Anasayfa > Birikim Arşiv > 114 - Ekim 1998 > Zavallı Bill'in Başına Gelenler…

Zavallı Bill'in Başına Gelenler…

Mahmut Mutman | (Sayı : 114 - Ekim 1998)

“Pişmiş tavuğun başına gelmedi!” derdik biz Türkler Amerikalı olsak (ne de olsa tarih boyunca dil ile mide arasında özel ilişkiler kurmuş, gastronomik metaforları elhamdülillah güçlü bir halkızdır). Pişmiş tavuğun her türlü etnik çeşitlemesinin restoranlarında bulunabileceği hem iştahı yerinde hem sofrası zengin Amerikan halkı ise, en son kamuoyu yoklamalarının gösterdiğine göre, Bill Clinton’ın “karakterinin tartışılır, ama başkanlığının iyi” olduğunu düşünüyorlar.

Bu sofistike sivil yargının arkasındaki sebep mi? Başkan geçenlerde, Monica Lewinsky ile “ilişkisi olmadığını” söyleyerek 7 ay önce kamuoyunu “yanılttığını” kabul etti ve eski White House stajiyeri ile ilişki kurduğunu itiraf etti. Yalan söylemiş ve kamuoyunu yanıltmış olduğuna göre, bu karakterinin tartışılır olduğunu gösteriyor. (Hele, sağın ikide bir hatırlattığı gibi, buna bir de Clinton’ın Vietnam savaşı sırasında askerlik yapmamayı becerdiği eklenirse, iki davranış arasında karakter eksikliği açısından bir tutarlılık olduğu açık değil mi?) Gelgelelim Amerikan ekonomisi resesyonu aştı ve işler tıkırında gidiyor. Dolayısıyla ekonomik göstergelere göre Başkan’ın başkanlık performansına diyecek yok. Batı rasyonalitesi de karakter ve siyaseti ayırteder herhalde, değil mi? Şimdi bütün mesele şuna kalıyor: acaba seks konusunda yalan söyleyen biri, olur a, başka konularda da yalan söyler mi? Yani Clinton başkanlığa “uygun” mu? Kamuoyu yoklamaları hâlâ “uygun” görüldüğünü gösterse bile, aşırı sağın baskısı ve medyatik hücumun biraraya gelmesi acaba Başkan’ı istifaya kadar götürebilir mi?

Türk köşe liberallerinin pek seveceği bir akıl yürütme türüne göre “karakteri tartışılır ama Başkanlığı iyi” Amerikan kamuoyunun siyasal olgunluk düzeyini gösteren sofistike bir yargı olabilir. Bir başka akıl yürütmeye göre ise, ortalama (yani “orta sınıf”) Amerikalı “ekonomi tıkırında gittiğine ve cebim para gördüğüne göre Başkan’ın ofisinde hangi kadınla ne yaptığı -ahlâk dışı olabilse bile- o kadar da önemli değil” diyebilir. Gerçi, Batı demokrasisinin öteki yüzünü gösteren bu soğuk ekonomik mantığın sınırı acaba ne diye merak edebilirsiniz... Siz merak ededurun, Amerika’da yaşamış biri olarak, sizi temin ederim ki (ve zaten Türkiye’den de izlenebildiği kadarıyla) Amerikan halkı kesinlikle o kadar umursamaz değil (estağfurullah). Kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi, her ne kadar bu işin artık burada kesilmesi görüşünde olanlar çoğunlukta olsa bile, hemen gene büyük bir çoğunluk Başkan’ın tavrını ciddi bir şekilde eleştiriyor. Bir kere niçin 7 ay bekledi ve bu kadar soruşturma masrafına neden oldu (“bizim ödediğimiz vergilerle”)? İkincisi, yalan söylediğini (kendisinin tam ifadesiyle “Amerikan kamuoyunu ve ailesini yanılttığını”) kabul ettiği halde özür dilememiş olması (yani, TRT çevirmenlerinin kulakları çınlasın, “I am sorry” dememiş olması) kimsenin gözünden kaçmadı! Ve üstüne üstlük Başkanlık ofisinde neler yapmıştı öyle? Evet, Başkan’ın ünlü itiraf konuşmasından sonra tüm yorumcuların ve şu 30 saniyelik mülakatlar ile ekranda zuhur eden “sokaktaki” insanların ortak fikri buydu. Gerçi, büyük bir çoğunluk açıklama ile tatmin olmuştu, ama öte yandan Clinton’ı pişman gözükmediği, özür dilemediği ve hattâ konuşmasının sonuna doğru adını vermeksizin kendisiyle yıllardır o dava bu dava uğraşan savcı Kenneth Starr’a atak ettiği için veryansın eleştirdi!

Siyaset sözcüğünün insanların birbirlerine en ağır ifadelerle hücum etmesi ve söz düellosu anlamına geldiği bu hâlâ sivil toplumsuz (!) ülkenin siz biçare ve cahil okurları “eh, ne var yani bunda?” diyebilirsiniz tabii. Kusura bakmayın ama, bu tepkiniz olsa olsa sivilliğin olağanüstü bir zerafet düzeyine ulaştığı dünyanın en gelişmiş demokrasisinin yurttaşlarının mantığını hiç anlamadığınızı gösterir. Bir kere, hadi diyelim şeytana uyup stajyer veya sekreter birileriyle bir işler ettiniz, sonra da “valla yapmadım” diye inkâr ettiniz. Ama insan bunu itiraf zorunda kalınca şöyle doğru dürüst, açık açık özür diler herkesten, değil mi? Trafikte yol almanın başka taşıtların, sürücülerin ve yayaların üzerine sürmek, önüne gelene küfretmek olduğu, kuyruğa girmenin kaynak yapacak birine bakınmak olduğu bir toplumun üyeleri için “özür dilerim” sözünü sarfetmiş olup olmamaya verilen ehemmiyet biraz komik tabii. Herhalde bu nedenle bir türlü adam ve sivil olamıyoruz? Halbuki Amerika’da herhangibir yurttaşın, 24 saatinin 8 saati uykuyla geçiyorsa, geriye kalan 16 saatin şöyle bir 2 saati işyerinde, sokakta ve evde başkalarına “Oh, I’m sorry”, “That’s very nice!”, “Hi, nice to meet you”, “Thank you”, “Have a good day!” demekle geçer. Eğer birisi hem yaptığı hata ve söylediği yalan için özür dilemiyor, hem de yaptığı uygunsuz işi ortaya çıkaran birine hücum ediyorsa ... e, kişiliği biraz bozuk demektir yani. Peki ya, yalan söyleyen, yani kişiliği bozuk birisine Başkan olarak güvenilebilir mi? Hııımmm...

Eğer, şu andaki “dengeli” tavrına rağmen, kamuoyu gitgide sağın yukarıda özetlediğim propaganda makinesine yakalanacak gibi görünüyorsa, bunun hiç kuşkusuz Amerikan kültür ve yaşam biçiminde tam bir çılgınlık düzeyine varan ve öteki yüzü kayıtsızlık ve bencillik demek olan ahlâksal formalizm ya da sinisizmde kaynak bulduğuna şüphe yok. Bill Clinton, öyle gözüküyor ki haksız olmayan bir öfkeye kapılarak (bunun nedenlerini aşağıda açıklayacağım) Amerikan kültürü ve politik kültürü açısından ciddi bir hata yaptı: itirafında özür dilemedi. Gerçi son günlerde bol bol özür dilemekte, ama biraz geç kaldı. Daha önemli bir hatası ise, konuşmanın sonunda savcı Kenneth Starr’a saldırmasıydı. Niçin ve nasıl hata?

Starr, “fundamentalist” bir kilisenin müdavimi, aşırı sağ çevrelerle ilişkisi bilinen bir savcı ve yaklaşık 6-7 yıldır büyük ölçüde ideolojik ve siyasal güdülerle Clinton ailesi hakkında bir dizi soruşturma açtığı halde Clinton’ın itirafında belirttiği gibi önemli bir şey çıkaramadı. Örneğin bütün Amerikan politikacıları gibi kapitalist olan Clinton’ın Arkansas valisiyken karısının şirketiyle ilgili ufak tefek yolsuzluklardan Clinton’ı istifaya zorlayacak bir sonuç gerçekten de çıkmadı, çünkü muhtemelen bu derece ciddi bir yolsuzluk yoktu (normal sayılan yolsuzluklar vardı). Clinton’ın diğer ünlü ilişkileri ve seks skandalları da sadece kamuoyunda bıkkınlık yarattı. Bir bakıma neresinden bakılırsa bakılsın, Monica Lewinsky Olayı ile başlayan yeni hücumun aşırı sağın nefret ettikleri Bill Clinton’la uğraşmaya devam etmeleri için bir başka fırsat olduğunun da kamuoyu açık seçik biçimde farkında. Ama zavallı Bill’in başına gelenler bir bakıma Amerikan sağının ne kadar güçlü olduğunun ve özellikle Hıristiyan fundamentalist sağın hiç küçümsenemez bir güce ve inada sahip olduğunun kanıtı. Peki o zaman, kendisiyle bu kadar uğraşılması karşısında Clinton’ın Starr’a konuşmasının sonunda hücum etmesi de anlaşılabilir bir insanî duygu olarak görülemez mi? Sorunun yanıtı, insanî bir açıdan belki “evet” olabilir, ama Amerikan politik ve kültürel normları açısından net bir “hayır”. Clinton öylesine kırgın ve kızgındı ki (ve bu öfke hiç kuşkusuz kızı yaşında bir genç kadınla White House’ın Başkanlık ofisinde seks yapmasının ortaya çıkmasından duyduğu utanç ile karışmıştı), Bush’a karşı ilk seçim kampanyasını nasıl kazandığını unuttu. Amerikan halkı hiç kuşkusuz Bush döneminden illallah demişti, ama Clinton rakibine saldırmaktansa kendisinin ne yapacağını anlatarak Amerikalılar’ı kalbinden vurdu. Çünkü, örneğin Türk siyasal kültürünün tam tersine Amerikan siyasal kültürünün en önemli özelliklerinden birisi seçimlerde ve siyasal yarışta “negatif kampanya” denilen rakibine vurarak puan toplamanın büyük bir ayıp kabul edilmesidir - ki muhafazakârlar Clinton’a karşı hep bunu yapmış oldukları için kaybettiler, ve Clinton’ı sonunda ciddi bir biçimde yıpratmayı becermiş olmalarına rağmen bundan kendileri için pozitif bir sonuç çıkıp çıkmayacağı hayli tartışılır. Amerikan siyasal kültürünün bu özelliğini abartmaktan ve mitleştirmekten yana değilim elbette ve burada söz konusu pozitiflik yukarıda değindiğim ahlâksal formalizmden ve sinisizmden kolay kolay ayırtedilemez. Ama mesele, reel-politiği düzenleyen, “regüle” eden normatif tabaka (“centilmenler anlaşması”) açısından Clinton’ın hata yapmış olması: özür dile, hatanı kabul et ve saldırma.

İki noktaya değinmeden geçmeyelim: 1) eğer Clinton özür dilemiş bile olsaydı tüm bunlar başına gelecekti, çünkü söz konusu olan belirli bir ahlâksal, siyasal ve kültürel formasyonun üretimidir (buna döneceğiz); 2) elbette Cinton’ın yaptığı onaylanacak ya da hoş görülecek bir şey değil. Ama içinde yaşadığımız ataerkil cinsel düzeninin temel yapıları gözönüne alındığında -ki varolan kapitalist ve bürokratik kültür bunu centilmence devam ettirir- Bill Clinton averaj birisi. Gelişmiş kapitalist toplumlardaki işadamı ve bürokratın olağan cinsel hayatından bahsediyoruz. Örneğin Katolik Fransa ve İtalya veya formalizmin Amerika’ya göre göreli daha az olduğu tüm Avrupa ile karşılaştırıldığında Protestan püritanizminin (ünlü WASP figürünün) doruğa çıktığı Amerika’da bu yaşanan günlük gerçekliğe tepki (aşağıda daha ayrıntılarıyla anlatacağım gibi medyanın da işe karışmasıyla) muazzam boyutlara varıyor (tabii ki onun yaşanmadığı anlamına gelmiyor bu, ki sözünü ettiğim çıldırma düzeyinde ahlâksal formalizm işte burada).1 Kimi televizyon mülakatlarında yüzlerinde muzip bir gülümsemeyle “e, yani ne olmuş?” diyen Fransızları, “ne düşünüyorsunuz?” sorusunu “zırvalık” diye yanıtlayan Avrupalı turistleri düşünüyor insan. Avrupalılar ve dünyanın gerisi için, bu hafifçe gülümsenecek bir durum. Çünkü ofisinde kızı yaşında bir kadınla seks yapmış otorite konumundaki veya herhangi bir konumdaki herhangibir erkeğin bunu reddetmesinden daha doğal bir şey olamaz. Alt tarafı siyasal bir sonucu olmayan uygunsuz bir ilişki, ve dahası, Tanrı aşkına, kim ilk suçlama karşısında hemen “evet yaptım” diyebilir ki? Öyleyse, Clinton’a duyulan tepki de tam bir ahlâk parodisi karşısında değil miyiz? Ama Amerikalılar, bu “uygunsuzlukları” yaygınlığı oranında şiddetle reddeden bir formalizm geliştirmeyi başardılarsa, söz konusu formalizmi kendimizden o kadar uzakta görmeyelim. Özellikle Avrupalılar, bir anlamda Amerika’yı doğuran kültürel gücün kendileri olduğunu unutmamalılar belki de... Sonuç olarak, Amerikan parodisinin karşısında veya ayrı bir yerde duruyor gözüksek bile, hangimizin daha iki yüzlü olduğu konusunda kimsenin kimseye verecek dersi olmadığını kavramak daha anlamlı olabilir. Bu konuda Freud’a tamamen katılmasak bile, söylediklerine ciddi biçimde kulak vermemizde yarar var.

Sağ ve özellikle aşırı sağ için, bunun tamamen Clinton’ı (ve belki bir umut Demokratlar’ı) yıpratma, kısacası siyasal savaş olduğu açık. Söz konusu olan Clinton’ı savunmak değil bu kampanyanın anlamı. (Clinton’ın azınlıklar politikası herkesin malûmu, hattâ korkak ve başarısız sağlık reformu çabası bile ona yeterince düşman kazandırdı.) Gerçi özellikle feminizm açısından bu Amerikan politik yaşamının en can alıcı ve netameli noktalarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi de bu nokta üzerinde duralım.

ÖZEL VE KAMUSAL

Benim kuşağımın birlikte büyüdüğü sloganlardan biri “Kişisel, siyasaldır” sloganı oldu. Bu yoğun, güçlü slogan bizlere, en kişisel görülen ilişkilerin, örneğin kadın-erkek ilişkilerinin, toplumsal ilişkiler olduğunu göstermekle kalmadı; aynı anda bu toplumsal ilişkilerin siyasal ve söylemsel kurgular olduğunu, ve kişisel gördüğümüz ve öyle yaşadığımız deneyimlerin (aşk, arkadaşlık, aile ilişkileri, vb) bu kurgular tarafından örülmüş olduğunu, bu örgüyü sökmenin “toplumsal mücadele”, “miting alanı” ve “politikanın belirleyiciliği” gibi donmuş kalıplardan farklı, kişisel ve günlük düzeyde sürdürülen, dolayısıyla yaşayan, canlı ve zahmetli bir dönüşüm olduğunu gösterdi. Bunda hiç kuşkusuz, sol kuram ve siyaset içinde Gramsci’den başlayan ve Althusser’e uzanan bir düşünce çizgisinin büyük rolü vardı. Aynı zamanda, feminist pratiğin yeteri kadar takdir edilmediğini düşündüğüm, ama bence muazzam bir rolü oldu. Feminizm ve onun öznesi olan kadınlar, “kişisel”i siyasallaştırarak artık geriye dönülmesi imkânsız bir süreç başlatmışlardır. Öyle ki bugün feminizme en eleştirel olan, ya da feminizmin başına musallat moralist tehlikeden kaçmak adına kimi zaman feminizm-öncesi konumlara sığınan solcular bile feminist aksiyomdan sonra davranmak durumundadırlar. “Kişisel siyasaldır” esas olarak feminizmden çıkan bir slogan oldu.

Gelgelelim, aynı sloganın taşıdığı pek çok tuzaklar ve tehlikeler de var. Çin’deki ünlü Kültür Devrimi bu tuzakların bir bakıma önceden oynanması değil miydi? Kendi içinde kültürü ve gündeliği siyasallaştırma kararı veya bilinci değil, bunun nasıl yapıldığı önemli olan. Bu konuda bir cevap olmasa bile Çin Kültür Devrimi en azından sorunun ne olacağı konusunda bize önemli ipuçları verdi: bu siyasallaştırma, bilinen, hazır ve nazır, bir yerlerde (kitaplarda, kimlikte) verili olduğu varsayılan bir “doğru” açısından yapılınca, ancak süreçsel ve açık bir nitelik taşıyabilecek olan eleştirinin ve dönüşümün dışlamaya yani içeriye adam tıkmaya dönüşümünü yaşadık. Savaş sonrası politik deneyimde sol ideoloji öznelliğin derinliklerinde kayboldu. Ya da, belki de bir derinlik olduğunu varsaydığı bir yüzeyde kaydı gitti...

Amerikan solunu aldığımızda, savaş sonrası solun büyük ölçüde motoru olmuş olan feminizm, tartışmalı ittifaklara ve bölünmelere tanık oldu. Örneğin Minnesota eyaletinde anti-pornografi politikayı, kanımca düz bir kimlik siyasetine, bir doğru-yanlış siyasetine indirgeyen bir feminizm çeşidi (ki en önemli temsilcileri arasında Andrea Dworkin ve Katherine MacKinnon sayılabilir) aşırı muhafazakârlar ile ittifaka giderek pornografik filmleri yasaklayan yasalar çıkmasını sağladı. Buna karşılık pornografiye ve cinselliğe daha farklı bir yaklaşım öneren ve aşırı sağ ile bu ittifakı eleştiren bir başka feminizm ortaya çıktı (örneğin, Judith Butler ve Drucilla Cornell).2 Benzer bir bölünmenin Lewinsky olayında değişik biçimde yinelendiğini görüyoruz. Örneğin popüler bir sol yazar olan Barbara Ehreinheich, Clinton’a karşı bir tutum aldı. Gelgelelim burada söz konusu olan, Clinton ve onun aracılığıyla patriarkal kültür eleştirisi olduğu kadar, ahlâk üzerine bir sağcı kampanyaya katılmak da değil mi? Bu konuda daha sofistike, eleştirel bir tutuma henüz tanık olmadık (en azından popüler düzeyde).

“Kişisel, siyasaldır” sloganı ister istemez, özle-kamusal ayrımına ve bu ayrım sayesinde kadınların özel yaşam alanına itilerek kamusal kararlar ve güçten yoksun bırakılmalarına dokunuyor. Ama öyle gözüküyor ki, ‘özel’ gerçekten de basitçe, ‘kamusal’ın zıttı değil ve ikisinin kesişme noktasında oldukça karmaşık siyasal düğümler bizi bekliyor. Örneğin, bir liberal feminist olan Hilary Clinton bugüne kadar her konuda kocasını aktif biçimde desteklemiş olduğu halde, bugünkü desteği susma biçimini alıyor. Bill Clinton ise, itiraf konuşmasında bunun “kamuyu ilgilendirmeyen, özel, ailesiyle halletmesi gereken bir mesele olduğunu” vurguladı. Nasıl okumalıyız Clinton’ın bu savunmasını? “Kişisel siyasaldır” sloganının düz bir okuması ve uygulaması bize hemen Clinton’ı eleştirmek görevi veriyor, ve bunun doğruluğu tartışılmaz bile. Gelgelelim söz konusu olan azgın bir sağcı kampanya ise (ve hele cinsel taciz söz konusu olmadığına göre), herhalde bununla yetinemeyiz. Belki de Clinton’ın ifadesindeki özel-kamusal ayrımı, kendisi için öyle olmasa bile, bizim için basitçe “siyasal-siyasal olmayan” ayrımına tekabül etmemeli. Çünkü “siyasal” burada daha karmaşık bir boyut kazanıyor. Madalyonun öteki yüzünde, basitçe ahlâksal veya feminist-siyasal bir önermenin değil, aşırı sağcı bir ahlâk kampanyasının yürürlükte olduğunu görürsek, kâr-zarar hesabının karmaşık olduğu ortaya çıkar. Böyle düşünüldüğünde, felsefe profesörü Cornell West’in Clinton’a sorduğu soru anlamlıdır: “sağcı bir çete üzerine hücum ediyorken insan nasıl hâlâ sisteme inancını sürdürebilir?”

Siyasal ders bununla bitmiyor elbette. Clinton’ın “itiraf” ettiği günlerde Amerika’da olmak şansına nail olduğum için bir coffee-shop’ta duyduğum bir konuşmayı aktarayım: çalışan sınıfa mensup olduğu hemen anlaşılan biri siyah üç kadın olay üzerine konuşuyorlar. Siyah kadın “eğer kendi erkeği benzer bir şey yapsaydı asla affetmeyeceğini, Clinton’ın cehenneme kadar yolu olduğunu” ısrarla söylüyor. Bu kadının basitçe ahlâki veya kişisel bir nedenle değil, siyah bir feminist olarak, bilinçle konuştuğu da her söylediğinden belli. Öte yandan kendisinin feminist söylemi, aşırı sağcı kampanyayı bir türlü argümanına eklemlemeyi de başaramıyor, kampanya bu argümanda “dile” gelemiyor, yok. Bir bakıma tamamen kişiselleşmiş, kendi ailesinden ve kocasıyla ilişkisinden ötesini görmeyen bu tutum Amerika’da feminizmin popülaritesinin ironisi öyle güzel açıklıyor ki... Bu noktada hiç kuşkusuz “Kişisel siyasaldır” önermesinin en ilginç ters dönmesine tanık oluyoruz: “siyasal kişiseldir”. Bu ters-dönüşler, en geniş anlamıyla siyaset yapılan alana içkindir, bu nedenle herkesi ilgilendirir. Tanrı korusun, Kenneth Starr türü birinin ABD Başkanı olduğunu düşünün. Amerika’yı biraz bilen biri olarak bu siyah kadının sadece kocasını değil, daha nelerini kaybetmek tehlikesine nasıl katlanacağını düşünmek bile istemiyorum. O zaman soru şu: bu kadınla nasıl konuşmalı? (Kültür devrimcilerinin yaptığı gibi bir şey bildiğimizi varsaymadan, dikkatle, işiterek.)

MEDYA VE AŞIRI SAĞ (İDEOLOJİK MATERYAL)

Ama bu konuşma çabası, bugünlerde Amerika’da ve dünyanın her yerinde gitgide daha zor hale geliyor. Nedeni medyanın hâkim ideoloji kurması ve halkın düşüncelerini manipüle etmesi denebilir, ama bu yanıt o kadar genel ki hiçbir anlamı yok ve hiçbir şeyi açıklamıyor. Asıl neden, “hâkim ideoloji” teorisinin muhalif bir norm olarak aldığı karşı tarafta göremediği bir durum: zaten ve durmaksızın medyanın her şeyi konuşuyor olması.Yani nasıl olur da medyada her şey konuşulur, diyeceksiniz.. Belirli bir sansür var elbette, ama Irak savaşı gibi özel durumlarda dozu artan bu sansür asıl iç ve içselleştirilmiş bir denetim mekanizması tarafından zaten hallediliyor. Chomsky’nin hararetle savunduğu ideolojik manipülasyon teorisinin geçerli yönleriyle birlikte bence önemli bir eksikliği, medyatik söylemin değişen boyutuna yanıt verememesi: bugün aşağı yukarı tüm medyanın bir propaganda makinesi haline geldiği hiç de yanlış değildir, ama propagandanın veya medyanın artık basit propagandist yöntemlerden ziyade medya profesyoneli için mesleki ve teknik normlar ve kurallar haline gelmiş bir sahneleme teknolojisi (bir “darstellung”) olduğunu söyleyebiliriz (“haberler”, “tartışma”, vb). Starr’ın Lewinsky ile anlaşarak davayı açmasıyla olay başlar başlamaz Amerikanın dört büyük kanalının her biri (CBS, NBC, ABC ve özellikle CNN) neredeyse 24 saatlerini olaya hasrettiler. Beyaz Saray üzerinde kuş uçsa haber haline getirildi ve olaya bağlandı, yetişme çağında bir genç kız olarak Chelsea Clinton’ın olaya ilişkin neler hissedebileceği, Clinton’ın Nixon gibi istifa edip etmeyeceği, aradaki benzerlik ve farklar (ikisi de yalan söylediler ya!), Başkan’ın yalan mı söylediği yoksa bilgi vermekten mi kaçındığı, eğer yalan söylediyse bunun hukuksal sonuçlarının ne olduğu, Başkan’ın Monica ile nerede buluştuğu, Monica’nın şu anda nerede olduğu, ve aklınıza gelmeyecek kadar inanılmaz detaylar üzerine sadece haber verilmedi, ciddi ciddi tartışma yapıldı (ve hâlâ da veriliyor ve yapılıyor). Söz konusu olan bir dizi film değil mi? Gerçek bir soap opera - belki de gerçekliğin televizyonu taklit etmesiyle Baudrillard böyle bir durumu kastediyordur? Asıl sorun, bunların görünürde tamamen gereksiz olmamasında (kolaycı hakim ideoloji eleştirilerinin pek göremediği bir nokta). Yani örneğin, hukuksal detaylar içeren noktalar üzerine gerçekten de tartışmak gerekiyor, üstelik her an yeni bir gelişme de gerçekten oluyor (ne de olsa bu bir olay): Başkan, Savcı Kenneth Starr’a ifade veriyor, Başkan kamuoyuna TV’de itiraf ediyor, özür dilemeyi unuttuğu için sonradan özür diliyor, Starr 445 sayfalık dosyayı Senato’ya ve Temsilciler Meclisi’ne yolluyor, Başkan’ın avukatları cevap hazırlıyor... Tartışmalara senatörler, siyasetçiler, yorumcular, uzmanlar, hukukçular, psikologlar, eski ve yeni danışmanlar, hattâ Clinton’ı Arkansas’tan tanıyanlar, vb her tür insan davet ediliyor. Tekrar vurgulamak gerekirse, görünüşte tüm bunların hiçbirinde olumsuzluk yok. Bunlar demokrasi demek (değil mi yani?). Bağlayıcı nokta şurada halbuki: Asıl önemli olan ne konuşulduğu değil. Bir başka biçimde söylersek, her şey konuşuluyor, söylenmedik şey kalmıyor, ama aynı anda hiçbir şey söylenmiyor. Belki de medyayı artık, hakim ideolojinin yeniden-üretim aracı değil de, içinde her şeyin konuşulduğu (en azından potansiyel olarak) ve hiçbir şeyin söylenmediği yer diye tanımlamak mümkün.

Her şeyin konuşulması ama hiçbir şeyin söylenmemesi ile neyi kastediyorum? Medyanın içeriği boşalttığını, meselenin özünü konuşmadığını zaten bilmiyor muyuz? Evet, ama bunun ne demek olduğunu, nasıl yapıldığını ve sonuçlarını iyi kavramalı ve hafife almamalıyız. Medyadaki söylemin belirleyici bir kesimi “boş imleyenler” (empty signifiers) aracılığıyla yürütülür. Örneğin, “Başkan’ın yaptığı iğrenç”, “şok edici”, “Amerika için çok kötü” ya da “hayranlık verici” gibi bir dizi imleyeni alalım. Medyada ve özellikle Amerikan medyasında (ama aynı zamanda günlük konuşmalarımızda da) sık sık kullanılan bu tür imleyenler yapısalcılıkta, örneğin Levi-Strauss ve Lacan’da, “yüzer-gezer imleyenler” (floating signifiers) denen imleyenlere benzer, ama onlardan farklıdırlar. Örneğin “şey” tam anlamıyla bir yüzer-gezer imleyendir - uygun bir sözcük bulamadığınızda boşluğu doldurmak üzere kullanılan genel bir terim. Boş imleyenler ise (iğrenç, müthiş, şok edici, harika) hiçbir anlam imlemedikleri halde bunu saklarlar ve bir anlam üretilmiş ve anlaşılmışçasına davranırlar. Bir bakıma, söyleyen de dinleyen de dili doldurmaya çalışmakta, ve herkesin böyle yaptığını, dolayısıyla dilin dolu olduğunu varsaymaktadır. Ama bir anlamda biraraya gelmezler aslında. Öyle ki, aslında olayın ne olduğu, neyin anlamlanmaya, karşılanmaya çalışıldığı bile önemli değildir. Adeta ne olursa olsun söylenecek sözler vardır. İmleyen boştur, çünkü önemli olan ne söylendiği değil, bir mesajın, bir işaretin, bir cümlenin gönderilmiş olmasıdır, ama tam da bu nedenle hiçbir iletişim gerçekleşmez.3 Medya kuramı açısından bu nokta haberin süratine, sürat sorunsalına bağlanabilir. Clinton olayı ya da Irak savaşı gibi büyük olaylar veya krizler esnasında bu özelliği net olarak görebiliyoruz: mesajı hemen gönderme, dünyayı ayağınıza, orayı buraya getirme. Teknolojik olarak muazzam gelişkin, hayranlık uyandırıcı bir organizasyon yeteneğinin işlediği (CNN’i düşünün) devasa medya aygıtının tek amacıdır mesajı bir an önce organize etmek ve göndermek. Bu “gönderme” sorunsalına göre, medya hem krizi oluşturur (tanımlar, anlamlar, zamanlar) hem de krizden kurtulur, kriz gönderilir, konuşularak, konuşturularak boşalı(nı)r... Tamamen çelişik yönleri birarada barındıran, kendi yarattığı bir zamansallığı yakalamaya çalışan bu devasa teknik makine aynı zamanda sapkın bir psişik makinedir. Elbette boş imleyenleri “değerin dolaşım hızının düşüncenin beyinde dolaşım hızına ulaşmasıyla krizin çözülemez hale gelmesine” bağlayabiliriz.4 Paradoks şu: sürat sorunsalı eğer anti-demokratik bir sonuç çıkarıyorsa bu demokrasi sorunsalından uzakta, ayrı bir yerde olmuyor: herkese hemen ilet, herkesin hemen fikrini al ... ki mümkün olduğu kadar demokratik olsun - değil mi? Medyanın artan gücüyle eş oranlı olarak boş imleyenlerin dilde ve günlük konuşmada artan ağırlığı üzerine bir araştırma yapmak herhalde hiç de anlamsız olmazdı (demokrasi kuramcılarına ve kurucularına uyarı). Eğer gerçekten bir “olay” söz konusuysa, asıl olay Clinton’ın stajyeriyle seks yapması gibi bir “trivia” değil, medyanın konuşarak konuşmadığını saklamasıdır.

İşin ekonomi politik yanında, hiçbir şey medyaya, böyle krizler veya olaylar gibi bir izleme, mesaj ve kampanya üretme fırsatı veren durumlar kadar muazzam rating getirmiyor. Bu tür olaylar karşısında, “ne olmuş, ne oluyor, ne olacak” diye merak etmeyen, yani ekrana yapışmayan yok. Aslında bir hikâye dinlemek, duymak istiyoruz. Ya da: aynı hikâyeyi (tıpkı diziler gibi) yinelemek istiyoruz, ve bu aynı hikâyenin bize hiçbir şey söylemediğini duymak istemiyoruz. Kulakları sağır, gözleri kör eden bir hikâye, bizi ekrana yapıştıran bir hikâye istiyoruz. Televizyon seyretmekte bu anlamda ölümcül bir taraf var belki de. O resimleri, o sözcükleri istiyorum = ölmek istiyorum. (Ve hattâ belki “öldürmek istiyorum” - TV’de şiddet, TV’nin söylemsel şiddetinden bağımsız tartışılabilir mi?) “Amerika” bu oluşumun doruğa çıktığı toplum olarak bir bakıma tüm diğer toplumların ufkudur. Ama öyle bir ufuk ki, ancak sürekli batmakta olduğunu gördüğümüz ölçüde bu ufku fark edebiliriz. Öte yandan, eğer bu hikâye kulakları sağır, gözleri kör ediyorsa, aynı zamanda, tam da bu nedenle, tam da bu nedeni sahiplenerek, onda pek çok şey görebilir, duyabiliriz. En azından medyanın bu sanal, teorik açılım noktalarını görmek, dile ilişkin kördüğümleri fark etmek, “hakim ideoloji” lafının bıktırıcı ve iğdiş edici tekrarından daha anlamlı olabilir.

Dikkat etmemiz gereken bir başka nokta, aşırı sağın ideolojik inadının ve kararlığının medyanın dili sayesinde mümkün olduğu. Aşırı sağ bir amacın medyatik dille birleştiğinde ne kadar güçlü ve yıkıcı olabileceği Clinton-Lewinsky trivia’sının siyasal dersi. Medyanın aşırı sağ ile bir anlaşma yapmasına hiç gerek yok bunun için, sadece medya olması (rating sistemi, sahneleme teknolojisi, boş imleyenler) yeterli. Dolayısıyla Bill Clinton, Monica Lewinsky, vb’ne ilişkin hiçbir şey olmadığını, hiçbir olay olmadığını söylemek mümkün, ama bu siyasal ve ideolojik olarak bir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Aslında olan biten bu anlamda bir Amerikan ritüeli, moral bir hikâyenin budalaca tekrarı, çocuk terbiyesi: sadece eşinle seks yapmana izin var, asla yalan söyleme ... ve televizyona inan! Hem seçkinler hem de kitleler için bunları söylemek ve duymak psişik etkileri küçümsenmemesi gereken bir ahlâk simülasyonu. Aşırı sağın kamuoyunu yakalamasını sağlayan o yaygın formalist ahlâkın sinisizmi tam da burada: bu sözlerin yinelenmesi, “iğrenç! bence istifa etmeli!” çığlıkları tam da ilgisizliğin, kayıtsızlığın belgesi olarak alınabilir.

Tabiî bir de bu çığlıkların giderek daha yüksek sesle atılmasına neden olan Starr’ın 445 sayfalık ve en aşırı grafik ayrıntılarla Clinton ve Lewinsky’nin cinsel ilişkilerini anlatan raporu var. Bu bilgileri savcı Starr’a veren Monica Lewinsky’nin raporun tüm medya ve nette yayımlanmasıyla intihar düzeyine geldiğini düşündüğümüzde savcının genç kadını bu ayrıntılara nasıl ikna ettiği asıl merak konusu (ya da Monica “mahvolmuş” rolü oynuyor). Monica ne anlattıysa anlatsın, raporda özel bir söylem tarzından, bir kurgudan söz ediyoruz hiç kuşkusuz, olan bitenlerin resminden değil! Ve, psikoanalitik açıdan bakıldığında belki de asıl iğrenç ve hattâ korkutucu olan Clinton ile Lewinsky’nin ne yaptıkları değil (alt tarafı bir cinsel ilişki!), seksi hem muazzam bir merak konusuna dönüştüren hem de hazdan gözü dönmüş bir biçimde deli gibi yazdıkça ve okudukça daha çok “iğrenç, iğrenç” diye tempo tutan bir öznellik formasyonu. Savcıyı porno yazarına dönüştüren bu süreçte Hıristiyan fundamentalizminin ve Amerikan aşırı sağının hasta bilinçdışından başka bir şey bulmak mümkün değil. Ama milyonların hikâye nette yayımlanır yayımlanmaz bilgisayarların başına oturması bu bilinçdışının onlarca da paylaşıldığını göstermiyor mu? Bu da önemli bir ideolojik ders. Gramsci’yi kuşa çevirenlerin kulakları çınlasın, ama basit bir ikna veya onay vermeden çok daha karmaşık bir süreç burada söz konusu olan. Öte yandan, aynı sürecin tersine dönmesi de söz konusu olabilir. İnsanlar bu kadar ayrıntıyı, haklı olarak, öğrenmek istemeyebilir, reddedebilir...

SÖYLENMEYEN

Yukarıda Clinton’ın resesyonu aşması dolayısıyla nasıl başarılı görüldüğüne değindim. Ama bu başarı ölçütlerine hep kuşkuyla yaklaşmalı. Bir kere, eğer ekonomi 8 yıl öncesine göre daha iyiyse, örneğin işsizlik oranı düştü ve bütçe 30 yıldır ilk defa açık vermiyorsa, bunun biricik nedeninin Clinton’ın özel ekonomi politikaları olduğu biraz tartışılır. Zaten bir zamanlar yakınılıp durulan resesyonun ne kadar gerçek olduğu kesin değildi, çünkü örneğin önemi malûm bilgisayar sektöründe yatırımlar hiçbir zaman durmamıştı. Ayrıca Clinton genel gidişata ilişkin pek bir önemli müdahalede bulunmadı aslında; NAFTA zaten gerçekleşecekti (gerçekleşmesinin ne demek olduğunu bir yana bırakalım); tüm dünya ekonomisinin sanallaşma eğilimi ve borsaların muazzam egemenliği ise daha da pekişti. Üstelik, Clinton kendi yapmak istedikleri konusunda da pek başarılı olamadı ve bir dizi bariz politik hatalar yaptı. Örneğin, başarılı bir Başkanlık döneminin sonunda teşebbüs edilse şansı çok daha fazla olabilecek eşcinsellerin Amerikan ordusundaki konumuna ilişkin yasal düzenleme çabası seçildikten hemen sonra gerçekleştirilmeye çalışılınca hemen geri püskürtüldü, ve tabii ki bir daha ellenemedi. En hafif betimlemesi “vahşet” olan Amerikan sağlık sektörünü birazcık olsun yeniden düzenlemek üzere hazırlanan ve Hilary Clinton’ın büyük etkinliği olduğu söylenen “Sağlık Reformu”, muhafazakâr ağırlıklı Senato ve Temsilciler’e gönderilmeden aylar önce eşi görülmez bir saflıkla tüm kamuoyuna açıklandı ve muhafazakârlar ve de tıp ve ilaç sanayii lobileri tarafından bir orasından bir burasından çekiştirile çekiştirile kuşa çevrildi. Azınlıkları koruyan “affirmative action” yasasına şükürler olsun bir halel gelmedi, ama sürekli bir aşırı sağ ve ırkçı tehdit karşısında yasayı gerek yasal gerekse eğitsel ve kültürel planlarda ilerletecek doğru dürüst bir iş de yapılmadı. Eğer resesyon aşıldıysa, zenginleşen federal devletin niçin eğitime para döndürmediği bir türlü anlaşılamadı, bunun yerine Başkan Yardımcısı Al Gore’dan bol bol super highway lafı ve bilgisayar sanayii desteği duyduk. Kısacası Bill Clinton’ın Amerikan demokrasisine ve çalışan halkına tam olarak ne kazandırdığı oldukça belirsiz. Dış politikada ise, büyük bir marifet gibi sunulan (ama hiç de öyle olmadığı içten içe bilinen) Bosna “barış”ına, Saddam’a savrulan malum tehditlere, vb tanık olduk. Eğer Bill Clinton’ın istifa etmesi gerekiyorsa, öncelikle kendi istediği ulusal ve uluslararası tek bir sosyal demokrat politikayı bile gerçekleştiremediği için istifa etmeli. Gelin görün ki, eğer istifa ederse, stajyer bir kadınla uygunsuz ilişki kurmak ve bu konuda “valla yapmadım” diye yalan söylemek gibi muazzam derecede anormal, görülmemiş ve de duyulmamış işler yaptığı için edecek!

Clinton’ı istifaya zorlayacak asıl sebep yalan söylemiş ve başkalarını da yalan söylemeye zorlamış olması. Ancak ciddi bir yalan hukuki durum yaratabilir, yoksa kendi içinde Monica ile cinsel ilişkisi değil. (Tabii, savcı Kenneth Starr’ın bunu pek iyi bildiği halde son derece grafik bir cinsel ilişkiler raporu çizmesi aşırı sağın skandalist ideolojisini ve bilinçdışını ifade ediyor.) Ama bir sürü teknik-pratik ayrıntı var yolda. Örneğin sırf Cumhuriyetçi oylarla görevden alınırsa, Cumhuriyetçilerin “siyasal davranma” suçlamalarıyla karşılaşmaları söz konusu, bu nedenle en azından Demokratların kalburüstü tabakasından birkaç önemli ismin veya bir grubun Clinton aleyhine oy kullanması lazım. Öte yandan bu yönde düşünen Demokratlar olmakla birlikte, Cumhuriyetçilerin kalbur üstü tabakasından bilinen bazı isimler ise sanki aşırı sağ ile hareket etmeyecek izlenimi veriyor, vb. vb. (Belki de Clinton giderse yerine geçecek Al Gore’u istemiyorlar?) Ayrıca basitçe bir “uyarı”da da uzlaşılabilinir. Kısacası Senato ve Temsilciler Meclisi’nde yapılacak daha bir sürü politik oyun ve hesap var. Tabii tüm bunlara gerek kalmaksızın ya da sürecin bir noktasında Clinton “pes” deyip istifa durumunda kalabilir. Ama sonuçla, Clinton’ın yalan söylediği konu zaten kimsenin kolay kolay doğruyu söyleyemeyeceği bir konu olmasına rağmen üzerine tüm bir ahlâksal söylem büyük bir ciddiyet içinde ve hiç utanmak sıkılmaksızın kurulabildiyse, Starr’ın “grafik” raporunun gösterdiği gibi, bunda temel rolü oynayan ahlâksal doğrular filan değil gerçekten de iğrenç olan faşizan bir hazdan başka bir şey değildir. Ne denebilir, Tanrı Amerika’yı korusun.

Ve, sonuncu ders: her türlü fikrin serbest olduğu, Batı kültürünün doruk noktası, Amerika’dan bir başka örnek alınacak demokrasi görüyor musunuz ortalıkta? Tanrı hepimizi korusun.

MAHMUT MUTMAN

[1] Amerikan toplumundaki suç oranı, özellikle başka toplumlarla karşılaştırılamayacak düzeydeki sokak suçu ve şiddeti, hiç kuşkusuz aynı formalizmin ve püritanizmin, günlük çalışma, tüketim ve mutluluk felsefesinin, yoksul siyah popülasyona sessizce deplase olmuş, bir başka patlama noktası.

[2] A. Dworkin: Intercourse, Free Press, 1987; K. MacKinnon: Toward A Feminist Theory of the State, Harvard University Press, 1989; J. Butler: Bodies That Matter, Routledge, 1993; D. Cornell: Beyond Accomodation, Routledge, 1991.

[3] Kullandığım “boş imleyenler” kavramının esinlendiği makale, James Brusseau: “Distance without Measure”, yayımlanmamış çalışma, s. 7. ATV’nin ünlü geceyarısı programı “Şok” medyanın bu özelliğinin parodisi. Kendi adı başta olmak üzere tamamen boş imleyenlerden yapılmış, hiçbir şey iletmeyen bu program, alay ettiği programların kendisinden farkını ancak kendini “çerçeveleme” yoluyla koruyabiliyor. Bir an için, bu programın başında ve sonundaki “Bu bir eğlence programıdır” ibaresinin kaldırıldığını düşünün... Bu başlık bize bir kez daha “çerçeve”nin ve “çerçevelemenin” ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor.

[4] Bkz. K. Marx:Grundrisse, İng. çev. M. Nicholaus, Penguin, 1978.