Anasayfa > Birikim Arşiv > 104 - Aralık 1997 > Yeni Düzenleme Biçimleri Ortaya Çıkmak Zorunda

Yeni Düzenleme Biçimleri Ortaya Çıkmak Zorunda

Çeviren : Ömer Laçiner | (Sayı : 104 - Aralık 1997)

Kapitalizm nedir?

• Kapitalizm kendi özünde, bir üretken kaynakların harekete geçirilmesi, dünyanın dönüşmesi dinamiğidir. Bu dinamik eşitsizdir ve bizzat kendi kendini düzenleme ilkesiyle uyuşmaz. Bu ilkeler zenginleşme ve sermaye birikiminin bu belirleyici gücü ile temelini ücret ilişkisinde bulan tüm bir toplumsal süreçler bütünü arasındaki karşılıklı etkileşim içindir. Çünkü zenginliklerin yaratılması esas olarak, bir egemenlik ilişkisi içinde, yani sermaye mülkiyetinin denetimi altında icra edilen üretimde, insan kaynaklarının harekete geçirilmesidir. Bu süreç yüzeysel olarak para akışlarının ölçülebilir genişlemesinden geçerek olabilir. Ama temel eğilim, ücretliliğin sürekli yaygınlaşmasıdır. Aynı zamanda teknik gelişme tarafından üretim faktörleri kullanımının yoğunlaştırılmasıdır da.

Kapitalist gelişmenin güncel evresini nasıl niteliyorsunuz?

• Yirmi yıldan beridir gözlemlenen altüst oluşlar, sermayenin dinamiği ile en gelişmiş uluslardaki düzenleme tarzları arasındaki bazı ilişki tiplerini sorgulama konusu haline getirdi. Bu sorgulama bizim ülkemizde (Fransa’da) derin güçlükler doğurdu, ama kapitalist dinamiğin bakış açısından ele alınır ise, güncel evrenin, özellikle son on yılın egemen karakteri, dünya düzeyinde ücretliliğin genelleşmesidir.

1. Dünya Savaşı öncesi sermayenin büyümesini karakterize eden sömürgeci mantıktan farkı, bunun, şimdi endüstriyel tipte ücret ilişkisi etrafında yeniden yapılandırılan, gelişmekte olan dünyaya dahil denilen giderek artan sayıda toplumların yapısının esasında da varoluşudur. Olgu, artık, ücret ilişkilerinin yaygınlaşma potansiyeli muazzam olan çok kalabalık nüfuslu ülkeleri etkilemektedir.

Dolayısıyla genişlemenin yeni bir evresine tanık oluyoruz.

• 20. yüzyıl, ücretliliğin yoğun biçimde büyümesinin ilk safhası tarafından belirlendi. Bugün, ücretliliğin dünya ölçeğinde genelleşmesiyle karakterize edilen ikinci safhasına giriyoruz. Bu safha belki de kalıcı bir büyümenin kalkış noktasıdır, ama yürürlükteki dinamik bu kez de kendiliğinden kendini düzenleyici değil. Ondan türeyen rekabet biçimleri sürecin devamlılığını güvenceye almak için yeterli olamıyor. Burada da yine süreci takviye edecek siyasal uzlaşmalar ve anayasal, sosyal biçimlerin ortaya çıkması gerekecek. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar, ulusların toplumsal uyumunu altüst eden bir büyümecilik ile dünya ölçeğinde bir düzenlemeyi yerleştirme zorunluluğu arasındaki bu gerilimden doğmaktadır. Bu sorunlar hem kapitalizmin bu büyümesiyle harekete geçirilmiş uluslarda, hem uluslararası ilişkilerde hem de açıkça şimdiye kadar en ileri gitmiş ülkelerde kendini gösteriyor. İleri ülkeler sarsıntının yeniden gelişine göğüs geriyorlar ama yeni fırsatlar da ediniyorlar.

Bu bağlamda uluslararası ekonomik ilişkilerin yeni şekillenmesi nasıldır?

• Temel bir eleman, bugün ücretliliğin dünyadaki dağılım tarzına bağlıdır. Bir yanda en zengin ülkelerin artık artmayan, hattâ azalan nüfusunu öte yanda, dünyanın geri kalanının hızla büyümekte olan nüfusunu görüyoruz. Şüphesiz dünya nüfusunun artışı dengeleniyor, ama OECD dışı ülkelerde potansiyel aktif nüfus hâlâ hızlı biçimde artıyor. Sonuç olarak, halen uluslararası malî ilişkiler içindeyiz ve bu, Birinci Dünya Savaşı öncesinin sermaye ihracı dalgalarından beri ilk defa sermayelerin kuzeyden güneye doğru sürekli akışı tarafından desteklenecek bir sermayenin uluslararası planda genişlediği bir durumdur.

OECD ülkelerinin nüfusu, gelecekteki yaşlanmayı öngörerek devralmış olduğu malvarlıklarını çoğaltma ve dolayısıyla kapitalist dinamiğin en fazla olduğu yerlerde mülkiyet hakları edinme yollarını aramaktadır. Önceki onyılların güneyden kuzeye doğru petrol şoklarıyla ve ardından Amerikan bütçe açığı ile Japon ve Alman dış ticaret fazlalarına bağlı olarak ortaya çıkan dengesizliklerle bağlantılı olan sermaye akışlarından keskin biçimde ayrılan yeni olgu işte budur. Artık farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Bu özellikle Avrupa ve Japonya için gayet açıktır. Avrupa, sermaye ihracına uygun makro ekonomik koşullar anlamına gelen toplam ödemeler dengesi fazlası artışı gösteriyor. Avrupa’nın büyüme hızındaki zayıflık bu durumu ancak kısmen açıklar. Bu, dönemin, bana temel önemde görünen bir özelliği.

Bu yeni malî akışın ortaya koyduğu sorunlar nelerdir?

• Uzun dönemli riskleri çekip çevirme ve uluslararası sermaye piyasalarının iyi çalışması için gerekli güvenceleri sunma noktasına varmak gerekli. Yeni ortaya çıkan ülkelerde bugün gözlemlenen mali çalkantılar daha şimdiden çözümlenmesi gereken sorunları tasarlama imkânını çokça veriyor. Bu süreçlerin kalıcı özelliğini güvence altına almak için bir uluslararası mali düzenleme, ihtiyatlı biçimde bir uluslararası hukuk geliştirmek gerekecek. Buna, çeşitli mali krizlerden geçmeksizin varılmayacak. Meksika’daki kriz, bu tip krizlerin sadece bir ön habercisi.

Dünya ölçeğinde büyümenin merkezinin bu yer değişimi ülkemizde (Fransa’da) ciddi bir endişe yaratıyor. Bu endişe yerinde mi?

• Dışındaki bölgede olacak bir büyüme atılımının OECD ülkelerindeki bumerang etkisi nasıldır? Bu bölgede sosyo-ekonomik düzenlemenin yeniden yapılanmayı ilgilendiren sonuçları neler olacak? Bu mukabil etkiler ve bu tehditler ülkemizde pek çok kuruntuya yol açıyor. Ekonomistlerin rolü, yersiz korkuları dağıtacak, gerçek sorunları ve bedelleri tanımlayacak biçimde büyük eğilimleri ayırdetmektir.

Kapitalizmin geliştiği yeni ülkelerin tahrip edici rekabetinden duyulan korkuyu dağıtmak gerekli. Onların büyüme dinamiklerinde bu anlamda hiçbir şey yok. Öyle ki, topluca bakıldığında bu ülkelerin ödemeler dengesi fazla değil, açık veriyor. Ve tersine, onlara sermaye ihraç eden biziz, yani bir bütün olarak fazlası olan biziz. Ama bu bütünsel boyutla sınırlamak güç olduğu gibi ve buna mukabil insanlar bazı sektörlerdeki işlerin yok oluşunu somut biçimde gördüklerinden ötürü, sanki ülkemizde artık ekonomik faaliyetlerimizi geliştirme kapasitemiz kalmamış gibi, sarsıntıyı bütün ekonomiye genelleştiriyorlar.

Gerçek sorun, uluslararası rekabetin güdümlediği yapısal değişim sorunudur. Aslında ülkemizde fiyat ve gelirlerin yapısında bir dönüşümü gözlemliyoruz. Bu, ücret ilişkisinin dönüşümünde kendi başına çok güçlü bir faktör olan teknolojik altüst oluşların, yoğun birikiminin çerçevesi dahilinde işleyen ücretliliğin dünya ölçeğinde yaygınlaşması kadar güçlü bir süreçtir bu. Keskin bir rekabet bağlamında kâr oranlarının korunmasına katkıda bulunan söz konusu teknolojik değişim, aynı zamanda iş sahibi faal nüfus içinde uzmanlaşma yapısını da dönüştürüyor. Bu globalleşmeyle bağlantılı, ama onun tarafından güdümlenmiyor. Kendi özerkliğine sahip.

Bu altüst oluşlardan hangi sonuçları beklemek gerekiyor?

• Öncelikle, daha önceki birikim rejimindeki artığın paylaşımını düzenlemiş olan fiyat ve gelirler arasındaki bir tür uyum sona ermiştir. O zamanlar paylaşım esas olarak ulusal çerçevede kurallara bağlanmaktaydı. Bu kurallaştırmanın biçimleri ülkelere göre farklılaşıyordu ama esas olarak, güçlü bir koruma ve özellikle sermaye hareketlerinin denetimi sayesinde ücret ve fiyatlara ulusal düzeyde egemen olma anlamına geliyordu.

Son yirmi yılın altüst oluşları bu dengeye son verdi. Rekabet biçimleri planında büyük işletmeler kendi fiyatlarına egemenliği yitirdi, uluslararası rekabete dayalı sektör kavramı, teknolojik ilerleme tarafından desteklenen bir evrim olarak kuralsızlaşma geliştiği ölçüde anlamına kaybetti. Ücretlerin sabitleşme tarzları düzeyinde, bundan böyle ücret düzeyini dünya ölçeğinde marjinal fiyatında sabitlemeye iten bir eğilim, el emeğinin bütün kategorileri için söz konusu. Yeni ortaya çıkan ülkelerin ücret düzeyinin rekabeti tarafından kuvvetle tehdit edilen niteliksiz sanayi sektörlerindeki el emeği için durum budur. Bunun aksine, nitelikli ücretlilerin büyüyen bir kesimi uluslararası hareketlenmeden yararlanıyor. Ücret koşulları daima daha fazla uluslararası piyasaya göre ayarlanmakta olan büyük firmaların bazı kadroları için söz konusu olan budur.

Bu durum, gelir hiyerarşilerine belirsiz bir karakter vermekte, ücret yapılarını anarşik bir dengesizliğe sürüklemektedir. Çünkü baştan aynı formasyona ve komşu parkurlara sahip olan ücretlilerin kişisel geliri, rekabetin yoğunlaşması sonucunda, onların üretim sistemindeki yerlerine göre dikkate değer tarzda farklılaşabilmektedir. Bu bireyselleştirme eğilimi, daha önceki sosyo-ekonomik düzenlemenin harcını da meydana getiren sendikalar, meslek örgütleri ve toplu sözleşme sistemleri gibi aracı kurumları gayet sıkı bir tartışma konusu haline getiriyor. Çünkü, ücretlerin şekillenmesinde hâlâ referans olan toplu sözleşmeleri desteklemek için ücretli grupları arasında ulusal düzeyde yeterince geniş bir dayanışma sağlamak giderek daha da zor hale geliyor.

Ücretliler dünyası içindeki eşitsizlik uçurumlarından sakınmayı mümkün kılacak kollektif çıkar ifade biçimleri oluşturmanın imkânı hâlâ var mıdır?

• Sorun şudur: Gelirlerin paylaşımının daha sabit koşulları bulunabilir mi, ya da liberal düzenleme her yerde kendini dayatacak mıdır? Homojenleştirici bir silindirin olmasını düşünmüyorum. Kapitalizm modellerinin çeşitliliği bana suçlanacak bir şey gibi gözükmüyor. Bu büyüme rejiminin birliğinin uyumu aslında hem sermayenin genel genişleme eğilimini, ama hem de her toplumun kendi örgütlenme biçimlerini dikkate alan, mekânsal özgüllükleri olan toplumsal süreçler anlamında demokrasi ilkesinin uygulanmasını öngörür.

Liberal ideolojinin, son yirmi yıldır, kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılmasının bu derin gücünün ideolojik ifadesi olduğundan dolayı şüphesiz keyfi yerindedir. Yürürlükteki en temel dönüşüm unsurların, yani sermaye hareketlerinin serbestliği, kamusal ile özel arasındaki sınırların değişimi ile fiyat ve ücretlerin uluslararası rekabetin kızgınlığına tâbi olmasını meşrûlaştırmaktaydı. Bu unsurlar, kapitalizmin tüm ülkelere aşılanma başarısının nedenleri olarak da takdim edilmekteydi.

Ama bütün bunlar, geleceğin tek tip bir kapitalizm çizmekte olduğu anlamına gelmez. Özellikle de gelir dağılımına düzen vermeye ve farklı toplumsal gruplarda istek uyandırmaya yetenekli düzenlemelerin ince biçimleri söz konusu ise. Daha tepede ifade edilen genel zorunluluklar çerçevesinde birçok uzlaşma biçimleri olabilir. Gerçekten de Kıta Avrupa’sı, halkının özlemlerinin derinliğinde, Anglo-sakson dünyasından farklı olarak, bir toplumsal ilerleme görüşü vardır ve bu var kalacaktır. Toplumsal ilerleme kavramı çevresindeki bu çatlağa, birlikte olma tarzına dair çok güçlü amaçları ifade ettiği için, son derece önem verilmek gerekecektir.

Gelecekte hangi düzenleme mekanizmaları yürürlüğe konacaktır?

• İşletmeler gelir dağılımının işleyişinde temel bir yer haline gelecekler. Biz, Avrupa’da, son derece güçlü malî zorlamalara uyarlanmaya mecbur olunan bir evreden çıkmaktayız. İşgücü bu temel düzenlemenin değişkeni idi, ama böylesi bir yöntem uzun vadede geçerli değildir. İşletmelerimiz sermayenin dünya ölçeğindeki genişlemesine katılmak için, büyüme ile birlikte yenilenmek zorundadır. Bu kendi üretim süreci bütününün dağılması değil, sadece bazı eklentilerin örgütlenmesi demektir. Uzun vadede işletmelerin göreli fiyat perspektiflerinde bir tür istikrara ihtiyaçları vardır. Bu istikrarı ulusal uzlaşmaya yaslanmaksızın bulmak zorunda olacaklardır.

Buna ilişkin bir ilk soru: Toplumsal taraflar, işletme yöneticileri ve ücretli çıkarlarının temsilcileri, bir çok uluslu işletmeler cemaatinin var olduğunun bilincine varacaklar mıdır? Sözleşmelerin konusu, tıpkı savaş ertesinde olduğu gibi üretkenlik kazançlarının paylaşımından kârların paylaşımına doğru yer değiştirecek. Asgari kâr zorlaması altında, mülkiyet hakların normal olarak ödüllendirme ihtiyacına bağlı olarak küreselleşmiş toplumsal taraflar arasında kâr fazlasının dağıtımı üzerine müzakere edilecektir. Bu evrim faiz oranları üzerindeki olumlu etkisi de hesaba katılarak küresel mali koşullardaki istikrar tarafından kolaylaştırılmış olacaktır. Ücretlerin bir kısmı da yine, düzenli verimlilik düzeyinin zorlaması altında, kârlara göre uluslararası düzeyde müzakere edilecektir. Avrupa iç pazarının birleştirilmesi, ileride ekonominin geri kalanı üzerinde yönetici bir rol oynayabilecek olan büyük işletmeler düzeyinde bu tür pratiklerin genelleşmesini kolaylaştırmayı zorunlu kılacaktır. Ve, devletlerden geçmeyen bu pratiklerle, ekonomi kendisini bir genel kurallar platformunda tanımlamakla yetinecektir.

Emek pazarının uluslararasılaşmasına bağlı baskı güçlülüğünü koruyacak, ama ücretliler de istikrara kavuşabilecek ve kâr artışındaki kendi paylarını müzakere imkânına ulaşabileceklerdir.

İkinci unsur, liberal normlarla uyuşmaya ve sermayenin mülkiyet yapısındaki değişimlere uygun güçlü dayanışmalar sağlamayı mümkün kılabilecektir. Tasarruf sandığı günümüzde öncelikle ücretlilerin tasarruf kipleri olan emeklilik fonu, hayat sigortası biçimini almakta. Bu finansmanlar emeklilik fonlarının pasiflerine, uzun dönemli angajmanlara (uzun dönem gelir dağıtmayı mümkün kılmak zorundadırlar) bağlı oldukları için gerçekten stratejiktirler. Tam da bu nedenledir ki işletmeler, bu fonlara düzenli bir kazancı güvence altına alan formüllerle ilgilendirilebilirler. Çünkü zaten kendi finansmanlarını garanti etmek için yatırıma sevk edilen bu fonların karşılığı, kazançlarının kaynağı olması gereken uzun vade gelecekteki ödeme haklarıdır.

Bugün Anglo-sakson mantığı bu fonların idare tarzına egemendir: Bir emekli sermayenin birikimi zamanlar arasındaki fiyat ayarlamalarından yararlanarak yapılan kişisel bir alışveriş gibi addediliyor. Kollektif fonların yaratılması, sadece risklerin çeşitlendirilmesi amaçlı bir portföy idaresinin sorununa cevap veriyor. Ama bir diğer kavrayışı, tamamen farklı biçimde savunabilir ve dönüşmekte olan ücret ilişkisini gözönüne alabiliriz.

Bankalardan borçlanma yoluyla finanse edilen şahsi mülkiyetle tanımlanan arkaik kapitalizm ve savaş sonrasının kapitalizmi, yerini gerçek fonların, ama kollektiflerin gerçek fonlarının kapitalizmine bırakıyor. Sorun hayatîdir. Çünkü ücretli kollektifleri artık, potansiyel olarak fon yönetimlerine direktifler vererek işletmelerin verimlilik ölçütlerini yönlendirme kapasitesine sahiptir. Ücretliler, işletmelerin sahibi haline gelmektedirler. Kapitalistlerin kamulaştırılması, böylelikle, onların arkaik biçiminin Marx’ın öngördüğü gibi ortadan kaldırılmasıyla değil bir sosyal sermayenin ortaya çıkışı yoluyla yapılıyor. Bu evrimin sendika sorumlularınca hesaba katılmıyor oluşuna hayret ediyorum.

Dolayısıyla savaş sonrası Fordizmin düzenleme kurumları tamamen geçersizleşti...

• Fordizmin kurumları savaş ertesi yıllarda işleyebildi, çünkü kapitalizmin yolu içindeydiler. Sorun daima aynıdır: Kapital birikiminin istikrarsızlaştırıcı hareketi ile toplumsal uyum ihtiyacı arasında gayet güçlü bir gerilim vardır. İşleyen kurumlar, bu gerilimi yaşanabilir kılan uzlaşmaları gerçekleştirmeye yardım eden kurumlardır. Dolayısıyla bugün sermaye birikiminin mantığı ile uyuma girebilenleri, ücretlilerin tüketiminin arttığı dönemdeki durum gibi görmek gerekir.

Bugün, kapitalizmin dünyanın öteki alanlarında yaygınlaşmasıyla bağıntılı olan mali genişleme, Kuzey ülkelerindeki yaşlanmanın ortaya koyduğu kuşaklararası soruna cevap veriyor. Sermaye mülkiyetinin güçlü toplumsallaşması, paylaşımın ve bizzat büyümenin içeriği üzerindeki nüfuz kapasitesini yeniden ele geçirmenin kaldıraçlarından biridir.

Sizin kapitalizmin geleceği tanımınızda devlet tüm rolünü kaybetmiş görünüyor...

• Gerçekten de buradan devlet sorununa gelmek gerekiyor. Kıta Avrupasındaki toplumsal ilerleme özlemi, var olan kollektif dayanışma mekanizmaları üzerinde inşâ edilen ya da daha ziyade bunlara eğilen bir ögedir. Bu mekanizmalar, yeniden paylaşım mekanizmalarından daha fazla etkili olmak için; rekabetin bilhassa tehdit ettiği toplumsal gruplara ilişkin dayanışma kavramının gayet açık öz hedefinin son derece aktif müttefiki olan eğitim politikaları yararına, savaş ertesindeki biçimlenişlerine göre kendilerini dönüştürmek zorundadırlar.

Şiddetlenen rekabet, bugün, yeniden biçimlendirilmek ve yeniden düzenlenmek zorunda olan işgücü kapasitelerini tahrip etmektedir. Fransa’da daima yapılanın aksine, işletmelere değil, ücretlilere yardım eden tedbirlere ayrıcalık tanımak gerekir.

Gelirleri düzenleme biçimleri yeniden geliştirilse bile bu, gayet keskin eşitsizliklerin takviyesine ve yoksul nüfus kümelerinin artışına engel olmayacaktır. Çünkü rekabet gayet şiddetli olmaya devam edecek ve çünkü kazanç üstünlüğü vektörleri özel oldukça, dışlanmış olanlar öyle kalacaklardır. Gayet kuvvetli bir büyümeye yeniden başlasak dahi, nüfusun önemli bir kısmı kalıcı biçimde işten yoksun kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla dışlananlara yönelik özgül bir dayanışma politikasını yürürlüğe koymak gerekir.

Bu yeni bağlamda solun temel değerlerine, özellikle de sosyal adalete somut bir anlam nasıl verilir?

• Bu, geleneksel sol için ideolojik bir devrim demektir. Sol, kendi sosyal adalet görüşünü ulusal bir çerçevede ve vergilendirme aracılığıyla gelir transferini güvence altına almanın aracı olarak müterakki gelir vergisi ilkesi etrafında geliştirdi. Aynı zamanda, sosyal harcamalar bahsinde ise, toplumsal hakların gelişimi, toplumsal ve siyasal mücadelelerin işlevi içinde gerçekleştirildi. Bu mücadeleler Beveridge’ci[1] nitelikte bir platforma göreydi ama kalıplaşmış stratejilerin etkisi altında, bölüşüm terimleriyle pek az okunaklı (geçerli) bir sonuçlar bütünü verdi. Bu sistem, bölüşüm mekanizmalarını işe, istihdama bağlı kıldığından ve evrensel geçerliliği tam istihdamı norm aldığı ölçüde güvence altında olduğu için dışlanmanın artışını düşünemez, kavrayamaz.

Böyle bir sistem artık uyarlanamazdır. Vergilendirme bahsinde, ekonominin uluslararasılaşmasıyla bağıntılı olan kazançların kaçırılma imkânları olgusunun ilerleyişine getirilen çok sıkı sınırlar vardır. KDV tipi orantılı vergilere geniş bir alan açma ihtiyacı bundan dolayıdır. Aynı zamanda demokrasinin canlı kalması için, toplumsal uyuma zarar vermesine rağmen; doğal olarak kollektif, kayıtsız şartsız hakların var olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü bu haklar her yurttaşın güvenceli bir gelire sahip olması anlamına gelen bir topluluğa ait olma kavramına bağlıdır.

Yeni bir sosyal demokrasi, böylelikle, bir yandan temel eğitimin ötesinde istihdam edilebilirliği gözeten politikalarla ve öte yandan da yurttaşın topluma ait olduğu gerçeğinden doğan, her yurttaşa tanınan bir haklar platformunun yürürlüğe konulması ile kendi eylemini inşa edebilecektir. Dolayısıyla bu hakların tanımlanması ve sözü güvence altına almak için yürürlüğe konacak araçların geliştirilmesi demokratik tartışmanın merkezî unsuru haline gelecektir.

Alternatives Economiques, Güz 1997

Çeviren ÖMER LAÇİNER

[1]1942’de İngiltere’de uygulamaya konulan Beveridge raporunun mantığını izleyen demek. Bu rapor, toplumsal koruma sistemlerine evrensel bir karakter veren esin kaynaklarından birini oluşturur.