Anasayfa > Birikim Arşiv > 113 - Eylül 1998 > Kıbrıs'ta Çifte Enonis'e Doğru

Kıbrıs'ta Çifte Enonis'e Doğru

Niyazi Kızılyürek | (Sayı : 113 - Eylül 1998)

Niyazi Kızılyürek, Kıbrıs’ın Güney’inde doğdu. 1974’te adanın fiilen bölünmesinden sonra ailesi Kuzey’e yerleşmek zorunda kaldı. O, Almanya’da akademik eğitimini tamamladıktan sonra Güney’de yaşamayı tercih etti ve Lefkoşa Üniversitesi’nde öğretim elemanı olarak çalışmaya başladı. Total Kıbrıs, Paşalar ve Papazlar ve Ulus Ötesi Kıbrıs kitaplarıyla ilgi çekti. Kıbrıslırum Panikos Hrisantu ile birlikte çektikleri “Duvarımız” (ZDF 2. kanalda “Aşkımız Kıbrıs” adıyla gösterildi) adlı belgesel geçen yıl Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü’nü aldı.


Niyazi, Kıbrıs’ta yolun sonuna mı gelindi? Kavramsal, politik, pratik bütün göstergeler bu yönde... Yıllardır “Çözümsüzlük çözümdür” şeklinde sürdürülen politikalar nihayet mantıki sonuçlarına ulaşmaya başladı. Bir metaforla söylemek gerekirse, ulusçu “zıtların birliği”nin mantıki ve siyasî sonucu olarak gelişen “Enosis” ve “Taksim” tezleri, “Çifte Enosis” olarak kavramlaştırılabilecek bir politikada buluşuyor gibi. Bunun somut göstergesi de Türk resmî politikasının, federasyondan öz ve biçim olarak uzaklaşan “iki devletlilik” temelinde yeni bir zemine oturması değil mi?

• AB’nin Lüksemburg kararı sonrasında Türk resmî politikasında temel bir değişiklik oldu. Böylece Türkiye ilk defa, “Federal çözüm için parametrelerin geçersiz olduğunu, artık çözüm önerilerinin devletten devlete ele alınması ve iki devletli çözüm üzerinden yürünmesi gerektiği”ni söyledi. Bu, kamuoyunda Türkiye’nin istediğini elde edemeyince AB’ye karşı Kıbrıs kozunu kullanmaya başlamasının başlangıç tepkisi olarak düşünüldü. Yani Türkiye, “AB’ye giriş için kolaylık gösterilmezse Kıbrıs sorununu çözdürtmeyiz” diyordu.

Türkiye’de bu yaklaşımı benimseyen kadrolar açısından bu durum tepkisellik değildi. Tersine yıllardır değişik nedenlerle Türkiye’ye resmen söylettiremedikleri, kabul ettiremedikleri iki devletlilik ayrılıkçı tezi artık resmî politika haline getirilmişti. Yani, eskiden beri var olan, taksime dayalı çözüm görüşüyle, belki ileride bir uzlaşma (federasyon) olur, görüşü. AB’nin kararından sonra örtüştü, ayrılıkçı kanadın politikası resmîleşerek yürürlüğe konuldu. Zaten Rauf Bey, 1974’ten beri bütün politikasını “federasyondan kaçmak” üzerine inşâ etmişti. Uzun zamandan beri, iki devletliliği gündeme getirmiş, federasyonu konuşmak istemediğini söylemiş ama Türkiye’yi memnun edememiş, hatta, öfkelendirdiği bile olmuştu. Denktaş’ın Türkiye’ye karşı çıkışlarını anımsayalım. Şunu söylüyorum: AB, Türkiye’ye haksızlık ettiği için yeni politika benimsenmedi, var olan ama yedekte bekletilen bir politika uygun bir konjonktürde temel politika olarak yürürlüğe konuldu.

Bu, Rauf Denktaş’ın öteden beri söylediği şeydi. Bu yeni resmî Türk politikası federasyonu ortadan kaldırmak için yeterlidir. İşin ilginç tarafı bu yeni durum, her iki tarafta özellikle muhalifler arasındaki “federasyon için artık çok geç” şeklindeki umutsuz söylemle de çakıştı. Zaten Denktaş’ın muhalefeti getirmek istediği nokta buydu. Şu anda Uluslararası Topluluk ise, federal çözümde ısrarlı görünüyor. Yeni yaklaşım, Güvenlik Konseyi’nden de geri döndü.

Ama nereye kadar... ABD, İsrail ve Türkiye’nin yeni askerî ve siyasal konsepti, Kıbrıs sorununda da, siyasî sonuçlarını üreteceğe benziyor. Bunun güncel anlamı, ABD’nin de giderek “Çifte Enosis”e “ikna” olacağı yönünde pek çok işaret var. Bu gerilim nasıl çözülecek? Evrim nasıl yaşanacak, olasılıklar nedir?

• 1954’te uluslararası siyaset gündemine giren Kıbrıs sorunu, ilk kez uluslararası politikada bu denli öne çıktı. Fiilen işleyen AB süreci Kıbrıs’ı uluslararası politikanın gündemine taşıdı. Ve hatta AB sürecinin birleşmek için kamuoyunda yeni bir motivasyon, umut oluşturduğu bile söylenebilir. Böylece sorun Türk-Yunan (eskiden İngiliz) üçgeninden çıkarak, doğrudan AB’nin sorunu, -ve haliyle başağrısı- haline geldi. Yunanistan; Kıbrıs AB’ye alınmazsa genişlemeyi protesto edeceğini açıkladı. AB, Kıbrıs’ı üyeliğe almaya kalkarsa yeşil hat, AB-Türkiye hattı olarak şekillenecek hale geldi. Türkiye’nin tavrı ise, bunu her ne pahasına olursa olsun engellemek. Bu durumda gerilim politikasına başvurmak çok doğal, sıcak çatışmalar bile gündeme getirilebilir. Türkiye, “Orası sorunlu bir adadır, üye alamazsınız” demektedir. Önümüzdeki günlerde tansiyon yükselecektir.

Soru şudur, iki devletli çözümün gerçekçi bir dayanağı var mıdır? Güvenlik Konseyi’nin ve uluslararası topluluğun kararları bağlamında denklem şöyledir: “Kıbrıs’ta iki devlet yoktur, KKTC meşrû değildir ve tanınması mümkün değildir.” Türkiye’nin yeni tezi ise, “iki devlet” politikasında ısrarlı olmaktır. Ki bu, Taksim/İlhak politikasında ısrarlı olmak demektir ve adanın fiilen bölünmesi, Kuzey’in Türkiye’ye katılmasıdır. Bu politikayı en iyi ifade eden kavram “Çifte Enosis”tir. Yani fiilen Türkiye’nin Kuzey’e, Yunanistan’ın Güney’e yerleşmesi böylece yasallaşacaktır. Aslında, ikinci bir Helen devletinin AB’ye girmesi Yunanistan’ın çıkarınadır. Önümüzdeki yıllarda ABD ve AB’nin girişimleriyle gevşek bir federasyon olmazsa, Türk tezinin sonucu olarak Çifte Enosis’e gidilecektir. Gidiş bu yöndedir.

Aslında uluslararası kamuoyu da “Çifte Enosis”ten uzak düşünmüyor. Burada Avrupa için ön koşul, öncelikle Türkiye ile Yunanistan’ın konsensus sağlaması, Kıbrıs’ın sorun olmaktan çıkarılmasıdır. Süreç sanki buna yönlendirilmiş gibidir. Çifte Enosis, Türkiye politikasının sonucu olarak ortaya çıkarsa Yunanistan buna “hayır” demeyecektir. Çünkü, adanın Yunanistan’a gitmemesi üzerine kurulu Türk resmî politikasının sonucu olarak, bu kez paradoksal bir biçimde Yunanistan 480 mil uzaklıktaki Kıbrıs’a gelecektir. Taksim politikası, Türkiye’den sonra Yunanistan’ın da Ada’ya gitmesini, hem vicdanlarda hem de siyasette meşrûlaştırıyor. Bu, sanılanın tersine, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin jeo-politik üstünlüğünün azalması, bir Balkan ülkesi olan Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’e taşınıp, Yakın Doğu ülkesi olması demektir. Aslında Federal, askerden arınmış bir Kıbrıs, jeo-politik üstünlüğünden dolayı Türkiye’nin daha çok çıkarınadır. Çünkü, federal devlette “fiilen üstün” olan Türkiye’nin ağırlığı olacaktır. Nüfus farklıysa da, Türkler’in hem siyasî eşitliği olacak, hem de Türkiye’nin yakın olmasından dolayı, jeo-politik üstünlüğünü devam ettirebilecektir. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyet’i kurulduğunda nüfusun yüzde 18’i olan Kıbrıslıtürkler’e “siyasî eşitlik” sağlayan asıl unsur Türkiye’nin bu üstünlüğüydü. Rum nüfusun çokluğuna ve Enosis istemine karşı bunu engelleyen de yine budur. Çift Enosis’le, jeo-politik üstünlük paradoksal olarak Yunanistan’la paylaşılıyor. Dolayısıyla koşullar sağlandığında böyle bir teze Yunanistan’dan çok fazla itiraz gelmez. Dört Yunanlı emekli büyükelçinin yazdığı Yunan Dış Politikasına Dair Tavsiyeler kitabında, “Federasyon tezinden vazgeçilmesi” de vardır. Ama bu süreç sorunsuz da değildir. bir kere Yunanistan, “Çifte Enosis”i Kıbrıs Rum halkına doğrudan söylemez. Kuzey’den göçen binlerce insanın acıları, evleri, mülkleri, beklentileri varken bunu dillendirmek zordur. Bana göre Kıbrıslırumlar, bir daha kuzeye dönmemek demek olan Çifte Enosis’i kabul etmeyecektir. Ayrıca, adanın bölünmesinde bizzat Yunanistan’ın yarattığı 14 Temmuz 1974 Sampson-Grivas darbesinin tarihsel sorumluluğu olduğu için de bunu Kıbrıslırumlar’a anlatmak ve benimsetmek hiç de kolay değildir.

Her şeye rağmen Güney’de muhalefet daha güçlü. Birleşme ve federasyonu savunmak siyasal olarak da, toplumsal olarak da daha meşrû. AKEL’in %34 oyu azımsanacak gibi değil. Ama yine de, Rum resmî politikası her şeyi belirliyor...

• Ümitsizlik çoğalınca Çifte Enosis’in imkânları da çoğalıyor. Resmî Türk politikası, Rum halkında umutsuzluğa yol açıyor. Yunanistan göstere göstere Kıbrıs’a yerleşiyor. Bunun sonucu, Kuzey’e yerleşmiş Türkiye ile günün birinde Çifte Enosis pazarlığıdır. Uluslararası topluluk, o aşamada “anlaşırsanız biz imzalarız” diyebilir. Oysa, “biz iki devletli federasyondan yanayız” sözlerinin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Tek devletli federasyondan uzaklaşacak her öneri Çifte Enosis’in yolunu açar. Bu adada iki ayrı devlet yaşayamaz. Bu nedenle, “artık birleşilemez” diyenlerin özellikle düşünmesi gerekir.

Türk-Yunan çekişmesinin 21. yüzyıla sarkması, Amerika ve Avrupa açısından istikrarsızlığın devamıdır. Baştan beri sorunlu olan her iki ülkenin işbirliğine dayalı savunma doktrini önemlidir. ABD bölgede birlikte iş yapmak istemektedir. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya kadar istikrar, bu işbirliğinden de geçiyor. Amerika’nın konfederasyona yakın, taraflara fazlasıyla özerklik veren, merkezî devleti gevşek tutan bir yapılanma olan “gevşek federasyon” girişimi bu nedenle devam edecektir. Türkiye ise, gevşek bir federasyona da razı olmadığını, ancak iki devlet olursa katılabileceğini söylüyor. Çünkü, o zaman, ayrılma hakkına bağlı olarak federal yapıdan her an çıkmak mümkündür. Çünkü Türk resmî politikası esasta ayrı egemenlik hakkına dayanıyor. Şu anda hiçbir Kıbrıslırum ve Yunanlı lider böyle bir anlaşmayı imzalamaz. Çifte Enosis’i tercih ederler, ama KKTC’nin legal statüsüne, meşrû sayılmasına karşı çıkarlar.

Peki, siyasal eşitlik, federasyon, gevşek konfederasyon, çok kimliklilik, UKKTH gibi kavramlarının Kıbrıs’taki özgün karşılıkları nedir?

• Modern ulus-devletin tarihselliği içinde, üç biçimde oluşan devletler vardır. Çok tipik olanı, çoğunluğun egemenliğine dayalı üniter ulusal devlettir. Özellikle Avrupa’da yaşanan budur. Bu biçimde, kendi kaderini tayin hakkını kullanan halk, kendi ulus-devletini kurar. O ulusa tekabül etmeyenler ise ulusal azınlıklar olarak tanınır, tanımlanır Ve uluslararası anlaşmalardaki haklara sahip olurlar.

İkinci yol, çok uluslu ulusal bir devlette, halkların birlikte yaşamayı başaramaması ve ayrılma hakkını kullanarak ikinci bir ulus-devlet kurmasıdır. İkisinin, geçerli olmadığı yerlerde ise federasyon gündeme gelir. Ne üniter bir ulusal devlet kurulmuştur, ne de ondan koparak yasal bir devlet kurma şansı olmuştur. Tarihsel ve siyasal olarak hiçbir etnik grup kendi kaderini tayin hakkını eline geçirerek, ulusal devletini kurarak öbürünü azınlık yapamamıştır. Dolayısıyla söz konusu olan her etnik grubun kendi egemenliğini ve kendi kaderini tayin hakkını sınırlayan, uzlaşmaya dayanan bir devlet çatısı yaratmaktır.

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti “ayrılık” yerine değil karşılıklı bağımlılık temeline oturtulmuştu? Ne ki, Rum resmî politikasında giderek, “politikanın tarihe haksızlık” yaptığı gerekçesiyle Cumhuriyetten vazgeçmek için çalışıldığını biliyoruz. Makarios için, “Enosis özlenen, bağımsızlık mümkün olan”dı. Bir bütün olarak Elen ulusçuluğu ve değişik versiyonları “tam bağımsız” değil, “tam Elen bir Kıbrıs” düşlüyordu. Bu dört aşamalı olarak plandı: “1- 1960 Anayasası’nın “olumsuz” maddelerini değiştirmek. 2- Enosis’i yasaklayan ve Türkiye, İngiltere’ye müdahale olanağı sağlayan, garanti ve ittifak anlaşmalarını kaldırmak; 3- Kıbrıs Rum toplumunun kendi kaderini tayin hakkı için uluslararası destek sağlamak; 4- Kendi kaderini belirleme ilkesine dayanarak bir referandumla Enosis’i meşrûlaştırmak...” Makarios’un 1963 yılında anayasayı değiştirmeye kalkışması, aynı yıllarda toplumlar arası çatışmaların yoğunlaşması birbirleriyle bağlantılı... Kıbrıslıtürkler’in karizmatik kişiliklerinden, eski TMT’ci, öğretmen hareketinin önderlerinden Arif Hasan Tahsin bu durumu hatıralarında kısaca şöyle özetler: “Ama olmadı... Ve bir taraftan özendirilen ve hayıflandırılan Rumlar. Öte yandan biz, canına okuduk Cumhuriyet’in üç yılda...”

• Evet. Devam edersek; sonuçta, bir halkın diğeri üzerinde, kendi kaderini tayin ederek hakimiyet kuramadığı, azınlıksın diyemediği, diğerinin de ben azınlığım ayrılıyorum, kendi devletimi kuracağım diyemediği koşullarda federasyon ortaya çıkar. Çoğulcu etnik yapıdan oluşan, çok kültürlü, hiçbir zaman üniter olmayan bir devlet biçimi. Bu biçim, tek halkın kendi kaderini tayin hakkını lağveder, etnik grupların kendi kaderlerini tayin hakkını sınırlayarak birarada yaşamaya zorlar. Ortada tek halk değil çok halk, çok kültür, çok etnilik söz konusudur.

Federasyon Kıbrıs’ta yeni bir kavram değil. 1960’taki Kıbrıs Cumhuriyet’i fiilen bir federal devlettir. Siyasal eşitliğe dayanan, iki ayrı toplumun da self determinasyon hakkını sınırlayan, onları bir devlet içinde yaşamaya zorlayan, sayısal azınlık/çoğunluk üzerinden işlemeyen ama sayısal azınlığın kendini koruması için birtakım tedbirler alınan bir araç. Federasyon, sayısal olarak azınlık olanın siyasî azınlık olmasını, sayısal olarak çoğunluk olanın da azınlık üzerinde hegemonya kurmasını önler. Kıbrıs somutunda, hem ayrılıkçı olan Türk milliyetçiliğini, hem de tahakkümcü Helen milliyetçiliğini sınırlar. Birinin elinden çoğunluğun hegemonyası yetkisini, diğerinin elinden ayrılma hakkını alır. Halklar, aynı devlette siyasal eşitlik temelinde yaşarlar. Dayanışma Toplumu olarak amaçlanan federasyon, etnik gruplararası dayanışmayı yeni bir temelde oluşturur. Bazı haklarınızdan vazgeçmeyi gerektiren şey, birlikte yaşama, geleceği barış içinde kurma idealidir.

Yani çoğulcu, ulus ötesi bir toplumda siyasî eşitlik idealinden dolayı, “ayrılık hakkı” değil, karşılıklı bağımlılık ilkesi gündemde olmalıdır?

• Kıbrıs’taki federal biçimde, birlik ve doğrudan karşılıklı bağımlılık ilkesi nedeniyle tarafların ayrılma hakkından vazgeçilir. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti self determinasyon hakkını sınırlayan bir gerçeklik üzerinden kurulmuştur. Başka tarihsel, siyasal koşullardaki federasyonlarda ayrılma hakkı kullanılabilir. Türkler’in 1960’ta kazandığı haklar sayısal varlığının çok üstündedir; yüzde 18’lik bir nüfusa siyasî eşitlik verilmiştir. Günün koşullarında Türk-Yunan dengesi, Soğuk Savaş konsepti içinde ortak bir dalgakıran oluşturmak bunu gerektirmiştir. İki ayrı halka, ayrı ayrı self determinasyon hakkı veren bir yapı yoktur. Bu, ayrılma hakkının gönüllülük temelinde kullanılması değil, gönüllülük temelinde kullanılmaması üzerine kurulu karşılıklı bir bağımlılıktır. İki toplumun birlikte kullandığı egemenlik tektir. Kıbrıslırumlar’ın Kıbrıslıtürkler’den daha fazla egemenlik hakkı varmış, olacakmış gibi gösterilmesi doğru değildir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslıtürkler’de olmayan hiçbir hak Rumlar’da yoktur. Türk tarafı, 1960’larda kurulan ama bozulan bu yapıyı bozmak istiyor. Yani 1960’ta var olmayan self determinasyon hakkını olası bir federasyonda gündeme getiriyor. Böylece ayrı egemenliğe dayalı iki devletliliğin temelini atıyor.

İki ayrı devlet üzerinden federasyon alamaz mı?

• Türk resmî politikası, “Artık ’60 cumhuriyeti, döneminin çözümleri yetmez. Ayrılma hakkının olmadığı, birlik hakkının olduğu bir federasyon bizi ilgilendirmez. Self determinasyon temelinde yükselen iki ayrı devlet modeli, iki ayrı egemenlik istiyoruz” diyor. Bu, tam bağımsız iki ayrı devletin ilişkilerini düzenlediği konfederasyon demektir. Ayrı ayrı devletler, ayrı ayrı uluslararası topluluk içinde yer alacak, merkezî devlet ise bazı yüzeysel yetkilerle donanacaktır. Dünyada böyle bir konfederasyon örneği yok. Bu örnekte ya iki hükümet ayrılır ya da federal yapılara gidilir, iki yüz yıllık tarihî serüven bunu göstermiştir.

Konfederasyon federasyona dönüşecek bir araç mıdır, yoksa ayrılmanın bir gerekçesi midir? Bu günkü haliyle konfederasyona “evet” dense bile KKTC, önce konfederasyon havuzunda yıkanacak, çıkacak ve bu yoldan meşrûlaşacaktır. Hiçbir Rum siyasetçisi buna evet demeyeceğine göre bu bizi Taksim’e, yani Çifte Enosis’e götürecek.

“Kıbrıslılık” kavramı, yerel romantizmin, somut ülke(li) ve coğrafya tanımının ötesinde federasyon ile özdeş gibi kullanılıyor? “Kıbrıslırumlar’la Kıbrıslıtürkler’in üzerinde anlaşabildikleri tek nokta Kıbrıslı olmadıklarıdır” sözleri de oldukça ironiktir...

• “Kıbrıslılık” üzerinden bir kimlik politikası ile federasyona bakmak fevkalade yanlıştır. Etnik toplumlar ulusal bilinç edinme süreçlerinde, Türk ve Elen kimliklerine büründüler. Hıristiyan Ortadoks Rumlar, büyük ölçüde Yunan milliyetçiliğinin etkisi altında uluslaşarak Elen bilinci edindiler. Müslüman, Türkçe konuşan bir topluluk ise kendisini uluslaşma sürecinde Türk milliyetçiliği ile özdeşleştirerek, hattâ onun bir parçası haline gelerek oluştu. Dolayısıyla ortada ayrı ayrı şekillenmiş, iki ayrı ulusal kimlik vardır. Ve başka kimlikler elbette... İki kimliğin şekillenmesi, ortak birtakım yerel özellikleri hem baskı altına aldı, hem inkâr etti, hem dönüştürdü. Bu bütün uluslaşma süreçlerinde geçerlidir. Kıbrıslılık derken adadaki yerel olandan, biraz ulusçuluk öncesine giden, biraz da uluslaşma sürecinde tepkisel olarak ortaya çıkan süreçlerden söz ediyoruz. Yani, Kıbrıslılık diye bir üst kültür, kimlik oluşmamıştır.

Çok kimlikli bir toplum olarak Federasyon’da kullanılması gereken kavram Federal Yurttaşlık’tır. Federal yurttaş, Rum, Türk, Maronit, Ermeni olabilir. Yurttaşın devletle kurduğu bağ siyasîdir, Anayasal hakları, anayasal bir yurttaşlık sistemi içinde tanımlanır. Bunun altında/dışında kalan alanlarda etnik kültürler özgürce yaşayıp gelişirler. Dolayısıyla federasyon içinde çok kimlikliliğe ve etniliğe alışmalıyız. Federasyonda siyasî kimlik olarak Kıbrıslı yurttaş, etnik kültür olarak çok büyük ölçüde Elen ve Türkler olarak yer alacağız. Üst kimliğimiz ortak federal devlette federal yurtaşlıktır. Yurtaşlık bilinciyle davrandığımız ölçüde o bizim bilincimiz olacaktır. Yurt kavramını sadece romantik bir duygu olarak anlamamak gerekir. Yurt siyasî bir olaydır, haklarınızın söz konusu olduğu bir diyar demektir. Dolayısıyla bizi Kıbrıs’a asıl bağlayan şey -eğer bağlayacaksa- herhangi bir ulusal, dinsel, etnik, kültürel kimlikten çok siyasî bağlar olacaktır. Kıbrıs bizi kendisine yurttaş yaptığı zaman yurdumuz olacaktır. Biz de onun yurttaşı olabildiğimiz ölçüde o da bizim yurdumuz olabilecektir.

Demirel, geçtiğimiz günlerde, adaya “su çıkartması” yaptı ve yaptığı konuşmada ilk kez “1963 çatışmaları etnik temizliktir” diye bir tanımlama yaptı?

• “Etnik temizlik” kavramınını gündeme getirenler, Kuzey’de yaşayan 180 bin Kıbrıslırumun tümden evlerinden, topraklarından kovulduğunu düşünerek konuşmalıdırlar. Kıbrıs’ta tarih boyunca etnik grupların birbirlerine tahammülsüzlüğü olmuştur. Mesela, 1963 sonu 1964 başındaki olaylarda karşılıklı olarak insanlar ölmüştür. Bunun bir etnik temizleme olduğunu söylemek çok büyük yanlıştır. 1950-1974 yılları arasında 24 yıl içinde dört büyük çatışma da (1958, 1963, ’67 ve ’74) ölen Kıbrıslıtürkler’in sayısı toplam olarak 800’ü aşmamıştır. Eğer etnik milliyetçilikten dolayı hoşgörüsüzlükler anlatılmak istiyorsa, bu Kıbrıs’ta fazlasıyla vardır.

1974 harekatı, “garantörlük ve meşrû savunma” ile gerekçelendiriliyor?

• Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğü, ittifak anlaşmalarında yazılıdır. İçeriden veya dışarıdan bir güç anayasal düzeni değiştirmeye kalkarsa bu üç ülke, ya ayrı ayrı ya da birlikte anayasal düzeni korumak için görevlendirilebilirler. Yani garantörlük ve müdahale statüyü değiştirmeye değil, korumaya yöneliktir. Müdahalenin yasal olması ve kalması için, anayasal düzeni koruması gerekiyor. Oysa 1974’ten sonra statü korunmadığı gibi değiştirilmiştir. Zaten bu nedenle de uluslararası topluluk KKTC’yi meşrû bulmamıştır.

Meşrû müdafaya dayalı politika daha çok, Kıbrıslıtürkler’in kendilerini baskı altına alan devlete karşı direnmeleri, kendi kaderini tayin hakkını ayrı devlet olarak kurma istemiyle ilgili kullanılmaktadır. Bu hak da uluslararası anlaşmalarla çok belirgindir. Dış müdahale olmadan, o devlette yaşayan topluluk o devletten dışlanırsa egemenlik hakkını kullanarak devletini kurma hakkı vardır. Kıbrıslıtürkler, devlet olmak için gerekli her türlü koşulu dış müdahale ile sağlamıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin “meşrû savunma tezi” de fazla inandırıcı değildir...

Rumlar bile darbeden sonra Türkiye’nin müdahale etmemesini beklemiyordu. “Türkiye müdahale etsin” diyenler bile vardı.

Galiba birinci çıkartma ile ikincisi arasında şu anda net olarak bilinmeyen, “gizli diplomasi”nin ilgi alanına giren bazı gelişmeler oldu...

• Henri Kissinger’in bölünmeye destek verdiğine dair yeterince belge vardır. 1973 yılında Ecevit-Erbakan hükümetinin programında da ilk defa “Kıbrıs’ta en geçerli çözüm iki toplumlu federasyondur” cümlesine rastlanır. O zamana kadar, “üniter devlet içinde siyasî bir eşitlik mi olacak, azınlık mı olunacak” ikileminde bir tartışma sürüyordu. Harekâtla birlikte bunun koşullarını yaratmak gerekiyordu. Hatta birinci harekâtta “çok bölgelilik, çok kantonluluk” bile konuşuldu. İkinci harekâtta, iki toplumlu iki bölgeli federasyon olması için coğrafi olarak da sınır çekildi. Kuzeyden Rumlar’ın kovulmaları son derece haksız bir politikaydı. Yeni oluşan yapıda iki toplumlu iki bölgeli federasyon tezi Türk teziydi. Üç yıl sonra Makarios bile buna evet demişti. Bundan da giderek uzaklaşan yine Türk tarafı oldu.

Gelinen nokta sonuçta, Türk ve Rum resmî tarihinin bir ürünü değil mi?

• 1821’de kurulan Yunan ulusal devletinin kuruluşuna iyi bakmak gerekir. Bu ulus-devlet, kuruluşundan hemen sonra, sınırın dışında kalan Elence konuşan Hıristiyan ortodoks topluluğu kendi ulusuna katmak için bir kampanya başlatır. Bu, Atina’dan doğuya, Ege’ye ve Kıbrıs’a doğru yapılan bir kampanyaydı. “Megalo İdea” olarak kavramlaştırılan bu çerçevedeki kampanya 1844 yıllarında şekilleniyor. Bu tarihten itibaren Elence konuşan herkes Yunanistan sınırları içine alınmalı diye tez geliştirildi. İlginçtir, bu kavram Yunan ulusunun dönüşüme uğramasıyla gerçekleşiyor. Yunan ulusçuluğu işin başında daha Batıcı daha rasyonel bir ulusçuluk içindeydi ama giderek, Alman ekolünden, romantik ulusçuluktan etkilendi. Bu serüven Yunanistan açısından 1922 İzmir yenilgisiyle bitmiş oldu. Ancak Kıbrıs’a Yunanistan’dan ekilen tohumlar yeşerdi ve 1922 yenilgisine rağmen Kıbrıs’taki Elenler kendilerini Elen devletininin içine alınmasını, Elen ulusçuluğu çerçevesinde Anavatan Yunanistan’a bağlanmayı, bütünleşmeyi savundular. Bu, Kıbrıs’ta 1931 isyanıyla çok net bir biçimde ortaya çıktı. Bu girişimin birinci durağı 1931 isyanıysa, ikinci durağı 1955 yılında EOKA öncülüğünde başlayan ikinci silahlı kalkışmadır. Burada bütün olay romantik bir ulus, hatta organik bir ulus anlayışı içinde Kıbrıslı Elenler’in kendilerini Elen devletine bağlı kılmaları politikalarıdır. Yunanistan’ın başlıca tezi budur. Basit bir tezdir: Adanın çoğunluğu Elendir onlar kendi kaderlerini tayin hakkını kullanarak adayı Yunanistan’a bağlayabilirler... Hattâ bu gerekçeyle Yunanistan 1954 yılında, adanın kendisine verilmesi için BM’ye başvurur. Ama ortada bir sömürgeci güç İngiltere vardır ve adadan çıkmak istememektedir. Çünkü en son kalesi Kıbrıs’tır ve orada kalmak istediği için de Kıbrıslı Elenler’e kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaz. Dahası İngiltere ilk kez bu hakkını kullanmak ve Yunanistan’la bütünleşmek isteyen Rumlar’a der ki, “eğer sizin hakkınız varsa Türkler’in de bu hakkı vardır.” Ve Türk toplumunu büyük ölçüde Elenlere karşı kullanan İngiliz sömürgecileridir. Bu klasik böl-yönet politikasıdır.

Böylece Türk toplumuna tarih kuruculuğu hatırlatılıyor ve Taksim politikasının koşulları oluşturulmaya başlıyor... Yani böylece Türkler, tepki politikasından, tarih kuruculuğa, özne olmaya geçiyorlar. 1963-74 yılları, dıştalayıcı ve tahakkümcü Helen resmî politikası karşısında, ayrılıkçı Türk resmî politikasının bütün sosyolojik, psikolojik, siyasî koşullarının oluştuğu/oluşturulduğu, Taksim’in embriyon olarak kurulduğu bir özel dönem olarak ele alınabilir... Türk resmî politikasının 1974’ten, “Entegrasyona” söylemine kadar izlediği politika ise, Rum resmî politikasının, “çözümsüzlük çözümdür” temelinde 1963-74 yılları arasında sürdürülen politikaların hemen hemen aynısıdır. Bu politika ile, “çözümsüzlük çözümdür” sloganı devralınmış, sorun sürüncemede bırakılarak konfederal bir anlaşmayla yeni statüyü meşrûlaştırmak kurgulanmış, Kıbrıs Türk toplumunun kendi kaderini belirleme hakkı ileri sürülerek ayrı bir devlet oluşturmanın siyasal, ideolojik ve yasal temelleri zorlanmış ve buna bağlı olarak Bağımsız yeni bir Türk devletinin ileride doğabilmesine meşrû zemin hazırlayan bir anlaşma yapmak, temel zemin olmuştur.

• Türkler’de hem Türk ulusçuluğunun etkisi vardır hem de başka etkiler. 1922 Sarıkamış maceraperestliğinden, Pan Türkçülükten, Enver Paşacılıktan sonra1923’te kurulan TC devleti, Misakı Milli sınırları içinde kalacağını, bunun dışındakilerle “dış Türkler” konsepti içinde ilgileneceğini resmî politika olarak belirliyor. Yani bu Cumhuriyetin devlet politikası olarak şekilleniyor. Böylece Dış Türkler’le ilgilenmek, büyük ölçüde Pan-Türkist küçük grupların eline kalıyor. Ve bunlar ideolojik, politik şekillenmelerini bunun üzerine inşâ ediyorlar. Cumhuriyetin politikası böyle olunca, uzunca bir dönem boyunca “Kıbrıslıtürkler’in Türkiye ile bütünleşmesi” diye bir politika gündeme gelmemiştir. Ama giderek gelişen, bir yanda Türk milliyetçiliğinin etkileri ve karşılıklı etkileşim, ama asıl olarak Enonis korkusuyla ve tepkisiyle ve Soğuk Savaş yıllarının ABD-İngiltere dengesine bağlı olarak İngiltere’nin teşviki ile Türkler de tıpkı Rumlar gibi Anavatan’la bütünleşme tezini ortaya atıyorlar. Bu da ortaya ikinci bir romantik ulusçuluğun, ikinci bir Enosis hareketinin (Taksim) çıkmasıdır. Yani, Enosis birleşme demekse, bir Elen Enosis’i, bir de Türk Enosis’i söz konusu. Burada önemli olan her iki ulusçuluğun çok benzer oldukları gerçeğidir. Yani, her ikisi de Fransız ulus kavramının yurtaşlığa dayalı ulus anlayışı yerine romantik, etniğe dayalı bir Alman ulus kavramından yola çıkmalarıdır. O kadar ki, Yunanlılar Yunanca konuşulan her yer Elendir derler. Ziya Gökalp’’in şiirindeki, “Vatan ne Türkiye’dir ne Türkistan/ Vatan .... Turan” dizeleri Alman romantik ulusçularının yazdıkları şiirlerden neredeyse bir çeviridir. Burada devlet, ulus, yurttaşlık organik bir bütün olarak ele alınmakta, siyaset etnik kimlik üzerinden belirlenmektedir. Türk Türkle, Elen Elenle bütünleşecektir. Türk ulusçuluğunun en çok işlediği konu eskiden oranın Osmanlı toprağı oluşudur. Şehitlere yapılan göndermeler, şehitler ile yapılan referans ve göndermeler.. Elen ulusçuluğu ise ada halkının büyük çoğıunluğunun Elen olduğunu ortaya koyuyor. Yani çok benzer ulusçu işaretler...

Senin “Yeni Jön Türkçülük” kavramın neye denk düşüyor?

• Türkiye,1923’ten sonra uzun süre, yaklaşık 1950’lere kadar Kıbrıs’la ilgilenmedi ve “Hiçbir Osmanlı toprağında gözüm yoktur” politikası izledi. 1950’lerde ilk defa, İngiltere’nin de zorlamasıyla stratejik kaygılardan yola çıkarak adayla ilgilenmeye başladı. Çünkü, ada Yunanistan’a giderse Yunanistan Türkiye’nin güneyine yerleşir, fikri önlem gerektirmektedir. Ama süreç içinde milliyetçi yaklaşımların dozu arttıkça, stratejik kaygılarla çıkılan bu yolda, zaman zaman stratejik çıkarların aleyhine dönen milliyetçi bir tutum gelişiyor. Bu dönüşümü anlamak ise genelde Türk milliyetçiliğinin Misak-ı Milli’nin dışına çıkılabilir anlayışının yerleşmesi, bu anlamda bir İttihat Terakki Pan-Türkçülüğü’nün yeniden gündeme getirilmesidir. Anlatmaya çalıştığım şey resmî politikanın Misak-ı Millici Kemalist politikadan uzaklaşıyor olması, Jön Türkçü, Pan-Türkçü eğilimlerin ortaya çıkıyor oluşudur. Özellikle de Sovyetler’in dağılmasından sonra Türkiye’nin etnik akrabalıktan yola çıkarak bölgesel bir güç olma politikası ve Kıbrıs’a da böyle bakma politikası, bununla da ilgilidir.