bir avuç eşkıya” tabiri içine sıkıştırılan PKK’nın, hiç de böyle nitelenemeyeceğini, onun dışlanmış Kürtlüğün tabandan gelen yaygın ve artık oturmuş tepkisini biçimlendirdiğini nihayet –örtük de olsa– kabul etmek zorunda kalan “toplum”, bu 1 Mayıs 1996’da da yine yıllardır “yerinde infaz”larla sık sık birkaç militanının “imha edildiği” TİKKO, TKPML ve özellikle DHKP-C (Dev-Sol) gibi örgütlerin binlerce kişiyi gösteri alanlarına getirebilmesi gerçeği karşısında “ürperdi”. Örgüt flamaları ve sloganları altında, yüzleri fularlı veya açık “öncü”lerin denetiminde yürüyüşe katılan uğultulu banliyöler halkının onbinlercesi kendilerini güvenle “toplum”a gösterdiler.

Oraya Kadıköy çarşısını tahrip etmek, hele yağmalamak ve öfkelerini kusmak için gelmemişlerdi. Eğer daha 1 Mayıs töreninin resmen başlamasından önce içlerinden iki genç kurşunla öldürülmemiş, onlarcası yaralanmamış olsaydı, yalnızca güçlerini göstermek, güçlerini haykırmakla yetinecekleri açıktı. Öğleden önceki çatışma ve ölümlerden sonra bile kendi içlerinde sükuneti sağlayabilmiş, miting alanına doğru “olaysız” gelmişlerdi. Orada kendileri ile “toplum” arasında ama yine de kendilerine yakın saydıkları parti kuruluşlarına ve insanlara başlarına geleni duyurmak için kürsüye hücum ettiler.

Siyasal ilişki kuralları zemininde bu eylemlerinin ne denli kabul edilemez, ayıp olduğunu ne ölçüde biliyorlardı ve buna ne ölçüde aldırıyorlardı meçhul. Ama alandakiler için bir saldırı idi bu ve kalabalık cereyan tarzını bilmemekle birlikte bu kürsüyü işgal edenlerle polis arasındaki çatışmalarda ölenlerin olduğu söylentisini duymuştu. Ancak işgal edilen kürsüden bu haberin tam bir kargaşa içinde ilanı bu koşullarda beklenen tepkiyi yaratmadı. Galiba biraz da bu durumda kitlesel olarak ne yapılabileceğini bilememenin kararsızlığıyla alan terk edilmeye başlanmıştı bile.

Dönüş başlamışken polisin devreye girmesiyle de o mahut “varoş patlaması”nın görüntüleri ortaya çıktı. Polisle toplum dışına itilmiş, toplum dışına çekilmiş olanların sokak muharebeleri “toplumun güzide vitrinleri” önünde sürüp gitti. Örgüt düzeninde gelenler, örgüt düzeninin parçalandığı o saatlerde rastgele oluşan gruplar, bireyler halinde “toplum”u temsil eden ne varsa onunla dövüştüler.

Ama bu dağınık dövüş, her ne kadar yakın zamanlarda Caracas’tan Liverpool’e, Los Angeles’ten Yeni Delhi’ye, oradan Paris’e kadar dünyanın tüm metropollerinde ortaya çıkan “varoş patlamaları”nı hatırlatan biçimde ise de; Türkiye’deki varoşların yöneldiği tarzın bu olmadığı, her şeye rağmen fark edilmektedir. İstanbul varoşları kendi kurşuni ortamında örgütlenmekte, örgütlü bir güç şekillenmesine doğru gitmektedir.

Ancak bu örgütlenmenin sağlıklı bir örgütlenme, hele devrimci bir örgütlenme olduğu asla söylenemez.

Dışlanmışlıklarının temel nedeni olan “niteliksiz emek”le sınırlılıktan kaynaklanan zaafla malul bireylerin, bireyliklerini de silen onları örgütün zerreleri gibi algılatan bir örgütleniş halidir bu.

Bu örgütlenmenin en dikkat çekici yanı, bu zerreleri bir arada tutan, yeni katılmaları bünyesine alan bir şemanın, bir işleyiş düzeninin şüphesiz var olmasına karşılık, bütünlüğün “içerde” alabildiğine mitikleştirilmiş, bir “önder”in şahsında sağlanmış olmasıdır. Örgüte kan ve hayat veren bu efsanevi “önder”dir.

Modern toplumların tarihi içinde tanık olduğumuz “popülist hareketlerin tipik özelliğinin en uç noktasına vardırılmış hali” denilebilir buna. Bilindiği gibi, kurulu düzene ve onun egemenlerine karşı toplumun alt ve orta kesimlerinden doğan yerleşik ahlâkî ve siyasal ve ekonomik değerlere dayalı bir hareket olan popülizm örgütten ziyade önderin kişiliğinde birleşen, öndersiz kaldığında kolayca dağılıveren bir harekettir. Bunun Türkiye’deki örneği Ecevit’in DSP’sidir.

Her şeye rağmen kendini “toplum içinde” sayan popülizmin bu özelliği, “toplum dışı”lığın sath-ı mailinde şekillenen hareketlerde en uç noktasına vardırılmış gözükmektedir.

PKK, bu oluşumun Türkiye’deki ilk örneğidir. Anlaşıldığı kadarıyla DHKP-C’de de aynı süreç “başarılmış”, orta kademesi “mücadele”de sürekli telef edilmesine rağmen DHKP-C, hem hatırı sayılır bir kitleselliğe ve sürekliliğe ulaşmış ve artık bunu gerilla müfrezesi temsillerini alenen sergilemekle fazla zarar görmeyeceğini düşünecek kadar kendine güven kazanmıştır.

Görünen odur ki; geleneksel dayanağı olan Tunceli ve civarının “PKK ile savaş” sonucu yaşanmaz hale getirilmesi ile birlikte, başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin varoşlarına ağırlık verir hale gelen TİKKO, TKPML gibi örgütleri bekleyen de aynı süreçten geçiştir. Un ufak edilmiş insani varoluşlarında eksik ya da noksan olan ne varsa tümünü en azami biçimiyle “önder”inin şahsına atfeden, onun bu olağanüstü kişiliğiyle –örgütle olmanın aracılığıyla– kurduğu bağ sayesinde kendi öz “olağan altı” varoluşunun tüm yoksunluklarını ikame eden, bu duyumsama içinde olan varoşların örgütlü bireyi “toplum”a karşı mücadelesinde artık her şeyi sükunetle göze alabilir.

“Toplum”a karşı isyanın bir düzenidir bu. Ama önder ve zerrecikler kitlesi ilişkisi üzerine kurulu bu örgüt, bu zemin “toplum”u aşmayı değil, mutlak inkârını ifade eder.

Devrim ise aşmadır. İnsanları niteliksizleştiren, atomize eden, asli özelliği bu olan ve şimdilerde bu yönde işleyen çarkları ile bu hale getirdiği insanların giderek artan bölümünü “toplum-dışı”laştırmaya başlayan bu toplumu... o hale getirilmiş insanların insanî potansiyellerini cevherlerini fiilen gerçek kıldıracak ve böylece onları yoksun sayıldıkları vasıfların zenginleşen varlığında yeniden insanlaştıracak bir toplum yaratarak aşmak.

Bu toplum ya esas olarak varoşlarda yaratılacak, ya da çark işlemeye devam ederek hepimizin ve kendisinin de sonunu hazırlayacak.

1 Mayıs 1996 artık karar anının gelip çattığını göstermiştir.